kandeli bölüm 3
🎧 Bölüm Şarkısı: Batu Akdeniz - Sevmişim Boşuna
“Vuslat mümkünse hasret nimettir.”
-Ersin Akın, Yitik Vuslat-
---
Haziran 2006 – İstanbul
Kuleli’nin arkasından ormanlığa bağlanan patikada ağır adımlarla yürürken, dün gece yağan sağanak yağmurun etkisiyle ıslanmış toprağın kokusunu içime çektim. Botlarımın altında ezilen ıslak yaprakların hışırtısı ve biraz aşağılardan varla yok arası kulağıma ulaşan dalgaların sesi hariç, bu sabah oldukça sessiz gibiydi.
Aklım oldukça dolu olduğundan sabahı zor etmiştim. Liseden mezun olmamıza kısa bir vakit kalmıştı. Sınavlar bir yana dursun, bir yandan da Yasemin’in son zamanlarda oldukça sessizleşen hâli beni oldukça düşündürüyordu.
Neyi vardı?
Bir şey mi olmuştu?
Yoksa sadece benim gibi dersler yüzünden mi stresliydi?
Bilmiyordum ve yorum da yapamıyordum. Onun her zaman yanımda kıpır kıpır olmasına, o gün neler olduğundan soluksuz bahsetmesine, bakışlarındaki sıcaklığın yüreğime akmasına ve o güzel kahkahasına o kadar alışmıştım ki şimdi ara sıra donuklaşıp sessizleşmesi ve sadece donukça gülümsemesi beni oldukça düşündürüyordu.
O anlatmazsa bile didiklemeli gerekirse Arzu’yu darlamalı ama yine de bunun nedenini bilmeliydim.
Serin havayı içime çektim sıkıntıyla.
Belki de sadece sıkılmıştı. Öğretmenlerinin son sene dolayısıyla oldukça sıktığından da bahsediyordu. Stres onda böyle bir etki yaratmış olmalıydı.
Yine de stresini en aşağı çekmeliydim. Onun yüzünde bu donukluğu hiç beğenmemiştim. Her an ağlayabilir gibi duran o titrek gözleri beni o kadar yaralıyordu ki dün gece resmen bunu düşünmekten gözüme gram uyku girmemişti.
Şimdiyse pazar gününü fırsat bilip kendimi her zaman buluştuğumuz, aynı zamanda da tanıştığımız yere atıyordum. Oraya geleceğinden emindim.
Hep gelirdi…
Kandeli, yani Kuleli Askerî Lisesi ve Kandilli Kız Lisesi arasını bağlayan bu gizli, ağaçlı patika biz öğrencilerin birbiriyle vakit geçirmesi için gerçekten velinimetti.
Kuleli’de geçirdiğim ilk senemde, yalnızlığım sırasında bu patikada kendime ait bir yer belirlemiştim. Ne zaman sıkılsam ders bittiği vakit çıkar oraya giderdim. Ta ki geçen seneye kadar…
Devrilmiş koca bir ağacın gövdesinin ve etrafta hiçbir kimsenin olmadığına emin olduğum o yerde Yasemin duruyordu. O vakte kadar bu kadar benimsediğim, benden başka Oğuz’un bile gelmediği o kuytu yerde sanki elini koymuş da bulmuş gibi duruyordu.
O gün canı oldukça sıkkındı ama bir daha onu o şekilde görmemiştim.
Bu haftaya kadar…
Kafamda onlarca cevabını bilmediğim soruyla yürürken onu gördüm. Hâlâ yağmurun ıslaklığını kaybetmemiş yere, ağacın dibine çökmüş, elindeki ıslak yaprağı ufak ufak yoluyordu.
Attığım son adımın denk geldiği dalın ezilmesiyle çıkan çıtırtıyı duymuş ve yapraktaki bakışlarını bana çevirmişti.
Bakışları, yorgun, ağır ve renksizdi.
Renksiz…
O renksiz, şeffaf bakışlarında bir şeyler döndüğünü anlamıştım. Artık saklayamıyordu. Üzgündü, çaresizdi ve o güzel gözleri artık benden saklayamayacak kadar köşeye sıkışmıştı.
Ağır adımlarım ona yaklaşırken dudağımda onu görmenin verdiği o tanıdık huzurla bir tebessüm oturdu. Yüreğimde filizlenen tedirginliği ona yansıtmadan halletmeliydim bu işi. Onu sıkıştırmadan, kendisinin bana gelmesini beklemeliydim.
“Günaydın.” Adımlarım yanında durdu ve çömeldim. Üzerimin kirlenmesini sevmezdim. Üstelik yerler de ıslaktı ama umursamadım ve onun hizasına inerek, dizinin dibine, yüzüm ona dönük onu görebileceğim şekilde yanına oturdum. “Seni burada bulmayı umuyordum. Umduğumu da bulmuş oldum.”
Az önce bariz belli olan buhranlı ruh hâlini anında geriye atıp “Niye, rüyanda beni mi gördün?” dedi ve nazlı nazlı olduğu yerde sallandı.
Güldüm.
Güldü.
O an istediğim tek şey onu sarıp sarmalamaktı. Güvensiz hissettiği her şeyi onun için halletmek ve üzülmemesi için ‘Bak, geçti gitti. Artık önemi kalmadı.’ demekti.
“Gözümü kapatıyorum sen, açıyorum sen, derste sen, antrenmanda sen… Sadece rüyamda olsa iyi olabilirdi. Oğuz kıskanıyor artık seni.”
“Vur dedik öldürdün sen de.” derken kıkırtısı azalmıştı ama dudaklarındaki tebessümü hâlâ duruyordu.
Küçük, tatlı dudakları yüzüne en yakıştırdığım şeylerdi. Hep gülsünler isterdim. Adımı söylesinler, bana kızsınlar, beni sevsinler… Beni öpmesini isterdim hep.
Beni öptüğünde sanki öptüğü yerden ruhuma bağlanırdı ruhu. İçim sıcacık olurdu. Beni her öpüşünde dudakları narince tenimi bulur, usulca öperdi. Bunu yaparken de kokumu içine çektiğini hissederdim. O tatlı nefesi tenimi sıcacık yapardı.
Anneannesinden kalmış bu alışkanlık ona. Babaannesinin aksine anneannesi, dudaklarıyla usulca öper, kokularını içine çekermiş. Ona göre kokularından öpermiş anneannesi onları.
Oturduğum yerde biraz daha ona yaklaşıp ona uzandım ve kollarından tutup kendime, bacaklarım arasına çektim. O, tek seferde bunu yapmamın şaşkınlığını yüzünde oldukça belli ederken yüzündeki ifadeye gülerek kollarımı ona sıkıca sardım. Önce başının üzerine bir öpücük kondurdum sonra yanağımı öptüğüm yere yasladım. Saçlarına ne sürüyordu bilmiyorum ama buram buram ev keki gibi kokuyordu.
Aklına gelen muziplikle başımı kaldırdım. Burnumu başında, boynunda gezdirip ciğerimin aldığınca köpek taklidi yaparak onu koklamaya başladım. “Kek mi yaptırıyorlar size yurtta? Bu koku nereden geliyor?”
Gülerek itmeye çalıştı beni. “Ya Korkut saçmalama, şimdi bir gören olacak o zaman görürsün keki!” derken itmeye çalıştığı kollarını sıkıştırdım iyice sarılırken. “Korkut Alp…” dedi çaresizce adımı uzatarak.
Kahkahalarım kısılarak yerini tebessüme bırakırken çırpınan bedenini zapt etmek için daha sıkı sardım kollarımı. Şikayetçi olmadı, usulca kollarımda duruldu. Gözlerini nasıl tasvir etmeliydim bilemiyordum. Sonbaharda dalından süzülen kurumuş bir yaprak, belki onun süzülerek düştüğü o ıslak toprak… Belki deniz kıyısında bir ağaca ait bir yapraktı ve benim mavilerime karışmak için rüzgâra kendisini teslim edip, derinlerime kadar süzülerek ulaşmıştı.
Omzuna sardığım kolumu gevşeterek yüzüne düşen bukleli perçemini çektim yüzünden. Kedi gibi yanağını sürttü avcuma. Gülümseyerek yanağını severken gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmıyordu. "Seni çok seviyorum," dediğinde içimde bir kuş sürüsü havalandı sanki. Dile getirmese bile hissettiğim bir şeydi bu, ama ne zaman dile gelse, özellikle de onun sesinden duyduğumda, içimi tarifsiz bir keyif sarardı. Usulca alnını öptüm. Sonra her iki yanağını ve küçük çenesini... En sonunda ise tüm huzurumla gülümsedim.
Gözlerim en çok istediğim yere, dudaklarına kaydı. Bu manzaranın karşısında Fuzuli'nin mısraları dolandı zihnime:
Dudakların şarabı gamımı unutturur,
Ama ben o şarabı içmeden sarhoş olurum.
Dudakların, her an aradığım cennettir,
Her nefeste o cennet arzusuyla yanarım.
Daha önce onu hiç dudaklarından öpmemiştim. Hayaliyle içimdeki kuşlar çırpındıkça çırpındı, ben ise öylece bakakaldım o güzel dudaklarına.
Ne yapsam, nasıl yapsam diye düşünürken o, aniden aramızdaki mesafeyi kapattı. Neye uğradığımı şaşırırken dudakları dudaklarımda öylece durdu. Sıcacıktı. Gerçekten de dudaklarımdan yüreğime kor düşürmüş gibi hissettirmişti. Yüreğim, göğsüm, ellerim ve yüzüm… Ateşin sıcaklığı her yerime yayılıp etkisini gösterirken, aldığım son nefesin ciğerlerimde kilitlendiğini hissettim. Derin ve titrek bir nefes aldım, kendime gelmeye çalışarak.
Şaşkınlığımla gevşemiş kollarım arasındaki bedeni kıpırdandı ve biraz geri çekti kendisini. Bununla beraber ayrılan dudaklarımız yüzünden kendimi, sanki bir kış günü Üsküdar’ın serin sularına düşmüşüm gibi hissetmiştim. Meğer benim onun bu denli yakınlığına ve sıcaklığına ne kadar ihtiyacım varmış.
---
“Ulan Korkut Alp!” sesiyle beraber yüzüme çarpıp yere düşen cisim beni kendime getirmişti. Zihnimin o ılık, yağmur kokan anılarından sökülüp, hangarın o soğuk metalik kokusuna çarptım. Bir yere düşen sarı beze, bir de bezin geldiği tarafa dönüp baktım. Bütün tim hangardaki masaya oturmuş bana bakıyordu.
“Ne bu dalgınlık aslanım. Bir seslendik iki seslendik, duymadın. Silahın namlusunu silmekten aşındırdın.” dedi Akif abi.
“Bırak silahı da gel bak dürüm söyledik. Mis gibi vallahi.” derken Hazar dürümleri poşetten çıkartıyordu.
Oturduğum tabureden kalkıp elimdeki silahı dolabına yerleştirdim. “Hiç öyle dalmışım.” diye geçiştirip yanlarına yaklaştım.
“O daldığın sular seni bu kadar içine çekiyorsa vardır bir tehlike, dikkat et.” dedi Yiğit abi.
Oğuz biraz kenara kayıp bana yer açtığında yanına sıkıştım.
Oğuz, “Yok komutanım, o ezeldendir o sularda yüzer de şimdilerde biraz fazla dalgalandı. Merak etmeyin durulur o sular. Korkut Alp de eski haline geri döner.” dedi ve önüme bir dürüm koydu. Ne olduğunu anlamak için kokladım. “Acısız, Urfa dürüm. Sen acı yemezsin söyledim onlara.”
Gülümsedim. “Eyvallah.”
Kerem dürümünden koca bir lokma alırken konuştu. “Ben hiç hoşlanmadım bu Korkut’tan. Herif resmen içinde yaşıyor her şeyini.”
Doğruydu. Bir problemim varsa en başında kendim halletmek için çabalar, içime kapanırdım. Baktım ki eşelendiğim yer çıkılacak gibi bir yer değil mecbur kalır elimi uzatırdım. Ama ilk öncelikle kendi kendime düşünmeliydim, kendi savaşımı kendim vermeliydim.
“Ben biraz böyleyimdir. Hiçbiriniz bunu kişisel algılamayın lütfen. Biraz kendi kendime kalıp düşünmeye ihtiyacım var-”
“Kaçıralım oğlum kızı.” diye lafımı böldü Akif abi, gayet sıradan bir şey söylüyormuş gibi. Neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette ona bakakaldım. İşin komik tarafı, onun bu teklifiyle benim gibi bütün bakışlar da Akif’e dönmüş, hangara kısa bir sessizlik çökmüştü.
“Ne bakıyorsunuz öyle? Belli işte kız meselesi bu. Adam kızını sana vermiyorsa kaçıralım. Senin gibi delikanlıyı kim bulmuş da çöpe atacaklar.” dediğinde gülmek istedim ancak ciddiyeti beni durdurdu.
“Akif kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz oğlum, her şeyin bir nizamı var.” dedi Sude gözlerini devirerek.
“Var tabii ama bak, istemiş vermemişler oğlana kızı. Yazıktır.”
“O nereden çıktı Akif abi? Yok öyle bir şey ya.” dedim inkâr eder bir şekilde.
“Var oğlum var. Ne aşklar gördü bu gözler, bir dile gelseler de anlatsalar…” dedi ve derin bir iç çekti. “Sen dökül bakalım nedir senin bu kızla derdin?”
“Akif önce kendi dertlerine derman bul sonra millete salça ol.” dedi Hazar gülerek.
“Sevdiğim yok ki oğlum. Ne yazık ki henüz o şanslı kişiyi bulamadım. Gençlere ilaç olayım da bu romantik kişiliğim boşuna gitmesin.” dedi dertli dertli süzüldü bakışları. Sonra Oğuz’a döndü. “Oğuz sen söyle yavrum evladım, bu susacak belli ki.”
“Yok abi, beni bulaştırma.”
“Akif darlama lan çocuğu. Anlatmak istese anlatırdı.” dedi Alparslan abi otoriter ama babacan bir sesle.
“Komutanım ondan değil, vallahi yok hiçbir şey.” diye daldım tekrar fırsattan istifade, zira konuşmama bile izin vermiyordu.
“Hadi lan oradan sen de… Derdin var belli, yalan söyleme. Anlatmak istememeni anlarım yani de söyle geç istemiyorum diye. Yoksa tepene çıkar işte bu maymun herifler.” diye beni azarladı Yiğit.
“Aşk olsun komutanım…” dedi Kerem üzgünce bakarak ama bu sahte hüznü uzun sürmedi sırıttı hemen. “Olsun vallahi, aşk olsun… Bakın arkadaşlar hiç korkulacak türden bir duygu değil. Ben bayıldım.”
“Kerem çakacağım ağzına aşkın alasını tadacaksın.” dedi Yiğit dişlerinin arasından.
“Aşk pek Yiğit’lik değil. Kaba, saba duygularından oldukça memnuniyetsiz, çoğu zaman umursamaz bir adam kendisi. Bu yüzden siz onun kusuruna bakmayın şimdiden.” dedi Sude önündeki dürüm kağıtlarını avcunda sıkıştırıp toparlarken. Sesindeki o iğneleyici, keskin ton bütün masayı sıyırıp geçmişti. “Zaten kendisi yıllar evvel aşk konusunda sınıfta kaldı.”
Yine bir sessizlik çöktü. O eğlenceli hava bir anda dağılırken, herkes bir Sude’ye bir Yiğit’e bakarken çıkacak tartışmanın kokusunu almıştım sanki. Yine o kıvılcımlar gezindi ikisinin de bakışlarında. Ellerinde olsa belki de birbirlerini gerçekten ateşe verir yakarlardı. Ha işin kötü tarafı şu ki bu ateşe verme asla romantik anlamda değildi; saf bir öfkeydi.
“Ben mi kaldım?” diye sordu Yiğit abi, sesi tehlikeli bir şekilde alçalmıştı.
“Ta kendin.”
“Konuşturma beni şimdi milletin içinde.”
“Konuş. Bunca yıl susup bir kelime bile etmediğin bu mevzuda o açık fikirlerini duymayı çok isterim.” Sude’nin çenesi dikleşmiş, gözleri meydan okuyordu.
“Bunca yıldır susmamın nedeni sensin. Şimdi beni suskunluğumla suçlayamazsın Sude. O elini susmam için ağzıma sen kapattın, bu ilişkiyi sen batırdın, ben açıklamak isterken yine beni sen susturdun. Şimdi, bana burada bütün suçlu benmişim gibi maval okuma hiç.” Yiğit’in sesi hangarın duvarlarında yankılandıktan hemen sonra çıktı hangardan.
Rahatsız edici sessizliği bozan Akif abinin dürümünün kalanına ulaşmak için kâğıdı yırtması olmuştu. Sonra elini ileri uzatıp “Korkutcuğum şu biberden uzat sana zahmet, babana rahmet.” Dediğinde istemsizce gülerek önümdeki plastik poşet içerisindeki cin biberleri uzattım. Anlaşılan buradaki herkes onların bu yersiz, ağır atışmalarına alışmıştı ve olağan bir durumdu.
Akif büyük bir iştahla dürümünden ısırık aldı ve birkaç çiğneme sonrası ayranını içip bana baktı.
“Sen anlat hele bu halinin sebebi nedir? Vallahi adamı çatlatırsın Korkut Alp!” Zaten Karadeniz ağzıyla konuşması yetmiyordu bir de ağzının doluluğundan zar zor anlamıştım.
İç çektim.
Anlatmak… Anlatılacak çok şey vardı ama anlatılmalı mıydı, bilmiyordum. Yani yerini geçtim zamanı mıydı yahut ben yaşananlara karşı bütün şeffaflığımı kazanmış mıydım, kesin bir kararım yoktu. Yasemin vaktinde canımı çok yakmıştı. O vakit ona kırıldığım kadar kızmıştım da ama tüm bunlara şeffaf bir pencereden bakabilmek, Yasemin’i anlayabilmek ve bu durumları soran birine anlatabilmek hiç kolay değildi. Zannediyorum ki hala daha başaramadığım bir şeydi.
Beni o an cevaptan kurtaran telefonumun çalması olmuştu. Elimdeki dürümü bırakıp elimi silkeledim ve arka cebimden telefonumu çıkartıp kısaca arayana bakıp cevapladım telefonu.
“Alo Korkut Alp, ben Arzu.”
“Biliyorum, kayıtlısın. Nasıl oldun, hastanede misin hala?”
“Evet son bir gece daha kalmamı söyledi doktor. Daha iyiyim zaten de son kontroller içinmiş.”
“Sen iyi ol da gerekirse kırk gün daha yat Arzu.” Hafiften güldüm. “Bir şey mi lazımdı, neden aradın?”
“Ya…” dedi çekingence.
“Söyle Arzu çekinme. Ne lazım?”
“O gün de suskundun zaten çok durmadınız. Giderken de Yasemin’le karşılaştınız… Aklım çok sende kaldı. Müsait olduğunda gelsen, biraz konuşsak seninle.”
Sustum birkaç saniye. Göğsümdeki o görünmez mengene yine sıkışmaya başlamıştı. “İşten çıktıktan sonra ayarlamaya çalışacağım.”
“Aldım o halde sözünü, mutlaka gel ama olur mu?”
“Anlaştık.”
“Kapıyorum o zaman, kolay gelsin sana.”
“Arzu,”
“Efendim?”
“Sağ ol, eksik olma.”
“Sen de Korkut, sen de.”
Arzu’nun bendeki yeri bir arkadaştan öte kardeş gibiydi. Kız kardeşim Ece nasılsa, Oğuz neyse tıpkı onlar gibiydi.
Arzu dinlerdi, eleştirirdi, fikrini gocunmaz söyler, savunduklarını asla terk etmezdi. Arkadaşlarını terk etmezdi. Korurdu, kollardı, hatalarında onları uyarır, isteklerini göz ardı etmezdi. Arzu hayatınızda edinebileceğiniz en iyi arkadaşlardan birisiydi. İstenmeyeceği bir yer olacağını zannetmiyordum.
Şanslıydım ki Allah beni arkadaş konusunda da aile konusunda da oldukça şanslı yaratmıştı. Binlerce kez şükretmiştim onların varlığına ve edecek gibi de duruyordum.
Yalnız sevdam… Yalnız o konuda eksik, yalnız onun hakkında şanssız hissediyordum.
Yasemin büyülemişti beni. Onu ilk gördüğüm anda kapılmıştım binlerce duygu, binlerce düşünce yüklü o güzel kahverengi gözlerine. O sohbet ettikçe kapılmıştım sesinin kulaklarımı okşayışına ve düşüncelerinin zihnimi ele geçirmesine. Zamanla yüreğini yüreğimin yanına bırakmasına aldanmıştım. Isınmıştım onun yamacında.
Benden habersizce çekip gittiği vakit ise kara bulutlar çökmüştü yüreğimin tepesine. Ne vakit ki onun sıcaklığını yitirmeye başlamıştım buz kesilmişti her yanım. Öncekinden kat be kat daha fazla üşüyordum artık. Hoşlanmıyordum onsuzluk düşüncesinin kasvetinden. Kapkaranlık, rutubetli ve ucu bucağı görünmeyen bir kuyuya hapsolmuşum gibi hissettiriyordu bunu yaşama korkusu ve ne yazıktır ki korktuğum başıma gelmişti. Ben o kuyuya düşmüştüm. Kolum kanadım o düşüş sonrası kırılmış, her yanım yara bere olmuştu sanki. Çaresizliğimin korkusu içimi sardıkça sardı. Önce nefesim yetmedi sonra iştahım kesildi. Karman çorman etti beni onsuzluk.
Sonra geçti… Her acı gibi, her kayıp gibi alıştırdı bedenim kendini. Vatanıma sarıldım, altında doğduğum ve uğrunda ölümü göze alacağım bayrağımın kızılı ısıttı beni. Çiçeklerle değil de barutla yıkandım. Aşkın bıraktığı o koca boşluğu, silah arkadaşlarımın omuz omuza verdiği güvenle doldurdum.
Emindim ben bu şekilde yaşamaya. Belki sonra biriyle tanışırdım, evlenirdim diye düşünüyordum. Severdim belki tekrardan derken yıllar geçti. Kimseye aynı şekilde sarılamadım, kimseden aynı sıcağı alamadım, kimse onun kadar güzel kokmadı ve ben hiç kimseyi onu istediğim kadar isteyemedim.
“Arzu mu?” diye sordu Oğuz, beni daldığım o kuyudan çekip çıkararak.
Başımı salladım.
“Ne diyor?”
“Müsait olduğunda gel, diyor. Konuşmak istiyormuş biraz.”
“Git git, iyi gelir. Seni kendine getirirse anca o getirir.” Dürümünden ısırıp dudaklarını büze büze iştahla çiğnedi ve bana döndü sırıtarak. “Ayrıca aklındaki soruların da bütün cevapları onda. O yüzden git. Katlanamıyorum senin şu haline.”
“Arzu bu geçen operasyondaki kız değil mi?” dedi Akif, merakından en ufak bir parçayı bile kaybetmemiş bir sesle.
“He abi o.”
“İyi Korkut, git ben izin veriyorum sana.” dedi Akif elini cömertçe havada sallayarak.
Güldüm. “Sağ ol abi iznin için.”
“Ne demek aslanım.” dediğinde ayaklandım.
Önümdeki yarım kalan dürüme baktığımda canımın daha fazla istemediğini fark ettim. “Biriniz bitirin bunu, doydum ben.”
“İki ısırık almışsın oğlum ne doyması.” dedi Alparslan abi.
“Vallahi hiç yiyesim yok komutanım, yetti bana. Kesenize bereket.”
“Afiyet olsun. Senin aklın belli ki dolu. Git arkadaşının yanına iyi gelecekse görüş. Acil bir durum olursa ararız gelirsin hemen.”
“Yok komutanım olmaz-”
“Bu bir emirdir asker. Kafan doluyken kimseye faydan olmayacak. O yüzden git, hallet şu işi. Yoksa alırım ayağımın altına ona göre.”
Güldüm ve başımı salladım hazır ola geçerek. “Emredersiniz komutanım.”
“Bunu ben yiyeyim o halde.” dedi Akif dürümüme büyük bir sevgiyle sarılırken.
Ben çıkarken Sude’nin “Ye Akif, onu da ye benimkini de ye hatta utanma Oğuz’unkini de alıver.” dediğini ve buna cevap olarak Oğuz’un mızmızlanmalarını duydum arkamda.
Üzerime sivil kıyafetlerimi giyerken itiraf etmeliyim ki gerçekten gergindim. Arzu’yla ne konuşacaktım bilmiyordum. Arzu benimle ne konuşacaktı bunu da bilmiyordum. Aslında konu başlığımız çok belliydi: Yasemin.
Ama Yasemin’in neyini konuşacaktık?
Bilinmezlikten hoşlanmıyordum. Gereksiz gerginlik yaratmaktan başka hiçbir etkisi olmayan bu olgu hayatta en nefret ettiğim durumlardan olabilirdi. Ucu genelde tersliğe çıkardı. En kötü, en çıkılmaz hallere sokuyordu insanı. Ve bu Yasemin’in beni soktuğu ilk belirsizlik hissi değildi. Ne yazık ki son olmasını dilemekten başka çarem de yoktu.
Yataklı servis koridorunda ilerlerken hemşire önümde durduğunda ona baktım. Ufak tefek, kara kaşlı, kara gözlü ama onların aksine bembeyaz tenli bir kızdı. “Beyefendi ziyaret saati henüz başlamadı öğle vakti 12:00-13:00 ve akşamüstü 18:00-19:00 arasında. Ne yazık ki sizi içeri kabul edemeyiz.”
Gülümsedim ve en ikna edici ses tonumu takındım. “Adın nedir?”
“Pınar?” derken yüzünde sorgular bir ifade belirmişti.
Elimi arka cebimdeki cüzdanıma attım ve çıkartıp askeri personel kimliğimi gösterdim. Bu gücümü kullanmayalı uzun zaman olmuştu. “Askerim ben. Arzu Hanım’la görüşmem gerekiyor.”
“Belgeniz var mı?”
Doğru ya, soruşturma belgesi lazımdı. Cüzdanımı kapatırken başımı iki yana salladım. “Yok.”
“O halde sizi içeri alamam ne yazık ki.”
“Sonra getireyim belgeyi çok acil durum, olmaz mı Pınar Hanım?”
“Olmaz maalesef. Kurallar böyle. Sizi alırsam diğer hasta yakınlarına haksızlık olmuş olur.”
Umutsuzca omuzlarım çökerken birkaç saniye dik dik baktım yüzüne. “İlla bekleteceksin beni yani.”
“İyi günler beyefendi.” deyip ilerlediğinde ellerim belinde arkasından baktım. Oğuz burada olsaydı ilk dakikasından halletmişti bu işi. Oğuz gibi düşünmeliydim. Oğuz bir kızı kafalayamadıysa bu durumda ne yapardı?
Etrafı kolaçan ettim gözlerimi gezdirerek. Düşün Korkut, düşün. Oğuz gibi düşünmek nasıl olurdu?
Tam o sırada kafamın üzerinde bir ampul yandığını hissettim. Haylaz bir sırıtışla Pınar’ı ve diğer hemşireleri kontrol ettim. Göz önünde kimse yok gibiydi. Hızlı adımlarla koridorda ilerleyerek köşeyi döndüğümde karşıdan gelen hemşire grubunu fark ederek son anda kendimi saklanacağım bir köşeye attım.
Allah’ım yüzümü kara çıkartma!
Gittiklerinden emin olduğumda hemen çıkıp sessiz ama hızlı adımlarla ilerledim ve kendimi hemen Arzu’nun odasına attım. Sırtımı kapattığım kapıya yaslarken tuttuğum nefesi rahatlayarak bıraktım.
Bir kıkırtı işiterek kafamı Arzu’nun yatağından taraf çevirdiğimde kendini tutamayıp kahkaha attı. “Ne yapıyorsun sen?”
“Gizli görevdeyim?” dedim fısıldayarak
“Ben miyim gizli görevin.” diye sordu o da fısıltıma eşlik ederek.
“Maalesef.”
“Ne oldu?”
“Pınar beni içeri kabul etmedi.”
“Pınar kim?”
“Hemşire.”
“Sen de gizlice girdin yani? Koskoca Bordo Bereli hemşireden kaçıyor ha?”
“Gidebilirim istersen.” dedim yalandan kapı koluna uzanarak.
Güldü. “Tamam tamam, gel hadi. Hoş geldin.”
“Hoş buldum” derken normal ses tonumla konuşmaya geri döndüm.
Sandalyeyi yatağının yanına çekip oturdum. Bir süre sessizce ben ona, o bana baktı. Bütün soru işaretlerimi biliyordu. Hak veriyor muydu, bilmiyordum. Oğuz benim için ne anlam ifade ediyorsa Arzu için de Yasemin aynı anlamları taşıyordu. Bu yüzden ne düşünüyordu bilemiyordum. Anca bildiğim bir şey vardı ki Arzu hakkaniyetliydi. Bunca zaman Yasemin’i dinlemişti ve şimdi bütün şeffaflığıyla beni de dinlemek istiyordu. Benden duyacaklarıyla da artık Yasemin ve benim ilişkim için kendi kafasında bir şekil oluşturacaktı.
“İyi misin Korkut Alp?”
Öyleydim. En azından Yasemin’i o hastane koridorunda görene kadar öyle olduğumu zannediyordum. Ancak şimdi cevabım koca bir hayırdı.
Avuçlarımla yüzümü sıvazladım iç çekerken ve saçlarımı geriye itip ellerimi enseme koyduğumda Arzu’ya baktım çaresizlikle. Başımı iki yana salladım. “Değilim.” diye dile getirdiğimde o saklandığım hisler göğsümü kapladı tekrardan. Beni küçülttükçe küçülten, etkisine aldığında altında yok olacakmışım gibi hissettiren o gri, bulanık, isimsiz ve biçimsiz hisler… Ne yaptıysam kaçamayacaktım zaten, bu yüzden en iyisi yüzleşmek olacaktı.
“Konuşmak istemeseydin eminim bir şekilde beni geçiştirir, gelmezdin.” Yatağında iyice toparlandı ve yastığını dikleştirip sırtına koydu. Bütün dikkatini bana verdiğini gösteren o ilgili tavrını takındı.
“Kaçmak isterdim ama ben…” Duraksayıp iç çektim bir sefer daha. “Cidden konuşmaya ihtiyacım var Arzu.”
“Oğuz işe yaramadı tabii, sana bir ben lazım.”
“Yok ya, ona da hiçbir şey konuşmadım. Ne konuşabilirim ki?”
“Meseleyi hepimiz biliyoruz zaten. Oğuz ondan soruşturmamıştır seni. Yoksa çenesini ikimiz de biliyoruz.”
“Bilmez miyim, burnumdan getiriyor bilmediği konuları öğrenmek için.”
“Korkut…”
Sırtımı sandalyeye yaslayıp konuşmasını bekler gibi bakışlarımı ona diktim.
“Tek başınayken seni sıkıştıran o iç sesini ben burada değilmişim gibi dışarı yansıt. Hep işe yarar. Biliyorum, bazı şeyleri kendine itiraf etmen bile oldukça güç olabiliyor. Öyle durumlarda çevrende seni seven insanlar senin yerine onları kucaklar, taşır. Sen de yalnız değilsin. Seni seven ailen, biz arkadaşların var. Bugün de ben varım. Dök içini.”
Boğazıma oturduğu yeri sızım sızım sızlandıran yakıcı bir yumru oturdu. Ve ciğerlerim bütün açlığıyla bir defa daha iç çekti ancak bu seferki daha güçsüzdü. Daha yorgundu. Omuzlarım çöktü, gözlerim bulanıklaştı, ellerim birbirini buldu vücudumun bütün rahatsızlığında birbirinden destek almak isterlercesine kenetlendi.
“Yasemin,” Yanağıma süzülen o tek damla ıslaklık değdiğinde onu usulca sildim ve başımı çevirdim. Düşüncelerim artık gönlümde öyle kırıklar yaratmıştı ki, içime içime akıtıp en kuytularımda biriktirdiğim gözyaşlarım sızıp gözlerimden akıyordu sanki. “…beni hiç sevmemiş gibi hissediyorum Arzu.”
Koskoca adamdım ama ufaldıkça ufalıp oturduğum sandalyede yok olmak istiyordum.
“Ben o gittikten sonra o kadar mahvoldum ki, unutmak için aylarca çabaladım ama olmadı. Yapabildiğim tek şey onu zihnimin en köşelerine itebilmek oldu Arzu, gözümün önünde olmadığı için onu aklımdan da yok ettim. İşime odaklandım, vatanıma sarıldım. Alıştım da sonrasında… Bir neden aramayı kestim, onu aramayı kestim hatta sırf bu yüzden senden bile koptuk. Ama sanki ona dair unutmak isteyip iteklediğim her şey ağzı gelişigüzel bağlanmış bir torbadaydı. Şimdi onu tekrar gördüğümde o karanlıktaki torbaya ayağım takılmış da torbadakiler zihnimin her yerine bütün kiriyle, pisiyle, tozlu haliyle dağıldılar ve toparlayamıyorum Arzu. Odaklanamıyorum ben.”
Konuşamam zannederken tek nefeste bir bir dökülmüştüm. Boğazımdaki o paslı düğüm çözülmüş, biraz olsun rahatlamış hissediyordum.
“Yasemin seni çok sevdi Korkut Alp. Kendi sevginden nasıl şüphe etmiyorsan onunkinden de etme.” dedi Arzu, sesi şefkatli ama bir o kadar da emindi.
“O zaman bana bunu neden yaptı Arzu? İnsan sevdiğini böyle bir belirsizliğin içine nasıl terk edip gider?”
“Korkut Alp kendi gözlerimle görmemiş olsam ben de sana hak verirdim ama Yasemin’in o hallerine bizzat şahit oldum. Ne vakit senin yanından gelse yatana kadar heyecandan susmayışını, gecesinde yatağında dönüp durduğunu, hafta sonları izinlisin diye erkenden uyanıp hazırlanışlarına, verdiğin en ufak hediyeyi özenle saklamasını gözlerimle şahit oldum. Onun seni sevmediğini düşünüyorsan çok yazık ediyorsun kendine de ona da. Yapma.”
“O halde yeterince sevmemiş.” dedim inatla, kalbimdeki kırgınlığın arkasına saklanarak.
“Korkut Alp, Yasemin o vakitler çok karman çormandı. Babası İstanbul’a bile yalvar yakar izin vermiş, dört sene bunu zar zor idare etti Yasemin. Son sene üniversiteye gidemezsem, babam beni okutmazsa diye tedirgin oluyordu. Sana pek yansıtmasa da babasının başına saldığı türlü iş vardı. O da seninle Ankara’ya gelmek istiyordu ama korktu. Babasının baskısını hayal edemezsin Korkut. Tek başına koca şehirde ailenin desteği olmadan yaşadığını hayal et lütfen.”
“Bana bunları anlatmadı Arzu.”
“Anlatamadı.”
“Yapmalıydı. Bana tek kelime bile etmeden çekip gitti. Beni o kadar yalnız bıraktı ki ben afalladım. Ben neler hayal ediyordum, neler yaşadım Arzu?”
“Sen haksızsın demiyorum ama Yasemin de tamamen haksız değil. Sana nasıl anlatabilirdi ki? Seni üzmeyi göze alamadı, seni bu işe bulaştırmaya cesaret edemedi. 17 yaşındaki genç bir kızın tek başına omuzlayabileceği türden şeyler değildi bunlar Korkut.”
Kollarımı dizlerime yaslayıp yavaştan ağrımaya başlayan başımı avuçlarıma bıraktım. Allah’ım içinden çıkmaya çalıştıkça bu mesele beni içine çekiyordu. Asla mantıklı düşünemiyordum. Duygularım iç içe geçmiş durumdaydı. Kızgındım, üzgündüm, korkuyordum. Evet, korkuyordum çünkü kafam bu meseleyle allak bullakken işime odaklanamazsam ne yapardım bilemiyordum.
Açılan kapının sesiyle kafamı kaldırıp o tarafa baktığımda Pınar’ın içeri girdiğini gördüm. Beni gördüğünde kaşları çatılmış, içeri girerken takındığı sevimli yüzü yok olmuştu.
Pınar içeri girdiğinde kaşları çatılmıştı. "Beyefendi, size içeri giremeyeceğinizi söylemiştim. Lütfen zorluk çıkarmayın yoksa güvenliği çağırmak zorunda kalacağım."
Ağzımı açıp konuşacaktım ki Arzu beni susturup kendisi konuştu. “Pınarcığım ben buradan çıkınca onları çok zor görebileceğim. Zaten ziyaret saatine de ne kaldı şunun şurasında? Dursun lütfen, görmezden gel.”
“Buna iznimiz yok ama bur seferlik görmezden geleceğim. Şimdi sizi götürmem lazım. Doktor son tetkikler için sizi istedi.” dediğinde Arzu yattığı yerden kalktı itaatkâr bir şekilde ve Pınar’ın arkasından ilerlerken kapıdan bana döndü.
“Bekle beni geldiğimde devam edeceğiz. O vakte kadar düşünedur.”
Gülümseyip baş selamı verdim. Düşünebileceğim en sakin ve uygun ortam gerçekten de bu oda olabilirdi. Bulaşan yok, soruşturan yok, ses yok, gürültü hiç yok.
Sessizce hastane odasının o soluk renkli duvarını seyrederken, içimde dolup taşan ve avazım çıktığı kadar bağırma isteğini yaratan duyguyu bastırmakla uğraşıyordum. Sakinleşemiyordum. Anlayışlı olmak istiyordum ancak bunu da başaramıyordum. Geçmişimde acı çekmiş, hayal kırıklığıyla dolup taşmış Korkut Alp’e haksızlık edecek hiçbir harekette bulunmak istemiyordum. Şu an haykırmak, bağırmak çağırmak isteyen de oydu zaten. Sustuklarını, bastırdıklarını ortalığa savuşturmak istiyordu. Cevaplarını istiyordu.
Ayaklanıp camın önüne gittim ve camı araladım. Camdan aşağıya bakarken tekrar açılan kapıya döndüm Arzu’yu görme düşüncesiyle ama o değildi.
Şu an hiç görmek istemeyeceğim ama aynı zamanda da en çok görmek istediğim kişi karşımda duruyordu. Onun da beni görmeyi beklemeyen şaşkın bakışları gözlerimde kitlendiğinde ikimiz de soluksuzca öyle kaldık.
Bakışlarını ayıran ilk o olurken kapıyı arkasından usulca örttü. Çekinken ve ağır adımlarla ayaklarını sürüyerek sehpaya elindekileri bıraktı. “Arzu nerede, biliyor musun?” diye sordu varla yok arası titrek bir sesle.
Kulaklarımı okşayan, yıllardır hasretini çektiğim o tınıyı böyle bir halde duymak mıydı hak ettiğim? Sevda zor zanaat değildi pekâlâ ama yine de benim kaderime yazılan bu kör olasıca acı mıydı? Allah’ım isyanım sana değil ama ben bunca nimetin içinde yanlış bir sevdaya mı düşmüştüm?
Cevap vermeyip camdan dışarı bakmak için tekrar döndüm arkama. Yok sayarsam daha kolay olabilirdi ama ne yazık ki bakışlarını ensemde bir ateş gibi hissediyordum. Yapma bunu bana Yasemin. Sana yalvarıyorum yapma.
“Burada olabileceğini düşünmemiştim.”
Beni pek düşündüğünü zannetmiyorum.
“Gitmemi istiyorsan söylersen daha iyi olur Korkut Alp. Sen böyle sustuğunda kendimi kötü hissediyorum.” diye konuşurken gözlerimi kapattım.
Çekip giden ben olmak istiyordum ama ona karşı içimde kabardıkça kabaran bir öfkeyle olduğum yere çakıldım kaldım resmen. Onun da kötü hissetmesini istiyordum. Bütün benliğimle ona karşı bencilce bir öfkeyle hareket etmek istiyordum. Biraz daha konuşursa kendime hâkim olabileceğimi de zannetmiyordum. Ben ona karşı bu duygularımı yıllardır sırtlamıştım zaten.
“Korkut?”
Ona döndüm bir hışımla. “Ne var Yasemin? Söyle!” diye yükseldiğimde afallayarak bakakaldı bana. Ne zaman öfkelensem gözüme vuran o zonklayıcı ağrı kendini belli etmeye başladığında gözlerimi kırpıştırarak etrafa bakındım.
“Özür dilerim.”
“Ne için diliyorsun?” diye sordum dişlerimin arasından.
“Bana öfkeli olmanın nedeni olan her şey için. Biliyorum düzeltebileceğim şeyler değil ama üzgün olduğumu bil-”
“Üzgünsün demek, öyle mi? Bana neler yaşattığına dair en ufak bir fikrin var mı Yasemin?”
“İsteyerek yapmadım.”
“Bu affetmem için geçerli bir sebep mi? Geceler boyu uykusuz kalışımın, o duvarlara bakarak kafayı yiyişimin bedeli bir 'isteyerek yapmadım' cümlesi mi?”
“Beni affetmeni beklemiyorum. Senden sadece özür diliyorum. Elimden başka hiçbir şey gelmez sana dizlerimin üstüne çöküp yalvaramam da.”
Histerik bir şekilde gülerken burun kemiğimi tuttum artan ağrıyı azaltmak için. “Sana inanamıyorum ya. Arzu da oturmuş seni savunuyor bana. Sevmiş…” deyip güldüm ve Yasemin’in dolmaya başlayan gözlerine baktım.
“Sen sevginin s’sini bile unutmuşsun Yasemin. Kısa da olsa bana yaşattığın o güzel zamanları unutmuşsun. Sen sevgiden renklenen yüzünü, ısınan yüreğini ve ışıl ışıl olan gözlerini kaybetmişsin. Sana baktığımda artık o eski Yasemin’in parıltısını göremiyorum. Bir tek sesin… Bir tek o benziyor ona. Ama ne olduysa yüreğin soğumuş, sevgiyi unutmuşsun ve şimdi karşıma geçmiş pişkin pişkin bana bu sözleri konuşuyorsun.”
Sözlerim karşısında apışıp kalmıştı. Gözleri ise yavaştan doluyordu. “Eski konuları açma lütfen.”
“Eski konuları açmayı ben istemiyorum ama onlar seninle tekrar gün yüzüne çıktılar ve üstlerini örtemiyorum. Eminim benim kadar kafa yormamışsındır bu mevzulara. Baksana nişanlanmışsın bile. Hayatına çoktan devam etmişsin.”
“Sen ne demek istiyorsun bana açık konuşsana.”
“Yalanmış diyorum Yasemin. Sevgi diye bana sattığın her şey yalanmış. Bu ilişki için de tek üzülen benmişim anlaşılan. Çünkü ben senin arkandan kimseye bu hislerle yaklaşamadım. Ama sana bakarsak sen hissetmeyi geçtim nişanlanmışsın bile.” Gururuma yediremiyordum.
“O zamanlar neler çektiğimi biliyor musun da konuşuyorsun sen!”
“Bilmiyorum, problem de bu. Bilmediğim için anlam veremediğim saçma sapan bir durum içerisindeyim.”
“Babamın seninle sevgili olduğumu öğrenmesiyle beni zorla Bursa’ya götürdüğünü, bana savunma bırakmadan bir güzel attığı dayak yüzünden kaburgamın kırıldığını bilmiyorsun eminim!”
Kelimeler yüzüme birer tokat gibi çarparken nefesimin kesildiğini hissettim. Yasemin'in sesi titriyor, gözyaşları yanaklarından sel gibi boşanıyordu. “Diplomamı bile almaya İstanbul’a dönemediğimi de bilmiyorsundur...” Boğazından kaçan acı bir hıçkırıkla duraksadı. “Ben o evden sağ çıkabilmek için ne riskleri göze aldım haberin yok Korkut Alp. Sana hiç bahsedemediğim o iğrenç, sevgisiz aileye sahip olduğum için özür dilerim. Benim seninkiler gibi sırtımı yaslayabileceğim, anlayışlı bir ailem olmadı ne yazık ki. Özgürlüğüm bana altın tepsiyle sunulmadı.”
Göğsü hızla inip kalkarken elleriyle yüzünü kapattı, omuzları sarsılıyordu. Söyleyeceği her kelime sanki onun da canından can koparıyordu.
“Ya hayatımı seçecektim ya sevgimi! Ya babamın çizdiği o lanet yolda usul usul okuyacaktım ya da daha o yaşta babamın bana uygun gördüğü adamın tekiyle zorla evlendirilecektim Korkut Alp! Bu yüzden özür dilerim seni değil, o evden kurtulmak için kendi hayatımı seçtiğim için. Özür dilerim sen bana hayatın kısa süreli bile olsa sunduğu o imkânsız yoldun diye.”
Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde, o acı dolu kahve harelerinde yılların yorgunluğu ve çaresizliği vardı. “Özür dilerim ben sana bunları bile söyleyemeden, bir veda bile edemeden bunca yılı geçirdiğim için. Sana ulaşamadığım için, sana o güzel hayalleri kurdurup yaşatamadığım için ve senin o koca yüreğine layık biri olamadığım için özür dilerim. Ben çok özür dilerim.” deyip hıçkırarak ağlamaya başladığında, birkaç adımda yanına varıp kolunu tuttum.
Ona sarılmak istiyordum. Ona doyasıya sarılmak ve her şeyi unutmak istiyordum. Eskisi gibi olmak istiyordum. Ondan ayrı yaşadığım yılları yok etmek ve kaldığım yerden devam etmek istiyordum.
Ama yapamazdım.
Yapamadım da…
Omzumdan sertçe itilip yüzüme çarpan yumrukla olduğum yerde afalladım. Ağzımın içinde dağılan o demir tadıyla yumruğun sahibine baktığımda Yasemin’in nişanlısı olduğunu gördüm.
“Ali!” diye çığlık attı Yasemin.
Damarlarımdaki kanın anında kaynadığını, içimdeki o karanlık ve vahşi askerin uyanıp bu adamın boğazına yapışmak için delirdiğini hissettim. Ellerim anında yumruk oldu, bütün kaslarım bir yay gibi gerildi.
“Sen kimin nişanlısına dokunuyorsun lan!”
Onu saniyeler içinde alt edip şu mermer zemine gömmem işten bile değildi ama Yasemin, “Ali, bir dur Allah aşkına!” derken kopan o dehşet dolu çığlığı beni olduğum yere çiviledi.
Bu adamı orada, sevdiğim kadının gözü önünde parçalamamak için çenemi kırarcasına sıkıp doğruldum. Gözlerim tehlikeli bir şekilde kısılmıştı. “Düşündüğün gibi bir şey olmadı, horozlanma.”
Sakinliğim onu daha da delirtmişti. “Yasemin ne söyledi bu piç sana?”
Sabrımla oynuyordu ve bu adam bilmiyordu ki öfkem taşarsa onu elimden kimse alamazdı.
“Hiçbir şey. Hadi gidelim, sonra geliriz.” deyip çekiştirmeye çalıştı Yasemin ama yerinden bir santim bile oynatamadı.
Ali kolunu kurtarıp beni omzumdan bir defa daha itti. Ama bu sefer kımıldatamamıştı. “Kimsin lan sen?”
“Sana horozlanma demedim mi ben? Hadi benim sabrımı taşırmadan çekil şuradan.”
“Çekilmezsem ne olur?”
Yasemin’e baktım ters ters. “Söyle şuna, haddini bilsin. Yoksa benden günah gitti.”
“Sen kimi neyle tehdit ediyorsun?!” diyerek üzerime atılırken refleksle kenara çekildim ve Ali’nin havadaki kolunu bileğinden mengene gibi yakalarken arkasına geçip diz kapağının arkasına ayağımla vurarak diz üstü çöktürdüm ve tuttuğum bileğini çevirerek sırtına çektim.
“Seni güzelce uyarıyorum Ali, bir daha beni gördüğün yerde bile bile karşıma çıkar yetmeyip canımı sıkarsan bu kol başka bir yerlerinde olur.” Sertçe sırtını itip yere düşürürken üzerimi toparladım. Gözüm donup kalmış Yasemin’e kaydığında öylece bana bakıyordu. Gözlerinde hiçbir duygu yok diyemezdim ama ne olduklarını da çıkarabileceğimi zannetmiyordum.
Yıllar sonra karşılaşmayı isterken bu şekil bir karşılaşma hayal etmemiştim. Onu bir başkasıyla hayal dahi etmek istemezken bunu görmek yüreğimdeki taşlaşmaya yüz tutmuş o köşeyi resmen kaskatı etmişti. O odadan ayrılırken içimde oldukça soğuk bir his vardı. Yüreğim üşüyordu. Deli gibi ağlamak, kendimi hırpalamak, olabildiğince ses tellerim acıyana değin avaz avaz bağırmak istiyordum.
Yasemin beni sevmemiş gibiydi.
Yasemin beni terk etmişti.
Yasemin başkasıyla beraberdi.
Yasemin bir başkasıyla nişanlıydı.
Yasemin…
Beynimin içindeki tek mevzuydu şu an. Buna şahit olmak istemiyordum ben. Keşke en ufak fikrim bile olmadan soru işaretlerimle bir ömür geçirseydim ama şuna şahit olmasaydım.
Ayaklarım hızlı adımlarla beni hastaneden dışarı attığında yüzüme çarpan serinlikle biraz olsun kendime gelmiştim. Daha doğrusu geldiğimi sanmıştım. Bedenim o binadan hızla uzaklaşıyor, adeta kaçıyordu; ama zihnim hâlâ o hastane odasında, Yasemin’in yanındaydı. Ruhuma daha ne kadar acı çektirebileceğini sınar gibi, olanları zihnimde durmadan başa sarıp oynatıyordu. Eve gitmek, yatmak ve sessizce bunu sindirmek ya da acil bir harekât emri gelmesini, dağa gitmeyi ve bir süre buradan uzakta olmayı istiyordum.
Otoparkta arabamın yakınında lüks bir araç yanında duran iki iri yarı adam dikkatimi çekmişti. Kulak misafiri olarak arabamın yanına geçerken usul usul hareketlerle onları dinleme isteğimi bastıramadım.
“Ali Bey’in sekreteri de işi bırakmış, duydun mu?”
“Bırakmadı oğlum, kovuldu. Ali Bey’in işlerini en detaylı o biliyordu ama Ali Bey’in canını fena sıkmış bir mevzuyla, sanırım şu geçen görüştüğü garip tiplerden ötürü olsa gerek. Biraz meraklı bir kızdı.”
“E madem kovuldu kıza niye ulaşamıyorum lan ben, takılalım diyecektim.”
“Ne bileyim ben, belki seni engellemiştir. Çirkin herif.” deyip gıcık bir kahkaha attı.
Bu herifle alakalı içimde hiç hoşlanmadığım bir hissiyat vardı. Kıskançlıktan öte, pis kokular aldıran bir çeşit altıncı his gibi…
Ah Yasemin, nereden buldun bu adamı?
Arabanın kapı kolunu tutup açacakken durup binaya baktım son kez. Yüreğime oturan öküz git gide oturduğu yere ağırlığını veriyordu. Kapıyı açıp daha fazla düşünmemek adına hızlıca kontağı çalıştırıp hızlıca hastaneden çıkmak için yol aldım. Biraz daha kalsaydım kendimi tutamayacaktım. Kendimi çok iyi tanıyordum. Didiştirdikçe didiştirip yine elim boş dönecektim bu arabaya. O yüzden buna izin vermeden kendimi bir an evvel buradan uzaklaştırmam en iyi karardı.
Lisedeki kendimi düşünüyordum da ne aptalmış. Ne hayaller kurmuş kavuşur hayaliyle. Annem ve babam gibi bir aşka sahip oldum zannediyordum o zamanlar. “Buldum artık, evet bu o.” diyordum sanırım.
Ya, tabii Korkut. Kesin o kişi Yasemin’dir. Sen emin olmaya devam et.
Zannederim ki o aşkı bulmak için henüz geç değildi ama benim gönlüm Yasemin’de çok yorulmuş, hayallere de doymuştu. Daha fazla kimseyle onu yormak, o yıkık dökük harabeye de kimseyi bencilce alasım yoktu. Anlamıyordum ben; Yasemin’le bu kadar doymuşken ve yine Yasemin’le bu kadar yaralanmışken insanlar nasıl doyumsuzlukla bir o yana bir bu yana kendilerini savurup, hiç olmadık ilişkilerde bulunabiliyorlardı?
Yıllar olmuştu ama ben Yasemin’i bırakamıyordum. Ona çok kızgındım ve yine bir o kadar da özlem yüklüydüm. Şimdi bana bir adım gelse aptal gibi ona koşacağımı da biliyordum. Gözümün içine bakıp, sesi bile çıkmadan benden ne ister anlardım. Zamanında gözbebeğim bildiğim, gönlümün her detayını kaplamış bir kişiyi öylece silip atamamak, bana büyük bir haksızlık etmiş olsa bile onu hala bir yerlerde çok sevmek ne kadar da insani bir acizlikti. Utanmaktan öte insan gibi hissetmek, bazen arka plana atılmış duygularım arasında, bu kadar sıcak bir duygunun varlığını bilebilmek beni mutlu ediyordu.
Ama yazık ki artık bu duygularımın pek bir kıymeti yoktu. Bana benliğimi hissettiren, gençliğimin yegâne çiçeği Yasemin’in bunca yıldır bensiz bir hayatı olmuştu ve öyle de devam edecekti. Yine de şunu itiraf etmeliyim ki, bensiz geçirdiği her vaktini ve o vakitleri öldürdüğü anlarda yanında bulunmuş her kim varsa, hepsini kıskanıyordum. Az önce yanında o adamı gördüğümde soğukkanlılığımla o anı korumuştum ancak şu an yüreğimde kaynayıp duran, kaburgalarımın içini doldurup, oraya ağırlığını çökerten bu his canımı oldukça yakıyordu.
Tek çarem boyun eğip kabullenmekti ama istemiyordum. Kıskançlığımla yarışan öfkem Yasemin’i çekip almam için beni oldukça cesaretlendiriyordu. Direksiyonu sıkan parmaklarımın boğumları bembeyaz kesilmişti. Kıskançlık, damarlarıma zerk edilmiş zehirli bir sarmaşık gibiydi; kalbimi sıkıyor, mantığımı çökertiyor ve bütün irademi yerle bir ediyordu. Bu işle ilgili bir huzursuzluk kaplamıştı içimi. O adamla ilgili hoşuma gitmeyen bir his, bir çeşit nefret belki de... Tam olarak nasıl tanımlayabilirdim bilmiyordum ama bulacaktım. En azından soru işaretlerimi gidermek için, kendim için…
Dalgınlıkla arabayı park ettiğim sırada beni kendime getirecek bir şekilde yanımdaki cama su çarpmıştı. Korkuyla yana doğru çekilirken camdan akıp giden suların bulanıklığı dağıldı ve arkasında sırıtarak bana bakan kız kardeşimi gördüm. Anında beni içine çekildiğim çukurdan almış ve şu ana geri getirmişti. Elindeki hortumla suyu tekrar camıma tutarken kontağı kapattım. Suyu geri çektiğinde kapıyı açtım. Evimiz şehrin biraz dışarısında tepelik bir bölgede yer aldığından Ankara’nın ayazı burada rüzgarıyla daha da hissettiriyordu kendisini.
“Korkut Bey?”
“Ece Hanım?” derken kapıyı örtüp kilitledim. Ellerimi ceketimin cebine sokuştururken bahçe kapımızdaki korumalara baş selamı verip bahçeden içeri girdim.
Ece arkama bakındığında anlık gözüm arkaya gitti. “Bugün Oğuz abi yok galiba?”
“Yok, ben erken çıktım karargâhtan. Müsaitlik durumuna göre hafta sonu gelir belki.” Elindeki hortumu gösterdim. “Bu havada kafayı iyice üşüteceksin. Neden otomatikleri kullanmıyorsun?”
“Canım sıkıldığı için yatıyordum ama annemin söylendiğini duydum ve hemen iş bulmam gerekiyordu. Ben de bu yüzden çimleri suluyorum.” deyip güldü.
“Aferin sana ama hava çok soğuk, bırak gel hadi.”
“Kızmayacak mısın bana?”
“Ne için?”
“Korkuttum ya seni, o yüzden.”
“Başka zaman inşallah.”
Gelip ellerini yanaklarıma uzattı ve ateşime baktı abartılı hallerle. Göz devirmeden edemedim. Ayrıca elleri buz gibiydi.
“Sen iyi misin abiciğim? Yoksa soru 'Sen benim abim misin?' mi olmalıydı?”
“Saçmalama da yürü hadi.”
Oflayarak önüme geçti ve benden önce evin kapısını açıp girdi. Eve girdiğimde sıcaklıkla beraber mis gibi bir yemek kokusu yüzüme çarpmıştı. Dağa gittiğimde en özlediğim his. Tıkırtıların geldiği mutfağa sessizce girip biraz annemi seyrettim. Aslında hiç sevmezdi sessizce arkasından yaklaşılmasını ama küçüklüğümden beri en vazgeçemediğim huyum, onu bir işle uğraşırken seyretmek olmuştu. Hafif çatık kaşları, büzülmüş ya da mırıldanan dudakları ve her bir tarafa uzanan elleri…
Ben seyrederken arkasına dönüp bir adım attığında beni görerek yerinde sıçramıştı. Ben gülerken o bir elini göğsüne koyup, diğeriyle damağını ittirmişti. “Korkut Alp kaç defa dedim sessizce gelme diye!” Sitem ederken kızgın bakışlarını bana dikmişti.
“Sanırım çok kez?” deyip dibinde bittim ve sardığımda kollarım arasında ufacık kalan anneme sarıldım. Başımı omzuna koyduğumda ellerinden biri sırtımı diğeri başımı bulmuştu. Dudakları ise başımda ulaştığı yere rastgele ama sıcacık bir öpücük bırakmıştı. Elleri oldukları yeri okşarken kedi gibi mayışmış, gözlerimi kapatmıştım.
“Baban haber verdi, erken çıkmışsın. Neden diye sorabilir miyim?”
“Lise arkadaşım hastanedeydi, beni çağırdı. İzin alıp gittim. Biraz dertleştik, konuştuk.”
“Lise arkadaşın mı? Hangisi?”
“Hatırlar mısın bilmiyorum, adı Arzu.”
Bir süre sessiz kaldı. Tanıyacağını biliyordum. Soracağı soruları da az çok tahmin edebiliyordum. Başımı omzundan kaldırıp meraklı bakışlarını yüzüme çevirmesini sağladım.
“O kızın arkadaşı mı?”
Başımı salladım usulca. “Onun bir adı var anne.” Yüreğimdeki ağırlık tekrar kendini belli etmeye başlarken bir an evvel odama çekilmek ve dinlenmek istiyordum.
“Benim de bir tane oğlum var.” dedi sitemle.
Derince iç çekip başımı eğdim. “Anne,”
Elini yanağımda hissettiğimde bakışlarım gözlerini buldu. “Yavrum,” dediğinde gözlerimi yumdum. Burası evim, o da annemdi. Burada gardımı sıkı tutamıyordum. O bana endişe ve meraklı gözlerle bakarken, ondan canımın acısını saklayamıyordum. Çünkü biliyordum ki o benim canımın acısını benden daha çok görüyor, hissediyordu. Ben onun canından gelmiştim dünyaya. Kendinden bir parçayı bilmeyecekti de ne olacaktı?
“Anlat hadi, kaç gündür sıkkın o güzel canın.”
Kelimeler boğazıma dizilmiş paslı çiviler gibiydi; yutkunsam kanatacak, konuşsam parçalayacaktı. Bütün gün dimdik tutmaya zorladığım omuzlarım, yıllardır sırtlandığım o görünmez enkazın ağırlığıyla nihayet pes etti. “Anne benim canım çok yanıyor.” derken sesimin titremesine hâkim olamadım. O yenilmez, sarsılmaz zannettiğim bedenimin tam ortasında, etimi kemiğimden ayıran, içimi cayır cayır yakan koca bir yangın vardı sanki. Bütün fiziksel yaralarımın acısını unutturan, kanamayan ama durmadan sızlayan, kahredici bir acı... Onun endişesi yüzünde daha da belirginleşirken omuzlarım tamamen çöktü. Kendimi ufacık hissediyordum. Sokakta düştüğünde ağlayarak annesine gelen beş yaşındaki Korkut Alp gibi.
Beni arkamızdaki yemek masasına çekip oturttu. “Ne oluyor Korkut?”
Sıkıntıyla sırtımı sandalyeye yasladım ve ellerini önümde birleştirdim. Parmak uçlarıma kadar uyuştuğumu hissediyordum. Kaç gündür içimde kendi kendine kanayan yarayı kendi ellerimle deşmek ve kabuğundan kurtarmak zorundaydım şimdi. “Yasemin’i unuttuğumu sanıyordum ama yanılmışım anne. Kendimi avutmuşum.”
“Sana onu hatırlatan Arzu mu oldu?”
“İlk baş evet, hatırlatmadığını söyleyemem ama onu ziyarete gittiğimiz ilk gün Yasemin de oraya gelmişti. Bugün de aynı şekilde karşılaştık.” Yutkundum ama sanki söylemek istemediğim her kelime boğazıma takıldı. “Nişanlanmış.”
“Ve sen hala o kız için üzülebiliyor musun oğlum?”
“Anne-”
“Korkut Alp, Yasemin hayatına çok rahat devam etmiş sen neden yapamayacakmış gibisin? O seni öylece bırakırken düşünmedi, sana tek bir şey bile söylemedi oğlum. Sen neden mutlu olamıyorsun onun gibi?”
“Çünkü onu çok sevdim anne,” dedim, sesim titriyordu. Bakışlarımı ellerime indirdim. “Bugüne kadar hep sordum kendime; nerede yanlış yaptım, ne oldu da böyle bitti diye... Kendimi 'unuttum' diye kandırıyormuşum meğer. Onu görene kadar kendimi buna inandırmıştım.”
Kısa bir sessizlik oldu. Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsüm daralıyor gibiydi.
“Ben de hayatıma devam ettim, mutluydum da aslında. Sadece... Onu görmeyi beklemiyordum. Kabul ediyorum anne, canım çok yanıyor. Çünkü o hayalleri kurarken yalnız değildim ama enkazın altında tek başıma kaldım.”
Annemin bir şey söylemesine fırsat vermeden devam ettim, sesimdeki kırgınlık artık kıskanç bir öfkeye karışıyordu.
“Onu başka bir adamın yanında, parmağında o yüzükle görmek... Sanki tetiğini kendi çektiğim bir silahla göğsümden vurulmak gibiydi. Üstelik neler yaşadığını bile tam manasıyla anlatamadı. Arzu iyileşip, buradan gittiğinde...” Duraksadım, gözlerimi yumup sakinleşmeye çalıştım. “Onu bir daha göreceğimi de sanmıyorum zaten.”
Annem ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle öylece bana bakarken gülümsedim burukça ve omuz silkeledim. Onun o şefkatli, merhamet dolu gözlerinde kendi yıkımımı görmek canımı daha da yakmıştı. “Bazen ne yapsak da akışa herhangi bir etkimiz olmaz, kader ağlarını bizim kendi için örer. Bunu bana sen söylemiştin anne. Ne kadar üzülsem de kızsam da hiçbir şey yapamam artık bunun için. Kader bir kere benim yerime bir yön belirlemiş. Allah’ın bir bildiği vardır, buna eminim. Şüphem asla yok." Söylediklerimin aksine yüreğim ağrıyordu.
Annem yanağımı okşarken titreyen elimi eli üzerine koyup avuç içini öptüm. “Sen iyi ol başka hiçbir şey istemiyorum oğlum.” dediğinde gülümseyip ayaklandım. O hala otururken eğilip yanaklarını öptüm.
“Ben iyiyim anne. Biraz odamda dinleneyim. Babam geldiğinde yemeğe inerim.”
Odama gidip kapıyı örttüğümde derin bir iç çektim. Zar zor dik tuttuğum omuzlarım, kapının kapanmasıyla birlikte ağır ağır çöktü. Akşam iyice çökmüşken odamı aydınlatan tek şey sokak lambasının turuncu ışığıydı. Lambayı açıp ceketimi çıkartırken gözüme takılan kutuya baktım.
Kitaplığımın en üstünde uzun süredir içine bakmadığım o kutu, şu an oldukça içini kurcalamak istediğim bir şey haline gelmişti.
Kitaplığın önüne gidip kutuyu indirdim. Yatağımın dibinde yere oturarak bağdaş kurdum ve kutuyu önüme koydum. Kutuyu açarken hareketlenen tozlar yüzünden olsa gerek birkaç defa hapşırmıştım.
Hapşırığım kesildiğinde gözlerimi açtım; kutunun içinde gözüme ilk çarpan şey mavi kazak olmuştu. Üzerindekileri pek fazla umursamadan ilk önce onu çıkarttım kutudan. Ona en son baktığımda Yasemin’in kokusu hala üzerindeydi. Yıllar olmuştu hala kokuyor muydu? İçimdeki isteğe engel olmayarak titreyen ellerimle kazağı kavradım, gözlerimi kapatarak burnuma götürdüm.
İnceden bir koku vardı ama artık ayırt edilebilir bir koku yoktu. Onun ya da benim kokum muydu bilemiyordum. Kazağı burnumdan çektim ve her bir detayında onu ararmışçasına inceledim. Benim için örmüştü. O zamanlar üşümeme hiç izin vermezdi. Şimdi ise iliklerime kadar buz kesmeme neden olan ta kendisiydi.
Kazağı kucağıma koyup kutunun içerisindeki birkaç fotoğrafı aldım bu sefer. Bu fotoğrafları Arzu çekmişti. Daha çok çekmiştir ama o zaman bastırabildiklerimiz sadece bunlardı. Baloya gittiğimiz gün, bana bu kazağı verdiği gün ve beraber gezdiğimiz birkaç güne ait fotoğraf daha…
Fotoğraflardaki o gencecik Korkut Alp'e baktım. Gözlerinin içi gülüyordu. Gururlu, umutlu ve dünyaları fethedecek kadar sevdayla doluydu. Yanındaki kıza, Yasemin'e bakarken sanki dünyadaki başka hiçbir şeyi umursamıyor, bütün evreni o kahverengi gözlere sığdırmış gibiydi. Onun da başı benim omzuma yaslı, yüzünde o hiçbir şeye değişmeyeceğim, saf gülümsemesi vardı.
Çok mutluyuz.
Çok mutluyduk.
Elimdeki fotoğraflara bakarken bulanıklaşan bakışlarımın nedeni gün boyu geri plana atıp bastırdığım gözyaşlarımdı. Sabahtan beri göğsümde verdiğim o amansız savaş, yerini büyük bir yenilgiye bırakıyordu. Onları daha fazla tutamayacak olmakla beraber kendime de bu işkenceyi yapmayı bırakıyordum. Bir elimi gözlerime kapatırken diğer elimi kucağıma bıraktım. Ben sarsılarak ağlarken, bugün o hastane koridorunda Ali'nin "İzninizle" diyerek onu benden koparıp aldığı, Yasemin'in hiçbir şey diyemeden karşımda durduğu o kahredici an, boğazıma paslı bir çivi gibi oturdu. Annem duymasın diye dişlerimi sıktım, dudaklarımı kanatırcasına ısırdım ama göğsümün körük gibi inip kalkmasına engel olamadım.
Tam o an dedemin bana verdiği bir öğüt belirdi zihnimde: “Ne zaman ki o koca yüreğin dertlerine dar gelir, o vakit kalkıp dile getiremediğin ama yüreğini sıkan o dertlerini Allah’a anlat. O, sorgusuz yüreğinden bütün ağırlığı kaldıracak tek varlık.”
Gözlerimi silip kucağımdakileri kutuya geri koydum ve kapatıp rafa geri kaldırdım. Sanki o kapağı kapatınca içimdeki yangın da sönecekmiş gibi sertçe ittim ama nafileydi. Banyoya gittim ve abdestimi alıp odaya geri geldim. Buz gibi su yüzüme çarptıkça, zihnimdeki o uğultulu sesler, o öfke ve kıskançlık krizleri yerini tuhaf bir teslimiyete bırakmıştı. Seccademi sarıp üzerine çıktığımda ufak da olsa Allah’a karşı mahcubiyetim bedenimi sarmıştı. Sık sık huzuruna çıkamıyordum Allah’ım ama sen kuluna hep anlayışlısın.
Namazımı bitirdikten sonra seccadeye oturdum dua etmek için. Ellerimi semaya açtığımda, her zamanki üniformanın içindeki yenilmez asker gitmiş, yerine aciz, yaralı ve çaresiz bir kul gelmişti. Tam o an tekrardan gözlerim doldu. Omuzlarım çöktü ve ben o an tek istediğim şeyi yapıp secdeye kapanarak hıçkıra hıçkıra ağladım. Alnım seccadeye değdiği an, yıllardır biriktirdiğim, "unuttum" diye kendimi kandırdığım tüm hayal kırıklıklarım üzerime yığıldı. Utanıyordum. Canım yanıyor, gururum ayaklar altına alınmış gibi hissediyordum. Yine de biliyordum hepsi geçecekti. Öyle ya da böyle hepsi geçecekti.
“Allah’ım,” dedim yalvararak. “Ne olur bana bir çıkış göster. İçimdeki ateş beni küle çeviriyor Allah’ım. Yüreğim bu yaşananlardan sonra ezildikçe ezildi. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı şaşırmış bir haldeyim. Bana yardım et Ya Rabbim! Bu sevda bana zarar vermeye devam edecekse al onu yüreğimden, ben razıyım. Yasemin’le en ufak güzel bir geleceğim varsa da ne olur zorluklar karşısında bana güç ve selamet ver. Aksi halde ben aklım ondayken sağlıklı bir şekilde hayatıma devam edemeyeceğimden korkuyorum. Silah arkadaşlarımın canı sahada bana emanetken, ben kendi aklıma mukayyet olamamaktan korkuyorum. Allah’ım yalvarırım bana bir çıkış göster, ne olur…”
---
Üçüncü bölümün sonuna geldiiik! Ve itiraf etmeliyim ki, yazarken kalbimi en çok bıraktığım, boğazımı en çok düğümleyen bölüm sanırım burası oldu.
Bir yanda Kuleli'nin o yağmur kokulu, masum ve saf günleri... Diğer yanda o yenilmez, çelik gibi askerin, annesinin dizinin dibinde beş yaşındaki bir çocuğa dönüşüp paramparça oluşu... (bazen kendimi Korkut Alp'in annesi gibi hissettiğim doğrudur, biricik bebeğim)
Buraya kadar geldiyseniz, sizin de kalbinizin benimle aynı ritimde attığını ve Kandeli'nin sizi içine aldığını biliyorum. Lütfen satır arası yorumlarınızı ve hislerinizi benden esirgemeyin, gelin biraz dertleşelim:
📍 Kuleli yıllarına, Kandeli patikasındaki o masum günlere döndüğümüzde Yasemin ve Korkut'un o saf sevdası size ne hissettirdi?
Yorumlarınızı tek tek, büyük bir heyecanla okumak için bekliyor olacağım. O minik yıldıza basıp bölümü oylarsanız çok sevinirim. 🌟
Bir sonraki bölümde, o enkazın altından nasıl kalkacağımızı görmek üzere... Kendinize ve yüreğinize çok iyi bakın!
🖤
Yorumlar
Yorum Gönder