kandeli bölüm 2

 




"İnsanlar tesadüfen karşılaşmazlar, onları buluşturan Allah'tır."

-Enfâl Suresi, 63. Ayet-

---

Bütün tim, ölümcül bir sessizlik içerisinde hangardaki masanın etrafında toplanmış, Alparslan abinin lafa girmesini bekliyorduk. Odadaki kasvetli sessizliği yalnızca köşedeki eski buzdolabının uğultulu motorunun sesi ve ara sıra sıkılmaktan çekilen derin iç çekişler bozuyordu. Şayet içimizden birisi gık dese, yakamıza yapışacak ve bizi nizamiye direğine bayrak niyetine asacak kadar sinirliydi. Sinirinin sebebi de belliydi aslında. Bendim...

Haklıydı, kızmakta sonuna kadar haklıydı. Ben de bu aptallığımı yol boyu sorgulamıştım. Yetmemiş, yalnız kaldığımız birkaç dakikada da Oğuz'la üzerine tartışmış ve suçumu tescillemiştik. Ama benim kabullenmem ile iş bitmiyordu tabii ki. O azarı işitecek, cezamı alacaktım elbette.

Temkinli ve sıkkın bir sesle "Komutanım," diye söze girdi Yiğit abi. Karşımızdaki duvara kolları bağlı yaslanmıştı Alparslan abi. Yüzü asık, bakışları yerdeydi. Yiğit abinin konuşmasıyla buz gibi bakışlarını ona çevirdi. Tabii ben de hemen bakışlarımı önüme eğdim. Onunla göz göze gelmek ve bu konunun açılmasını henüz istemiyordum. Kabul etmeliydim ki, babacan biri bile olsa Alparslan abiden acayip tırsıyordum. Adam, kızgınken bambaşka birisine dönüşüyordu.

Sıkılmış ve tahammülsüz bir sesle "Buyur Yiğit." dedi.

"Komutanım, haddime değil belki bunu sormak ama yirmi dakikadır ağzınızı bıçak açmadı. Konuşacak mısınız acaba?" Sözlerini tek tek tartarak sormuştu sorusunu. Yine de kulağa komutanına hesap soruyor gibi gelmişti. Ne güzel, diye geçirdim içimden, belki de şimdi iki kat sinirlenecekti.

"Evet, haddine değil Yiğit. Ama merak ettiğiniz için söylüyorum; nereden başlayacağım da konuşacağım diye düşünüyorum. Hangi akla hizmetle iki çocuğu orada tek başına bıraktım diye düşünüyorum. Çok kızgınım, en çok da kendime kızıyorum şu an." Sesi kademe kademe artıyordu. "Henüz göreve atanalı birkaç gün bile olmamış iki çocuğu ben hangi akla hizmet orada yalnız başlarına koydum? Nasıl böyle bir hata içerisine girdim? Bunları düşünüyorum, ancak cevaplarını bulamadığımdan ve bu konuşmaya nasıl gireceğimi bilemediğimden susuyordum."

Az öncekinin aksine sesi artık üzgün ve pişmanlık doluydu. O konuşurken önüme eğdiğim başımı yavaşça kaldırmış ve gözlerimi çekinerek de olsa ona çevirmiştim. Kendisini suçluyordu. Bütün hata benim olmasına rağmen, omuzlarına o koca timin yükünü almış bir baba gibi kendisini suçluyordu.

"Ya Oğuz, Korkut'u fark etmeseydi ve Korkut o şerefsizlerin peşine düşseydi? Çocuklar, bu adamlar eli kanlı alçaklar! Kadını, evladı, erkeği düşünmüyorlar. Can yakacak en ufak bir şey buldular mı, bırakmıyorlar." Bakışlarımız buluştuğunda nefesimi tuttum. Gözlerindeki o saf korkuyu görebiliyordum. "Söyledim size Korkut. Ben evlat kaybetmek istemiyorum, dikkatli davranın dedim. Bana neden böyle bir korku yaşatıyorsunuz?"

Boğazıma oturan o iğneli düğümü yutkunarak çözmeye çalıştım. "Özür dilerim komutanım." dedim ancak sesimi kendim bile zor duydum. Sadece dudaklarımı oynatabilmiş ve mırıldanmıştım.

"Diyelim ki peşlerinden devam ettin ve gittin ama işler planladığın gibi gitmedi. Üç kişi gittikleri yolun sonunda otuz kişi oldular ve seni yaraladılar, şehit ettiler ve hatta benim için aralarında en kötüsü, belki de tutup kaçırdılar, Allah'ım kötünün şerrinden hepinizi korusun ama diyelim ki bunlardan birisi oldu, ne yapabilirdin oğlum, söyle bana?!" Sesi oldukça sitem doluydu ama kızmıyordu. Koskoca yüzbaşı karşıma geçmiş neredeyse ağlamak üzereydi ve bana kızmadan, usulca hatamın nedenini soruyordu.

Başımı tekrar önüme çevirdim. Utanıyordum. Onu böyle bir duruma soktuğum için, askerleri karşısında bu hâlde konuşmaya teşvik ettiğim için, kendisini sorgulattığım için yerin dibine girmek istiyordum.

"Ben sadece onlar çok uzaklaşmadan onları yakalamak istedim komutanım. Aramızda o kadar mesafe yokken bunu başarabilirim zannetmiştim. Biliyorum tehlikeliydi ama bizim işimiz bu değil mi komutanım? Risk... O riski birimizin alması gerekiyordu. Şimdi ise 'eğer' yok. O ihtimaller yaşanmadı ve biz burada sağlamız. Arzu hastanede iyileşecek. Görev tamamlandı." Derin ve titrek bir iç çektim. "Ama yine de özür dilerim komutanım, size bu korkuları yaşatmak istemezdim. Bir sonraki sefere daha dikkatli olur, daha detaylı düşünerek hareket ederim. Ama bilmenizi isterim ki, şimdi yine benzer bir durum içerisinde olsaydım yine risk alır peşlerinden giderdim."

Alparslan abi ben konuşurken yaslanmış olduğu duvardan ayrılmış, bizim oturduğumuz masanın başına gelmişti. Ellerini masaya dayayıp öne eğildi.

Tam ağzını açıp o son sözü söyleyeceği sırada, odanın köşesinden o sakin, güven veren ses yükseldi.

"Komutanım, müsaadenizle bir şey söylemek isterim." diyen Hazar'dı. Oturduğu sandalyede dikleşti, bakışları önce bana, sonra şefkatle Alparslan abiye döndü.

Alparslan abi derin bir nefes alıp ona baktı. "Söyle Hazar."

Hazar bana doğru dönüp hafifçe gülümsedi. "Tecrübesizlikten hata yaptı evet, ama yüreğinden şüphemiz yok. Ben şahsen arkamı böyle gözü kara birine yaslamaktan gurur duyarım. İkimiz de biliyoruz ki, o ateş bir gün doğru yönlendirildiğinde bu timin en keskin kılıcı olacak. Çocuğu daha fazla hırpalamayalım, dersini çok iyi aldı bence."

Hazar'ın bu sözleri, odadaki o zehir gibi gergin havayı bir anda dağıttı. Minnetle ona baktım. O an, Hazar'ın sadece bir silah arkadaşı değil, beni komutanımın gazabından kurtaran gerçek bir dost olduğunu iliklerime kadar hissettim. Alparslan abinin gergin omuzları da bu sözler üzerine hafifçe gevşedi.

Gözlerini tekrar hepimizde gezdirdi.

"Bakın bunu hepinize söylüyorum. Benim hiçbirinizi tehlikeye atma lüksüm yok. Ben hiçbirinizin anne babasına kötü bir haber götürmek istemiyorum. Ben hiçbirinizin eşine, dostuna bu haberi veremem çocuklar. En başta ben kendim dayanmakta zorluk çekiyorum, nasıl o insanlara destek olabilirim? Nasıl o insanların yüzüne bakabilirim? Nasıl?" Bakışları bana döndü. Başını salladı usulca. "Evet riskli bir iş yapıyoruz. Ölümle dans ediyoruz. Ama bu demek değil ki kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Var çocuklar. Var. Bizi kaybettiğinde yıkılacak bir ailemiz var. O yüzden ayağınızı denk alın. Beni de kendinize bulaştırmayın."

Sude, odadaki o ağır havayı ve Alparslan abinin yumuşayan tavrını fırsat bilerek "Komutanım," dediğinde bütün gözler ona döndü. Sırıtarak "Arkadaşlara yine de bir müeyyide gerekiyor. Unutmamaları için ufak bir anı gibi." dedi keyifli bir sesle.

"Arkadaşlara mı?" dedi şaşkınca Oğuz. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

"Müeyyide ne lan?" dedi Akif. Yüzü anlamamış bir ifadeyle, tıpkı ekşi bir limon yemişçesine buruşmuştu.

"Ya ben senin kadar cahil bir herif tanımadım. Sen nasıl yaşıyorsun bu cahilliğinle?" dedi Kerem abartılı bir kınamayla.

"Ceza demek istiyor Sude komutanınız." diye açıkladı Yiğit ikisinin tartışmasına tahammül edemediğini belli eder bir tavırla.

Sude onları hiç umursamadan Oğuz'a dönerek konuşmasına devam etti. "Arkadaşlara Oğuzcuğum. Ne o arkadaşını yalnız mı bırakacaksın?" diye sorarken Oğuz bir saniyeliğine yanında oturan bana başını çevirdi ve tekrar Sude'ye döndü.

"Ya iyi güzel diyorsunuz komutanım ama onu durduran bendim. Benim ne günahım var?" dedi isyankâr bir sesle. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, haksızlığa uğramış bir çocuk gibi ofluyordu.

Yüzüm asılırken fark etmiş olacak ki dalga geçerek söze Yiğit girdi. "Aaa ama bak arkadaşın ne kadar çok üzüldü Çetin. Hem siz Bitirim İkili değil misiniz? Tabii ki anca beraber kanca beraber. Ceza da beraber, eğlence de beraber." dedi.

Oğuz huysuz bir şekilde kollarını bağlayıp arkasına yaslanırken sinirli bakışını ensemde hissederek ona döndüm. Bakışları şansı olsa beni gırtlaklayarak öldürecekti. "Bakma öyle Oğuz."

"Nasıl?"

"Öldürecek gibi... Korkuyorum."

"Kork zaten!"

Bakışlarım az önceki gerginliği tamamen dağılmış ve bizi keyifle seyreden Alparslan abiye döndü. "Komutanım Oğuz'un suçu yok. Ben cezasını da kabul ediyorum. Siz cezayı bana verebilirsiniz."

Alparslan abinin yüzündeki o sert komutan maskesi nihayet çatladı; yerini, evlatlarının didişmesini izleyen yorgun ama şefkatli bir babaya bıraktı. "Siz nasıl tanıştınız?" diye alakasız bir soru yöneltti.

"Hayatımda tanıdığım en rahatsız edici kişilikti kendisi komutanım." dedi Oğuz hafiften keyiflenen bir sesle. Anlatmayı en sevdiği hikâye olduğu içindi bu keyif. Omuzlarını dikleştirip, az önceki isyankâr hâlinden eser kalmamış bir şekilde sırıttı.

Güldüm.

Güldü.

Bunu anlatmama asla izin vermezdi bu yüzden ben sessizce arkama yaslanırken o da heyecanla anlatmak için yerinde hafifçe toparlandı.

Korkut Alp sessiz bir şekilde ranzasını paylaştığı Oğuz'u seyrediyordu. Yaklaşık beş dakikadır çarşafını bir sağa bir sola çekiştiriyordu ama asla doğru bir şekilde toplayamıyordu. Bir kere çarşafını içeri doğru doğru şekilde katlamamıştı. Bu yüzden üstünde kırışık duruyordu ve karşı taraftan çekince başka bir tarafı kırışıyordu.

Dayanamadı Korkut Alp ve "Baştan savma alta sokuşturursan o çarşafı akşama kadar uğraşsan yine düzeltemezsin." dedi.

Oğuz durup ters bir şekilde ona baktı, sonra elinin tersiyle terlemiş alnını sildi. Geldiğinden beri herkese onu öyle yapma bunu böyle yapma diyen ve artık sinirini bozmaya başlamış olan bu çocuğu oracıkta benzetmek istiyordu. Ama daha ilk günden kavga edip okuldan atılmak... Hayır, bu yapabileceği en büyük aptallık olurdu. Babasının o kabul zarfını gördüğündeki gururlu bakışı, gözlerindeki o parıltı aklına geldi. Madem kendi hayatından taviz verip bu kapıdan içeri adım atmıştı, şimdi bir anlık öfkeyle babasının o sevincini kursağında bırakamazdı. Dağınık birisiydi, kurallarla pek arası yoktu ve bu askeri disiplin şu an ona bir deli gömleği gibi hissettiriyordu. Ama bir yola girmişti ve başaracaktı. O yüzden karşısındaki bu ukala çocuğa karşı sakin kalmalı, sabrını zorlamalıydı.

Derin bir iç çekti ve "Nasıl olmalı?" diye sordu. Karşısına geçmiş kollarını bağlamış ve kendisinden oldukça emin görünen bu çocuk gerçekten sinirini bozuyordu. Kimdi ki o? O da kendisi ve diğerleri gibi yeni değil miydi burada? Neden bu kadar ukala görünüyordu ve neden her şeyi bu kadar iyi biliyordu?

"Öncelikle çarşafı eşit sermedin bu yüzden sağdan soldan sıkıştırdığın için kısa kalan yeri güzel toparlanmıyor. İkinci olarak baştan savma bir şekilde içeri sokuşturulmaz çarşaf." diye anlatmaya başladığında Oğuz yaptığı yatağa baktı. Tamam haklı, diye geçirdi içinden ve çarşafı tekrar çıkarttı kenarlarından. O sırada konuşmaya devam eden Korkut Alp yatağın öbür tarafına geçmiş çarşafın o tarafını çıkartıyordu. "Eşit bir şekilde salınacak yanlardan. Ama sen bu tarafı çok uzun, o tarafı çok kısa yapmışsın. Üstelik çarşaf da yamuk." diye düzeltirken hayretler içerisindeydi Korkut Alp.

Kendisi oldukça disiplinli yetiştirilmişti. Erken kalkmaya, yatağını jilet gibi toplamaya, kıyafetlerinin ütüsüz kalmamasına oldukça dikkat ederdi. Babasından böyle görmüştü ve dedesi öyle öğretmişti. Titizliğe dikkat ederdi. Öyle davranılmasını da isterdi. Hem burası askeri bir liseydi öyle olması zorunluydu ve gereken de buydu. Ama şimdi karşısındaki bu çocuğun bu denli beceriksiz oluşu onu şaşkına çeviriyordu. Çabaladığını görüyordu ama yardım istemekten aciz davranışı komikti. Yapamıyorsa yardım istemeliydi. Evet kendisi böyle yetişmişti ama çoğusunun askeri eğitimde ilk günleriydi. Anlıyordu.

Korkut Alp "Bırak ben yapayım, sen seyret." deyip Oğuz'un yatağını yapmaya başlamıştı ki Oğuz'un çarşafı sertçe kendine çekmesiyle durup ona baktı. Kendisi yapmak istiyordu Oğuz. Zaten karşısındaki bu çocuğa da gıcık olmuştu. Daha sonrasında 'Yatağını bile kendisi yapamadı, ben yaptım' dedirtmek istemiyordu.

"Ben kendim halletmek istiyorum, teşekkür ederim." deyip çarşafı eşit ve düz bir şekilde serdi. Kenarları katlayıp yatağın altına sıkıştırırken öbür tarafta hissettiği hareketlilikle başını kaldırdı. Korkut Alp, Oğuz'u umursamadan o tarafı sokuşturuyordu.

"Sana ben yaparım dedim ya, bıraksana." dedi sinirli bir şekilde. Nefret ediyordu yaptığı işin inatla düzeltilmesinden. Yardım isteseydi zaten söylerdi, ne diyeydi bu zorlama anlamıyordu.

"Vaktimiz yok, geç kalacağız senin yüzünden." dedi Korkut Alp devam ederken. Oğuz'un biraz abarttığını düşünüyordu. Altı üstü yatağını toparlayacaktı işte ne vardı bunda?

"İstemiyorum! Anlaman mı kıt arkadaşım? Ben yapacağım. Geç kalmak istemiyorsan defol git!" diye çıkıştı Oğuz.

Korkut Alp böyle bir tepkiyi asla beklemediğinden aval aval bakakalmıştı.

"Ne bakıyorsun aptal gibi suratıma? Çık git derse ben açıklamamı kendim sağlarım." deyip işine devam edecekken koğuşun kapısında yankılanan tok postal sesiyle elleri yatağın arasında öylece kaldı. Gelen koğuş subayıydı. Herkesin kahvaltıya gittiğinden emin olmak için kontrole gelmişti.

"Demek kendin açıklarsın öyle mi?" diye koğuşun kapısından yöneltti sorusunu. Devamında Oğuz'a diktiği bakışlarını asla kımıldatmadan postallarını ağır ağır yere vurarak yanlarına yaklaştı. "Açıkla bakalım kendini. Ne işiniz var sizin hala burada? Bu yatağın hali nedir asker!?"

Oğuz elini yatağın arasından çekmeyi sonunda akıl ederken Korkut Alp de tuttuğu çarşafı bıraktı ve ikisi de subaya selam durup omuzlarını dikleştirerek hazır ola geçtiler.

"Komutanım arkadaş işime burnunu soktuğu için yatağımı toparlamam gecikti-"

Korkut Alp şaşkınlık içerisinde Oğuz'a dönerken "Ben mi işine burnumu sokmuşum?" diye sordu. Hemen subaya döndü. "Komutanım düzgün yapamamıştı yardım etmek istedim." diye kendisini savundu.

"Sana sadece nasıl olmalı diye sordum. Sen hemen el attın işime karıştın."

"Daha hızlı yap diye yardım ettim."

"Etmeseydin ya! Kim istedi-"

"KESİN SESİNİZİ!" diye bağırdı subay. Öfkeden kızarmış gözleri ikisinin üstünde gezindi. "Karşınızda komutan var lan sizin! Dingo'nun ahırı mı burası geri zekalılar!" İkisi de sus pus kesilmişlerdi. Subay düşündü. İkisine öyle bir ceza vermeliydi ki ikisi de bir daha böyle boş bir mevzu için birbirleriyle dalaşmasınlar. Oğuz'un yatağı altında güzelce toplanmış olan Korkut Alp'in yatağına baktı. "Senin mi bu yatak?" diye sordu.

"Evet komutanım, benim." dedi Korkut Alp.

Subay birkaç adımda yatağın yanına gitti. Bir eliyle çarşafı çekiştirip tek hamlede yerinden çıkartırken diğer eliyle güzelce katlanmış ve ayak ucuna yerleştirilmiş yorganı fırlatıp dağıttı. Geri çekilip ikisine de baktı. "Düzeltin yataklarınızı." derken hala asıl cezalarını düşünüyordu.

Sinirle önce yorganı kaldırdı yataktan Korkut Alp. Keşke yardım etmeseydim, diye geçirdi içinden. Şimdiye gidip keyifle kahvaltısını ediyor olurdu. Sırf bu ceza yüzünden de aç kalacaktı. Ama bu kendisine bir ders olmuştu. Bir daha da kimseye laf söylemeyecek yardım teklif dahi etmeyecekti.

Diğer tarafta Oğuz yatağını toparlarken acaba abartmış olabilir miyim, diye düşünüyordu. Ama kendisini uyarmıştı, gidebilirdi. Belki Korkut Alp gitseydi sadece kendisi ceza alacaktı. Şimdi bir de bu yüzden dalaşmasaydık, diye de düşünmeden edemedi Oğuz.

İkisi de yataklarını güzelce toparlamışlardı. Oğuz artık yatağını nasıl yapacağını bildiğinden bu sefer tıpkı Korkut Alp'in yatağı gibiydi. Subay nasıl topladıklarını pek fazla incelememiş başını sallayarak geçiştirmişti. Asıl cezaları bu değildi çünkü. Sırıttı pis pis. "İkiniz benimle gelin." deyip önden adımladı. Birbirlerine önlerindeki senelerde çok daha iyi dostluk yapacaklarını biliyordu. Bu ceza ise onlar için sadece en kötü hallerini bile çektiklerini hatırlatacak ufak bir dokunuş olacaktı.

Üçü beraber koğuşlara ait tuvalet ve banyolara geldiğinde subay ikisine döndü. Eliyle iki tuvaleti işaret etti. "Bundan böyle biri senin, diğeri de senin. Arkadaşlarınıza da bildireceğim. Bunları sadece ikiniz kullanacaksınız. Ve temizliğini de arkadaşlarınız yapmayacak. Birbirinizin bokunu temizleyeceksiniz. Anlaşıldı mı?" diye cezayı açıklarken yüzünde keyifli bir ifade vardı.

Korkut Alp duyduğu ceza karşısında dehşet içinde bakakalmıştı subaya. Yapamazdı. Bütün koğuşun tuvaletini temizlerken beraber yapıyorlardı o zamanlarda tiksinmiyordu ama bir kişinin, sadece Oğuz'un pisliğini temizlemek kendisi için oldukça fazlaydı.

"Komutanım-" İtiraz etmek için ağzını açtığında subay sözünü böldü.

"KES LAN FİKRİNİ SORMADIM SANA! ANLAŞILDI MI?" dedi. Kabul ediyordu oldukça aşağılayıcı bir cezaydı ama onlara iyi gelecekti. Biliyordu çünkü kendisi ve dostuna da aynı ceza verilmişti. İşe de yaramıştı. İkisi de kuzu kuzu "Anlaşıldı komutanım." deyince başını salladı aşağı yukarı.

"Bir daha sizi kavga ederken görürsem bozuşuruz. Şimdi çabucak yemekhaneye yetişin ve Nöbetçi Subay Turgut komutanımızla beraberdik deyin. Derse geç kalmadan üç beş lokma yiyin." dediğinde ikisi de gözleri parıldayarak bakmış ve selam vermişlerdi.

Üniformalarının ceketlerini alıp koşarak kapıdan çıkacakken ikisi de aynı anda geçmeye çalışınca sıkıştılar. Birbirlerine tersçe bakıp iteklediler birbirlerini önce geçebilmek için. Bu inatlaşmanın sonucunda ilk geçen Oğuz olmuştu. Bu durumu arkadan görmesine rağmen sesini çıkartmadı subay. Biliyordu ki bu didişmeleri iki güne bitecek yerini uzunca sürecek bir dostluk alacaktı.

Hızlı adımlarla ilerledikleri sessiz koridorda sadece ikisinin ayak sesleri duyuluyordu. "Yine söylüyorum, senin yüzünden geldi bunlar başımıza." dedi Oğuz.

Yürürken hafif yavaşladı Korkut Alp ve bakışlarını Oğuz'a çevirdi inanamayarak.

"Abartmasan mı? Tek istediğim senin arkanı toparlamaktı. Asla kötü bir niyetim yoktu ama sen işi abartıp büyüttün." İç çekti sıkıntıyla ve devam etti. "Şimdi yetmedi kabak yine benim başıma patladı. Hayır ben neden senin bokunu temizleyeceğim onu anlamadım yani."

Oğuz alaycı bir şekilde omuz silkti. "Ben de seninkini temizleyeceğim. Sanki ben senin bokuna çok meraklıyım, söylediğine bak." derken ceketini geçirdi üzerine. Yakalarını içeri sokup düzeltti.

Seri adımlarla geldikleri yemekhaneden yeni ayrılan arkadaşlarını gördüler. Hepsinin keyfi yerindeydi. Kapıdan içeri girecekken kenarda dikilen nöbetçi elini önlerine uzatıp durdurdu. "Kahvaltı saati bitti."

"Turgut komutanın yanındaydık. Gelip hemen kahvaltımızı yapmamızı söyledi." dedi Korkut Alp kendisine söylendiği gibi. Ancak önündeki nöbetçi subayın bakışları pek inanmışa benzemiyor gibiydi, ki gerçekten de inanmamıştı.

"Turgut kendisi gelip söylemedikçe sizi içeri alamam. Yazılı kâğıt falan getirseydiniz bari." diye alay edercesine konuştu.

Oğuz konuştu bu sefer. "Yalan söylemek gibi bir hata neden yapalım. İkimiz de 1. Sınıfız burada. Üstlere yalan söylenmez ortaya çıkar. Turgut komutanımız da sizin gibi nöbetçi bu yüzden orayı bırakıp gelemezdi."

Burnuna gelen güzel kahvaltı kokularıyla karnı iyice kazınmıştı. Sosis ve patates kızartması kokusu aldığına emindi ve yemek için her şeyi yapardı şu an. Eli midesi üzerine gitti guruldamasını işittiğinde. Aynı anda kendisine dönen iki çift gözle o gurultuyu duyanın sadece kendisi olmadığını da anlamıştı Oğuz.

Nöbetçi subay bu duruma gülmeden edemedi. "Pekâlâ geçin ama bir dahakine yine sizi geç gelmiş görürsem acımam ve içeri de almam. Bu son." dediğinde ikisi de ağızları kulaklarına varırcasına gülümsemiş ve selam durmuşlardı. Çok beklemeden de girip tepsilerine arta kalan birkaç yiyecekten koydular.

Oğuz hayalini kurduğu patates ve sosis kızartmasını gördüğünde keyifle kıpırdandı yerinde. Sanıyordu ki en sevdiği kahvaltı menüsü olabilirdi. Bu ikiliyi o kadar özlemişti ki hafta sonu evci iznine gittiğinde doyasıya kadar annesinin yaptıklarını yemek istiyordu.

Korkut Alp, Oğuz'un aksine o kadar heyecanlanmamıştı bu kahvaltı için. Haşlanmış yumurta, zeytin, peynir ve salata tabağını almıştı. İlk baş sosis ve patates tabağını almayacaktı. Sosisi pek sevmezdi bu yüzden ziyan olmasını da istemedi. Sonra bahçede yeni yavrusu olmuş kedi geldi aklına. Patatesleri yiyebilir, sosisleri de kediyle paylaşabilirim, diye düşündü.

Ellerinde tepsileriyle masa baktı ikisi de kendisine. Temizlikçi ablanın masaları temizlediğini gördüklerinde ikisi de son temizleyeceği masaya yöneldiler ve aynı masada karşılıklı oturdular. O an ikisi de değil yüz yüze bakmak aynı ortamda bile bulunmak istemiyordu. İkisi de hala oldukça öfkeliydiler. Çıt çıkartmadan tabaklarındakileri yiyorlardı ki Oğuz'un gözü Korkut Alp'in ayıklayıp peçeteye koyduğu sosislere takıldı.

Ağzındakileri yutup Korkut Alp'e baktı. "Sevmiyor musun?" deyip keyifle kendi tabağındaki sosisi çatallayıp tek bir lokmada ağzına aldı.

Başını iki yana salladı Korkut Alp. "Hayır, bu yüzden bahçedeki kediyle paylaşacağım."

Gülümsedi Oğuz. Korkut Alp'in bu ince düşüncesi hoşuna gitmişti. Uzatmasak mı acaba, diye geçirdi içinden. Sonra gururu kızdı bu fikrine. Biz başlatmamıştık, o bizim alanımıza dahil olarak saygısızlık etti diye düşündürdü gururu. Uzatmak yersiz dedi mantığı bu fikir üstüne. İç çekti Oğuz ikisinin fikir dalaşı arasında. Sevmezdi zaten küs durmayı.

Evet karşısındaki bu çocukla henüz bir arkadaşlık ilişkisinde değillerdi ancak yine de uzatmak da manasız gelmişti kendisine. Hem kabul ediyordu ki Kuleli'de ilk günleri olmasına rağmen bu çocuğun bu şekilde uyum sağlamış olması Oğuz'u hayranlığa düşürmüştü. Birkaç gündür sessizce Korkut Alp'i gözlemlemişti ve gerçekten de koğuşta zorlanmayan, sanki bu işin içine doğmuş gibi görünen birkaç kişidendi. Ama nasıl? Ama neden? Öğrenmeseydi kesin çatlardı Oğuz bu yüzden dayanamadı.

"Adın neydi?"

Korkut Alp, bu ani soru karşısında afallasa da belli etmedi ve cevapladı.

"Korkut Alp." dedi ve ağzına ufak bir lokma daha attı. "Senin adın ne?"

"Oğuz."

Oğuz'un yüzünde az önceki suratsızlığından eser kalmamış yerini kocaman bir tebessüm almıştı. Bu hikâye gerçekten ikimiz için de anlamlıydı. Belki de ikimizin de hayatında bir kırılma noktası olabilirdi. O zamanlar benim bir dosta onun ise bir değişime ihtiyacı vardı.

Birbirimize dost olduk, kardeş olduk, candaş olduk.

Oğuz çoğu zaman çok konuşurdu. Sıklıkla kavga ederdik. Yine de günün sonunda beraber oturur, beraber yürür, beraber yerdik. Onu tanıyana kadar başka bir yakın arkadaşa sahip olmamıştım. Allah'a o gün için çok teşekkür ettiğimi biliyordum. Evet o günden sonraki bir hafta ikimiz de söylene söylene birbirimizin bokunu temizlemiştik ama değmişti.

Kerem kıkırdayarak araya girdi. "Çok boktan bir mevzuymuş hakikaten." dedi. Bunu demesinin üstüne bütün tim kısa bir kahkaha patlatmıştı. Üstümüzdeki gerginliğin kalktığını hissederken ben de biraz hafiflemiştim.

Oğuz "Komutanım," diyerek keyiflenmiş sesiyle devam etti. "Cezayı kabul ediyorum. Ne verecekseniz kabulüm."

"Oğlum sen hep böyle hızlı fikir değiştirir misin?" diye sordu Alparslan abi, kaşlarını kaldırıp Oğuz'u süzerken.

Oğuz hiç düşünmeyip başını aşağı yukarı salladı. "Çoğu zaman..."

"Komutanım, Oğuz eğer herhangi bir şeye olması gerektiğinden bir tık daha fazla odaklanmazsa sonucu fikir değişikliği oluyor." dedim. Tanıdığım en kararsız kafalardan birine sahipti Oğuz. Ama eğer önemli bir iş yapıyorsak o an kafası her zamankinden daha keskin çalışır, verdiği kararlar da asla bizi yanıltmazdı.

Alparslan abi başını umutsuzca iki yana sallarken dudaklarından ufak bir kıkırtı döküldü. "Anlaşıldı ki siz Kerem ve Akif'ten sonra bu timde en çok uğraşacağım ikili olacaksınız. Saçlarımı siz dökeceksiniz benim."

"Aşk olsun komutanım, ne yaptık biz size şimdiye kadar?" diye sızlandı Kerem. "İlk defa katılıyorum Kerem'e, ne ettik biz size komutanım?" dedi Akif sitemle.

Gerçekten de gördüğüm kadarıyla en az bizim kadar beraber takılıyor ve bir o kadar da birbirine dalaşıyordu Akif ve Kerem ikilisi.

"Ben hep haklıyım, senin Karadenizli kafan anlamakta zorluk çekiyor sadece." dedi Kerem ukala bir böbürlenmeyle. Beraberinde omzuna Sude'den yediği darbeyle ona döndü ve gergin bir şekilde güldü. "Sen hariç komutanım. Onun eksiği sadece Karadenizli olmasında değil beyni de yok. Ama sizin parıl parıl bir aklınız ve mis gibi güzel bir beyniniz var." diye kıvırmaya çalıştı ancak Sude pek bu lafları yiyeceğe benzemiyordu.

"Kerem sus istersen. Sıçtığın boka bastığın yetmiyor bir de etrafa sıvıyorsun. Kes, Allah'ın aşkına." dedi Hazar bıkkın bir sesle.

Kerem yalandan bir ağlamayla gözlerini silip Alparslan abiye döndü. "Komutanım görüyorsunuz değil mi nasıl üstüme geliniyor. Bu tim beni çekemiyor komutanım."

"Sorma o kadar çekemiyoruz ki kıskançlığımdan, hasetimden her günüm nasıl geçiyor anlamıyorum." dedi Yiğit gözlerini devirerek.

"Uzatmayın lan. Ne boş adamlarsınız siz ya, bıktım vallahi çenenizden." diye bıkkınlıkla konuştu Sude. Cidden bıkmış görünüyordu.

Güldüm hepsinin bu haline. Birbirlerini yiyorlardı ama hepsinin arkasında birbirini seven ve birbirine bağlı bir tim görüyordum. Tam da olması gerektiği gibi. Tam da hayalini kurduğum gibi.

"Buldum." dedi Alparslan abi aniden. Yüzünde muzip bir gülümseme belirmişti. İçinde bulunduğumuz hangarı gösterdi başıyla. "Hangar uzun zamandır adam gibi temizlenmedi. Dip köşe, her bir noktasını bal dök yala olana kadar temizleyeceksiniz. Dolapların içi, camların lastikleri ve hatta şu an oturduğunuz sandalyelerin yere değen altlarını bile pırıl pak istiyorum. Akşam 19:00'a kadar vaktiniz var." Oturduğu yerden kalktı. Palaskasını çekiştirerek üniformasını düzeltti ve masadaki beresini alarak başına geçirdi. "Çömezlere paspas, bez, deterjanların yerini gösterin. Hazar, Sude ve Yiğit siz de benimle istihbarat merkezine geliyorsunuz."

Üçü hep bir ağızdan "Emredersiniz komutanım." deyip ayaklandılar ve peşinden ilerlediler.

Hangardan çıkacaklarken Alparslan abi durup bizden tarafa döndü. "Bakın 19:00'a kadar bitmiş olsun. Yoksa bozuşuruz. Oğuz'un yatağı gibi baştan savma da istemiyorum."

"Emredersiniz komutanım." dedik.

Onlar gittikten sonra Kerem ve Akif'e döndük. "Malzemeler nerede gösterin de başlayalım." dedim.

Kerem demir dolaplar arasındaki ufak aralıktan geçerek arkasına geçti. Birkaç tıkırtı sonrası aradan malzemeleri kova içerisinde dışarı doğru itti. Elinde süpürge ve paspasla dışarı çıkıp onları da dolaplara yasladı. "Çeşme dışarıda. Kolay gelsin." deyip Akif'le sırıtarak çıktılar.

Oğuz'la üzerimizdeki gömlekleri çıkartıp tişörtle kaldık. Kovadaki deterjanları çıkartıp önce içerisine su doldurdum, sonra deterjan döktüm. "Oğuz sen en arkadan başlayıp tozu toprağı süpür ben de paspası çekerim. Sonra da bezlerle toz alırız, camları sileriz, en son tekrar bir kere daha paspas yapar bitiririz."

"Anlaşıldı komutanım." deyip süpürgeyi kaptı ve az önce Kerem'in çıktığı yere girdi.

Birkaç saat sonra ikimiz de ter içinde kalmıştık ama her yeri çok güzel bir şekilde temizlemiştik. Son olarak hangarın girişi üstünde bulunan büyük, tozdan grileşmiş camı silecektik. Akif'in getirdiği paslı merdiveni duvara yasladım.

"Kim çıkıyor?" dedi Oğuz ellerini beline koyup. "Her zamanki gibi seçiyoruz." deyip elimi yumruk yaptım ve avcuma koyup Oğuz'un da pozisyon almasını bekledim. "Tek seferde." Herhangi bir şeyi belirlemek istediğimizde adil olmak için taş-kâğıt-makas oynardık. İtiraz hakkı yok. Adil bir şekilde oynuyorduk ve kimse de sonuçtan şikâyetçi olmuyordu.

Oğuz da benimle aynı pozisyona geçti. Yüzünde ciddi bir ifadeyle ellerimize baktı. "1,2,3!" diye saydığında yumruklarımızı avuçlarımıza üç defa vurarak sonucu belirledik. Ben kâğıt, Oğuz ise taş yapmıştı. Keyifle güldüm. Gerçekten yorulmuştum ve Oğuz'u dahi şu an harcayabilirdim.

"Tüh be, neyse ver bakalım bezi aslan parçası." deyip elimdeki sarı bezi ve yerde duran cam için hazırladığımız kovayı aldı. Merdivene çıkarken kaymaması için merdiveni tuttum. Yüzünde tiksinir bir ifade görmüştüm. Beline astığı kirli bezi alıp cam kenarındaki tozları üstünkörü sildi ve bir basamak daha çıkıp sildiği yere oturdu.

"Dikkat et Oğuz, bir sakatlık çıkartma başımıza. Akif'ler de gittikleri yerden bir türlü gelemediler zaten. Sakin sakin sil. Alparslan komutan oraya kadar bakamaz zaten."

"İnanamıyorum Korkut, bunu sen mi söylüyorsun!" Şaşkınlık dolu bir sesle konuşuyordu ama ben malımı biliyordum, alay ediyordu it.

"Evet, ben dedim. Başıma bela istemiyorum. Sonra yine seninle ben ilgileniyorum." diye huysuzlandım. Biraz detaycı bir insandım. Özellikle de temizlik işlerinde titiz davranırdım. Ondandı bu alayı.

"Rahatım ben burada, korkma." deyip temiz bezi suya batırıp çıkarttı. Önce fazla pisliğini almak için sıkmadan sildi. Sonra tekrar bezi suya sokup temizledi ve o şekilde aynı yerleri bastıra bastıra sildi. "2. Dünya Savaşı'ndan beri temizlemediler mi burayı anlamadım ki, çıkan pisliği görüyor musun Korkut?" Bezi bana gösterdiğinde istemsizce güldüm. Kapkara olmuştu. Dünyanın en pis insanını buna dönüştürmüş olabilir miydim?

Camdan dışarıya baktı. "Geliyor hepsi." İleriye uzandı ama bir noktadan sonra yetişemeyince bana baktı. "Şu merdiveni biraz şuraya çeksene, yana kayacağım."

Onaylayarak başımı sallarken merdiveni biraz yana çektim. Ama o an ikimizin de hesaba katmadığı bir şey oldu. Ben Oğuz'u kontrol etmek için başımı kaldırdığımda onun ayağı merdivene takıldı. Zaten kenara zar zor sığmış kovadan destek almak, onun o an için yapacağı en kötü seçim olmuştu ve iyice dengesini kaybetmişti.

Onu yakalamak için altına gelirken önce başımdan aşağı bir kova kirli su dökülmüş, üstüne de Oğuz tepeme düşmüştü. Su yüzünden anlık görüşüm kapansa da Allah'tan hemen toparlamıştım da Oğuz'u tutarak düşüşünü hafifletmiştim.

"Allah, gitti çocuklar!" derken panikle yanımıza geldi Alparslan abi. "İyi misiniz çocuklar?"

Kendimi yokladım. İyi miydim? Sırılsıklamdım ve leş gibi pislikle kaplıydım. Oğuz hemen üzerimden kalkmaya yeltendi ama bunu yaparken yanlış koluyla destek alınca dirseği göğsüme battı. Acıyla inlerken bir hışımla Oğuz'u ittim. "Oğlum öldüremedin, bari acı mı çektireyim diyorsun. Hayvan herif!"

"Hayır Korkut ya," dedi Oğuz, sesi oldukça üzgün gibiydi. "Oğlum sen tutmasan çanağı kırıyorduk lan."

"Elma gibi düştün lan tepeden." deyip kahkaha patlattı Kerem.

Yiğit, "Ne işiniz var oğlum tepelerde?" diye söylenirken Oğuz'u kaldırdı. Bana da Alparslan abi destek olmuştu.

"Komutanım siz her yeri deyince biz gerçekten her yeri temizleyelim dedik. Aslında ben düşmesem çok iyi gidiyordu da ayağım takıldı komutanım." derken yüzündeki mahzun ifadesine gülmemek için zor duruyordum. Zira bakışları süt dökmüş kedi gibiydi.

Kerem girdi söze. "İyi de biz gelmeden oraya çıkmayın demedik mi size?"

"Dediniz, dediniz de gelmediniz. Saat de yaklaşınca işimizi bitirelim dedik." Kenardaki gömleğimi alarak yüzümü sildim. Kendimi çamaşır suyuna sokmak istiyordum. İğrenç hissediyordum.

"Evdeki yetmedi bir de başıma sizin gibi iki çocuğu aldım." diyerek söylendi Alparslan abi. Haklıydı. Askeri anlamda başarılı olabilirdik ancak Oğuz ve ben sivil halimizle felakete sebep olabilecek sakarlığa sahiptik. O yüzden genelde sükût kalabileceğimiz şeylerle uğraşırdık ki elimize yüzümüze bulaşmasın. Bugün başaramadık ve gerçekten de Oğuz az kalsın çanağı dağıtıyordu. "Bir saate temizlenin sivilleri çekin. Bu akşam hepinize mangal yapayım bizim bahçede. Hem yengeniz de sizinle tanışmak istiyordu."

"Sahi mi komutanım?" dedi hevesle Oğuz az önceki düşüşü anında unutarak.

Alparslan abi gülerek omzunu pat patladı. "Sahiden aslanım."

"Hemen üzerimizi değişip geliyoruz komutanım." dedi Oğuz.

Üzerimizden süzülen çamurlu sulara aldırmadan selam durup hızlıca çıktık hangardan. Az önce yaşananları sindirmem yeni bitmiş olacak ki aklıma yavaş çekimde tepeme düşen Oğuz geldiğinden, içimde tutmaya çalıştığım gülme isteğimi bastırmayıp kocaman bir kahkaha attım. Neden güldüğümü anlamaya çalışırken anlatmaya çalıştım ama gülme isteğim arttığı için mantıklı bir cümle kuramamıştım. "Ya sen böyle... Çizgi filmlerde olur ya... Öyle..."

"Kafanı çarpmadın değil mi Korkut? Cümle kuramıyorsun lan." Kirli elleriyle başımı tutup saçlarımın arasına bakındı endişeyle.

"Yok, çarpmadım. Ama çok komikti Oğuz. Hele o çaresiz bakışın..."

"Canın yandı hâlâ gülüyorsun manyak mısın oğlum sen?"

"Sanki sen çok normalsin."

"Normalim tabi." derken kendisi de anlık sorgulamıştı. Çünkü değildi. Yavaştan aklına yatmış olacak ki gülmeye başlarken yürümeye devam ettik.

Botlarımızdan vıcık vıcık sular damlayarak ana binaya girecekken, bütün heybetiyle giriş merdivenlerini inen babamı görünce kenara çekilip selam durduk. Selamı kabul edip ilerlerken beni fark etti. Durup baştan aşağı ikimizi de süzdüğünde kendimi kontrol etme isteği hissetmiştim. Bakışlarımı hafiften kendime indirdiğimde, ıslak gömleğimi yürürken yanlış iliklediğimi ve pis suların yakamdan içeri sızdığını fark ettim. Zaten içime sokmaya da vaktim olmamıştı.

Babam birkaç adımda yanımıza yaklaşıp karşımızda durdu. Gözlerini kısarak o otoriter tavrıyla konuştu. "Bu ne kılık oğlum?"

"Komutanım temizlik yaparken başımıza talihsiz bir olay geldi. Kıyafetlerim bu yüzden ıslak. Değiştirmeye gidiyorduk."

"Ne gibi talihsiz bir olay bu?"

"Komutanım ben yüksekten düşerken arkadaşımın üstüne temizlik yaparken kullandığımız kovayı döktüm. Üstüne de ben düştüm." Sözlerimi bitirdiğimde bir defa daha olayın ne kadar saçma olduğunu fark etmiştim. Gülmemek için dudağımı dişlediğim sırada babamın ufak bir kahkaha attığını fark ettim. O koca generalin yüzünde bir anlık, babacan bir gülümseme belirmişti.

"Pekâlâ, bir dahakine dikkatli olun."

"Emredersiniz komutanım." deyip selam durdum. Babam makam aracına binene kadar olduğumuz yerden ayrılmadık. Camdan el kaldırdığında gülümsemeden edemedim

Yavaş yavaş merdivenleri çıkarken aklıma gelenle Oğuz'a baktım. "Bir ara Arzu'nun yanına gidelim. Ziyaret edelim."

"Benim de aklımdaydı. Çok iyi olur."

Açıkçası Arzu için gerçekten endişelenmiştim. Onu tanıdık tanıyalı Türkiye'nin doğusundaki yaşayıp, köy okullarında okuyan ve şehirdeki çocuklara göre katbekat daha az imkana sahip çocukların hayatına dokunmak istiyordu.

Kendisi gerçekten varlıklı bir aileden gelmişti. Ailesinin köklü bir inşaat şirketi olduğunu biliyordum. Eğer babasına ayak uydursaydı ömrünü çok rahat geçirebilecek zenginliğe sahip olurdu. Hatta belki de tıpkı kendisi gibi varlıklı bir ailenin oğluyla evlenip, İstanbul'daki yalılardan birinde mükemmel bir hayat sürerdi. Ama ben Arzu'yu tanıdım tanıyalı onun inanılmaz bir mütevazılık ile yaşadığını görmüştüm. Bir arkadaş olarak onu çok seviyordum ve onu oradan çıkartamayacağız diye düşünürken itiraf etmeliyim ki gerçekten fazlasıyla endişe duymuştum.

Oğuz, dolabının kapağını kapatmadan önce duraksadı. Sesine bilerek umursamaz bir ton katmaya çalışsa da gözleri doğrudan bendeydi. "Sence hala görüşüyorlar mı?" diye sordu.

Kimi kastettiğini anladığımda, sanki görünmez bir el göğüs kafesimden içeri girip kalbimi sıkmış gibi, yüreğimde bir yerlerde bir kıpırtı hissettim. Heyecan değildi bu kıpırtı. O heyecan kıpırtısını bir zamanlar bana tattırmış olan kişiye karşı oluşmuş acılı bir özlem kıpırtısıydı. Derin bir iç çektim ve üzerime temiz kıyafetlerimi geçirirken Oğuz'un beni tartan bakışlarını fark ettim.

Dolabımdan temiz bir tişört alırken yüzümdeki ifadeyi sabit tutmaya zorladım. "Bilmiyorum Oğuz, görüşüyorsalar da benim için ne ifade eder ki?"

Aslına bakarsanız çok şey ifade edebilirdi. Onu çok özlemiştim. Tekrar birlikte olmak değildi isteğim ancak hiç değilse yüzünü tekrar görebilseydim. Ne kadar değiştiğini bilebilseydim. Yıllardır bastırdığım merakı giderebilseydim bile benim için oldukça fazla şey ifade edebilirdi.

Pek inanmadım bu söylediklerine der gibi baktı. O da biliyordu. Yıllardır onu ne kadar aramak, görmek istediğimi. Hatta bana sıkça istihbarattan bilgi alabileceğimiz teklifini bile sunmuştu. Ama yapamamıştım. Uygun gelmemişti bu fikir bana. Bir kere özel hayatına saygım olmalıydı. Belki de sadece korktuğum için bahaneler üretiyordum bilemiyorum. Onu başka biriyle görme korkusunu oldukça yaşadığım gerçeğinden kaçamazdım.

"Belki görüşüyorlardır." dedi tepkimden çekindiğini belli eder bir şekilde.

"Görüşüyorsalar da ben gidip sormam."

"Hiç mi sormazsın? Belki-" Lafı belki de tekrar beraber olabilirsiniz demeye getirecekti. Bu konuşmayı pek çok kez farklı formlarda yapmıştık. Biliyordum.

Elimdeki tişörtü dolabın rafına sertçe bıraktım. "Belkisi yok Oğuz." dedim bıkmış bir ifadeyle yüzüne bakarken zira sesim de farklı değildi. "Artık bir ihtimal kalmamışken, üzerinden neredeyse on yıl geçmişken ben kalkıp da Yasemin'in hayalini kurmak bir kenara dursun, sohbetlerimin içinde ondan söz etmek ya da birilerinden onunla ilgili bilgi alabilmek için medet ummak istemiyorum. Sen de çok iyi biliyorsun ki ben onu çok bekledim. Bir aramasını, mektubunu ne bileyim bir haberini..." Bu noktada biraz durup iç çektim. Ondan en ufak bir haberi gerçekten fazlasıyla uzun bir süre beklemiştim. "Sadece demek istediğim şu ki ben Yasemin hakkında umutlarımı keseli çok oldu ve yeni umutlar da yeşertmeyeceğim. Ha Allah büyük, tevafuk eseri tekrar bir noktada karşıma çıkarsa ne olur onu bilemem. Ama ben çabalamayacağım. Lütfen bu konuda da bana daha fazla soru sorma ya da en iyisi hiç üstüne bile konuşma."

Usulca başıyla onayladı ve üzerine deri ceketini giydi. "Sen ne diyorsan o başkan. Ben sadece seni düşünüyorum sakın beni yanlış anlama. Ne bileyim fırsat varken belki de soru işaretlerinin birkaçını cevaplarız diye düşündüm. Yoksa koş Yasemin'in boynuna atla demedim. Senin kadar ona ben de kızgınım. Sana yaptığı benim açımdan kabul edilebilir bir şey değildi."

Soyunma odasının kapısını açtım ve diğer elimle geçmesi için dışarıyı gösterdim. "Bak o zamanlar çok üzülmüştüm ama şu an sorgulayacak tek bir şey bile kalmadı. Umurumda değil. Kabuk bağlamış yarayı tırnaklamayalım yeter. Arzu'yu da gerçekten özlediğim ve onun adına oldukça endişelendiğim için görmek istiyorum. Yaseminle hiçbir alakası yok. Tamam mı?" Konuşurken bir yandan da ceketimi ve atkımı giyiyordum.

Henüz kışa girmemiştik ama Ankara her zamanki akşamüstü serinliğini ortalığa salmıştı. Boynumu atkıyla iyice sarıp ceketimin içerisine sokuştururken düşüncelerim arasında birdenbire bir anı belirdi. Zihnimin kuytularına sakladığımı düşündüğüm bir anıydı bu ve hiç çıkmasını beklemediğim, hatta istemediğim.

"Nasıl oluyor da bu kadar üşümene rağmen hep bu şekilde ince giyinebiliyorsun?" diye huysuz bir ifadeyle söyleniyordu Yasemin. Önümü kapatıyor, ceketimin yakalarımı kaldırıyor ve üşümemem için elinden gelen her çabayı gösteriyordu o an. Bana gerçekten kızgındı çünkü defalarca kez uyarmışken ben yine atkımı unutmuştum. Pek hava tayini yapamadığım için ne zaman koğuştan ayrılsam yanlış giyinmiş oluyordum. Hastalanmamdan nefret ediyordu, sanki benim canım yansa ondan iki katı can gidecekmiş gibi üstüme titriyordu.

"Senden haber gelince bir anda apar topar geldim. Aklıma bile gelmedi atkı, ne yapayım?" diye kendimi savundum, yakalanmış haylaz bir çocuk gibi.

Gerçekten de nizamiyeden gelen haberle resmen yatağımdan fırlamış, elime ne geldiyse üzerime geçirip fırlamıştım dışarı. Sınavlar yüzünden tam bir haftadır Yasemin'i görememenin verdiği o deli heyecanıyla merdivenlerden düşme tehlikesi bile geçirmiştim.

"Benim için şu kuleden de atlayacaksın yakında resmen, aptal." dedi, sesi kızgınlıktan çok gizli bir korku barındırıyordu.

"Yapma şöyle." dedim usulca, yüzündeki o endişeli çizgileri silmek ister gibi.

"Ne yapıyorum Korkut? Gerçekten sinirlendim sana. Bir insan bu kadar mı dikkatsiz olur, anlamıyorum ki." Söylene söylene benim büyük ellerimle oynuyor, kendi ince parmaklarıyla ellerimi ısıtmaya çalışıyordu. Kendi elleri soğuktan buz kesmişken hâlâ sadece beni düşünüp böyle azarlıyor oluşuna içim giderek, gülmeden edemedim.

Ellerimizdeki bakışlarını tersçe bana çevirdiğinde, omzuma inmek üzere olan gelecek darbeyi fark ederek havaya kaldırdığı elini bileğinden yakaladım ve sırıttım. Dudaklarım o buz gibi avuç içini bulduğunda derin bir öpücük bırakıp, yanağımı avcuna yasladım ve huzurla gülümserken doğrudan o güzel gözlerine baktım. O hırçın hali anında yumuşamış ve bütün kızgınlığını o nefese sığdırarak ağır bir iç geçirmişti.

O vakit avuçlarında huzur buluyordum. Yanağım o ufak yere yerleştiğinde öyle bir sıcaklık kaplıyordu ki içimi, anlatamazdım. O hissin kelimelerimle tarifi bulunamazdı. Ama şimdi o hissi de o anılarla beraber ortadan kaldırmıştım. Hatırlamak istemiyordum. Çaresiz hissetmek, özlemek ya da benzeri bir acizlik belirtisi hissetmek istemiyordum.

Boğazıma dolanan o hayalet atkının düğümünü yutkunarak çözmeye çalıştım. Derin bir nefes alıp, beni zayıf düşüren bu anıyı tekrar zihnimin en karanlık köşesine, o mühürlü sandığa ittim. Yüzüme o sarsılmaz asker maskemi takarak dolap kapağını sertçe kapattım. Oğuz'la birlikte soyunma odasından çıkıp araçların beklediği otoparka adımladığımızda, Ankara'nın ayazı yüzüme çarpıp beni tamamen bugünün gerçekliğine döndürmüştü.

"Bitirim İkili, siz benim araçla gelin." dedi Yiğit abi, elindeki anahtarı havaya atıp tutarak.

"Gelelim komutanım." dedi Oğuz.

Hepimiz arabalara dörderli dağıldığımızda bizim olduğumuz araca ben, Kerem, Oğuz ve Yiğit binmişti. Yiğit öndeki Alparslan abinin siyah aracını takip ederken, içeride bir süre sadece motorun hafif uğultusu ve sessizlik hakimdi. Bunu bozan ilk kişi Kerem olmuştu.

Kerem, tatlı tatlı Yiğit'e dönerek, "Gomutanım ya," dedi.

"Buyur canım." dedi Yiğit bıkkın bir sesle gelecek saçma muhabbete onay vererek.

"Komutanım siz ne zaman Sude komutanımla arayı düzelteceksiniz?" İşte beklediğim mevzu. Evet hemen detayları istiyordum, dökülün!

"Bu mevzular seni hiç alakadar etmez, değil mi Keremciğim?" dedi Yiğit, gözlerini yoldan ayırmadan ama sesindeki o ince uyarıyı hissettirerek.

Ama öyle yapmayın komutanım. Biz bizeyiz, açın kendinizi, diye geçirdim içinden.

"Ya komutanım bakın bu işler böyle yürümez. Bir kere her gün yüz yüze bakıyorsunuz, siz geriliyorken biz de geriliyoruz. Halledemez misiniz?"

"Kerem, halledilecek mevzu yok ortada. Bazı şeyler yaşandı ve bitti. Birbirimize hiçbir şey hissetmiyoruz artık. Ayrıca bu ilişkiyi güvensizliği ile mahveden Sude'ydi, ben değil." derken sesi iyiden iyiye yükseliyor, direksiyonu sıkan parmaklarının boğumları beyazlaşıyordu. Kerem şansını biraz daha zorlarsa anlıyordum ki yolu yürümek zorunda kalacaktı.

"Orası konusunda haklısınız komutanım. Sizin gibi dağ gibi herife sırtını rahatça yaslayacakken pireyi deve yapması çok paranoyakça. Ama Sude komutanım her şeye karşı hep böyle önyargılı. Düzelmez de gibi." diye ateşe körükle gitti Kerem.

Bunların birbirlerine karşı tavırlarının nedenini şimdi anlamıştım sanırım. Muhtemelen Sude, Yiğit'in bir hareketinden rahatsız olmuş ve olayı büyültüp ilişkilerini mahvetmişti. Ama tabii hikâyeyi bir de öte taraftan da dinlemeliydik.

"O Karadeniz damarlarındaki inatçılık çekilmedikçe Sude geberse düzelmez." Fena halde kin kokusu alıyordum.

Oğuz'la birbirimize baktık. Onun yüzündeki şaşkın ifadeye muzip bir sırıtış eklenmişti dinledikçe. Ben de dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

"Siz arka ikili," dediğinde ikimiz de aynı anda önümüze döndük. Yiğit dikiz aynasından bize keskin bir bakış atıp önüne döndü. "Burada konuşulanları hele bir yerde duyayım, sizi öyle bir zevkle vururum ki ne sinirim kalır ne başka bir şeyim."

Oğuz hemen savunmaya geçti. Gözlerini kocaman açarak ellerini teslim olur gibi kaldırdı. "Yok komutanım, ne haddimize. Zaten biz hiçbir şey anlamadık. Değil mi Korkut?"

"Aynen komutanım, biz hiçbir şey anlamadık." diye onayladım başımı hızla sallayarak.

Kerem büyük bir anlatma hevesiyle arka koltuğa doğru döndü. "Ya neyi anlamadınız? Zamanında harp okulundayken Sude ve Yiğit komutanım manitaydılar. Sonra Yiğit komutanınız, Sude komutanınızın sevmediği bir hatuna tamamen saf duygularla yardım etmek istiyor ama Sude komutanınız delileniyor bu duruma. O asla saf duygulara sahip değil çünkü, tam bir cadı-" diye hararetle devam ediyordu ki Yiğit komutan resmen kükreyerek lafını kesti.

"ULAN KEREM, KES O SESİNİ YOKSA İNDİRECEĞİM AŞAĞI. AYRICA BİR DAHA SUDE'Yİ KÖTÜLERSEN DE DİLİNİ YERİNDEN SÖKERİM. BAK YAPARIM BUNU." Bağırdıktan hemen sonra öksürdü. Ses telleri bile böyle bir çıkış beklemiyordu anlaşılan. Arabanın içi bir anda buz kesti.

"Emredersiniz gomutanım." dedi sessiz bir şekilde Kerem, koltuğuna iyice sinerek.

Anlaşılan Yiğit'te duygular henüz kesilmemişti. Bu çıkıştan bunu anlamıştım. Ama belki de sadece Sude'ye kötü laf ettirmek istememişti. Bilemiyordum ama gözlemlediğim kadarıyla Yiğit, ara ara Sude'yle de normal bir şekilde sohbet muhabbet havasına dönmek istiyor gibiydi. Ama Sude pek burun eğecek birine benzemiyordu. Bir gün olacaksa da kolay olmayacaktı.

Kalan yolu çıt bile çıkartmadan sadece radyo sesiyle gelmiştik. Araba bahçeli evlerin olduğu bir mahallede durdu. Alparslan abi önümüzdeki bahçenin siyah demirden kapısını açtı. "Hadi geçin gençler." deyip içeriyi gösterdi.

"Babam geldi, babam geldi!" diye koşarak bir kız çocuğu yanımıza geldi. İki yandan toplanmış kahverengi saçlarının uçları bukle bukleydi. Üstündeki sarı askılı elbiseyle resmen süs bebek gibi görünüyordu.

Alparslan abi kendisine gelen kızını kucakladı ve sıkıca sarılıp öpücüklere boğdu. Gülümsemeden edemedim çünkü benim için çok tanıdık bir sahneydi.

Küçük kız babasının kucağında geriye dönerek hepimize göz gezdirdi. Tanıdık simaları geçip giderken bana ve Oğuz'da takıldı gözleri. "Babacığım bu abiler kim?"

"Onlar yeni askerlerim balım. Korkut Alp abinin ve Oğuz abinin." Sırayla işaret ederek bizi tanıttı.

"Merhaba fıstık." deyip elini uzattı Oğuz. Küçük kız Oğuz'un elini tuttuğunda resmen eli ufacık kalmıştı. "Senin adın ne?"

"Benim adım Hilal." dedi, tatlı ve hafif ince bir sesle.

"İsmin ne kadar güzelmiş Hilal."

Hilal babasının boynuna sardığı kolunu iyice sardı ve başını babasının çenesine doğru yasladı. "Babam koymuş."

"Sadece baban mı koymuş küçük cadı." diye yalandan bir kızgınlıkla yanımıza Alparslan abinin eşi olduğunu düşündüğüm bir kadın geldi. "Hoş geldiniz hepiniz. Kocam biraz daha gelmeseydi mangalı kendim yakacaktım." dediğinde Alparslan abi gülerek eşinin yanağını öptü.

"Sen yorulma diye yetiştim canım." deyip kucağındaki Hilal'i indirdi.

"Ekmek almanı istemiştin nerede?" diye sorduğunda Alparslan abi yeni hatırladığını saklamayan bir yüz ifadesine büründü. Elini mahcupça ensesine attı.

"Biz alır geliriz Çiğdem abla hiç problem değil." dedi Yiğit hemen atılarak.


Alparslan abi elini cebine attığında Yiğit elini tuttu. "Saçmalama abi elimiz boş geldik zaten." dedi.

"Babacığım ben de Yiğit abimle gidebilir miyim?" diye tatlı tatlı sordu Hilal. Olduğu yerde sallanırken elini arkasında birleştirmişti. Çok tatlı bir çocuktu Allah bağışlasın.

"Gelsin komutanım." dedi Yiğit gülümseyerek.

"İyi gelsin madem."

"Sude abla sen de gelsene." derken Sude'nin elini çekiştirdi Hilal. Bu çocuk ikisinin arasındakini biliyor olsaydı Kerem'le iş birliğinde olduğunu düşünürdüm.

Hilal'in bu isteğini reddedemeyecek gibi görünen Sude derin bir nefes alıp gülümsedi ve Hilal'in elini kavradı. "Geleyim tatlım. Yiğit abin belki bize çikolata alır." deyip imayla güldü.

İkisi el ele önden ilerlerken Yiğit dudaklarında ince bir sırıtışla ağzının içinde bir şeyler mırıldanmıştı. Ne dediğini anlamamıştım ama şu anki durum oldukça hoşuna gitmiş gibiydi.

"Çiğdem abla neler yaptın, ya vallahi karnım zil çalıyor." dedi Akif ellerini ovuşturarak.

"Sarma var, kuru dolma var, abiniz mangal da yapacak sonra da çayın yanına kek poğaça yaptım. Ne seviyorsanız hepsinden var." diye saydığında karnımda bir kazınma hissettim. Ardı sıra yükselen bir gurultu. Dışarıdan duyulmamıştı inşallah diye etrafa bakınırken Oğuz'la göz göze geldim. Muzip bir sırıtışla bana bakarken ben de gülmeden edemedim.

"Korkut çok acıkmış komutanım. Midesi çığlıklar atıyor. Bir an evvel hazırlayalım mangalı." dediğinde herkes gülerek bana bakmıştı. Yanaklarımın hafifçe kızardığını hissettim.


O akşam uzun zaman sonraki en keyifli akşamım olmuştu. Timdeki herkesi daha yakından tanıma fırsatı bulmuştum.

Mesela Akif ve Sude Rizeliydi. Hatta çocukluktan bu yana tanışan iki arkadaşlardı. Gerçi Akif konuşurken Karadenizli olduğunu hiç saklayamasa da Sude konusunda oldukça şaşırmıştım. Diksiyonu oldukça temizdi. Ama o da sinirlendiğinde tıpkı onun gibi Karadeniz ağzıyla konuşuyordu.

El altından aldığım bir başka bilgi ise Yiğit ve Sude'nin, tabiri caizse bütün harp okulunun diline destan olan o büyük aşklarını kendi elleriyle, koca bir inat uğruna mahvetmiş olmalarıydı. Akif'in anlattığı kadarıyla aralarına memleketten bir kız meselesi, daha doğrusu büyük bir yanlış anlaşılma girmiş. Sude, Yiğit'in açıklamasına bile fırsat vermemiş ve Yiğit'i silip atmış. Yiğit ise Sude'nin ona hiç güvenmeyip anında sırtını dönmesine o kadar içerlemiş ki, bir süre sonra açıklamak için çabalamayı bırakmış.

Bir başka öğrendiğim bilgi ise Alparslan abinin bir zamanlar babamla aynı timde çömezi olmasıydı. Alparslan abi küçüklüğümde beni sadece birkaç kere görebilmiş ama babamın hep benden bahsettiğini söyledi. Benimle gurur duyduğunu biliyordum ama özellikle bunu da belirtmişti. Bu detay, Alparslan abiye olan saygımı ve bağlılığımı bir kat daha artırmıştı.

Evlerinden ayrılmadan önce yarın sabah için izin istemiştik. Karargâha gitmeden kısa bir şekilde hastaneye uğrayıp Arzu'yu görmek istiyorduk.

Şimdi elimizde bir buket çiçek ve az kalsın Oğuz'un kapıyı erken açmadığı için tezgahtarına kafa göz dalacağı pastaneden aldığımız küçük boy çilekli çikolatalı pastayla Arzu'nun odasına gidiyorduk. Arzu pastanın her türlüsüne bayıldığından alınabilecek en iyi şey bu olur diye düşünmüştük.

Oğuz söylenen numaradaki odayı bulduğunda kapıyı tıklayacakken içeriden çıkan doktor ve hemşireler geçebilsin diye kenara çekildi. Hazır bulmuşken sormak iyi olabilirdi.

"Doktor Bey, Arzu'nun durumu nedir?" diye sordum, sesime yansıyan endişeyi gizleme gereği duymadan.

"Neyi oluyorsunuz?" diye sordu doktor, elindeki dosyadan başını kaldırıp ikimizi baştan aşağı süzerek.

"Arkadaşlarıyız," dedi Oğuz.

Doktor elindeki dosyayı kapatıp derin bir nefes aldı. "Arzu Hanım'ın hayati tehlikesi yok, durumu stabil. Ancak buraya getirildiğinde ileri derece susuzluk ve günlerce besinsiz kalmaya bağlı şiddetli bir bitkinliği mevcuttu doğal olarak. Ayrıca vücudunun çeşitli yerlerinde, özellikle kolları, kaburgaları ve elmacık kemiğinde ciddi boğuşmaya bağlı darp izleri ve derin ezikler mevcut."

Duyduklarım çenemi kaskatı kasmama ve ellerimi yumruk yapmama sebep olurken doktor devam etti: "Çok güçlü ve dirayetli bir kadın, hızlı cevap veriyor tedaviye. Ancak bu fiziksel travmayı atlatması ve tamamen normale dönmesi için birkaç gün daha müşahede altında tutacağız."

"Çok şükür, teşekkür ederiz." dedim, omuzlarımdan görünmez bir yükün kalktığını hissederek ama içimdeki o şerefsizlere duyduğum öfke katlanarak artmıştı.

Doktor ufak bir baş sallamanın ardından hemşireleriyle ilerledi. Oğuz aralık kapıyı usulca itip önce başını soktu sonra bedenini peşinden içeri aldı.

Oğuz, "Geçmiş olsun!" diye bütün enerjisiyle daldı odaya.

Arzu, yattığı hastane yatağında şaşkın bakışlarıyla bir bana bir Oğuz'a bakarken, solgun ve yaralı yüzüne anında kocaman, aydınlık bir gülüş ekledi. Elmacık kemiğinin üzerindeki belirgin morluğa, kurumuş dudaklarına, elinin üstünden damarlarına akan seruma ve yorgun bedenine rağmen her zaman pozitif, her şartta güler yüzlüydü.

"Hoş geldiniz! Oğuz, Korkut... Hiç beklemiyordum ben sizi." Yattığı yerden doğrulup yüzünü hafifçe buruşturarak yastığını dikleştirdi. Kaburgalarındaki ezikler canını yakıyor olmalıydı. Gerçekten de onu dağ başında bulduğumuz o ölümün kıyısındaki halinden çok daha iyiydi, yüzü kendi içindeki yaşama sevinciyle ışıldıyordu resmen.

"Gelmeyecektik de ne yapacaktık?" derken elimdekileri yatağın yanındaki küçük masanın üzerine bıraktım.

"Ne iyi ettiniz, gerçekten çok mutlu oldum Korkut."

Altımıza birer sandalye çekip otururken "Nasıl oldun?" diye sordum.

"Hiç endişeniz olmasın çok iyiyim, bana çok iyi baktılar. Zaten siz sayesinde buradayım, hayattayım ötesi mi var." Yüzüne buruk bir gülümseme oturdu ama gözleri minnettardı. Gülümsedim. İşte tam bu duygu için askerdim. Mutlu ve huzurlu bakışları görebildiğim her gün için, güvende hisseden herkes için...

"Ne demek, görevimizdi. Tabii görevimizin sen olduğunu öğrenmek bizi oldukça şaşırttı, korkuttu da." Oğuz kollarını göğsünde bağlayıp, o alıştığımız tatlı sert abi tavrını takındı. "Kızım senin ne işin var doğunun en ücra köşesinde. Gel Ankara'da yap görevini, ne bileyim git Karadeniz'e, Ege'nin küçük bir kasabasına git. Neden doğu?" dedi Oğuz.

"Babam bitti siz mi başlayacaksınız?" dedi Arzu anında ciddileşerek. Bu vatan sevdasına dair şakası yoktu, gözü kördü. Tıpkı bizim gibi. "Yıllardır hep bu gaye için yetiştirdim kendimi. Evelallah kimseden de hiçbir şeyden de korkum yok. Beni götürdüklerinde ve o karanlık mağarada tuttuklarında bile korkmadım. Sırtımı yasladığım ve hatta uğruna can vereceğim bir vatan söz konusuyken korkaklığa lüzum yok. Size kimse askerliği bırakın diyemeyeceği gibi, bana da kimse öğretmenliği nerede yapabileceğim konusunda fikir veremez."

Oğuz güldü. Yediğimiz bu azar karşısındaki ciddiyetsizliğine de ben gülmüştüm. "Kusura bakma Arzu, eşeklik ettim."

Oğuz'un bu teslimiyetinden sonra üzerindeki bütün gerginliği silip atmış ve o da gülüşmemize katılmıştı. Arzu gerçekten yanında bulunup, sohbetine dahil olduğunuzda üzerinizdeki bütün negatif enerjiyi yok edecek, ruhunuzu aydınlatacak bir kadındı. Öylece durup sohbet etmeseniz ya da sokakta size ufacık bir gülümsemeyle selam dahi verse anlık olarak enerjini yükselecektir. Böyle bir insanı arkadaş edinmek herkese nasip olmalıydı, tabii ki değer verene.

"Yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat Arzu Hanım. Neler oldu, neler bitti hayatında?" dedi Oğuz, sandalyede geriye yaslanarak.

"Ay ne olacak, liseden sonra üniversite, üniversite bitti atama sınavları... Onlar bitince taşınma telaşı derken şimdi de buradayım işte. Asıl size sormalı, siz askerlerin hayatı maceralı olur. Var mı birileri?" Sorusunun ardından yüzüne o eski, lise yıllarından kalma imalı bir gülümseme yerleştirdi.

"Yok vallahi, olsa bütün hikayelerimiz senin." dedi Oğuz omuz silkerek.

"Birbirinizden kopmamanıza sevindim. Lisede de çok yakındınız eminim şimdi çok daha yakın olmuşsunuzdur, silah arkadaşısınız."

"Bazen birbirimizi görmek istemiyoruz galiba." deyip güldüm.

Oğuz vululmuş gibi göğsünü tuttu ve yüzünü buruşturdu. "Şuram var ya, tam şuram bir ağrıdı şu an. Daha fazla konuşma Korkut Alp Kutlu." dedi acı çeker gibi kısılmış bir sesle.

O sırada bir kişi eksik hissettim. Biz beraberken asla eksik olmayan Yasemin aramızda değilken oldukça eksik hissettim ve yine hiç sevmediğim o sızı göğsüme ilişti. Bu sefer daha yoğundu çünkü beraberinde merak da eklenmişti. Aslında buraya gelene kadar asla sormak istemiyordum, Oğuz'u da kesin bir şekilde uyarmıştım ama şu an deli gibi Arzu'ya Yasemin'i sormak, neler yaptığını, nerede olduğunu öğrenmek istiyordum. Ancak susacaktım. Susmalıydım. Hiç yoktan yere o tozlu, eskimiş defterleri açmayacaktım.

Sesli bir şekilde iç çektiğimde ikisi de bir anda bana dönmüştü. Başımı 'ne var' der gibi salladım.

"Tamam lan, yine iyisin küsmedim," dedi Oğuz, konuyu dağıtmaya çalışarak. "Bir daha duymayayım ama öyle kelamlar yoksa o yakışıklı yüzünü dağıtmak zorunda kalırım. Aha da şahidim de Arzu."

Arzu'ya baktım. O an sanki içimdeki her şeyi okumuş gibi baktı bana. Bunca yıl birikmiş bütün sorularımı duymuş ve bilmiş gibi. Gülümsedi.

"Onu merak ediyorsun değil mi Korkut?" diye sorduğunda boğazıma bir yumru oturdu. Hayır diyemedim, evet diyemedim. Birkaç saniye boğazımdaki o yumruyla boğuştum ve bütün kelimelerimi yuttum. Ama Arzu çoktan cevabını almış gibiydi.

"Buraya seni merak ettiğimden geldim." dedim. Mahcup bir ifadeyle baktım gözlerine. Utanıyordum. "Buraya gelene dek Yasemin hakkında herhangi bir şey duymak dahi istemiyordum. Oğuz'u da uyardım hatta...ş İç çektim ve başımı eğerek tırnak etlerimle oynadım. "Ama şu an gerçekten merak ediyorum Arzu. Hala görüşüyor musunuz inan bilmiyorum ama o nerede, ne yapıyor, mutlu mu? Çok merak ediyorum."

"Görüşüyoruz, çok sık değil ama görüşüyoruz. Ben taşındığım için yüz yüze görüşme ihtimallerimiz çok düştü ama telefonda denk geldikçe sohbet ederiz. Hala İstanbul'da. Bir hastanede çalışıyordu ancak istifa etti."

"Neden?" dedi Oğuz ben sormadan.

Arzu aklındakini söylemekten çekinir gibi ağzını kararsızlıkla açıp kapattı. "Yasemin oldukça ünlü bir iş adamıyla yüzük taktığı için mesleğine ara verdi. Anladığım kadarıyla Ali çalışmasını pek istemedi. O da hem düğün hazırlıkları için hem de aileye uyum sağlamak için bıraktı işte."

Duymak istediklerim ve beklediklerim asla bunlar değildi. Omuzlarım çöktü oturduğum yerde. Ben Yasemin'i hayatımdan çıkaralı oldukça uzun zaman olmuştu. Bu duyduklarım beni neden bu kadar yaralamıştı, anlamıyordum. Evlenebilirdi, çocukları da olabilirdi. Artık hayatımda olmayan biri için bu kırgınlık fazla değil miydi?

"Kendini kandırıyorsun." dedi içimde bir ses. "Ufak da olsa hayalini kurduğun o aşkı başkası yaşıyor diye bu kırgınlığın. Sen zaten Yasemin'e kırgındın, şimdi o kırıklar her yere dağıldı." dedi.

Neden haklıydı?

Nedendi bilmiyordum ama sanki aldığım nefes o an bana zehir gibi geliyordu. Derin bir nefes almak istedim duyduklarımı sindirmek için ama ciğerlerim o kadar zor şişmişti ki sanırım ses haklıydı. Yüreğimdeki kırgınlıklar içime tamamen dağılmıştı, şimdi de her yerimi acıtıyordu.

"Üzgünüm Korkut." dedi Arzu gerçekten de ağlayacak gibi bir sesle.

"Sen neden üzülüyorsun Arzu? Her şeyi mahvedip giden oydu. Beni sen üzmedin, asla. O zaten üzmüştü şimdi duyduklarım da..." Duraksadım o an. "Şimdi duyduklarımsa duymam gerekenlerdi. O yüzden kendini suçlama tamam mı?"

Usulca başını sallamıştı. Durduk yere onu da üzmüştüm. Oturduğum yerden kalktım ve eli üstüne elimi koydum.

"Senin için ne gerekirse yapmaya hazırım Arzu. Sen benim arkadaşımsın ve zor durumda kalmanı istemem. Şırnak'a döndüğünde irtibatı kesmeyelim, okulun numarasını, sana ulaşabileceğim adres ve telefonlarını istiyorum." dedim. Bir an evvel karargâha gitmek ve kafamı dağıtmak için bir uğraş bulmak istiyordum. Ama önce buradan kaçmam gerekiyordu. Telefonumu uzattım numarasını yazması için.

"O tarafa gelirseniz okula uğrayın olur mu, çocuklar askerleri çok seviyor."

"Uğramaz mıyız ya." dedi Oğuz ayağa kalkarken. "Şimdi biz çıkalım yoksa çömezler olarak fena ceza alırız."

Oğuz'a çevirdi başını "Tabi gidin, kolay gelsin." dedi gülümseyerek.

Ben arkamı dönüp kapıya ilerlerken Oğuz'un "Sana pasta da getirdik, seversin diye. Yemeyi unutma, bozulmasın." dediğini duydum.

Kapıyı açıp koridora döndüğümde beklemediğim bir bedene çarptım. Esmer, benden biraz uzun, üzerine jilet gibi oturan pahalı bir takım elbise giymiş bir adamdı. Yüzündeki o kibirli, güler yüzlü ifade benimle çarpıştıktan sonra solarken biraz geri çekildi.

Aynı şekilde ben de geri çekildiğimde, onun hemen arkasından adımlayan kişiyle göz göze geldim.

Yasemin.

Onun da yanındaki adam gibi yüz ifadesi donuklaşırken, gözlerinden saniyeler içinde bir sürü duygu geçtiğini görmüştüm. Şaşkınlık, üzüntü, korku ve derin bir pişmanlık... Belki o an öyle görmek istediğim içindi, belki de gerçekten öyleydi ama o kahverengi gözler yıllar sonra ilk kez doğrudan ruhuma bakıyordu.

Beni kendime getiren Oğuz'un omzuma değen eliydi. Başımı Oğuz'a çevirdim. Az önce baktığım yere benim gibi şaşkınca bakıyordu.

Söylenebilecek tonlarca şey vardı. Üçümüzün de birbirimize söyleyebileceği tonlarca kelime ve cümle vardı. Ancak bizim kelimelerimizi çalan kişi, kendisinden gram hoşlanmadığım, Yasemin'in nişanlısı olduğunu o anki sahiplenici duruşundan anladığım adam olmuş ve derin sessizliği küçümseyici bir tonda "İzninizle." diyerek bozmuştu.

Hiçbir şey demeden çenemi sıkarak kenara çekilmiş ve geçmelerine izin vermiştik. O an kendimi tutmayarak geriye döndüğümde nişanlısının peşinden odaya adımlayan Yasemin'le bir defa daha gözlerimiz buluştu. İsterdim ki o an hiç ayrılmasınlar, özgürce seyretsinler birbirlerini ama o, yanındaki adamın varlığının ağırlığıyla önüne dönmek zorunda kalmıştı.

Bense gitmeliydim. Hem de hiç arkama bakmadan.


---

İkinci bölümün sonuuuu!!!

Of Ali bölüm sonu canavarı gibi giriş yaptı hikayeye fdkgsfhjd

Düşüncelerinizi, hislerinizi ve teorilerinizi yorumlarda benimle paylaşmayı lütfen unutmayın, hepsini tek tek okuyorum. O minik yıldıza basıp bölümü oylarsanız beni çok mutlu edersiniz. 🌟

Üçüncü bölümde, o koridorda yarım kalan nefesimizi tamamlamak üzere görüşürüz. Kendinize çok iyi bakın! 


🖤


Yorumlar

Popüler Yayınlar