kandeli bölüm 1
"Ölüm o kadar güç değildir, unutulmak yamandır."
-Hüseyin Nihal Atsız, Deli Kurt-
27 Aralık 2014 – Ankara
“Değişmez tek bir şey var insan için: Ölüm.” diyor Yusuf Atılgan.
Her canlı için kaçınılmaz ancak özellikle insan için oldukça farkındalık yaratan tek gerçek. Kimisi için bir rüya, kimisi için bir kâbus… Dünyevi maceranın sonu, asıl kaderin o soğuk başlangıcı olan mutlak gerçeklik: Ölüm.
Ölümle ilk tanışmam, henüz ilkokula bile başlamamış ufak benliğimin en kuytu köşelerinde saklı, buz gibi bir anıydı. O dönemlere ait beni yaralayan tozlu birkaç hatıra arasında en belirgin olandı. Hakkari’ye yeni taşınmıştık. Babam yeni görevlendirilmiş, bizi ise annemin ısrarları sonucu ilk defa Ankara’dan peşine sürüklemişti.
Hakkâri, bana o zamana kadar geçirdiğim en soğuk kışı yaşattığı için annem hastalanmamı istemiyor, haliyle de dışarıya pek fazla salmıyordu. Genelde kar yağar, dışarıdaki sert rüzgâr uğultulu bir şekilde camları zorlardı. Vaktimin çoğunu pencere önündeki mutfak masasında, dedemin imkân buldukça Ankara’dan bana gönderdiği boyama kitapları ve resimli okuma kitaplarıyla geçirirdim.
Yine bir gün oturmuş boyama kitabımı karalarken gözüm camdan dışarıya kaydı; siteye giren bir ambulans ve onun peşi sıra ilerleyen siyah bir araca dikkat kesildim. Elimdeki kalemi merakla bırakarak oturduğum sandalyede ayağa kalktım, pencere kenarındaki mermere oturdum ve bakış açımın izin verdiği kadar gelenleri seyretmeye başladım. Siyah araçtan tıpkı dedem ve babam gibi koyu yeşil üniformaları içerisinde, üç tane orta yaşlı adam indi. Üçünün de kaşları çatıktı ancak, gözlerinde görebildiğim net bir hüzünle başlarındaki şapkalarını düzelttiler. Arkalarında genç bir asker, kollarında sıkı sıkıya tutarak göğsüne bastırdığı üçgen şekli verilmiş al bayrakla, peşlerinden ilerlemiş ve hepsi yandaki binaya girmişti.
Çok geçmemişti, ben yeniden boyama kitabıma geri dönmüş bütün dikkatimle boyama yapıyordum ki bütün siteyi inleten çığlık sesiyle, korkudan resmen olduğum yerde sıçramıştım. O anki korkumu çok net hatırlıyordum. Ne olduğunu anlayamamıştım. Annem içeriden koşup yanıma gelmiş ve bana bir şey olup olmadığını kontrol etmişti. Sanırım o tiz çığlığın bana ait olduğunu zannetmişti.
“Birine bir şey mi oldu anne?” dediğimi hatırlıyordum. Saçımı okşayışını, yutkunuşunu, sessiz kalışını ve titreyen elleriyle pencere kenarına yanaşarak endişeyle dışarıya bakışını...
O zamana kadar hayatın bütün acı gerçekliklerden uzak yetişmiş çocuk ben, o gün ilk defa hayatın en büyük, en acımasız gerçeğiyle; ölümle tanışıyordum. Ölüm, hayatımın en soğuk kışında zihnimin en derinliklerine kadar nüfuz etmişti artık ve hayatımın geri kalanında da kendisini sık sık belli etmeye kararlıydı.
Lojmandan nice arkadaşlarımın babalarını uğurlamıştık o dönüşü olmayan sonsuzluğa. Yaşım ilerledikçe ve artık soyut kavramları idrak etmeye başladığımda o uçsuz bucaksız yürüyüşü, ölümü oldukça merak ediyordum. Bu yoldan bir daha geri dönüş olmadığını biliyordum, anlıyordum. Eşler ve çocuklar, anneler ve babalar kucaklarında soğuk bir çerçeve, göğüslerinde iğnelenmiş bir resimle, belki de şehidi son bir defa bile göremeden o al bayraklı tabutun ardında yürüyorlardı. Çocuklar babalarına ait kepleri ve devasa montları giyiyor, farkında olmayarak içinde kayboldukları o üniformaların asıl sahiplerine, babalarına sarılıyorlardı; anneler, eşler ağlamaktan gözlerinde bir damla yaş kalmamış hâlde kucaklarındaki çerçeveyi seviyor, öpüyorlardı.
Babama baktım. Heybetli babam... Onu üniforması içerisinde gördüğümde gözlerimi üzerinden alamadığım, yenilmez sandığım aslan babam... Gözleri ilerideki tabutta, bütün ciddiyetiyle duruyordu. Ancak emindim ki benim ona baktığımı hissedebiliyordu; bunu kanıtlarcasına, hemen dibindeki benim saçlarımı okşamıştı.
O an çocuk aklımdan geçenlerin karmaşasıyla bir ilerideki tabuta bir babama gözlerimi gezdirdim.
Düşündüm.
Bir gün benim dağ gibi babam da mı ölecekti? Peki ya dedem, o da mı gidecekti o kara toprağın altına? Gözlerim düşüncelerimin korkunçluğuna dayanamayarak dolarken o korkuyla yapmak istediğim tek şey babama dönerek sımsıkı sarılmaktı. Ama beni durdurmuş, omuzlarımdan tutarak beni tekrar tabuta çevirmişti. Eğdiğim başımı çenemin altından nazikçe tutarak kaldırırken, normalde oldukça gür olan sesi o an pamuk kadar yumuşak, ama bir o kadar da ağır bir şekilde kulaklarımı okşamıştı. “Seyret evlat.” Usulca dediğini yapıp gözlerimi şehidin tabutunu sırtlayan arkadaşlarına çevirdim.
O akşam eve gittiğimizde akşam yemeğine çağırmak için babamı ararken onu yatak odalarında bulmuştum. Yatağın ucuna oturmuş başı avuçlarında öylece duruyordu. Usulca yanına yaklaşıp dizlerinin dibine ilişmeye çalışırken beni fark ettiğinde başını avuçlarından kaldırarak beni kucağına oturtup, suratında buruk bir gülümsemeyle yüzümü okşamıştı. Yüzünde, gözlerinde, her canlıya duyduğu merhameti ve sevgiyi çok net görebiliyordum; aynı şekilde, omuzlarına çöken yılların ve kayıpların getirdiği kahredici yorgunluğu da.
Göğsüne sokulup başımı omzuna yaslamıştım ve henüz çıkartmadığı üniformasındaki rozetlerinde ufak parmaklarımı gezdirmiştim. “Baba,” dedim cılız bir sesle. “Bütün asker babalar, Ahmet’in babası gibi gider mi?”
“Bir gün vakti geldiğinde herkes gider oğlum.”
Anlamamıştım tabii. Kısa süre sessiz kaldıktan sonra aklımdaki soru işaretini hissetmiş olacak ki babam cümlesine devam etmişti. “Allah hepimize bu dünyada bir rol ve bu rolü gerçekleştirmek için belli bir vakit veriyor. O görev bittiğinde ise biz tekrar onun yanına dönüyoruz.”
Bakışlarımı ona çevirmiştim. Alnıma bir öpücük kondurduğunu ve sıcacık gülümsediğini hatırlıyordum. “Ahmet’in babası ve onun gibi başka askerler ise şehit oluyor. Unutma Korkut, şehitler asla ölmez.”
“Şehitler ölmüyorsa neden herkes ağlıyor? Neden herkes üzgün baba?” Babam bu soruma bir cevap vermemişti, belki de verememişti. Belki de anlayamayacağımı düşünmüştü, bilmiyorum. Kolu sıkıca beni sararken kokusunu daha çok hissetmiştim. Tıpkı dedem gibi kokuyordu. Genzimi saran keskin kokuya eşlik eden tıraş kolonyası... O zamanlar o keskin kokunun adını bilmezdim. Barutmuş. Benim için baba demekti o koku, babam evde demekti. Güvende olduğum kalem demekti.
Sonra yavaşça büyüdüm. Babamla beraber çok şehir gezdim, o şehirlerde çok şehit gördüm. Babamın arkadaşlarını bir bir kaybettiğine, onları kaybetmesiyle içten içe ne kadar sarsıldığına ve onların katillerine karşı nasıl sessiz, yeminli bir nefretle dolduğuna şahit oldum.
Babam görevdeyken geceleri annemin yalnızlığını gördüm. Geceleri uyuyabilmek için yatakta babamın tarafına, onun yastığına gömülerek yattığını gördüm. İkisi beraberken aşklarının ne kadar derin olduğunu hissettim. Bugün bile birbirlerine sevgiyle baktıklarında, kendimi dünyadaki en güvenli yerde hissediyordum.
Babamın yaralarını gördüm. Her biri bir başka yerde edindiği o yaraları... Yıllar içerisinde saçlarına düşen akları gördüm.
Ben asker çocuğu ve torunuydum. Babamı sık sık görmezdim ama beraber olduğumuz zamanlarına dair hiçbir anımızı da aklımdan silemezdim. Tanıdığım her asker babamdı, dedemdi. Babam içinse her çocuk ben.
Genç bir delikanlı olduğumda ve askeri lise istediğimde neredeyse annemin yüreğine indirecektim. Ama başka bir seçeneğim olduğuna da hiç inanmadım. Yüreğim sanki doğuştan bunu istemiş gibi başka hiçbir mesleği kabullenmedi. Nasıl yapabilirdim ki? Ben başka hiçbir şey bilmedim. Gözümü açtığımda, kendimi bildiğimde ve büyürken önümdeki tek örnek meslek askerlikti.
Benim babam Tümgeneral Baturalp Kutlu, dedem ise Emekli Tümgeneral Kutay Kutlu’ydu. İkisi de oldukça başarılı iki komutandı. Birçok operasyonda bulunmuşlar, emrinden binlerce asker geçirmişlerdi. Türkiye’yi birçok haliyle görmüş ve onun için birçok fedâkarlıkta bulunmuşlardı. Ancak asla ideolojilerinden, inançlarından vazgeçmemiş, çizgilerini asla bozmamış iki asker olmuşlardı. Her şeyden önemlisi ikisi de vatanlarına aşık iki Türk’tü.
Vatan, bayrak, şehit... Bunlar benim hayatımın zeminine dizilmiş en sağlam üç temeldi. Bunlar üstüne yetiştirilmiştim. Pek tabii disiplinle yetişen bir genç olarak derecelerle, başarılarla bugünlere gelmiştim. Benim hayatımda bugüne kadar kuralsızlık ve disiplinsizlik olmamıştı. Dışarıdaki gençler kadar umursamaz olmak istediğim anlar da olmuştu elbet. Hâlâ oluyordu. Arkadaşlarımla gece yarısına kadar deliler gibi gezmek, eğlenmek, belki yurtdışına seyahat etmek ve serserilik yapmak...
Ancak yapamazdım. İki komutanın kuralları ile örnek bir asker gibi yetiştirilmiştim. Babamın evde olmadığı zamanlarda annemi üzmemek için erkenden olgunlaşmıştım. Yanlış anlaşılmasın ben halimden, ailemden, bu şekilde yetiştirilmekten oldukça memnun ve mutluydum ama insan yine de bazen özeniyordu. Nihayetinde insanın içindeki o deli kan, o gençlik ateşi bir yerlerden sızıp nefsi yoklamalıydı; yoksa üniformanın içindeki o etten kemikten insanlıktan geriye neyimiz kalırdı?
İşte Oğuz, tam olarak içimde bastırdığım o deli kanın ete kemiğe bürünmüş hâliydi.
Özel Harekât kurslarımızı farklı bölüklerde aldığımızdan o henüz bu karargâha yeni adımını atıyordu.
"Oğlum bak, bu Alparslan Yüzbaşı için öyle şeyler anlatıyorlardı ki..." dedi Oğuz, heyecan ve hararetle bir yandan yürüyor öbür yandan konuşuyordu. "Adamın endamı, bakışı yetiyormuş. Çatık kaşlarıyla teröristleri donduruyormuş falan."
"Oğuz," diye fısıldadım etrafı kolaçan ederek uyarırken. "Karargâhtayız, sesini alçalt."
"Ya ne olacak sanki, kendi aramızda konuşuyoruz," deyip omzuma vurdu ve yeni timimize ait hangarın ağır kapısını çekerek açtı. “Neyse işte, dağ gibi bir herifmiş yani bizim Alparslan Yüzbaşı. Şöyle kapıdan girdiği an bütün gözler üstünde, adam kapı pervazından eğilerek geçiyormuş.”
Odada, üzerinde üniforma değil rahat eğitim kıyafetleri olan, ortadaki metal masanın etrafında ellerinde demli çay bardaklarıyla oturan üç adam vardı. Ve içlerinden birisi de Alparslan Yüzbaşı’ydı…
Oğuz'un patavatsız lafı üzerine, ortada oturan Alparslan abi çay bardağını tam dudaklarına götürecekken duraksadı. Sağındaki ve solundaki henüz tanımadığım iki kişi, yüzlerinde aniden beliren muzip bir gülümsemeyle ona döndüler.
Alparslan abi çayını yavaşça masaya bıraktı. Çatık kaşlarının altından bizi, özellikle de Oğuz'u ağır ağır süzdü. Sonra hafif, tehlikeli bir tebessümle geriye yaslandı. "Sanıyorum ki boyum o kadar uzun değil," dedi tok, otoriter bir sesle. "Yani kapı pervazlarından geçerken eğilmek zorunda falan kalmıyorum. Ama anlaşılan senin çenen epey düşük.”
Oğuz'un yüzündeki o rahat, serseri ifade sanki görünmez bir el tarafından saniyeler içinde silinip süpürüldü. Kaskatı kesildi. Gırtlağı kurumuş gibi yutkunduğunu, âdem elmasının aşağı yukarı hareket edişinden görebiliyordum. Yine paçasını ben kurtaracaktım…
Hiç vakit kaybetmeden topuklarımı birbirine sertçe vurup esas duruşa geçtim. "Üsteğmen Korkut Alp Kutlu, Ankara! Emredin komutanım!"
Oğuz, benim sesimle girdiği şoktan irkilerek uyandı ve panikle selam verdi. "Üsteğmen Oğuz Çetin, Çanakkale! Emredin komutanım!"
Alparslan abi yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o tehlikeli tebessüm, yerini ince bir alaya bırakmıştı. "Korkut Alp’le tanışığız ama seni sadece kâğıt üstünde biliyorum Oğuz Efendi.” Yanındaki iki adama dönüp başıyla bizi işaret etti. "Yeminlerine kadar siz de tanışın timin yavru aslancıklarıyla. Madem o kadar övdü, ben gidip asıl üniformamı giyeyim de şu ‘dağ gibi herif’ lafının altı boş kalmasın."
Alparslan abi ağır adımlarla yanımızdan geçip hangardan çıkarken Oğuz âdeta ecel terleri döküyordu. Kapı kapanır kapanmaz, masanın sağında oturan adam daha fazla dayanamayarak büyük bir kahkaha patlattı.
“Sana bir şey diyeyum mi Çetin?” Oğuz ona baktığında gülümseyerek devam etti. “Aferun sana.”
Oğuz ensesini kaşıyarak gergince gülümsemeye çalıştı ama bakışları anlamadığını apaçık belli ediyordu. Saklamadı da. “Neden abi?”
“Alparslan komutanınız sabahtandır biraz gergindi. Sayende iki gram yüzüne gülümseme geldi.”
Diğer taraftaki hafif kirli sakallı adam da çayının kalan son yudumunu kafaya dikip, gülerek ayağa kalktı. “Ben Kerem,” deyip elini uzattı.
Sırayla tokalaştığımız sırada öbürü de kalkmış, elini uzatıyordu. “Ben da Akif. Allah utandurmasun kardeşlerum.”
Karargâhtaki kurs sürecimden ikisini de uzaktan tanıyordum, isimlerini sağdan soldan duymuştum ama resmi olarak Pusat Timi'nin üyeleri sıfatıyla ilk defa karşı karşıyaydık. Ancak farklı bir bölükten gelen Oğuz için buradaki herkes tamamen yabancıydı.
“O dua için biraz geç oldu galiba.” diye mırıldandı Oğuz.
Kerem elini Oğuz'un omzuna koyup, babacan bir tavırla pat patladı. “Aferin sana, aferin. Yine de çenene biraz hâkim olursun bundan sonrası için. Alparslan komutan iyi bir abidir, babadır ama tersi de pistir ona göre.”
“Hadi hadi, yemin töreninize kadar az oturuverin şurada. Biz de gidelim diğerlerinin yanına. Sonra yine bol bol sohbet edeceğiz burada zaten.”
İkisi de yüzbaşının peşinden hangardan çıktıklarında, omuzlarım derin bir rahatlamayla çökerken Oğuz’la birbirimize döndük. Bunca gerginliğe ve ucu direkten dönen fırçaya rağmen yüzünde arsız, zafer dolu bir ifade vardı. Beklemediği bir anda kolumu boynuna dolayıp onu koltuğumun altına doğru sıkıştırdım. “Ulan senin yüzünden düştüğümüz hâle bak it herif. Hâlâ gülüyorsun!” derken kızgın çıkması gereken kelimelerime engel olamadığım, eğlenen bir ton eşlik ediyordu.
Kendisini kolumdan kurtarıp dikleşti ve zaten dağılamayacak kadar kısa olan saçlarını sanki bozulmuş gibi havalı bir tavırla düzeltti. “Sayemde unutulmaz bir giriş yaptık. Daha ne istiyorsun?”
Bu deli dolu, gamsız cevabına sadece başımı iki yana sallayarak güldüm.
Oğuz böyleydi. En büyük krizlerden bile kendince eğlence yaratabilecek tanıdığım en umursamaz insandı. Üzerimdeki üniformamı düzelttikten sonra onunkine de ufağından göz gezdirdim. Aman aman dağınık biri değildi ama benim kadar düzene bayıldığını da söyleyemezdim. Üniformasının duruşunu omuzlarındaki apoletlerden tutarak düzeltirken bıkkınlıkla göz devirdiğini fark ettim.
“Korkut, porselen bebek miyiz biz oğlum? Saat başı şu üstümü çekiştirip durmasana televizyon ya da sehpa üzerindeki dantel örtülerini düzelten teyzeler gibi. Oldu olacak eline o toz alma sopası var ya, hani bu babaanne evlerinde olur renkli bir şey, ondan da al üstüme toz düştüğü an süpürürsün.”
“Sadece düzgün görünelim istiyorum. Askeriz biz. Böyle olması lazım.” dedim omuz silkeleyerek.
Oğuz’la askerî liseden bu yana ayrılmaz bir bütündük. Düşünceli, eğlenceli, benim aksime yapmak istediklerini hiç düşünmeden icraata geçiren, dili gönlü bir adamdı. Birini sevmezse Oğuz’u öldürün yüzüne gülmez, ama sevdiği zaman da o asık suratının yerini bambaşka, içten bir güleçlik alırdı. Gençliğimin en deli dolu zamanlarında, ailemden uzakta, İstanbul’da bir başımayken o hep yanımdaydı. Ve şimdi aramızda kutsal bir masa, bu masanın üzerine örtülmüş şerefli bir al bayrak, bir uzun namlulu silah ve yine bayrağa sarılmış Kur’an-ı Kerim vardı.
Biz önde yeni timimiz arkada hazır olda beklerken alana benim için oldukça tanıdık bir sima girdi. Onun gelişiyle beraber Alparslan abi de hepimize 'Dikkat!' çekmişti. Kabul etmeliydim; normalde ciddi bir ortamda duygu yönetimi konusunda oldukça iyiydim ancak şu an karşımda Tümgeneral sıfatıyla dikilen babam varken, içimdeki o küçük çocuğu bastırmak gelmiyordu içimden. Resmen boynuna atılmak, heyecanla ona bordo beremi göstermek istiyordum. Ama tabii ki yapamadım. Yıllardır olduğu gibi Tümgeneral’in karşısında bütün ciddiyetimle, sarsılmaz bir çelik gibi dimdik durdum. O ciddiyetsizliği pek sevmezdi. Ama göz göze geldiğimiz o kısacık saniyede, gözündeki ışıktan beni ne kadar sevdiğini ve benimle ne kadar gurur duyduğunu görebiliyordum. Bu ise bana yetiyordu. Sanırım kendi babasına yaşattığı o haklı gururu, şimdi benim ona yaşatıyor olmam göğsünü kabartıyordu.
“Yüzbaşı Sipahi ve Pusat Timi’ni burada görmekten mutluyum. Asıl meselemize gelmeden evvel hepinizin bildiği bir gerçeği tekrar hatırlatmak istiyorum. Yakın zamanda yaşadığımız acı kayıp, bugün bizi bir araya getirse de biliyorum ki hiçbiriniz o arkadaşlarınızın şehadet ederken size emanet ettiği o sancağı yere bırakmaz. Kaldı ki sancaktaki bayrağın alına eklenmiş iki yeni şehit kanı varken hepinizin Yakup ve Mehmet’in öcünü almak istediğini de biliyorum.”
Birkaç saniye susup hepimizde göz gezdirdi ve devam etti. “Öcünüz belki yarına kalır ancak o alçakların yaptıkları yanına kalmaz. Siz yüreğinizi ferah tutun. Türkiye Cumhuriyeti’ne kim düşmansa kimin içinde en ufak pislik varsa bugünden itibaren gerekirse daha uzun saatler çalışacak uykusuz kalacağız ancak o kahpeler içlerindeki pisliği vatanımıza döküp, bulaştıramayacaklar. Hepiniz benim evladımsınız. Her biriniz bu vatanın her hanesine ait birer evlatsınız. Kılınıza gelen zararda bir baba olarak size uzanan eli kırmaya hazırım. Allah hepinizi korusun ve yardımcısı olsun.”
Yine söylüyordum, babam için her vatan evladı bendim. Ben babamı doğduğumdan beri karargâhtaki abilerimle, dağ köylerindeki o masum çocuklarla paylaşmıştım. O belki günlerce, haftalarca eve gelmiyordu ancak gelmediği o uzun gecelerde ben babamın, vatanın en ücra köşesindeki köylerin birinde bir çocuğun başını okşadığını ya da silah arkadaşları ile göreve gitmeden yeleklerine sıkıştırdıkları çikolatayı o çocuklara paylaştırdıklarını biliyordum. Hiç tanımadığım onlarca kardeşim ve abim vardı benim. Ama kabul etmeliydim ki bazen o küçük Korkut Alp onları oldukça kıskanmıştı. Babasını özlediği, onu göremediği zamanlarda içten içe sessiz bir sitemle kıskanmıştı. Belki veli toplantılarında başka arkadaşları bir yanlarında anneleri öbür yanlarında babalarıyla otururken kendisinin sadece annesiyle oturması, belki parkta kendi kendini sallarken babasının o güçlü ellerini arkasında bulamaması... Böyle anlarda daha çok aramıştı o küçük Korkut Alp babasını. Komiktir ki başka çocuklar babalarını kendi öz kardeşlerinden kıskanırdı ama o, hiç tanımadığı başka çocuklardan kıskanmıştı.
Babam “Yüzbaşım,” dediğinde Alparslan abi bir adım öne çıkarak selam durdu ve “Emredin komutanım!” dedi.
“Özel Kuvvetler Yemini’ne başlayabilirsiniz.”
“Emredersiniz komutanım!” deyip birkaç adımda yanında durduğumuz masanın başına geçti. “Tören vaziyeti al ve dediklerimi tekrar et!”
Söylediğini yapıp elimizi ortamızdaki silahın üzerine yerleştirdik.
“Ben bir Türk Özel Kuvvetler mensubu olarak vatanıma, milletime, bayrağıma, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; üstün hizmet ve vazife duygusu ile silahıma ve görev arkadaşlarıma her zaman ve her şartta güveneceğime; özel kuvvetlerin alacağı her türlü görevde kanımın son damlasına kadar mücadele ederek gerektiğinde canımı seve seve feda edeceğime; yaptıklarımla milletimin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onur ve şerefini daima koruyacağıma; şehitlerimizin ve gazilerimiz kanına şanına yakışır görev anlayışı ile her türlü vatan hizmetine hazır olacağıma; öğrendiklerimi hayatımın sonuna kadar ülkemin ve milletimin çıkarları doğrultusunda kullanacağıma namusum ve şerefim üzerine ant içerim. “
Bir anlık Oğuz’la göz göze geldik. Gözlerinin içi tarif edilemez bir gururla parıldıyordu. Dudaklarımızda ufak, içten bir sırıtış belirdi. Aynı hisleri paylaştığımızı biliyordum. Birbirini bu kadar iyi tanıyan iki ruh, elbette birbirini tek kelime etmeden de çok iyi anlıyordu.
“Bazı arkadaşlar senin ruhundan yaratılmış gibidir.”
Bu söze tam olarak nerede denk gelmiştim bilmiyordum ama Oğuz’u ne zaman düşünsem aklımın bir köşesinde bu söz yankılanıyordu.
Artık birer bordo bereliydik. Artık burası için verdiğimiz her damla terin, her emeğin karşılığını almıştık ve şimdi ikimiz de aynı timde yan yanaydık. Şu hayatta daha ne isteyebilirdim ki? Tek arzum, Oğuz’la hayatımın kalanında hep yan yana olabilmekti.
Belki göğsümde bir kurşundan şehit olurken belki ihtiyar bir adamken ölecektim bilemiyorum ancak Oğuz benim o ana kadar hayatımdaki ana karakterlerden biri olmaya devam etmeliydi. Onsuzken nasıl bir hayat geçirdiğimi hatırlamıyordum bile.
"Allah birbirimizin eksikliğini yaşatmasın," diye geçirdim içimden usulca.
“Evet çömezler, tekrardan Pusat Timi’ne hoş geldiniz. Allah şimdiden ikinizi de muvaffak eylesin. Ayağınıza taş değmesin inşallah.” diyen Alparslan abiye döndü bakışlarımız. Ellerimizi silahtan çekerek karşısında esas duruşa geçtik.
“Sağ olun komutanım!”
Alparslan abi, hangardaki o resmi havayı dağıtan babacan bir tebessümle bize son kez bakıp, “Ben istihbarat merkezine geçiyorum, siz de timle kaynaşın,” diyerek kapıdan çıkıp gitti.
Onun çıkmasıyla birlikte omuzlarımdaki o görünmez ağırlık kalkarken, hangarda hava saniyeler içinde değişti. Oğuz’la arkamızdaki time bakmak için döndük.
Timin diğer üyeleri yavaş yavaş rahat pozisyona geçerken, gözüm önce köşede duran Hazar abiye takıldı. Tıpkı Alparslan abi gibi o da babamın güvendiği adamlardandı; karargâha gidip geldikçe sık sık gördüğüm, saygı duyduğum bir abimdi. Göz göze geldiğimizde bana usulca, gurur dolu bir tebessümle başını salladı.
Onun biraz ilerisinde ise karargâhtaki atış eğitimlerinden disiplinlerini ve ustalıklarını bildiğim Sude ve Yiğit duruyordu. Ben bu yüzlere ve isimlere epey aşinaydım. Oğuz ise hiç vakit kaybetmeden o meşhur, şeytan tüyü taşıyan rahatlığıyla bu yabancı olduğu kalabalığın aralarına daldı.
Doğrudan, siyah saçlarını sıkı bir topuz yapmış, yeşil gözleriyle bizi inceleyen Sude'ye doğru yürüdü. Elini centilmence uzatırken yüzünde o serseri, çapkın gülümsemesi vardı. "Oğuz ben," dedi ses tonunu bir tık yumuşatarak. "Çok memnun oldum."
Sude, Oğuz'un bu aşırı rahat tavrına kısa bir an şaşırsa da uzatılan eli sıktı. "Sude ben de. Memnun oldum."
Oğuz'un bu girişken hali, hemen köşedeki sandalyede oturan Akif'in dikkatinden kaçmamıştı. Akif, gözlerini kısarak hafif alaycı bir tavırla araya girdi. "Nereliydun bakayim sen çömez?"
Oğuz dönüp Akif'e baktı. "Çanakkale abi."
Akif sırıttı, göz ucuyla odanın diğer köşesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bizi izleyen Yiğit'e baktı. "He doğru, söylemiştun. Yiğit komutanunun oralardan."
“Siz nerelisiniz komutanım?” diye sordu Oğuz.
Yiğit'in yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Buz gibi, tok bir sesle "Muğla." dedi.
"İyiymiş," dedi Oğuz omuz silkerek. Hiç istifini bozmadan tekrar Sude'ye döndü. Bütün dikkati ondaydı. "Sen nerelisin?”
"Rizeliyim ben," dedi Sude, kollarını önünde bağlarken.
Oğuz'un yüzü sanki yıllardır Rize hasretiyle yanıp tutuşuyormuş gibi aydınlandı. "Ya ne güzel... Ben çok beğeniyorum oraları."
Bu kuyruklu yalana daha fazla dayanamadım. Gözlerimi devirerek araya girdim. "Oğuz, sen nemden ve yağmurdan nefret edersin. Karadeniz'in nesini beğeniyorsun?"
Oğuz bana öyle bir baktı ki, gözleriyle resmen 'Allah belanı versin, sus' diyordu. Bozuntuya vermeden Sude'ye döndü. "Artık seviyorum."
Odadaki herkesin bakışları, gülümsemeye çalışan Sude'nin üzerinde gezinirken, köşede sessizce duran Yiğit'in duruşu aniden değişti. Çatık kaşlarının altındaki koyu renk gözleri, doğrudan Oğuz'un üzerine kilitlenmişti. O an odadaki havanın aniden ağırlaştığını, o görünmez elektrik akımının cızırdamaya başladığını hissettim. Yiğit, hiçbir şey söylemeden ağır hareketlerle sandalyesini geriye itti, kalktı ve tezgâha doğrul ilerledi.
Oğuz ise tehlikenin farkında bile değildi. Sude'ye hafifçe eğildi. "Sen ne zamandır buradasın Sude?"
Sude, çay alan Yiğit'e göz ucuyla bakarak cevap verdi. "Birkaç yıl oldu."
"Çok iyiymiş," dedi Oğuz. Sonra sesini biraz daha kısıp, o flörtöz tavrını iyice ortaya çıkardı. "Bu arada... Gözlerin çok güzelmiş."
Sude hafifçe şaşırdı, yanaklarında belli belirsiz bir pembelik oluştu. "Teşekkürler," diye mırıldandı.
Oğuz’un dudaklarında muzip bir kıvrılmayla ekledi. "Ela mı?"
Yiğit'in elindeki cam bardağı metal tezgâha vurma sesi, odada bomba gibi patladı. Hepimiz irkilerek o tarafa döndük. Yiğit, çayını doldururken yüzündeki damarlar belirginleşmiş, çenesi kaskatı kesilmişti. Çayını alıp hızla masaya döndü ve metal sandalyeyi zemine sürterek, kulak tırmalayan sert bir sesle çekip oturdu.
Akif, Kerem ve Hazar birbirlerine manalı bakışlar atarken, ben de durumu yeni yeni kavrıyordum. Bizim serseri Oğuz, bilmeden mayın tarlasına, hem de tam Yiğit'in tarlasına basmıştı.
Sude, Yiğit'in bu huysuzluğuna sinirlenerek ona döndü. "Sessiz hareket et," dedi iğneleyici bir tonla. "Seni mi dinleyeceğiz burada?"
Yiğit çayından bir yudum alıp, buz gibi gözlerini Sude'ye dikti. "Ben sizi dinliyorum ya."
"Git öteye o zaman," diye tersledi Sude.
Yiğit sabır dilercesine derin bir nefes aldı, tavana bakarak, "Hasbinallah," diye mırıldandı.
Sude ona inat, tekrar Oğuz'a döndü ve sesini bilerek yumuşattı. "Ne diyordun Oğuzcuğum?"
Oğuz, etrafında dönen bu sessiz savaşı fark etmemiş gibi sırıttı. "E askerlik nereden esti aklına?"
Sude lafı yapıştırdı. "Sizin aklınıza nereden geldiyse oradan."
Akif, ortamı yumuşatmak için Karadeniz şivesini koyulaştırarak, "Ula bu Sude hep erkek gibiyudi zaten," dedi. "Beni bile döverdi ha lisede!"
Oğuz şaşkınlıkla Akif'e döndü. "Hadi ya?"
"He," dedi Akif gururla. "Biz çocukluk arkadaşiyuk."
"Ne güzel," dedi Oğuz içtenlikle.
"Demek Çanakkale ha... Hiç gitmedim oraya." dedi Sude.
"Aaa," dedi Oğuz hemen atılarak. "Çanakkale'm çok güzeldir."
"Ona şüphem yok zaten."
"Gelirsin bir gün ya, gezdiririm."
Sude gülümsedi. "Nasip. Sen de Rize'ye gelirsin, Akif'le gezdiririz seni."
Yiğit aniden ayağa fırladı. Sandalyesi geriye doğru devrilmekten son anda kurtuldu. Hızlı adımlarla gelip, dik dik Oğuz'a kilitlenerek doğrudan Akif'le Sude'nin arasına, o daracık boşluğa oturdu.
Akif gözlerini devirip, "Ula Yiğit tepeme oturaydun," diye homurdandı.
Sude ise sinirle Yiğit'i omuzundan itekledi. "Az öte git ya!"
Yiğit istifini hiç bozmadan bakışlarını Oğuz'a sabitledi. Sesi, bir jilet kadar keskindi. "Sude ablan ve Akif abinden önce, rütbeli olarak beni görürsen sevinirim çömez. Sude ablanla aynı rütbedeyiz ama işlerimiz farklı."
Sude bu kışkırtmaya dayanamadı. Hışımla yerinden kalkıp doğrudan Oğuz'un yanına, karşıdaki koltuğa oturdu. Gözlerinin içine bakarak alaycı bir şekilde, "Tamamdır Üsteğmen sensiiinn," diye uzattı.
Yiğit’in öfkeyle derin bir iç çektiği göğsünün inip kalkışından belliydi. "Alparslan Yüzbaşı laubalilik sevmez. Üstlerinize rütbeyle hitap edin." Gözleri bana kaydı. "Korkut, sen az çok bilirsin, bu arkadaşa da anlat buraları." Tekrar Oğuz'a döndü ve kelimelerin üstüne basa basa ekledi. "Sude ablan da komutanın."
Oğuz gülümsemesini silmeden, "Nerede ne konuşacağımı bilirim ben komutanım," diyerek geri adım atmadı.
Sude, kollarını bağlayıp Yiğit'e meydan okuyan bir bakış attı. "Sana ne? Ben rahatsız olmuyorum."
"Büyüklerine saygıdan başlamak gerek gibi," dedi Yiğit, öfkesini zor kontrol ederek. "Şımartıp tepemize çıkartma."
Sude sinirle ayağa kalktı. "Aslında haklısın. Seni de çıkardık tepemize, başımıza pisledin. Beni de benimle iletişim kuran insanları da rahat bırak!"
Yiğit karşısına dikildi. "Yakında inşallah!" dedi.
Akif araya girip, "O ne demek lan?" diye fısıldadığında, Oğuz durumun ciddiyetini nihayet kavramış gibi susup yavaşça benim yanıma sokuldu.
"Allah sana tez vakitte göstersin," dedi Sude.
"Âmin." Dedikten sonra Yiğit boğazını sıvazladı. Yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Hızla yerinden kalkıp kapıya yöneldiğinde, tam o an kapı açıldı ve elinde kırmızı bir dosyayla Alparslan abi içeri girdi. Alparslan abi, karşısında burnundan soluyan Yiğit'i ve sinirden titreyen Sude'yi görünce kaşlarını çattı. "Hayrola oğlum, bu ne hal?"
Yiğit gözlerini kaçırdı. "Biraz hava almam lazım komutanım." deyip çıktı.
Sude hemen atıldı. "Yok, ben tayinimi isteyeceğim! Olmuyor böyle."
"Ver sen de tayinini, bekleteyim masamda öylece. Onunki bir senedir bekliyor, sen de ver için soğur belki." Sonra sesini ciddileştirdi. "Bu kadar düşman olmayın birbirinize. Sizi iki dakika bırakmama gelmiyor, hemen birbirinizi yiyorsunuz. İyi, birbirinizi düşmana vermiyorsunuz."
Akif araya girdi. "Değil mi komutanum? Ben da öyle diyerum. Bir konuşsalar..."
"Neyi konuşacağız?" dedi Sude sinirle.
Akif usulca Sude'ye doğru eğildi. “E Sude, sen da az evvel ağır konuştun da... Yutkunamadi çocuk resmen."
Sude'nin gözlerindeki o hırçın ifade anlık olarak kırıldı. Sesini fısıltıya düşürdü. "Ben de yutkunamıyorum biliyor musun Akif? Keşke biriniz de artık beni görse..."
Onlar kendi aralarında didişip dururken, Alparslan abi elindeki dosyayı sertçe masaya vurduğunda odadaki bütün o elektrikli, şahsi meseleler saniyeler içinde buharlaştı. Alparslan abinin yüzünde artık babacan bir ifade yoktu; yerini ölümcül bir ciddiyet almıştı. "Herkes toplansın," dedi Alparslan abi. "Hepinizi yarım saate operasyona hazır bir vaziyette görmek istiyorum. Beklediğimiz talimat geldi. Detayları helikopterde anlatacağım."
Bunu söylemesi üstünden çok geçmemişti ki hepimiz hazırdık. Helikoptere bindiğimizde Alparslan abi bölge şartlarını ve görevin ciddiyetinin üstünden geçiyordu. “Bu alçakların sınırımıza kadar sızıp, üstelik bir öğretmeni, bir devlet memurunu güpegündüz kaçırmaya cüret etmeleri affedilemez arkadaşlar. O yüzden sizden istediğim, mümkün olduğu kadar hızlı ve her zamanki kadar temiz bir iş. Bunun uyarısını zaten yapmak bana boş geliyor çünkü işinizi çok iyi yapacağınıza inanıyorum.” Bakışları benden ve Oğuz’dan tarafa döndü. “Siz ikiniz atakta olmayacaksınız. Olabildiğince onları azaltmalı ve yormalıyız. Bu görev de sizde gençler. Hiçbir askerimi ilk görevinde tehlikeye atmadım, atılmasına da izin vermedim. O yüzden sakın bilgim dahilinde olmayan bir işe kalkışmayın yoksa kellenizi ben alırım ona göre.”
“Emredersiniz komutanım!” dedik. Başka ne söyleyebilirdik ki? Bizi korumak istiyordu, haklı olarak.
Oğuz’la asker olarak ilk görevimiz değildi ancak bir bordo bereli olarak ilk günümüzde ilk görevimizdi. Ankara’dan Şırnak’a giden askerî bir helikopter içerisinde henüz yeni tanıştığım altı kişi ve en yakın dostumlaydım. Şehadetin esas olduğu bir görevde elbette ki ikinci en önemli mevzu silah arkadaşlarını kişisel olarak tanımasak bile onlara güvenmemizdi. Henüz tanışalı birkaç saat bile olmamış birkaç kişilik bir grupta birbirlerine canlarının emaneti söz konusuydu. Gözlerimi timde gezdirdiğimde hiçbirinin böyle kaygılarını hissetmedim. Şakalaşıp gülüşen dostlardı. Yapmam gereken onlara gözüm kapalı güvenmekti. Tıpkı Oğuz’a olduğu gibi bu yeni altı arkadaşıma, büyüğüme, silah arkadaşlarıma güvenmeliydim. Onları bir görev olduğu için değil, kaderimizde olduğu için dost edinmeliydim.
Helikopterin zemininde düşünceler içerisinde kucağımdaki silahımın dürbününü indirip kaldırırken omzumu sıkan elin sahibine döndüm başımı geriye atarak. Alparslan komutanımın bana gülümseyerek bakan sıcak bakışlarını gördüğümde üzerimdeki ağırlığın dağıldığını hissettim. Babam yanımdaymış gibi, dedem sırtımı sıvazlamış gibi…
“Endişe etme, ben hep bir adım ilerinizde sizi koruyor olacağım. Size güveniyorum. Siz ikiniz altın gibi çocuklar, askerlersiniz. Sizi ben seçtim ve ben şimdiye kadar hiçbir askerimde yanılmadım. Bir baba olarak çocuklarımı ateşe atmayacağım gibi sizi de ateşe atmam. Şayet o ateşe düşerseniz gerekirse ben yanarım ama sizi çeker çıkartırım oğlum. Anladın mı?” dedi şefkat dolu bir sesle.
Usulca başımı salladım. “Anlaşıldı komutanım.”
Alparslan abi elindeki dosyadan birkaç kâğıt çıkarttı ve birisini yanında oturan Sude’ye verdi. Kağıtlar elden ele dolaşırken bize görevin detaylarını anlatmaya başladı. “Alınan istihbarata göre bu kadın Şırnak’ın sınır köylerinden birinde ilkokul öğretmeni, Arzu Güntepe. Kendisi 27 yaşında. Kadının hiçbir suç örgütüyle bağlantısı ya da göze çarpan olayı yok, bu da demek ki sadece provokasyon için kaçırdılar.” İsmini duyduğum an tanıdığıma emin olduğum kadının resmi elime geldiğinde, yine tanıdık olan simasını dikkatlice inceledim. Koyu kahverengi, kabarık ve dalgalı saçlara, hafif esmer bir tene ve kameraya derin derin bakan badem şeklinde kahverengi gözlere sahipti.
Fotoğrafa benimle bakan Oğuz başını bana çevirdi. “Düşündüğümü mü düşünüyorsun?”
“Dünya fazlasıyla küçük anlaşılan.”
Küçüktü ve bu kız bizim liseden çok yakın arkadaşımızdı. Okuduğumuz Kuleli Askerî Lisesi’nin yakınlarında bulunan ve bizim de çok yakın olduğumuz Kandilli Kız Lisesi’nden, bizimle aynı dönemden bir kızdı. Doğruyu söylemek gerekirse son senemizde kendisini oldukça sık görmüş ve muhabbette bulunmuştuk. Şimdi hayat o kadar saçma bir şekilde yollarımızı kesiştirmişti ki gerçekten ne tepki vereceğimi bile bilemiyordum.
İkinci bir fotoğrafı uzattı Alparslan abi. “Onu kaçıran terörist grubunun ele başı, Theo. Eğer istihbarat doğruysa -ki umarım öyledir- Yakup ve Mehmet’i şehit eden itlerin de başı. Onu canlı istiyorum. O yüzden bu fotoğrafa iyi bakın.” Bu adamdan bahsederken sesi, az önceki merhametli ve yumuşak hissiyatını kaybetmiş yerini oldukça sert ve mümkün olsa kesip atacak kadar keskin çıkıyordu. Allah, Theo’ya acımalıydı çünkü Alparslan abi ona hiç acımayacak gibi görünüyordu.
Acımamalıydık da. Yıllarca yüzlerce şehit haberi duymuş, onlarcasının cenazesinde bulunmuştum. Biliyordum ki bu dağ domuzları benim askerime, kardeşime ve abilerime acımıyordu. Biz neden acıyacaktık? Değil bir kap su vermek, analarından emdikleri sütü burunlarından fitil fitil getirmeliydik. Değil barınabilecekleri bir koğuş veya hücre vermek, domuzdan bile aşağılık ortamlarda hapsetmeliydik. Onlar bizim acımamızı, şefkatimizi, merhametimizi hak edecek varlıklar değillerdi.
Hazar’ın bakmak için elimizdeki resme uzandığını fark edince eline verdim. Önce resme sonra bize baktı. “Onu tanıyor musunuz?” diye tereddütle sordu.
Başımı salladım onaylayarak. “Liseden çok yakın dostumuzdu Arzu. Burada, bu halde karşılaşmak bizi de şaşırttı.” diye açıkladım. Keşke daha iyi bir karşılaşma şansımız olsaydı. Onun adına oldukça endişeliyim ve korkuyordum.
“Kaderin ufak oyunları diyelim, onu güvenle kurtardığımızda artık bağlarınızı kopartmazsınız.” dedi Hazar.
“Umarım ona zarar gelmemiştir.” dedi Oğuz silahına sarılırken.
Dizini pat patladım ve gülümsedim. “Gelmemiştir, hatta eminim ki başlarının etini yiyordur şu an.” deyip hayalini kurduğum şeye güldüm. Arzu hep çok konuşan, tuttuğunu koparan ve hakkını savunmayı bilen bir kız olmuştu. Allah korusun ama şu an çenesinden başına iş gelme ihtimali daha yüksekti.
Oğuz birkaç saniye söylediğime cevap vermedi sonra ise kıkırdadı. “Haklısın sanırım, bazen o kadar konuşurdu ki susması için çare bulamazdık.”
Eski günleri hatırlamanın etkisiyle yüzümdeki gülümseme yerini buruk bir ifadeye bıraktı. Neyse ki aklım bu anılarla çok fazla dolmadan, bıçak gibi keskin bir rüzgârın yaladığı zirvelere yaklaşırken, pilotumuz ineceğimizin çağrısını yapmış ve helikopteri sarsıntılı bir şekilde o zifiri karanlığın kalbine indirmişti. Helikopterden indikten sonra Kerem haritayı çıkartıp yere serdi ve bir köşesine rastgele bulduğu taşı koyarken diğer köşesini eliyle tuttu. Alparslan abi haritanın yanına bir dizi üstünde çöktü.
“Biz şu an buradayız.” deyip ufak bir taş parçasını konumumuza koydu. Parmağıyla hayali bir yol çizerken konuşmaya devam etti. “Yaklaşık 10 kilometrelik bir yolumuz var, bu patikadan ilerleyeceğiz. Arzu’yu götürdükleri yer, bu patikanın devamında ulaşacağımız tepelikten çok temiz görebileceğimiz ufak bir yamacın eteğinde bir mağara.” dedi ve çenesini gergince kaşırken bakışlarını hepimizde gezdirdi.
"Operasyon sırasında her zamanki gibi sessiz ve hızlı hareket etmemiz gerekiyor," derken haritada tek bir noktaya odaklanmış, bize aklından geçenleri bütün detaylarıyla aktarıyordu. "Ulaşacağımız tepede bulunan kayalıklar buradakilerden daha büyük ve sivri olacaktır. Birçoğunuz bu coğrafyaya hakimsiniz zaten ama Korkut ve Oğuz’un ilk saha görevi olduğunu varsayarak üstünden geçiyorum. İki çaylağı yan yana koyup riske atacak değilim, bu yüzden eşleşmelerinizi kıdemlilerle yapıyorum."
Yüzbaşı bakışlarını Yiğit'e çevirdi. "Yiğit, sen kuzeybatı yamacındaki en yüksek kayalıklara tırmanıp konuşlan." Sonra bana döndü. "Korkut Alp, sen Yiğit’in artçısı ve gözcüsü olacaksın. Onunla tepeye çıkıyorsun. Çatışmaya gireceğimiz an, yukarıdan bize destek atışı verecek ve çevreyi tarayacaksınız."
Oğuz'a döndüğünde, haritada Yiğit'le benim konuşlanacağımız tepenin hemen çaprazındaki ufak bir boğazı işaret etti. "Sude, Oğuz'u yanına alıyorsun. Siz ikiniz Yiğitlerin bulunduğu tepenin hemen altındaki bu dar geçidi tutacaksınız. Korkutların yukarıdan göremediği kör noktayı kapatacak, olası bir kaçış yolunu keseceksiniz. Aynı zamanda destek atışıyla mağara girişini baskılayacaksınız."
Sonra haritanın merkezine, vadi tabanına iki parmağını koydu. "Kerem ve Hazar, siz ikiniz sessizce vadiye sızarak sol kanattan onlarla ilk teması sağlayacaksınız. Ben ve Akif ise sağ kanattan, doğrudan mağaranın ana girişine yöneleceğiz."
Haritayı katlayıp Kerem’e uzatırken, “Çok geçmeden uyanacaklardır bu yüzden herkes atik olsun. Beklenmedik bir durumda akıllıca davranacağınıza şüphem zaten yok. Mağaraya girip Theo’yu sıkıştırmalıyız ama adamı alacağız diye sakın Arzu’nun güvenliğini tehlikeye atmayın. Önceliğimiz Arzu.” dedi ve ayaklandı. “Her şey anlaşıldı mı?”
Hep bir ağızdan “Anlaşıldı komutanım!” dediğimizde gururla gülümsedi.
Hızlıca patikaya yürürken saatime baktım. Günün aymasına yaklaşık bir saat vardı. Sadece ayın aydınlattığı çevreye göz attım. Yüksek zirvelerde ay ışığıyla parıldayan kar kalıntıları ve oldukça keskin devasa kayalıklar göze çarpıyordu. Yükseğe çıktıkça artan rüzgâr yamaçtan aşağıya doğru esiyor, çevredeki yer yer çam ağaçlarını şiddetle sallıyor ve yine aynı şiddetle yüzüme çarparak tenimi parçalıyordu. Yarı yolda Sude ve Oğuz, o dar boğazı tutmak üzere bizden ayrılıp karanlığa karıştılar. Yiğit’le birlikte sarp kayalıklara doğru tırmanmaya devam ettik. Ciğerlerime kadar çektiğim o jilet gibi soğuk hava içimi dondururken çenemdeki kar maskemi burnumun üstüne çektim.
Sessiz bir şekilde ilerlediğimiz yolda ayaklarımız altında ezilen taş ve otlar, yeni uyanmaya başlayan kuşların cıvıltıları, uzaktan duyulan havlamalar ve rüzgârın uğultulu ninnisi dışında hiçbir ses yoktu.
Patika bizi Alparslan abinin söylediği gibi o sarp tepeliğe çıkartmıştı. Yiğit komutan, sırt çantasını indirip keskin nişancı tüfeğinin ayaklarını usulca pürüzlü kayanın üzerine sabitledi. Ben de hemen onun çaprazına, sırtımı güvene alacak şekilde yerleşip uzun namlulu silahımı önüme çektim.
“Görünürde kaç kelle var Korkut?” diye fısıldadı Yiğit komutan, gözünü dürbününden ayırmadan.
Dürbünü gözüme götürüp açıkta kaç kişi olduklarını saydım. “Eli silahlı ve nöbette duruyor gibi görünen altı kişi görüyorum komutanım. İkisi Keremlerin sızdığı sol kanatta, ikisi Alparslan komutanımın tarafında, kalan iki kişi de mağara girişinin ortasında bekliyor."
"Anlaşıldı. Onlar ilk dördü hallettiğinde, ortadaki o ikiliyi biz indiriyoruz," dedi Yiğit.
Dürbünden aşağıyı seyretmeye devam ettim. Güya nöbette duran ve silahları omuzlarına çanta gibi asmış iki tanesi gülüşerek bir şeyler konuşuyorlarken arkalarından yavaş adımlarla yaklaşan, ellerinde kasatura bulunan Kerem ve Hazar’ı fark etmemişlerdi. İkisi usul usul adımlarla iki adamın dibine kadar yanaşmış ve oldukça ani bir atakla ellerini ağızlarına kapatarak kasaturayla boğazlarını keserek adamları etkisiz hale getirmişlerdi.
Silahımın dürbününü Alparslan abilere çevirip kontrol ettiğimde orada duran iki adamın da etkisiz hale getirildiğini ve köşeye taşıdıklarını gördüm. Şimdi sıra bizdeydi.
Yiğit'in tok sesi kulaklığımda yankılandı: "Sağdaki bende, soldaki sende. Üç dediğimde."
Silahımın omuza oturan o güvenli soğukluğunu hissettim. Nefesimi tuttum. Parmağım tetiğin o incecik boşluğunu aldı.
"Bir... İki... Üç."
“Bismillahirrahmanirrahim,” diye fısıldadıktan sonra ateş ettim.
Arka arkaya patlayan o iki el tok silah sesi, vadinin sessizliğini paramparça etti. Benim mermim hedefini bulup adamı yere yığarken, Yiğit'in hedefi de aynı milisaniyede cansız bir şekilde kayaların üzerine yığıldı. Mağaranın içerisinden sesi duyup çıkanlar, artık aşağıdaki ekibin yeni hedefleri olmuştu.
Yıllarca atış eğitimi almış, sayısız kez silah kullanmıştım. Üstlerimiz hep "İlk sıcak temasa kadar hiçbir şey bilmezsiniz," derdi. Tam şu ana kadar bunu abartı zannederdim. Ama artık bu söylenenleri iliklerime kadar anlıyordum. Poligonlarda kâğıt hedeflere sıktığım o kusursuz mermilerin, şimdi etten ve kemikten bir bedeni yere serdiği o acımasız gerçeklik... Bütün o eğitimler evet önemliydi ama biz asıl askerliği çatışmada, bu kan kokan sıcak temasta öğreniyorduk.
Taşlara çarpıp seken kurşunların kıvılcımları, vadide yankılanan o ölümcül senfoni ve silahımdan yayılan o genzi yakan barut kokusu artık babama ait bir anıya değil, doğrudan benim gerçeğime ait oluşuyla beni sarsmıştı. Korkuyor muydum? Hayır. Kesinlikle hayır. Aksine, damarlarımda kaynayan vahşi adrenalin beni oldukça heyecanlandırmakla beraber, yıllardır verdiğim emeğin şimdi canlı örneğini yaşamak beni garip bir şekilde mutlu ediyordu.
“Biz önden giriyoruz.” diyen Hazar’ın sesini işittiğimde dürbünümle çevre taraması yapmaya devam ediyordum. Ancak o an gördüğüm manzara kanımı beynime sıçrattı. Mağaranın arka tarafındaki o zifiri karanlık ağaçlık alanda, dar bir patikaya sapan bir hareketlilik vardı. Theo ve beraberinde dört adam çıkmıştı!
Yiğit komutan dürbününden mağaranın girişine odaklanmış, aşağıdaki hücum ekibine destek veriyordu. Hedefimiz, kardeşlerimizin katili o şerefsiz göz göre göre kaçıyordu. İçimdeki o disiplinli, kurallara uyan asker o saniye öldü. "Komutanım, arka patikada hareketlilik var, kör noktaya giriyorlar. Orayı kapatmaya iniyorum!" dedim aceleyle ve ondan bir onay beklemeden, hatta küfretmesine bile fırsat tanımadan silahımı kapıp kayalıkların üzerinden aşağıya doğru atladım.
Sayıca benden fazla oldukları için ateş etmek için zayıf bir an ve uygun koşul bekliyor, peşlerinden bir gölge gibi kayarak o dar boğaza doğru iniyordum. Yavaşladıklarında, gizlenerek sırtımı devasa bir kayaya yasladım. Dönüp kontrol edecekken, karanlığın içinden fırlayan bir el ağzımı bıçak gibi kapattı. Diğer bir el ise omzumdan tutup beni kayanın arkasına, o zifiri kör noktaya şiddetle fırlattı.
Saldırıya uğradığımı sanıp silahımın dipçiğini indirecektim ki, beni yere çivileyen o kişinin Oğuz olduğunu fark ederek tuttuğum nefesimi rahatlayarak bıraktım.
“Ne yapıyorsun lan sen geri zekâlı?” dedi fısıldayarak. Oğuz’un o her zamanki serseri yüzü gitmiş, yerine öfkeden damarları çatlayacak gibi duran, kıpkırmızı bir çehre gelmişti. Oğuz’u kızdırmak çok kolay bir iş olsa da emin olun ki yüzü gözü kızaracak kadar kızması demek gerçekten fazlasıyla kızgın demekti.
“Theo, kaçıyordu. Öylece gitmesine izin mi verseydim?” dediğimde kontrol etmek için kayanın arkasına eğilecektim ki Oğuz beni yakımdan tutup tekrar sırtımı yasladı kayaya.
“Geri gidiyoruz, bu çok riskli Korkut! Sude komutanım onları az ileride çoktan menziline aldı!” Kolumu çekiştirip beni de beraberinde yürütürken bir yandan da dişlerinin arasından söyleniyordu. “Gittiğini bildirmedin bile, ya seni buraya çeken onlardan biri olsaydı? Pusuya yattığımız yere bodoslama dalıyorsun! Aptal aptal kahramanlıklar yapmaya çalışırken canından olacaksın mal herif. Hayır ne bekliyordun? Bir de şaşırıp kalıyor. Ulan adam seni öylece yakalasa önce yaralar sonra kaçırır, sonra da uğraş ki Korkut beyefendileri nereye kaçırdılar da bulalım. Mal.”
“Oğuzcuğum söylenmen bittiyse kulaklığın mikrofonunu kapat, işimize odaklanamıyoruz. Amına koyayım bir susmadı o güzelim çenen,” diye ikimizin konuşmasına Yiğit’in boğuk sesi girdi. Boğuktu çünkü ses benim kulaklığımdan gelmemişti. Hemen kontrol ettim; Oğuz beni geriye çekerken kendi kulaklığının mandalını açık unutmuş olmalıydı.
“Derhal aşağıya gelin, hemen!” diyen Alparslan abinin o buz gibi, kahredici sesini işittiğimiz an Oğuz’la bakışlarımız kesişti. Bakışları kesinlikle beni öldürecek gibiydi. Hapı fena yutmuştuk.
“Geliyoruz komutanım.” diye emri onayladı Oğuz bakışlarını üzerimden çekmeden. Sonra yeleğinden çekiştirip beni önüne doğru itti. “Yürü ağzına sıçtığımın salağı, yürü.”
---
Gecenin karanlığı, Şırnak dağlarında yalnızca bir örtü değil; nefes alan, insanın ciğerlerine dolan buz gibi bir canavardı. Vadinin aşağısından kopup gelen ilk silah sesleri, o sağır edici sessizliği paramparça ettiğinde, mağaranın içindeki o iğrenç, küf ve rutubet kokulu hava aniden bir kaosa dönüştü.
Özel Kuvvetler gelmişti. Ölüm kusarak, dağları inleterek geliyorlardı.
Arzu, günlerdir tutulduğu o rutubetli mağaranın en dip köşesinde, elleri dizlerinde, başını göğsüne gömmüş halde titriyordu. Uykusuzluktan ve açlıktan bedeni iflasın eşiğindeydi ama zihni, o an dışarıda kopan kıyametin sesleriyle aniden berraklaştı. Kurtuluş birkaç yüz metre ötedeydi. Fakat bu umut, mağaranın girişinde nöbet tutan ve dışarıdaki silah sesleriyle gözü dönmüş bir hayvana dönüşen o teröristin bakışlarıyla saniyeler içinde kâbusa evrildi.
Adam, dışarıdaki çatışmaya katılmak yerine hızla geriye, Arzu'ya doğru döndü. Gözlerinde sadece korku yoktu; köşeye sıkışmış, öleceğini anlayan ama cehenneme yalnız gitmemeye yemin etmiş bir sırtlanın o karanlık, iğrenç şehveti vardı.
"Kalk!" diye kükredi adam, Arzu'nun saçlarına yapışıp onu vahşice yukarı çekerken.
Arzu'nun boğazından acı dolu bir çığlık koptu ama adam onun ağzını o nasırlı, kirli elleriyle kapatıp onu mağaranın arka tarafındaki gizli, dar yarığa doğru sürüklemeye başladı.
"Bırak! Bırak beni!" diye çırpındı Arzu. Ayaklarını yere diretiyor, tırnaklarını adamın kollarına geçiriyordu ama nafileydi. Adam onu sivri kayalıkların, dikenli çalıların arasından amansızca çekiyordu.
Dallar Arzu'nun yüzünü çiziyor, dizleri keskin taşlara çarpıp parçalanıyordu. Üzerindeki o ince hırka dikenlere takılıp yırtıldı. Nihayet, ana kamptan yeterince uzaklaştıklarını düşündüğü o sarp yamacın dibinde, devasa çam ağaçlarının arasındaki çamurlu bir düzlükte adam Arzu'yu şiddetle yere fırlattı.
Arzu sırtüstü, ıslak toprağın üzerine düştüğünde ciğerlerindeki hava acılı bir iniltiyle boşaldı. Gözleri acıyla açılıp kapandı. Gökyüzünü örten kara bulutların arasından sızan günün ilk cılız ışık hüzmeleri, adamın üzerine doğru eğilen o korkunç silüetini aydınlatıyordu. Adam, omzundaki keleşi kenara fırlattı. Silahın şarjörünün taşa çarpma sesi, gecenin içinde yankılandı. Adamın niyeti onu rehin alıp kaçmak değildi; ölmeden önce son kez vahşi bir hayvan gibi zarar vermekti.
Adam iğrenç bir hırıltıyla Arzu'nun üzerine çullandı. Bütün o ağır, leş gibi kokan gövdesiyle Arzu'yu toprağa mıhladı. Bir eliyle Arzu'nun çırpınan kollarını başının üzerinde sabitlemeye çalışırken, diğer eliyle yırtık kıyafetlerine asıldı.
İşte tam o milisaniyede... Arzu'nun zihnindeki zaman durdu.
Korkunun o felç edici, insanı donduran soğukluğu yerini aniden kaynayan, zifiri karanlık bir öfkeye bıraktı. Gözlerinin önünden öğrencilerine gülümsediği o aydınlık sabahlar, İstanbul'un sokakları, yaşayacağı o güzel yılların hayalleri bir film şeridi gibi geçti. O, masum bir ilkokul öğretmeniydi. Kalem tutan, tebeşir tozu yutan elleri vardı.
Ama o an, bu karanlık ormanda, bu leş kokulu nefesin altında kurbanlık bir koyun gibi parçalanmayı reddeden o kadim, o ilkel içgüdü uyandı.
“Ben burada ölmeyeceğim!” diye haykırdı içindeki o sessiz, vahşi ses. “Benim bedenime, benim namusuma dokunamayacaksın!”
Arzu, adamın gücüne karşı koymayı bıraktı. Kollarını gevşetti, saniyeler süren o "teslim olmuş" gibi görünme anı, adamın omuzlarındaki baskıyı zafer sarhoşluğuyla hafifletmesine yetti. Adam sırıtarak elini Arzu'nun boynuna doğru uzattığı o kısacık anda, Arzu serbest kalan sağ eliyle çamurun içinde umutsuzca, delicesine bir şey aradı. Parmakları adamın beline, oradan sarkan o sert taktik palaskaya çarptı. Ve o soğuk metali hissetti. Adamın kılıfındaki komando bıçağını…
Arzu, damarlarında kalan son adrenalin damlasıyla, varoluşunun bütün gücünü o incecik koluna topladı. Gözlerini sımsıkı yumdu. Hiçbir ses çıkarmadı. Sadece parmaklarını o bıçağın kabzasına kilitledi.
Tek bir vahşi hareketle bıçağı kılıfından sıyırdı ve çığlık çığlığa bütün gücüyle yukarı doğru, adamın şahdamarına, boynunun tam yan tarafına sapladı.
Metal eti yırtarken, adamın ağzından çıkan o şehvetli hırıltı yerini aniden, kan dondurucu bir gurultuya bıraktı. Adam acıyla geriye doğru kasıldığında, Arzu bıçağı bırakmadı; iki eliyle birden kabzaya yapışıp silahı daha da derine, adamın köprücük kemiğine doğru vahşice itti. Sıcak, yapışkan kan bir şelale gibi Arzu'nun yüzüne, ellerine, yırtık kıyafetlerine fışkırdı.
Adamın gözlerindeki o yırtıcı ifade yerini saf, akıl almaz bir şoka bıraktı. Elleri çaresizce boynundaki bıçağa uzandı ama gücü çoktan tükenmişti. Devasa, ağır gövdesi yana doğru devrilirken, çamurun üzerinde son kez titreyip cansız kaldı.
Arzu nefes nefese, kan revan içinde toprağın üzerinde doğruldu. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, gözleri karanlığa faltaşı gibi açılmış bakıyordu. Kendi ellerine, o kanlı parmaklarına baktı. Ağlamıyordu. Yüzünü koluna sildi.
Titreyen dizlerinin üzerinde ayağa kalktı. Uzanıp adamın az önce yere fırlattığı Kalaşnikof'u kavradı. Silah titreyen kollarında tonlarca ağırlıkta gibiydi ama parmaklarını kabzaya kilitledi. Adamın üzerinden atlayıp, yalınayak, kanlı ayaklarıyla ormanın daha da derinlerine, devasa bir çınar ağacının köklerinin oluşturduğu o derin, karanlık kovuğa doğru sürüklenerek yürüdü. İçeriye bir kurt gibi kıvrıldı, silahın namlusunu karanlığa çevirdi ve beklemeye başladı.
Akif, aydınlanmaya başlayan günün aksine hala karanlığını sürdüren ormanın içerisinde ilerliyordu.
Mağaraya girip içeriyi kolaçan ettiğinde Arzu’yu bulamamıştı. Sonrasında mağaranın arkasındaki çıkışı fark ederek timden kopmuş, ormanın derinliklerine dalmıştı. Kaskındaki fenerin o cılız ışığı, çalılara takılıp parçalanmış, açık mavi bir kumaşı aydınlattı. Akif yutkundu; boğazına paslı bir çivi batmış gibi hissetti. O gencecik kıza ne yapmış olabilecekleri düşüncesi, beynini zehirli bir sarmaşık gibi sarıyordu. Fakat ışığı bir metre öteye çevirdiğinde, asıl dehşet verici manzarayla karşılaştı.
Yerde, iri yarı bir terörist sırtüstü yatıyordu. Yaklaştı ve yanına çömeldi. Boynu parçalanmış, göğsü tamamen kendi kanına bulanmıştı. Adamın komando bıçağı kendi boynuna saplanmış halde duruyor, tüfeği ortalıkta görünmüyordu.
Akif'in zihni bir an duraksadı. Bu profesyonel bir bıçak darbesi değildi; can havliyle yapılmış, çaresiz ama ölümcül bir darbeydi. Akif'in kanı dondu. Gözleri yerdeki kanlı el izlerini, çamurda ormana doğru sürüklenen çıplak, küçük ayak izlerini takip etti.
"Allah'ım..." diye fısıldadı Akif. Çatallanan sesinde dehşet, acı ve tarif edilemez bir saygı birbirine karışmıştı. "Bunu... bunu o mu yaptı?"
İçindeki o merhametli genç adam saniyeler içinde korkusunu kaplayarak, büyük bir huşuyla içini doldurdu. Karşısında sadece kurtarılmayı bekleyen bir kurban yoktu. Arzu, o cehennemin içinde kendi kendisinin kurtarıcısı olmuş, o nahif kız parçalanarak içinden ölümcül bir savaşçı doğurmuştu.
Ayak izlerini takip ederek devasa çınar ağacının köklerindeki o derin, karanlık kovuğa ulaştı. Kucağındaki silahını indirip karanlık kovuğa doğru yavaşça, dizlerinin üzerine çöktü.
“Arzu…” diye seslendi Akif. Sesi ormanın karanlığında o kadar şefkatli, o kadar yumuşak çıkmıştı ki, adeta bir ninni gibiydi.
Kovuğun içindeki karanlıktan hiçbir ses gelmedi. Sadece ağır, kesik kesik bir nefes alışverişi duyuluyordu.
Sonra, karanlığın içinden o ağır Kalaşnikof'un uzun namlusu belirdi. Silahın ucu doğrudan Akif'in göğsüne bakıyordu. Namlunun ardında, yüzü gözü çamur ve kurumuş kan içinde kalmış, saçları yüzüne yapışmış ama kahverengi gözleri vahşi bir ateşle yanan Arzu'nun silüeti belirdi. Bedeni korkudan tir tir titriyordu ama parmağı tetikteydi.
"Bir adım daha atarsan..." diye fısıldadı Arzu. Sesi çatlamış, günlerdir susuz kalmaktan kurumuştu ama çelik gibi kararlıydı. "Gebertirim seni."
Akif gözlerini Arzu'nun o alev alev yanan, deliliğin sınırındaki gözlerine kilitledi. O gözlerdeki vahşeti, o ölüm kalım savaşının bıraktığı yıkımı gördüğünde Akif'in yüreği paramparça oldu.
"Korkma, sakın korkma," dedi Akif, ellerini yavaşça havaya kaldırırken. "Ben Türk askeriyim."
Akif'in bu söyledikleri Arzu'yu sakinleştirmek bir yana, gözlerindeki dehşeti bin kat daha büyüttü. Onu o sıcak evinden yaka paça koparan o şerefsizler de, kapısına yardım için gelmiş asker kılığında dayanmışlardı. Bu yalana bir daha kanmayacak kadar kararlı ve az evvel aldığı güçle oldukça gözü karaydı. Yaşadıklarının şokuyla, "YALAN SÖYLÜYORSUN! GELME!" diye çığlık atarak gözlerini yumdu ve elindeki ağır silahın tetiğine bastı.
Karanlık orman, silahın sağır edici patlamasıyla inledi.
Arzu silahın beklemediği bir güçle geriye tepmesiyle hedefini şaşırmış, namludan çıkan mermi Akif’in çok yakınında toprağı parçalamıştı.
Akif refleksle birkaç adım geri çekildi ve kendi tüfeğini yavaşça omzundan sıyırıp çamurun üzerine bıraktı. Ellerini daha da yukarı kaldırdı. "Bak, tamam... Bırakıyorum silahımı," dedi sesi o kadar şefkatli, o kadar yumuşak çıkmıştı ki rüzgârı bile susturmuştu.
Arzu'nun titreyen bakışları, fenerin loş ışığında parlayan o al bayraklı armaya, sonra da Akif'in o merhamet dolu, gözü yaşlı yüzüne takıldı. Kulakları az evvel patlayan silah yüzünden çınlıyor, zaten bulanık olan aklı düşünmekte çok zorlanıyordu.
Akif'in dudaklarından dökülen sözler, Arzu'nun günlerdir etrafına ördüğü o çelikten duvarı tek bir saniyede tuzla buz etti. Zihnindeki o karanlık sis dağıldı. Tetiği sıkan parmaklarının gücü tükendi. Elindeki o ağır silah çamura düştü.
Arzu'nun o dik omuzları aniden çöktü. Başını dizlerine gömerek, çocuksu bir sesle hüngür hüngür ağlamaya başladı.
“Tamam, geçti…” diyerek yanına yanaştı iyice Akif. Onun yanına çöktü, üzerindeki askeri kabanı hızla çıkarıp Arzu'nun o kan ve çamur içindeki omuzlarına şefkatle sardı.
"Sana yenisini alacağım," dedi burnunu çekip kabana bakarak. Sesindeki o çaresiz kırılganlık Akif'in yüreğine dokundu.
"Bende çok var, bir şey olmaz." diyen Akif, Arzu başını kaldırıp ona baktığında gülümsedi. “Korkut Alp ve Oğuz’u tanıyorsun değil mi?”
Arzu, lise yıllarından beri duymadığı bu iki ismi işittiğinde şaşkınlıkla afalladı ve yavaşça başını salladı. “Evet…”
Akif telsizinin mandalına bastı. “Şimşek konuşuyor. Arzu’yu buldum, güvende. Korkut Alp ve Oğuz, ses verin oğlum.”
"Buldun mu abi?!" diye sordu Korkut Alp.
“Arzu…” dedi Oğuz endişeli ve çatallı bir sesle.
Akif telsizi Arzu'ya doğru uzattı. Arzu konuşmak istedi ama boğazında düğümlenen yakıcı his buna izin vermedi. Güvende ve rahatlamış olmanın vücudundaki tesirini yalnızca kesik kesik ve sarsılarak ağlamasıyla gösteriyordu.
O an telsizden Korkut Alp’in telaşlı sesi duyuldu. "Gelelim mi abi?"
"Hiçbir yere gitmiyorsunuz," diye araya girdi Alparslan abinin o net, tavizsiz sesi. "Akif, Arzu’yu al ve gel."
"Emredersiniz komutanım," dedi Akif telsizi beline yerleştirirken.
Hava iyiden iyiye aydınlandığından fenerini söndürdü. Elini kalkmasına yardım etmek için Arzu’ya uzattı. Arzu kendine uzanan ele birkaç saniye baktıktan sonra titreyen elini Akif’in avcuna bıraktı.
Akif, Arzu’nun üşümekten buz kesmiş elini tuttu ve kalkmasına yardım etti. O an bakışları Arzu'nun üzerindeki kıyafete takıldı. Çamurdan ve kandan rengi solmuş, yırtık pırtık bir pijama takımı ve üzerine geçirdiği, az evvel parçasını gördüğü ince bir hırkayla duruyordu. Ayaklarındaki terlikler kaçırılırken kim bilir ormanın hangi karanlık köşesinde düşüp kalmıştı. Sırılsıklam olmuş incecik bir çorabın içinde, yara bere içinde kalmış ayakları soğuktan titriyordu.
Akif'in yüreği sızladı. Arzu’yu hemen yanlarındaki ufak bir kayanın üzerine oturttu. Önünde diz çöktü. Göğsündeki küçük çantayı açtı ve içinden kalın, yün bir çift çorap çıkardı. Annesinin, "Dağda üşütürsün oğlum, ayaklarını sıcak tut," diyerek örüp zorla çantasına sokuşturduğu o kalın patiklerdi bunlar.
O sırada Arzu, Akif’in ne yapmaya çalıştığını henüz kavrayabilmiş değildi. Ağlaması dinginleşmiş, uykusuzluktan baygınlaşmış gözlerle onu seyrediyordu.
Akif, Arzu’nun ayaklarından birisini nazikçe tuttu ve çorabını yavaşça çıkarıp çıplak kalan ayağını kendi dizi üzerine koydu. İç içe katlanmış çorabı açarak eşini düşmesin diye yeleğinin kenarına sıkıştırdı. Bunları yaparken asla Arzu’ya bakmıyor, onu tedirgin veya incitecek en ufak duyguyu geçirmemek adına tüm görev bilinciyle sadece çorapları ayaklarına giydiriyordu.
“Ayakların buz kesmiş. Bunlar koyun yünüdür. Hemencecik ısınır.” diye mırıldandı Akif. İki ayağını da giydirdiğinde Akif ayağa kalktı ve postallarının bağcıklarını çözerek çıkarttı.
"Sana büyük biraz ama idare et."
Arzu şaşkınlıkla Akif'in ayağına geçirdiği sıcacık patiklere, önüne koyduğu postallara ve onun çorapla kalan ayaklarına baktı. “Hayır, lütfen giy onları ben böyle idare edebilirim. Bu bile yeterli.”
"Yardım edeyim ister misin?" dedi Akif. İtiraz istemeyen bir şefkatle gülümsedi. “Montu da tam giy."
Arzu itiraz kabul etmeyeceğini anlayınca titreyen elleriyle botu tutmaya çalıştı ama parmaklarında zerre kadar güç kalmamıştı. Elleri o kadar titriyordu ki botu tutamadı. Gözyaşları mahcubiyetle yeniden yanaklarından süzülmeye başladı. "Özür dilerim..." diye hıçkırdı. "Yapamıyorum."
"Ben yapayım mı senin için?" diye sordu Akif usulca. Akif, son derece narin hareketlerle botları Arzu'nun ayaklarına geçirdi. Arzu kollarını o kocaman montun içine soktuğunda, Akif uzanıp fermuarı da dikkatlice çekti.
"Yürüyebilecek misin?" diye sordu Akif doğrulurken.
Arzu koca postalların içindeki ayaklarına bakıp hafifçe başını salladı. Ayakları acır böyle, diye düşündü Akif için. Ayağa kalkmak için hamle yaptığında, günlerin getirdiği açlık, uykusuzluk ve az evvel yaşadığı o korkunç ölüm kalım savaşının ağırlığı aniden bedenine çöktü. Dizlerinin bağı çözüldü, yeri tutturamayıp sendeledi.
Akif onu kollarından yakalayıp doğrulmasına yardım ederken, “Aman dikkat et.” dedi.
Arzu, Akif'in koluna sıkıca tutunarak zorlukla doğruldu. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Vücudunda hissettiği karıncalanma hissiyle savaşıyordu.
“Rahatsız olmayacaksan seni sırtımda taşıyabilirim.” dedi Akif.
Günler sonra biri Arzu’ya ne istediğini, nasıl olduğunu sorduğundan Arzu'nun bozuk sinirleri iflas etti. Ağlamanın ortasında aniden çocuksu bir kıkırtı döküldü dudaklarından. Gözyaşlarıyla ıslanmış kirpiklerinin arasından Akif'in o ciddi ama şefkatli yüzüne baktı.
“Allah da seni güldürsün.” dedi.
Akif'in yüzünde de sıcacık bir gülümseme belirdi. “Âmin, seni de inşallah.” dedi ve usulca Arzu'nun önünde arkasını döndü, çamurlu toprağa diz çöker gibi alçaldı.
Arzu kollarını Akif'in geniş omuzlarına sardığında Akif silahını Arzu’nun kalçasının altına destek yaptı.
O anki yorgunluğun ve aniden bastıran o derin güven hissinin etkisiyle, Arzu istemsizce başını Akif'in omuzuna yasladı. O güvenli kabanın sıcaklığı ve sabahın o taze, soğuk havası göz kapaklarına kurşun gibi çöktü.
"Senin adın ne?"
“Akif, niye?"
"Hayatımı kurtaran kişiyi unutmamak için..." diye fısıldadı Arzu, kelimeler dudaklarından dökülürken gözleri çoktan kapanmıştı.
Akif onu uyanık tutması gerektiğini bildiğinden konuşmayı uzatması gerektiğini düşündü.
“Nerelisin Arzu?”
“İstanbulluyum. Sen?”
“Tahmin sence nereli olabilirim?”
“Kelimelerin ağzında yuvarlanıyor gibi… Karadenizli misin?”
“Tüh! O kadar belli oluyor mu?” deyip güldü Akif. “Akif Şimşek, Rize. Emret komutanım!”
“Arzu Güntepe, İstanbul. Emret komutanım!” diyerek taklit etti Arzu.
Akif, çoraplı ayaklarıyla o keskin taşların ve buz gibi toprağın üzerinde yürürken acıyı zerre kadar hissetmiyordu. "Kaç doğumlusun bakalım komutanım?" diye sordu, adımlarını dikkatle atarak.
"1988..." diye mırıldandı Arzu. Başı Akif'in omzunda her adımda hafifçe sarsılıyordu.
“Epey de küçükmüşsün, ne işin var buralarda be kızım?”
“Sen çok mu yaşlısın sanki?” diye sordu Arzu bütün bitkinliğine rağmen inatlaşabilecek gücü bulabiliyordu.
“Tabii yaşlandım, 85’liyim ben.”
“Ooo bayağı dinozormuşsun sen.” dedi ve kendi kendine kıkırdadı.
Akif kıkırdadığı sırada yakınlardan helikopter sesini işitmişti. “Sakın uyuma bak geldik, az kaldı.” deyip omzunda yatan Arzu’ya göz ucuyla bakmaya çalıştı. “Duydun değil mi helikopteri?”
“Evet,” derken yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı Arzu’nun. Gözlerini zar zor açarak Akif’in dediği gibi uyumamaya direniyordu. Sık ağaçların seyrekleştiği ve mağaranın göründüğü o kısa anda günler sonra gökyüzünü görebilmişti. “Türkiye’m geldi.”
Akif iyice hızlanıp mağaranın içinden geçerek öteki tarafa çıktı. Hepsi bir arada toplanmış ikisini bekliyordu.
“Arzu!” diye telaşla bağırdı Korkut Alp, birkaç adım ötelerinde gelen Akif ve Arzu’ya koştu.
Oğuz'un yüzünde, o lise yıllarından tanıdığı neşeli kızın bu bitkin halini görmenin verdiği ince bir sızı vardı ama gözleri sevinçle parlıyordu. Her zamanki o gamsız, serseri tavrından eser kalmamıştı. Adımlarını hızlandırıp Korkut Alp’in hemen yanında durduğunda, boğazına dizilen o yumruyu yutkunmakta zorlandı. Akif durduğunda arkasında durup Arzu’yu sırtından destekleyerek yere basmasına yardım etti ama kendini taşıyamayacağını anladığında kolunu tamamen omzuna sararak onu ayakta tuttu.
Akif geriye çekilip Arzu’ya baktı sonra ilk müdahalesini yapması için Kerem’i aradığı sırada elinde acil müdahale çantasıyla Kerem hızla yanlarına geldi.
“Geçmiş olsun öğretmen hanım.” deyip Korkut Alp’e baktı. “Çantanı yere bırakıver, otursun.”
Korkut Alp hemen dediğini yaptı ve Oğuz, Arzu’ya destek olarak çantanın üzerine oturttu.
Arzu, eski dostlarının o tanıdık yüzlerine bakarken zihni sabahın o berrak havasıyla iyice açılmıştı. Gözleri doldu ama dudaklarında minnettar bir gülümseme vardı. Karşısında duran bu iki heybetli, tam teçhizatlı asker, anılarındaki o gencecik lise öğrencileri değildi artık.
"Korkut... Oğuz..." diye fısıldadı Arzu çatallı bir sesle. Bakışları hayretle ikisinin arasında gidip geldi.
Oğuz, gözlerinin dolmasını engellemek için başını hafifçe yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Sonra o eski, tanıdık ukala sırıtışını zorla da olsa dudaklarına yerleştirmeye çalıştı. "Hayatın cilvesine bak be Arzu... Sen o kadar oku, öğretmen ol, buralara gel... Biz o kadar eğitim alalım, ilk görevimizde gelip seni Şırnak'ın tepesinde bulalım.”
Arzu, yorgun gözlerinden süzülen bir damla yaşa rağmen Oğuz’un bu haline gülmeden edemedi. “Seni tanımasam benim için endişelendiğini düşüneceğim Oğuz.”
“Bak ya, şu haline rağmen hala şöyle laflar edebiliyorsun ya… Hayret bir şeysin resmen.”
Oğuz, Kerem'in çantasından çıkardığı serum setini ve iğneyi görünce yüzünü buruşturdu. Kerem, "Oğuz, şu serum torbasını yukarıdan tutsana, işe yara," dediğinde Oğuz mecburen uzanıp torbayı havaya kaldırdı.
Kerem, Arzu'nun sağ elini nazikçe avucunun içine aldı. El sırtına bir turnike lastiği bağlayıp damarı belirginleştirmek için hafifçe vurdu. "Biraz acıyacak öğretmenim, dayan," diyerek iğneyi elin üzerindeki belirginleşen ince damara dikkatlice yerleştirdi.
Tam o saniye Oğuz yüzünü ekşiterek omuzlarını silkti. "Off, içim ürperdi yemin ederim benim elim acıdı!"
Kerem başını bile kaldırmadan damar yolunu sabitleyip bandı yapıştırırken homurdandı. "Sana mı batırıyorum iğneyi oğlum, ne oluyor? Kızın gıkı çıkmadı, senin tatlı canın yandı."
Oğuz'un bu laubali ama ortamı yumuşatan haline herkes hafifçe gülerken, Arzu'nun da solgun yüzünde ufak, içten bir kıkırtı belirdi.
"Hiç değişmemişsin Oğuz," dedi Arzu. Sonra gözü kendine doğru gelen kadına kaydı.
Sude, adımlarını yavaşlatıp Arzu'nun yanına yaklaştı. Arzu'nun o devasa postalların ve koca askeri kabanın içinde kaybolmuş, yorgun ama bir o kadar da dirayetli haline şefkatle baktı. “Geçmiş olsun,” dedi yumuşacık bir sesle, yüzünde ablavari bir tebessümle.
Arzu, Sude'nin o dik, güçlü duruşuna ve üzerindeki kamuflaja hayranlıkla baktı. "Biliyor musun," dedi Sude usulca Arzu'nun yanına otururken, "ben de bir ara öğretmen olmak istiyordum... Ama sonra vazgeçtim."
“Bu haliniz daha hayran olunası, çok güzelsiniz.”
"Sen de çok güzelsin," dedi Sude, onun buz gibi olmuş, boşta kalan sol elini kendi avuçlarının arasına alıp ısıtmaya çalışarak. "Ve tahmin ettiğinden çok daha güçlüsün. Bak, karargâha dönelim, iyice bir toparlan... Ben sana numaramı vereceğim. Ne zaman istersen ne lazım olursa, canın sıkıldığında bile arayacaksın beni. Anlaştık mı?"
Arzu minnetle Sude'nin elini sıktı. "Hepinize çok teşekkür ederim... Allah hepinizden razı olsun."
Bu sıcak muhabbet dönerken, Yiğit üzerindeki kabanını çıkartarak Akif’e doğru yürüdü. Akif'in montunu Arzu'ya verdiğini ve bu dondurucu sabah ayazında sırılsıklam üniformasıyla, üstelik ayaklarında sadece çoraplarla dimdik durduğunu yeni fark etmişti. Yiğit hiç düşünmeden kendi kabanını Akif'in titreyen omuzlarına attı.
Yiğit elini onun omzuna sert ama gurur dolu bir dostlukla vurdu. "Aslansın oğlum sen," dedi Yiğit, gözlerindeki o tavizsiz saygıyla. "Adamsın lan sen."
"Helikopter hazır!" diye seslendi Alparslan abi, elindeki telsizi indirerek. Yüzünde, görevi kayıpsız ve başarılı bir şekilde tamamlamanın verdiği o derin huzur vardı. "Hadi bakalım Pusat, evimize dönüyoruz!"
---
Bölümün sonuna geldiiik! Öncelikle buraya kadar okuyan o güzel gözlerinize ve kalbinize sağlık. Korkut Alp'in hayatına ilk adımı resmen atmış bulunuyoruz.Sizin de fikirlerinizi deli gibi merak ediyorum, lütfen yorumlarda benimle paylaşın:
📍 Pusat Timi'ne ısındık mı? Şimdiden favori ikiliniz / karakteriniz kim oldu?
📍 Ve tabii ki Arzu... O karanlık ormandaki hayatta kalma mücadelesi ve Akif'le karşılaşma anları okurken size nasıl geçti?
📍Sizce ilerleyen bölümlerde Korkut Alp'i neler bekliyor? Arzu ona neleri getirecek ve neleri değiştirecek?
Satır arası yorumlarınızı tek tek, büyük bir heyecanla okuyacağım. O minik yıldıza basıp (oy verip) bölümü parlatmayı unutmayın. Yeni bölümde görüşmek üzere, kendinize ve yüreğinize çok iyi bakın!
🖤
Yorumlar
Yorum Gönder