kandeli bölüm 4

 


4

“Tanrının bana baş edemeyeceğim bir şey vermeyeceğini biliyorum. Sadece keşke bana bu kadar güvenmeseydi diyorum.”

-Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza-

---

Gök kubbe delinmişçesine yağan yağmur, şiddetli rüzgârın kırbacıyla birleşip vücuduma amansız darbeler indiriyordu. Hava o kadar kasvetli, o kadar kurşuniydi ki; ne vakit gelsem zümrüt bir derya gibi uzanan Kandeli, sanki bütün renklerini bu tufana kurban vermiş, ruhu çekilmiş bir ceset gibi soluklaşmıştı. Sırılsıklam kabanımın altında zangır zangır titreyen bedenime aldırmadan yürümeyi sürdürdüm. Dilimde ise ne zamandan beridir tekrar tekrar söylediğimi bilmediğim ama bir zırh gibi ruhumu kuşatan o mukaddes ayet yankılanıyordu: “Sizin hayır bildiklerinizde şer; şer bildiklerinizde hayır vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”

Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Aklımda, dilimde yalnız bu cümle vardı. Belki de bu kıyametvari fırtınada beni diz çökmekten kurtaran, ruhumun en ücra köşelerine nüfuz eden bu ilahi kudretti. Allah’ın beni terk etmediğini biliyordum. Bu, varlığımdan daha emin olduğum tek hakikatti. O, kulu olan beni hiçbir imtihanda kimsesizliğin kör kuyularına terk etmezdi.

Biraz ileride, Yasemin ile birbirimize hayallerimizi fısıldadığımız o ulu ağacı gördüğümde, bu zifiri karanlığın ortasında sadece oraya süzülen mucizevi bir ışık hüzmesi fark ettim. Dudaklarıma ince bir tebessüm yerleşti. Belki de bu, karanlığın sonundaki o silik ama mağrur umudun muştusuydu. Belki de bizim için, küllerinden doğacak yeni bir istikbal vardı.

Oraya doğru bir hamle yaptığımda, yağmurla pelteleşmiş toprak ayaklarımın altından kayıp gitti. Kendimi son anda geriye atarak uçsuz bucaksız bir obruk gibi çöken zeminin gazabından kurtuldum. Çukurun ağzı genişledikçe genişlerken, can havliyle geriye doğru süründüm. Ta ki o, ruhumu yerinden oynatan tanıdık hıçkırığı işitene dek.

Obruğun derinlerinden yükselen o ağlamaklı ses beni durdurduğunda, titreyen ellerimle doğrulup aşağıya baktım. İçerisi, balçığa bulanmış toprağın ve sağanağın yarattığı pusla kör bir karanlığa bürünmüştü. Alnıma yapışan ıslak saçlarımı geriye ittiğimde bir çift göz ilişti gözlerime. Sesi kadar tanıdık bir çift göz.

“Korkut Alp,” dedi; adımı ağzına almaya korkar gibi titremişti sesi. Oysa, bana bir zamanlar adımı çok sevdiğini söyleyen o değil miydi?

Aşağıda bir adım daha attığında, yüzünü görebileceğim kadar ışık vuruyordu üzerine. Yüzü, kıyafetleri, o güzel kıvırcık saçları bütünüyle çamur içerisindeydi. Yasemin, soğuğun ve korkunun pençesinde titrerken, kısık gözleriyle bana bakmaya çalışıyordu. Ancak gözleri ağlıyordu…

Hiç düşünmeden uzattım elimi. “Yasemin, gel.”

“Gelemem Korkut, git buradan... Yalvarırım, git!”

“Tek başına çıkamazsın. Tut elimi, çekeyim seni yukarı. Hadi…”

“Sana zarar verir Korkut Alp... Bırak beni, ben bu karanlığa alışkınım. Hem o bana kıyamaz ama sana kıyar.”

“Neden bahsediyorsun Yasemin?” diye sorarken çukurun kuytularında gezdirdim gözlerimi. Balçığın içinde kıvrılan, meşum bir kırmızılık fark ettim. Yasemin’in ayaklarına sırnaşık bir kediymişçesine dolanan, bana nispetle bakan gözlerini benden bir an olsun ayırmayan bir yılandı bu.

“Seni ısırırsa zehirler, öldürür. Git buradan Korkut Alp. Sana zarar vermesini istemiyorum,” diyordu ama sesindeki o keskin çaresizlik ruhumu dağlıyordu. Söyledikleri mecburiyetin diliydi, oysa gözleri kurtarılmak için feryat ediyordu. Onu ruhumdan kopan bir parça kadar iyi tanıyordum; dili git dese de, ruhu ‘tut elimi’ diye haykırıyordu.

Doğrulup üzerimde ıslanarak ağırlaşmış ve hareketimi kısıtlayan kabanı çıkardım ve belimdeki tabancamı çektim. Yılanı vurursam, ikimize de zarar veremezdi. Tekrar toprağın soğuğuna, yüzüstü uzandım; silahımı saklayarak elimi tekrar o derinliğe uzattım. “Yasemin, sakın korkma! Gel bana... Onun sana dokunmasına, seni incitmesine asla müsaade etmem!”

Tereddütlü gözleri bir bana, bir yılana gitti.

Bir anda, can havliyle uzattığım elime sımsıkı kenetlendiğinde, tüm ruhumun gücünü kollarıma toplayıp onu yukarı çekmeye çabaladım. Fakat yağmurun balçığa çevirdiği toprak, her hamlemde beni aşağıya, o karanlığa çekiyordu.

Yine de bırakmadım. Kıyamet kopsa, yer yarılsa yine bırakmazdım.

Aniden, yattığım zeminin soğukluğuyla değil, kolumdaki o yakıcı sızıyla irkilerek yerimden doğruldum. Yüzüm acıyla buruşurken, gözlerim sanki köz basılmışçasına sızlayan tenime kaydı. Görünürde hiçbir iz yoktu fakat acı, damarlarımda gerçek bir zehir gibi geziniyordu. Nefes nefeseydim ve kalp atışlarım göğüs kafesimi dövüyordu. Elim gayriihtiyari enseme gitti; buz gibi terlemiştim. Az önceki rüya aklıma geldiğinde derin bir iç çektim. O kadar berrak, o kadar gerçekti ki…

Ruhuma yansıyan o anlamsız boşlukla yerdeki seccade üzerindeki desenleri izleyip hâlâ sızlayan kolumu ovuştururken, yatağın üzerinde bıraktığım telefonumun titreşim sesini duydum. Dizlerimin üzerinde emekleyerek telefona ulaştım ve ekrandaki ismi gördüm.

Arayan Oğuz’du.

“Efendim?”

“Neredesin lan sen?”

“Evdeyim, bir durum mu var?”

“Yeni hareket emri geldi, toparlanıyoruz. Çabuk karargâha gel. Geç kalırsan Alparslan Komutan’a seni aradığımı, ulaştığımı ama senin sallandığını ve geç geldiğini söyler, ispiklerim. O yüzden çabuk gel buraya!” dedi ve cevap vermeme fırsat tanımadan telefonu yüzüme kapattı.

Telefonu yüzüme kapatan bu ruh hastası herifin bazen gerçekten ciddi problemleri olduğunu düşünüyordum. Ama işte, beni zihnimin karanlık, zehirli kuyularından çekip çıkaran da hep onun bu densizlikleri oluyordu.

Hızla ayağa kalkıp seccadeyi katladım ve çalışma masamın üzerine bıraktım. Hızlı bir şekilde hazırlanıp evden çıkarken, rüyanın o soğukluğu hâlâ ensemde dolaşıyordu. Yasemin, çaresizlik hissi… Ancak ona karşı yelkenleri indirmeyecektim. Şu an yalnızca zamanın iyileştirici, unutturucu ya da idrak ettirici gücüne muhtaçtım.

Beni çok sevmişse nasıl bir başkasını yüreğine kabul edebilmişti?

Ali onu benden daha çok mu sevmişti ki benim sevgim değersiz kalmıştı?

Peki, bu enkazın altında sadece Yasemin mi kalmalıydı?

Onun sessiz gidişini bir kabullenişle mi taçlandırmıştım?

Onu kendi yalnızlığına terk ederken, bu hikâyenin günahkârı biraz da ben değil miydim?

Zihnimde açılan bu sorular, ucu bucağı olmayan bir labirent gibiydi. Her cevap yeni bir çıkmaza, her çıkmaz yeni bir soruya gebeydi. Ve bu düğümü çözecek yegâne el, yine Yasemin’in elleriydi.

Ah, Yasemin... Ruhumun dinmeyen sancısı...

Karargâha varıp hangara adımımı attığımda, ortamdaki gergin hava bir elektrik akımı gibi tenime çarptı. Havada silah yağı ve barutun o tanıdık, genzi yakan kokusu vardı. Herkes teçhizatını kuşanmış, pimi çekilmiş birer bomba gibi bekliyordu. Bakışlar bir anda üzerime kilitlenince topuklarımı sertçe birbirine vurarak esas duruşa geçip selam verdim.  

“Biraz geç kaldım, kusura bakmayın komutanım. Uyuyakalmışım,” diye tekmil verdim.

“Belli hâlinden,” dedi Alparslan abi. Yüzümü ciddi bir ifadeyle inceledikten sonra konuşmaya devam ederek önündeki istihbarat belgelerine geri dönmüştü. “Şuradaki kıyafetleri giyerken bir kulağın da burada olsun. Beni dinle.” derken elini o tarafa doğru hafifçe savurarak işaret etti.

Başımı sallayıp onayladım. “Emredersiniz komutanım,” deyip gösterdiği kıyafetlerin yanına gittim. Beyaz bir gömlek, siyah bir kumaş pantolon... Sanırım bu görev için kamuflajla işimiz yoktu, sivil sızma yapacaktık.

“İşin ucu, yıllardır gölge gibi takip ettiğimiz, küresel ölçekte bir silah ve kimya kaçakçısına dayanıyor. Bu adamlar oyun oynamıyor, niyetleri büyük bir kaos çıkarmak. Bizim için en karanlık soruların cevabı bu şerefsizlerin cebinde. Bu yüzden onları nefes alırken istiyoruz; ölüleri işimize yaramaz.” Fotoğrafları masanın üzerine yaydığında, belimdeki gizli kılıfa tabancamı yerleştirip kemerimi takıyordum. Yaklaşıp inceledim. “Mike Allison ve Ivanov Kardeşler: Dimitri ve Anastasia. Bu şeytani üçlü, Orta Doğu’nun kanayan her yarasında parmağı olan, terör örgütlerinin lojistik damarıdır. Finansal güçleri ise bir devleti sarsacak kadar muazzam.”

“Şerefsizler…” diye mırıldanan Kerem’i duydum.

Başka bir fotoğrafı eline aldı Yiğit. “Theo?” diye sorgularken fotoğrafı çevirdi.

Başıyla onayladı Alparslan abi. “Görünen o ki, bizim elimizden kaçtıktan sonra bu adamların peşine takılmış. Sınır hattında bu sırtlanlardan başka tutunacak dalı yoktu zaten. Ama şimdi önceliklerimiz farklı. Theo eğer kaçmaya yeltenirse tereddüt etmeyin, vurun gitsin. Ancak diğer üçünü sağ salim paketleyeceğiz.” Bakışlarını bir bana bir Oğuz’a çevirdi. “Bu sefer sizi gözünün önünden ayıran namert olsun. Sizin başıma bela olmanızdan korkuyorum.”

“Aşk olsun komutanım, sanki acemiyiz.” dedi Oğuz, o her zamanki iflah olmaz rahatlığıyla.

Ben hariç herkes, hep bir ağızdan Oğuz’a dönüp buz gibi bir sesle “Evet!?” dediğinde, yüzündeki o şaşkın ifade görülmeye değerdi. Dolabı kapatırken onun bu hâllerine bıyık altından güldüm.

“Ama görevde acemiliği ben değil Korkut yaptı,” deyip kollarını göğsünde bağladı. Huysuz bir çocuk gibiydi.

“Komutanım, belli ki kabak yine benim başımda patlayacak. Yapmayın Allah aşkına,” dedim, Oğuz’un o çocuksu inadına takılarak.

“Ben o kabağı sana bir güzel patlatacağım, göreceksin.” dedi bütün huysuzluğuyla.

Kerem, Akif ve Oğuz’un beraber oturdukları uzun metal sandalyedeki boşluğu doldurmak ve Oğuz’u sinirlendirmek adına onun yanına iliştim. Azıcık ittirmemle kenara kayınca bana da ufak bir yer açılmıştı. Kollarını önündeki masaya desteklemişti. Başını bana hafifçe çevirip baktığında dayanamayıp sırıttı.

“Görev anlaşılmıştır diye umuyorum.” diye sordu Alparslan abi.

“Anlaşıldı komutanım!” diye gürledik hep bir ağızdan.

Aslında yarım yamalak anlamıştım ve Alparslan abi bunu biliyordu. Belgeleri toplarken doğrudan gözlerimin içine bakarak konuştu. “Bahsettiğim grup, insani yardım adı altında bir kurumda silah ve kimyasal ticaretiyle uğraşıyorlar. Bir davet verilecek; biz de garson kılığında içeri sızıp, gürültü koparmadan paketleme işlemini yapacağız. Talimat böyle ancak tekrarlıyorum,” derken hepimize göz gezdirdi. “…herhangi bir aksilik durumunda, oldu ki köfteyi çaktılar, kendinizi iyi koruyun. Çünkü güçlü teçhizat ile gitmiyoruz, elimizde yalnız Yiğit ve beklenen vakitte gelecek olan başka bir tim var. Ona göre.”

“Allah’ın izniyle halledeceğiz bunu da komutanım,” dedi Hazar.

“Âmin, İnşallah… Hadi yürüyün.” deyip kollarını koyun güder gibi salladı ileri doğru.

Helikoptere bindiğimizde, Alparslan Abi’den aldığım belgeleri kucağıma koymuş öylece bakıyordum. Ama aslında aklım gördüğüm rüyada ve Yasemin’deydi.

“Korkut’um küçük kardeşin ya da yeğenin falan yok değil mi?” diye sordu Kerem, gürültünün arasından bağırarak.

“Yok abi, niye?”

“Dün gece beşik sallamış gibi bir hâlin var da ondan aslanım.” dedi, yüzünde muzip bir ifadeyle.

“Ondan hallice bir derbederlik var üstümde. Keşke bebek sallasaydım.” dedim, kendi hâlime acı bir tebessümle.

“O kadar diysun?” dedi Akif abartılı bir şaşkınlıkla ve devam etti sessizce önlerine bakan Sude ve Yiğit’i göstererek. “Şu ikisinden bile mi betersin?”

Sude bakışlarını Akif’e çevirdi. “Burada sakince oturuyorum. Kendi kendine kaşınıyorsun resmen Akif.”

Arsızca güldü. “Seni kizdurmayi seviyrum.”

Yiğit’le göz göze geldik. “Bence şükret, bizden beter olamazsın Korkut.”

Oğuz atladı. “Yok abi sizin yine ihtimalleriniz vardır. Korkut…” Bana bakıp acıyan bir tavırla başını salladı. “Vahim…” dedi acıyarak.

Gözlerimi devirip onu itekledim. “Git öteye Oğuz.”

“Şaka yapıyorum ya. Sana kız mı yok oğlum.” Çenemi kavrayıp gösterdi diğerlerine. “Hele şu yakışıklılığa bakın. Şu gözler, dudaklar, kirpikler kimde var ya.” Eline vurup kurtuldum ama salaklığına da gülmeden edemedim.

“Ben başka birini istemiyorum Oğuz. İşimi yapacağım.”

Alparslan abi söze girdi. “Bu ne umutsuzluk yahu. Kerem bile bulmuş, siz elinizi sallayın ellisi.” dedi gülerek.

“Yazıklar olsun komutanım. O ne demek?” dedi Kerem.

“Çirkinsun abi ondan. Hepumuz bu hizli gelişen ilişkinun sirrini merak ediyruk. Meryem yenge sana nasil bakti da evlendi? Bu, benum açumdan tarihin en büyük gizemlerunden biridur vallaha!” dedi Akif abartıyla.

“Sensin çirkin Allah’ın Temel’i. Meryem’im…” deyip iç çekti hayran hayran. “Ben de bazen ona nasıl layık oldum düşünüyorum doğrusu. Çok güzel, benim canım karım.” Kerem’in sesi bir anda durulmuş, sevdanın en saf hâline bürünmüştü.

“Cidden âşık bizim Dadaş,” diye güldü Yiğit. Sonra bakışları beni buldu. “Vallahi Korkut, benden sana ufak bir abi tavsiyesi. Eğer bir yol seni hep aynı duvara çarpıyorsa, önüne bakmayı öğrenmen gerekir. Hem belki geriye bakmaktan önünde sana değer verenleri görmüyorsundur aslanım. Bir düşün bunu.”

Bu sözlerin ardından helikopterin içine ağır bir sessizlik çöktü; sadece pervanelerin tekdüze gürültüsü kalmıştı.

“Bölgeye geldik gençler planı unutmayın sessizce halledeceğiz. Gerekmedikçe silah kullanmak yok.” diyerek sessizliği son uyarısıyla dağıttı Alparslan abi.

Hepimiz onayladık ve arka arkaya helikopterden sarkıtılan iple hızlıca indik. Etrafta uçuşan toprak ve kuru otlardan gözümüzü korumak için ellerimizi yüzümüze siper edip beklerken, arkamı dönünce ilerideki uzun servis tarzı bir aracı fark ettim. Ona yaslanmış bir adam uçuşan tozlardan kendini korumak elini bizim gibi siper etmiş şekilde helikopterin uzaklaşmasını bekliyordu. Helikopter gittiğindeyse bize doğru döndü. Alparslan Abi ona yönelince, aracın bizi götüreceğini düşünerek peşinden ilerledim. Ama elim, farkında olmadan temkinli bir şekilde, ceketimin altında belimde saklı silaha kaymıştı.

“Selamünaleyküm İdris,” deyip elini uzattı Alparslan abi. Birbirleriyle tokalaştılar.

“Ve Aleykümselam Alparslan Komutan’ım.” derken kafasına sarmış olduğu örtünün ağzını açtı.

İdris denen adam Alparslan abinin yanında daha zayıf ve kısa kalan, oldukça esmer bir adamdı. Saçlarını örtüsünden dolayı göremesem de oldukça sık ve koyu sakalları çenesinde kendisini belli ediyordu. Gözleri, o kavruk çehresinde iki zümrüt gibi parlıyordu. Güler yüzlü bir ifadeyle yüzünü bize çevirip “Hepiniz hoş gelmişsiniz asker gardaşlarım.” dedi ve tek tek ellerini hepimize uzatarak tokalaşmaya başladı. Sıra Sude’ye geldiğinde ise elini göğsüne koyarak başıyla selamladı.

Sude gülümseyerek başıyla aldı selamını ve “Hoş bulduk İdris Bey.” dedi.

İdris saatine bakıp tekrar Alparslan abiye dönerek aracı gösterdi. “Hadi o hâlde daha oyalanmayalım Komutanım.” deyip aracın kumandasına basarak arkanın otomatik kapısını bizim için açtı. Kendisiyse şoför koltuğuna geçti.

Alparslan abi hepimiz binince İdris’in yanındaki koltuğa kuruldu.

“Buralarda durum nedir İdris?”

“Son bir aydır oldukça sakindi komutanım ama fırtına öncesi sessizlik derler ya…” Bir yola bir Alparslan abiye bakıyordu konuşurken. “Bu şerefsizler öncesinde de söylemiştim, büyük bir bela açacaklar milletin başına.”

“Allah’ın izniyle engel olacağız.”

“Bizim Türkiye’ye güvenimiz sonsuzdur Alparslan Komutan’ım, şüphemiz yoktur.” derken sesi minnet doluydu.

Çaprazımda, kapının hemen yanındaki tekli koltukta oturmuş GPS’le konumu kontrol eden Yiğit, uğraşını kesip daha rahat duyulması adına başını Alparslan abiye uzattı. “Komutanım bölgeye çok yolumuz kalmadı, ben mahalleye girmeden evvel inip, kendime uygun konuşlanacak bir bina seçmek istiyorum.” dedi.

“İdris bilir seni bırakacağımız yeri.”

“He asker kardeşim mahalleyi dönmeden indirerem ben seni. Endişe buyurmayasan.”

“Eyvallah.” deyip yaslandı. Gözü ön çaprazında oturan Sude’ye kaymıştı ama Sude onu görüyor muydu bilmiyordum. Dertli bir şekilde iç çekip başını tekrar GPS’e eğdi. O iç çekiş, bana fazlasıyla tanıdık gelmişti ve ben de peşi sıra iç çekerek ona ortak olmuştum.

Bakışlarını bana kaldırıp birkaç saniye beni süzdü ve gülümseyip boştaki eliyle dizimi pat patladı. “Geçer aslanım, geçer.” dedi ama bunu söylerken kendi bile emin değil gibiydi.

“Geçecekse tamam abi de, sen de pek inanmadın sanki bu söylediğine.” dedim gülerek.

“Sen karıştırma beni şimdi, benim iş zor zaten.”

“Ha benimkisi kolay?”

“Anlatmadın ki oğlum, müneccim miyim ben?”

“Haklısın abi.”

GPS’i kontrol etti ve ayağa kalkarak içinde uzun namlulu keskin nişancı tüfeğinin bulunduğu sırt çantasını sırtlayıp koltuğun sırtlığına yaslandı. “Şu görevi alnımızın akıyla bitirelim erkek erkeğe toplaşır konuşuruz.”

“Siz mi ısmarlayacaksın abi?” dedi Oğuz hevesle konuşmaya dâhil olarak.

“Sadece ikinize olur, diğerleri kendi arasında halletsin.” dedi gülerek onlara laf atarken.

“Yaziyrum bi kenara Yiğit Efendi, yaziyrum.” dedi Akif.

“Yaz canım yaz.”

“İçkiye fışkıya götürecek bu çocukları… Aman ha Korkut uyma bu Egeli’ye sen.” dedi Kerem, Yiğit’e ters ters bakarken.

“Yok abi ben kullanmıyorum ya.”

“Yiğit ineceksin şimdi.” diye arkaya doğru bağırdı Alparslan abi sesini duyurmak için.

Araba dururken Yiğit bir bize bir Keremlere baktı gülerek ve alayla bizi işaret etti eliyle. “Bu çocukların ağzı süt kokuyor zaten yaşları yetmez Dadaş.” deyip açılan kapıdan atladı ve ön camın önünde Alparslan Abi’ye döndü. Sesi buraya gelmiyordu, sadece Yiğit’in başıyla onaylamasını gördüm ve sonra oradan uzaklaştık.

“Hazır mıyız çocuklar?” dedi Alparslan abi arkasına dönerek.

“Daima hazırız komutanım.” dedi Sude hepimiz adına.

Sürgülü giriş kapısı önüne yaklaşıp durduğumuzda, İdris cama yaklaşan güvenlikle Arapça bir şeyler konuştu. Çok geçmeden binanın önüne çektiği arabanın kapısını açtığında tek tek indik araçtan. Bir adam aceleci adımlarla yanımıza geldi ve Arapça konuştu. Harp Akademisinden hatırladığım biraz Arapça’yla anladığım kadarıyla geç kaldığımızdan bahsediyordu Alparslan ağabeye.

Alparslan ağabey onunla konuşarak ilerlerken peşinden sessizce ilerledik ve içeriye girdik. İçeride çok bir hareketlilik yoktu. Bizimle benzer giyinmiş birkaç garson ve kapılara dikilmiş, ceketlerinin altındaki kabarıklıklardan silahlı oldukları bariz belli olan iri yarı, takım elbiseli korumalar vardı. Bizi alt kata indirip geniş bir kapıdan içeri soktu. Geniş bir mutfaktı. Her birimizin eline üzeri dolu tepsiler tutuşturuldu.

“Yallah Yallah!” deyip ellerini savurdu adam. Anlaşılan hizmette geç kalmışlardı. Zıkkım yeseydiler.

Mutfaktan çıktık sırayla.

“Arapça anladığınız kadar direktiflerini uygulayın.” dedi Alparslan abi merdivenleri çıkarken.

Doğruyu söylemek gerekirse akademide tepsi taşımayı da öğretseler iyi olurdu. Çünkü hem birilerini dinlemek hem merdivenleri çıkmak hem de göt kadar tepside dolu dört tabağı taşımak hiç kolay bir iş değildi.

Alparslan ağabey önden gittiği için onu takip ederek bir odanın önüne geldik. Korumalar tarafından açılan kapıdan girip ortadaki masaya dağıldık. Odaya girer girmez zihnim anında mekânı haritalandırdı; iki koruma kapıda, biri pencere kenarında; hiç kör nokta yoktu. Ortam loştu ve bir duvara harita yansıtılmıştı. Odanın ortasında geniş yuvarlak bir masada 15 kişilik bir grup hararetle konuşuyordu. Biz girdiğimizde sessizleştiler. Masanın başındaysa hedefimiz olan Dimitri, Anastasia ve Mike oturuyordu. İyi haberse Theo görünürde yoktu.

Tepsideki tabakları dikkatlice önlerine bırakırken gözüm masa üzerinde olabilecek her şeyde geziyordu. Geri çekildiğim sırada Mike denilen adamın içeceklerini dolduran Sude’ye olan bakışlarını fark ettim. Sırıtarak apaçık bir şekilde onu süzüyordu. Sude’nin hiç oralı olmayarak sadece içeceklere odaklandığını fark edince ben de zor olsa da yavaşça adımladım.

Mike “İngilizce biliyor musun?” diye sorduğunda bütün tim anlık ona odaklanmıştık.

“Biraz biliyorum.” dedi Sude.

“Güzel, yeterli.” deyip içkisinden arsızca bir yudum aldı.

“Sırası değil Mike, işine odaklan,” dedi Anastasia, Rus aksanıyla soğuk bir rüzgâr estirerek.

“Ne yaptım?” dedi pişkin pişkin gülerken.

“İşiniz bittiyse çıkın.” dedi Dimitri.

Sude’yi göstererek konuştu Mike. “O kalsın.”

“Niye kalıyor Mike? Tanrı aşkına, daha sonra ne halt edersen et.” dedi bıkkınlıkla Anastasia.

“İyi tamam!” dedi tepkiyle Mike ve Sude’ye döndü tatlı tatlı gülümseyerek. Suratını siktiğim. “Toplantıdan sonra görüşelim seninle güzelim.” deyişi kulaklığımdan Yiğit’in o öfke dolu sesini yükseltti.

“Toplantıdan sonra o yüzünü sikeceğim senin, sen bekle.” diye dişlerinin arasından söven Yiğit’in sesini kulağıma yerleştirdiğim gizli kulaklıktan duyduğumda gülmemek için zor tuttum kendimi. Sude sadece başını sallayıp önden çıktığında biz de arkasından çıktık. Sakin bir duvar kenarına çekildik.

“Theo yoktu.” dedi Akif abi.

“Kim bilir nerede keyif çatıyor şerefsiz. Pek etliye sütlüye karışacağını sanmıyorum bunların olduğu yerde. Zaten söz hakkı da vermezler.” dedi Alparslan abi.

“Ekranda bir harita vardı. Masadaki kâğıtları çok göremedim ancak onu olabildiğince almaya çalıştım. İnşallah kaydetmiştir.” Derken yakama iğnelediğimiz düğmeli kameraya baktım.

“Komutanım bir hareketlilik var odada, ayaklanıyorlar.” dedi Yiğit.

“Yemeklerini şimdi götürdük, niye kalkıyorlar?”

İlerideki merdivenlerden gelen telaşlı ayak sesleriyle o tarafa döndüğümüzde koşar adım inen Theo’yu gördük. Adımlarını bizden tarafa çevirip ilerlerken bir anlık yavaşlayarak bize şüpheci bir göz gezdirdi. Alparslan Abi’ye biraz daha uzun süre baktı. Ancak tanıyamadığını düşünüyorum ki, telsizinden gelen seslerle tekrar hızlanarak odaya gitti ve kapıyı tıklayarak içeri girdi.

Alparslan Abi’ye baktım. “Sence tanıdı mı komutanım?” diye sorduğumda bana baktı.

Dudaklarını yukarı kaldırarak derin bir iç çekti ve başını iki yana salladı. “Bilmiyorum, emin değilim ama temkinli olmamız lazım. Her an her şey olabilir, dikkatli olun. Akif gidip tuvalette gelecek destek timiyle irtibat kur ve ne kadar vaktimiz olduğunu öğren.”

“Emredersiniz komutanım.” deyip hızlı adımlarla yanımızdan ayrıldı.

---

İçerideki kaosun tam ortasına bir gölge gibi dalan Theo’nun gelişiyle, odadaki hararetli uğultu kesildi ve tüm bakışlar ona döndü. Mike avcunda buruşturduğu kâğıtları Theo’ya bir hışımla savurdu. “Hani her şey tıkır tıkır işleyecekti?” diye sordu sitemle.

Theo, yüzündeki tiksinti dolu ifadeyi gizlemeden Mike’a doğru meydan okuyan bir adım attı. Zaten her şeyini kaybetmişti. Onlara sadece bu bok çukurundan sağ salim kurtulup kaçmak için katlanıyordu. Ama kendisine bir hayvan muamelesi gösterilmesi damarlarındaki o son gurur kırıntısını tetikliyor, içindeki öfkeyi körüklüyordu.

Kendisinin dahil bu odadaki herkesin eli kanlı, iğrenç katiller olduğunu biliyordu. Hiçbiri ötekinden aşağı kalacak kadar iyi değildi.

“Ben seni defalarca uyarmaya çalıştıkça beni susturmayı seçtin; şimdi planın bir enkaz gibi elinde patlamasından beni sorumlu tutamazsın,” dedi ölümcül bir sükûnetle ve elindeki telsizi masanın tam ortasına, bir meydan okuma gibi fırlattı.

Dimitri atıldı söze. “O bölgede taşımanın problem yaratmayacağını açıkça söylemiştin Theo. Tırları durdurmuşlar.”

“Sabah beni başınızdan savmasaydınız, size bir takım hissettiğim tehlikelerden söz edecektim. Ama ne yazık ki artık ok yaydan çıktı, plan mahvoldu,” derken zihninin karanlık odalarında, içeri girmeden hemen önce gördüğü o aşina çehre yankılandı. Kaşlarını çatarak boşluğa kilitlendi; o tanıdık simayı hafızasının derinliklerinden söküp çıkarmaya çalışıyordu.

“Komutanım, Theo ile Mike kavga ediyorlar.” diye dürbününden gördüğü kadarını anlattı Yiğit bize o sırada.

“Biraz duyuyoruz Yiğit, sen de tetikte ol. Theo olmasa çok kolay atlatacaktık bu işi ama lanet olsun ki burada.” dedi Alparslan sinirini kontrol etmeye çalışarak. Aslında içi kaynıyordu. Kardeşlerini toprağın soğuk bağrına vermiş olmanın verdiği o dinmeyen öfkeyle, o adamı kendi elleriyle cehennemin dibine kadar sürüklemek istiyordu. Ant içmişti o kara günden sonra; hiçbir şehidin kanı yerde, o zalimin ahı da kimsede kalmayacaktı. Theo kendisini elbette tanıyacaktı; çünkü kaçışın sonu, Alparslan'ın namlusunun ucuydu.

İçerideki hararette Theo tekrar düşündü. O bakışları nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştı. O an kafasında çakan şimşekler, ona yarım yamalak hatırladığı geçmişini bulmasında yardımcı oldu. O iri yarı adamı aylar önce, Kuzey Irak’ta gördüğüne artık adı gibi emindi. Yoğun ateş altında, Azrail ile köşe kapmaca oynarken canını oradan zor kurtarmıştı. Son anda, gözlerine baktığında sonunun geldiğini sandığı bu adamdan, kaderin bir oyunuyla sıyrılmıştı. Alparslan’ın pençesinden bir şans kurşunuyla kurtulmuştu ama aynı tuzağa ikinci kez düşmeye niyeti yoktu.

“Düşün Theo, düşün.” diye geçirdi içinden Theo. Gözü etrafı taradı. “Hepimizi kurtarmamı istiyor musunuz?” dedi kısık ama otoriter bir sesle.

Dimitri, anlam veremeyen, şüpheci bir yüz ifadesiyle Theo’ya baktı. “Neyden?”

“Neden hâlâ onu dinliyoruz ki?” diye homurdandı Anastasia. Daha fazla vakit kaybetmeye tahammülü kalmamıştı.

Theo, aniden belindeki silahı çekip, “Çünkü Türkler burada.” derken Mike’ın bacağına rastgele ateş etti. Odanın içinde patlayan silah sesiyle birlikte Mike’ın acılı feryadı da yankılanmıştı.

Dimitri silahını çıkartıp Theo’ya doğrulttu. “En başından beri seni yanımızda tutmamamız gerekirdi zaten.” dedi tetiği ezmeye hazırlanırken.

“Beni dinleyin!” diye dişlerini sıka sıka konuştu Theo. Ölmek istemiyordu. Ölmeyecekti. Elini kaldırıp kapıya savurdu. “Birazdan bizi burada keklik gibi avlayacaklar, haberiniz yok! Türkler burnumuzun dibine kadar girmişler. Beni dinleyin ki buradan sağ çıkalım.” Mike’a bakıp, onu bir kalkan gibi kullanarak kolunun altına girdi.

“Komutanım bu Theo durumu anlamış bence, hazır olun.” dedi Yiğit. İçinde tarif edilemez bir sıkıntı peyda oluyordu. Helikopterde Sude’yi kıskandırmak için kurduğu o beyhude cümleler şimdi boğazında bir düğüm gibi kalmıştı. Yüreği sanki bir mengenede sıkışıyordu. Derince bir iç çekerek zihnindeki gürültüyü susturdu ve odağına kilitlendi.

Theo, odadaki diğer adamlara baktı. “Yangın merdiveninin kullanalım. Siz önden korumak için çıkın ki Mike’a dokunamasınlar.” dediğinde birbirlerine şüpheyle bakan adamlara sinirle kükredi. “Hadisenize!”

Theo, Mike’ın iniltileri eşliğinde temkinli adımlarla ilerliyordu ama asıl derdi Mike değil, kendi canını korumaktı. Biliyordu, özel harekatın elinden kaçmak öyle kolay değildi ve bu onun son şansıydı.

“Komutanım Theo ve Mike’ı görüyorum. Çıkacak gibiler. İndireyim mi?” diye sordu Yiğit, parmağı tetiği ezmek için sabırsızlanırken.

“Mike’a dikkat et. O Theo şerefsizinden her şeyi bekliyorum.” dedi Alparslan.

“Anlaşıldı.” derken bütün odağını tamamen dürbününe vermiş, parmağı tetiği iyice kavramıştı. Anlık gelebilecek her hamleye karşı tüm duyularını açmıştı. Hedefi Theo’yu indirmekti ama adam tilki kurnazlığıyla Mike’ı çok iyi bir şekilde kendine siper ediyordu. Bu adam izlendiğinin, kendileri tarafından izlendiğinin pek açık farkındaydı. Ama Yiğit ona göz açtırmayacaktı.

Vücudunu rahatlattı ve derince iç çekti. Grubu dikkatlice takip etti ve onlar merdiven kapısından geçemeden silahını ateşledi.

Silahın patlamasıyla birlikte namludan çıkan kurşun, camı bir kristal gibi tuzla buz ederek Theo’nun sağ koltuk altından içeri girdi. Theo, sanki görünmez bir balyoz yemiş gibi sarsıldı. Nefes almaya çalıştı ama ciğerlerine dolan sadece kandı. Son aldığı yarım yamalak nefes, boğazında boğucu bir hıçkırık gibi asılı kaldı. Elini kaldırıp yarasını yoklamak istedi ancak vücudu artık ona itaat etmiyordu. Göğsü içerisine oturan kurşundan vücuduna yakıcı bir sızı yayılıyordu. Theo, Mike’ın kollarının arasından sıyrılmasıyla dengesini tamamen yitirdi ve dizleri, bu ağır yükü taşıyamayarak yere kapaklandı.

Zaman Theo için hükmünü yitirirken, Mike can havliyle yere eğildi. “Ne oluyor?” diye dehşetle bağırırken gözleri Dimitri ve Anastasia’yı aradı. Onların kendisini bir kenara atıp kaçtığını görünce dişlerini gıcırdattı. “Adi Rus köpekleri!” diye mırıldandı ve etrafa bir fare gibi sığınacak delik aradı. Sendeleyerek ilerlediği o anda, Sude’nin arkası dönük bir vaziyette, bir profesyonel titizliğiyle belgeleri topladığını fark etti. Sessiz ve sinsi adımlarla ona yaklaşıp, cebindeki tabancayı Sude'nin şakağına adeta bir mühür gibi yasladı.

Yiğit, o sırada hepsinin çıktığını düşünerek açı değiştirdi ve yangın merdivenine çevirdi silahını. “Komutanım bizimkilerden birkaç kişiyi arka yangın merdivenine gönderin. Adamlar kaçıyor.” derken parktaki araçları etkisiz hâle getirmek için tekerleklere ateş etti. Ancak kulaklığından yükselen o sesle birlikte sanki dünya dönmeyi bıraktı, tetikteki parmağı güçsüzce gevşedi.

Mike, bir kolunu Sude’nin göğsüne adeta bir zincir gibi dolamış, silahı şakağına acımasızca bastırmıştı. “Türk müsün sen?” dedi, sesinden nefret damlıyordu. Dizindeki acı, ölüm korkusunun yanında artık bir hiçti.

“Önce o silahı çek!” dedi Sude. Sesi, bir kılıç kadar keskin ve korkusuzdu. Yiğit’in orada olduğunu bilmek, ona çelikten bir irade veriyordu.

“Benim buradan tek çıkış biletim sensin! Seni kimse vurmaz.” derken Sude’ye daha da sokuldu. O an, Sude’nin belindeki silahın soğuk sertliğini bacağında hissetti. Sude’yi daha sıkı tutarak hızlı bir hamleyle Sude'nin belindeki o silahı çekip uzağa fırlattı ve kendi namlusunu tekrar şakağına dayadı.

O sırada Yiğit kaçanları timden geleceklere bırakarak tekrar odanın camına odaklanıp içeriyi seyretmeye başladı. Timden Hazar, Kerem ve Oğuz yangın merdivenin dışında yönelirken kalan diğerleri Sude için toplantı odasına yöneldi.

Yiğit’in telsizdeki sesi, gizleyemediği bir endişeyle titrese de sakin kalmaya çalışarak oldukça alçak çıkıyordu. "Komutanım, Sude'yi camdan gelebilecek tehlikelere karşı kalkan yapıyor. Atış açım kapalı, risk alamam.”

Alparslan girdi içeriye hiç düşünmeden. “Silahı indir, insan gibi konuşalım.” dedi sesini sakin tutmaya çalışarak. Ama içeride fırtınalar kopuyordu. Kimseyi şehit vermek istemiyordu. Özellikle de kız kardeşi bildiği Sude’yi asla.

“Konuşmazsınız. Siz Türkleri biliyoruz, amacınız bizi etkisiz hâle getirmek. Ben bugün burada ölmeyeceğim.” derken ürkek adımlarla geriye çekiliyordu.  

“Bak sizi yok etmek isteseydik buraya bir roket gönderir, burayı size mezar bellerdik. Ama yapmadık. Siz bize sağ lazımsınız. Söz veriyorum, kılına bile dokunulmayacak,” dedi Alparslan, her adımını tartarak.

“İngiltere vatandaşıyım ben! Bana zarar verirseniz uluslararası bir krizin fitilini ateşlersiniz!” diye böbürlendiğinde, artık sabrı taşma noktasına gelen Alparslan sinirle saç diplerini kaşıdı.

“Bak, problem istemiyoruz sadece seni götürüp sorguya alacağız. Fazlası yok.” deyip bir adım daha yaklaştı. “Şimdi onu bırak.”

“Yaklaşma, sıkarım kafasına!”

Onu öldürürsen, buradan sadece cesedini çıkaracaklarını sen de benim kadar iyi biliyorsun. Bu kumarı oynama,” dedi Alparslan ve yerdeki Theo’yu işaret ederek alaycı bir tınıyla ekledi. “Bak, elim kadar mermi almış canını. Epey canı yanmıştır. Seni de böyle vatanından uzakta öldürmek ayıp olur İngiltere Prensi.”

Mike yerde kanlar içinde yatan Theo’ya, sonra dizine ve tekrar Alparslan’a baktı. Zihni bir çıkış yolu arıyordu. Yine de karşısındaki askere güvenemiyordu. Türkler hakkında hiç güzel şeyler duymamıştı.

“Hadi sen onu bırak ben de seni Türk misafirperverliğiyle tanıştırayım. Biraz şu belgelerden bahsedersin bize belki?”

Sude, şakağındaki namlunun baskısının bir anlık tereddütle hafiflediğini hissettiği an, askeri bir refleksle namluyu kavrayıp silahı çevirmeye çalıştı. Ancak Mike’ın parmağı korkuyla tetiğe asıldı. Odanın içinde patlayan o tek el silah sesiyle herkes kalakaldı.

Sude, yan tarafına saplanan o yakıcı sızıyla yüzünü buruşturup yarasını tuttu. Silahtan çıkan mermi, kaburgasını sıyırıp geçmişti. Parmaklarının arasından sızan sıcak kanı hissettiğinde nefesi kesilmişti.

“Sude!” diye haykırdı Alparslan, tüm profesyonelliğini bir kenara iterek yanına atıldı.

Mike, panik içinde kaçmaya yeltenirken, Korkut Alp öfkeyle üzerine atılıp çelme takarak onu yere yatırdı ve kendi namlusunu acımasızca ensesine bastırdı.

Her şeyi en uzağından seyreden Yiğit ise işittiği silah sesiyle sanki taş kesmişti yerinde. Öylece donup kalmıştı bakışları. Telsizden gelen konuşmaları, o anki bağırışları sadece boğuk bir uğultu şeklinde duyuyordu. Sude’nin vurulduğu düşüncesiyle vücudundaki bütün kan resmen çekilmişti ve ne yapacağını şaşırmıştı. Onu koruyamadığını düşündü ilk ve içinde bir yanı bu fikri destekleyerek yüreğini söküp aldı. Dürbünden bir kez daha karşılaşmaya korktuğu o manzaraya bakmaya ve durumu teyit etmeye cesaret edemedi. Eli ateş değmiş gibi dehşet içerisinde itti silahını. İçi içine sığmıyor, ciğerleri nefes almak yerine panik ve korkuyla vücudunun içerisinde sıkışıp işlevini yerine getirmiyordu.

“Pençe 1’den Pusat’a, duyuyor musunuz?”

“Pusat?”

Titreyen elleriyle yeleğindeki telsizi açtı. “P-pusat 3 dinlemede,” dedi ama sesini kendisi bile zor duymuştu.

“Sesiniz çok derinden geliyor. Sinyal mi kötü?”

Kendini toparlamaya çalıştı. Boğazını temizleyip yutkundu. “Sinyal yerinde. Yakın mısınız?”

“Birkaç dakikaya oradayız. Durum nedir?”

“Hedefler kaçmaya kalkıştı. Theo etkisiz hâle getirildi, diğer üçüyse alındı.”

“Hepiniz iyi misiniz?” diye sordu Pençe timinin komutanı Ertuğ. Bu soruya cevap vermeye korktu Yiğit. Gerçeği düşünmek istemiyordu. Sude’sini kaybettiği fikri aklını kaçırmasına sebep olacaktı.

“Yetiştik aslanım.” diye cevapladı bu sessizliği.

“Yiğit, Ertuğ’dan haber var mı?” diye sordu Alparslan.

“Birazdan buradalar komutanım.” dedi. “Komutanım,”

“Söyle.”

“İnebilir miyim?”

Alparslan, Yiğit’in sesindeki o korkulu tınıyı fark ederek daha fazla endişe duymasını istemedi. Gözüyle etrafı kolaçan etti kısaca ve bir tehlike hissetmeyerek “Gelebilirsin.” dedi.

Yiğit apar topar bütün teçhizatını kucaklayıp konuşlandığı binadan ayrılarak karşıya koşar adım gitti. Ne diyecekti ne yapacaktı bilmiyordu. O birkaç yüz metrelik mesafe, bacaklarına pranga misali dolanan korku yüzünden uzadıkça uzamıştı. Kalbi göğüs kafesine düşmanmışçasına çarpıyordu. Sadece Sude’sini düşünüyordu. Onu görüp durumunu bilmek istiyordu. Allah’ım, ne olur iyi olsun diyebilmekten başka bir şey yapamıyordu.

Bahçeye girerken diğer timin de yaklaştığını görerek adımlarını yavaşlattı. Ellerinin dolu olmasından dolayı başıyla selamladı Ertuğ’u. “Hoş geldiniz komutanım.”

“Hoş bulduk Yiğit. Diğerleri nerede?”

“İçerideler komutanım. Bu taraftan.” deyip önden aynı tempoyla ilerledi.

İçeri adımını attığında zaman Yiğit için adeta durdu. Gözleri delicesine bir korkuyla Sude’yi aradı. Sude bir sandalyeye oturtulmuştu. Akif, Sude’nin gömleğini kaldırıp yarasına bakmaya çalışıyorken içeri girenlere döndüler. Yiğit'in gözü Sude'nin şans eseri ucuz atlattığı o kanlı yaraya takıldığında dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu.

“Akif ağır değil dedim ya. Bırak beni be adam!” dedi Sude ve ellerini sinirle itekledi.

Yiğit, Sude’nin isyankâr ve diri sesini duyduğunda büyük bir rahatlamayla tuttuğu korkulu nefesi bıraktı. Şükürler dileyerek kollarındaki ağır teçhizatlarını birkaç adım ötesindeki masaya bırakıp Sude’ye baktı.

“Uy Allah’um Ya Rabbim ya! Tutti katir inadun ha!” diye isyan etti Akif ve pes ederek kalktı.

Alparslan ters ters baktı Sude’ye. “Sude canımı sıkma benim baktır şu yarana.”

Sude oflayarak etrafına bakarken Yiğit’le göz göze geldi. Yalan söyleyemeyecekti, canı gerçekten acıyordu. Yine de ne kadar küste olsa bu adamın varlığının sancılarına iyi gelmesi ona çok hoş geliyordu. Ve onu tekrar geri kazanmak da istiyordu ama geç olduğunu düşünüyordu. Akif haklıydı. Katır gibi bir inada sahipti ve belki de içerlememesi gerektiği kadar fazla içerlemiş, ilişkilerini elleriyle yok etmişti. Yiğit ona bir adım geldikçe Sude iki adım geri kaçmıştı ve belki de artık ona eskisi gibi gelmeyecekti.

Ona bunu yaptıran korkularıydı. Yiğit’le sevgili olarak geçirdiği bir yılı çok güzeldi, çok güvenliydi ama sonra korkuları gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu kadar mutlu olmak ona çok garip gelmişti ve o andan itibaren her şeyden şüphe etmeye başlamıştı. Şimdilerde ise durulmuştu bu korkusu. Yiğit’i her şeyiyle o kadar özlemişti ki göğsüne sokulup, ellerini avuçlarına bırakıp öylece sessizliklerini dinlemek istiyordu.

Yiğit’te farklı sayılmazdı. Sürekli yan yana ama birbirlerinden bu kadar uzakta olmaları canını çok fazla sıkıyordu. Sude’nin ne kadar gururlu olduğunun da bilincindeydi kendisine gelmeyeceğini biliyordu ama yorulmuştu artık. Sude’den yavaş yavaş umudunu kesiyordu. Artık kendisini sevmediğini bile düşünüyordu. Hatta tayinini istemeyi de düşünmüştü ama sonra vazgeçmişti. Başka yerde nasıl yapacaktı ki? Burada en azından aklı onda kalmıyordu. Uzağında kalsa daha çok düşünecek belki odağını kaybedecekti. Bugün olanları düşününce bu fikri tamamen aklından silmişti. Uzağa gidemezdi. Ona bir şey olduğu haberini kilometrelerce uzakta almaya dayanamazdı.

Görevi devredip karargâha dönene kadar Yiğit’ten pek ses çıkmamıştı. Hangara geldikleri vakit herkesin silahını toplamış, temizliklerini yapmak için hangardaki masaya dizmişti. Bir yanda telefonundan kısık sesle bir Karadeniz şarkısı açmış ona eşlik ederken, diğer yanda dalgınca silahların temizliğini yapıyordu.

“Yüksek dağlara doğri, haykırsam sevduğumi.” Elindeki temizlik çubuğunu silahın namlusuna doğru sürdü. “Belki dağlar anlardi nasıl özleduğumi.”

Revirden, Kerem’in idareten yaptığı pansuman yenilenip, daha sağlam hâle getirilmiş bir şekilde çıkan ve ardından eşyalarını dolaba koymak için hangara gelen Sude, girişten duyduğu şarkıyla kapının ağzında durup dinledi. Sonra yavaş adımlarla kapı aralığından girdi.

Adım seslerini duyduğunda Yiğit arkasına dönerek kimin geldiğine baktı ve Sude’yi gördü. İyi olduğunu gördüğünde içine su serpilmişti. Tekrar önüne dönerek yağı namlunun içerisine damlattı ve işine devam ederken sesini olabildiğince düz tutmaya çalışarak konuştu. “İyi misin?”

“İyiyim,” derken dolabını açıp eşyalarını koydu.

“Yaranı görmedim. Akif mi abarttı?”

“Her zamanki Akif işte. Abartılacak bir şey yok, ufak bir sıyrık,” deyip işi bitmiş olsa da dolabında oyalandı.

Başıyla onaylayıp iç çekti Yiğit. Dayanamıyordu artık. İçinde tutup susmaktan ya da her konusu açıldığında susturulmaktan patlayacaktı. Elindeki namlu ve bez bir anda aşırı ağırlaşmış gibi elleri masaya düştü ve omuzları çöktü. “Sude, konuşabilir miyiz artık?” deyip oturduğu yerde ona döndü.

“Neyi?”

“İlişkimizin ne olacağını…” Birkaç saat öncesini hatırlayınca duraksadı. “Ben çok korktum. Bugün seni kaybedeceğim diye resmen aklımı kaybedecektim.”

Sude'nin çenesi kasıldı, bakışlarını kaçırdı. “Hiç sırası değil Yiğit, lütfen.”

“Şimdi değil, sonra değil, ne zaman?!” Yiğit'in sesi hangarın içinde yankılandı, oturduğu tabureden hışımla kalktı. “Ben bıktım Sude!”

Sude o an acı, kırık bir histeriyle güldü. Gözleri hayal kırıklığıyla anında dolmuştu. “Bıktın… Biliyorum bıktığını zaten.” Titreyen ellerini gizlemek için kollarını göğsünde kavuşturdu. “Eniştem de aynı böyle dedi ablama. 'Beni bıktırdın' dedi… 'Ben bıktım senden' dedi. Sonra da hakkıymış gibi aldattı. Ne olur Yiğit, rahat bırak beni.”

Yiğit onun bu kaçışına, aralarına çektiği bu travmadan duvara daha da delirdi. “Ben senin beni dinlememenden bıktım!”

“YA NEYİNİ DİNLEYECEĞİM?!” diye tüm öfkesiyle bağırdı Sude, kollarını iki yana açarak. Ani hareketi kaburgasındaki yarayı sızlatsa da öfkesi acısına baskın gelmişti.

“Ulan her gün gözünün içine bakıyorum! Acaba bugün ne değişecek, beni dinleyecek mi diye her gün seni tartıyorum.”

“Bakma! O kızın da baktın gözünün içine, gülüyordun! BAKMA LAN, İSTEMİYORUM!”

“Defalarca kez anlattım!” diye bağırdı Yiğit, adımlarını ona doğru sertçe atarken. “Bir çamur at, lekesi kalsın değil mi? Sevme beni tamam mı, sevme! Ama bana cehennemi yaşatmaya da hakkın yok!”

Sude'nin gözünden bir damla yaş süzüldü, öfkeyle yüzünü sildi. “Başlarım çamuruna da bokuna da!” Arkasını dönüp hızla çıkışa doğru yürümeye başladı.

“Boğuluyorum artık…” Yiğit'in ağzından dökülen bu yorgun, tükenmiş fısıltı Sude'yi olduğu yere çiviledi. Durdu. Bir saniye sonra fırtına gibi geri dönüp Yiğit'in dibinde bitti.

“Sen mi boğuluyorsun?” İşaret parmağını Yiğit'in göğsüne sertçe bastırdı.

“Bana haksızlık yapıyorsun Sude-”

“Seni gördüğüm her an, o kızın dudaklarının senin dudaklarına nasıl değdiği geliyor aklıma! Nefes alamıyorum!” Sude yumruk yaptığı elleriyle Yiğit'in göğsüne vurmaya başladı. Yiğit onu durdurmadı, sadece gözlerinin içine baktı. “Ama sen boğuluyorsun öyle mi Egeli?! O kızın gözünün içine bakıp nasıl güldüğün aklıma geldikçe kör olmak istiyorum! Ama sen boğuluyorsun!” Sude avazı çıktığı kadar bağırarak ellerini bir kez daha Yiğit'in sert göğsüne geçirdi. “ÖYLE Mİ EGELİ?! BOĞUL! BEN BOĞULUYORUM YA, SEN DE BOĞUL!”

Bu şiddetli patlama, az evvel acısını adrenalinle bastırdığı yarasını fena hâlde tetiklemişti. Sude'nin nefesi aniden kesildi, yüzü acıyla buruşurken eli gayriihtiyari sızlayan kaburgasına gitti.

Yiğit bunu fark ettiği an, yüzündeki o sert, öfkeli ifade saniyeler içinde paramparça oldu; yerini dizginleyemediği bir paniğe ve şefkate bıraktı. Kendi kırgınlığını, aralarındaki o hararetli kavgayı saniyesinde unutup, “Sude…” diye fısıldadı çatallı, korku dolu bir sesle. Ona telaşla bir adım atıp, incitmekten delicesine korkar gibi elini sızlayan kaburgasına doğru uzattı. Sude'nin canının yanması, az önce göğsüne yediği o sert yumruklardan bin kat daha fazla acıtmıştı içini. Ancak Sude inatla hıçkırarak geri çekilip ona dokunmasına izin vermeyince, Yiğit onun acı içinde kıvranmasına daha fazla dayanamadı ve Sude'nin bileklerini yakaladı. Canını yakmadan ama kaçmasına da izin vermeden onu kendine çekti.

Yiğit’in sesindeki o bağırış, şimdi çaresiz ve yaralı bir isyana dönüşmüştü. “Ben öpmüşüm gibi davranıyorsun! Ayrıca ben ona gülmedim tamam mı? GÜLMEDİM!” Gözleri alev alevdi. “İĞRENMİŞTİM! O an nasıl iğrendiysem, hâlâ da öyle iğreniyorum! Benim gözüm ne o zaman ne de şimdi senden başkasını görmedi, tamam mı?!”

Sude duyduklarını inatla inkâr ederken başını iki yana sallayıp bileklerini kurtarmaya çalıştı ama Yiğit onu bırakmadı.

“Bak Sude…” Yiğit'in sesi artık bağırmıyor, aksine çaresizce titriyordu. “Bak bugünün yarını var, Allah aşkına yalvarıyorum sana… Şehit olursan, şehit olursam…”

“Kes!” dedi Sude, başını hızla öne eğerken. Gözünün önüne gelen o acı anların hayali bile nefesini kesmişti. Ona sırtını dönmek istedi.

“Ben giderim buradan…” dedi Yiğit. “Ama…”

“Yiğit, sus!” Sude sessizce ağlarken öylece durdu.

“Dayanmıyorum bu hâline. İstifa dahi edemiyorum, tüm o borçları nasıl öderim? Ayrıca ben… Vatanım için yemin ettim.” Sesi artık kırık döküktü. “Ama bana nefes aldırmaz oldu bu hâlin. Söyle bana ne yapmam lazım? Susma ne olur… Kendimi sana aklayamıyorum.”

Sude'nin hıçkırıklarıyla sırtı sarsıldı. Yiğit'in bu kadar çaresiz, bu kadar yıkılmış bir sesle konuşması yüreğinde ona karşı ördüğü o son zehirli duvarı da tuzla buz etmişti. Birinin karşısında bu kadar aciz, bu kadar gardını yitirmiş hissetmek Sude’nin cinlerini tepesine çıkartıyordu. Bütün gücüyle Yiğit'in yakasına yapıştı.

“Tamam, it gibi pişmanım! Hem sana hem kendime yaşattıklarım için nefret ediyorum kendimden!” Parmağıyla kendi şakağına vurdu acımasızca. “…ama durmadı bu kafa. Durduramadım, inadımı da gururumu da..."

Avazı çıktığı kadar bağırmak ciğerlerini zorlamış, taze yarasını alevlendirmişti. Yüzü acıyla buruşurken nefes nefese kaldı.

“Sude, yaran…” diyerek endişeyle ellerini ona uzattı Yiğit ama Sude yaşlı gözlerle başını iki yana sallayıp konuşmaya devam etti.

“İçim içimi kemirdi senden uzakta kalırken. Ketum duruyorum diye ben senin yaşadıklarını yaşamıyor muyum? Senin gibi hissedemiyor muyum sanıyorsun?” Sesi artık bağırıştan çıkmış, çaresiz bir hıçkırığa dönüşmüştü. Kaburgasındaki sızı yüzünden iki büklüm olmamak için Yiğit'in yakasına daha sıkı tutundu.

“Ben çok aptallık ettim Yiğit, farkındayım ve çok pişmanım. Sen benim ilk sevgilimdin, ilk sevdamsın.” Derin bir nefes almaya çalıştı ama acı buna izin vermedi. “Ben sana güvenmemekten öte başıma gelebileceklerden korktum. Ablam gibi ortada kalırım diye ödüm koptu ve bu vesvese beni sana karşı doldurdu ve uzaklaştırdı. Korkumdan seni de kendimi de mahvettim. Keşke bu kadar geç kalmasaydım ama-”

Sude’nin çaresizce dökülen sözleri, Yiğit'in sabrının son damlasını da taşırdı. Daha fazla konuşmasına, kendini veya onu suçlamasına tahammülü kalmamıştı. Yiğit sert bir hamleyle aralarındaki o son mesafeyi kapattı. Yiğit'in dudakları, Sude'nin nefes bile almadan itiraf ettiği gerçekleri es geçerek büyük bir öfke ve özlemle onunkilere kapandığında, Sude’nin sesi boğazında kalakaldı.

Sude’nin Yiğit’in yakasını sıkı sıkı tutan eli afallamayla bir anlığına gevşedi. İkisinin de içlerinde yer etmiş o koca, zehirli ağırlık kaç yıldır süregelen özleme katılarak bir alev topuna dönüşmüştü. Bu; duygusuz, boş bir öpücük ya da sadece tutkulu bir öpücük değildi; yılların birikmiş öfkesini, "bana bunu nasıl yaparsın" isyanını ve dizginlenemez arzusunu birbirlerinin dudaklarında can yakarcasına tükettiler.

Yiğit, Sude'nin belini güçlü kollarıyla sarıp onu hemen arkalarındaki metal dolaplara hırsla yasladı. Sude’nin sırtının çarptığı kapağın çıkardığı tok ses hangarda yankılanırken, ani darbeyle kaburgasındaki yaraya bıçak gibi bir sızı saplandı. Dudaklarından acı dolu, boğuk bir inilti koptu. Ama Yiğit o iniltiyi saniyeler içinde kendi dudaklarıyla yuttuğunda acı, içine düştükleri ateş tarafından uyuşturucu misali hissizleştirilmişti. Sude'nin serbest kalan elleri yeniden Yiğit'in yakasına, oradan da terli ensesine tırmanıp saçlarına amansızca dolanırken, dudakları hiç ayrılmamak için yemin etmişçesine onunkilerde gezindi. Sude, Yiğit’in bedenine yaslı duran göğsündeki gümbür gümbür kalp atışlarını sanki kendi içinde hissediyordu. Yeniden bir atıyormuşlar gibiydi.

Bedenleri arasında milimetrelik bir boşluk bile yoktu; ruhları arasında kördüğüm olmuş aşk ise şimdi kontrol edilemez bir şehvetle çözülüyor, aralarındaki o kararlı öfke yerini tamamen birbirlerine duydukları muhtaçlığa teslim ediyordu.

Yiğit nefes nefese hafifçe geri çekilerek dudaklarını onunkinden ayırdığında, ikisinin de dudağına değen serinlik hoşlarına gitmemişti. Sude’nin yakasındaki eli yukarıya kayarak Yiğit’in yanağını buldu ve orayı başparmağıyla okşadı. Nefeslenirken, alınları birbirine dayalı bir hâlde, birbirlerinin koyu bir arzuyla buğulanmış gözlerine baktılar biraz. Yiğit daha fazlası olabilirmiş gibi alnını onun alnına iyice bastırarak yaslarken, titrek ve derin bir iç çekti.

Biraz önce celallenmiş, gitmekten bahsederken şimdi durulmuş, bütün hücreleriyle yalnızca Sude’sinin dibinde soluklanmak ve yaşamak istiyordu. Uzatmak istemiyordu daha fazla. Ne gurur ne başka bir şey düşünmeyecekti artık. Öyle hafiflemişti ki yüreği, sanki az önce içinde alev alev yanan kendi değildi.

“Egelim…” dedi Sude pürüzlü, fısıltı gibi bir sesle. Yiğit’in bunu duymaktan ne kadar hoşlandığını biliyordu.

Yiğit yüzünde kocaman bir tebessümle, başını Sude’yi görebileceği kadar geri çekerek gözlerine baktı. “Sude’m…”

 

---

Herkese merhabalaaarr! Nasılsınız bakalımm??

Bölümüüü, sahneleriiii nasıl buldunuzz? En çok nerede kaldınız söyleyin bakalımm.

Sizce bir sonraki bölüm ne bekliyor bizlerii?

Buraya kadar okuyup oylarını ve satır arası yorumlarını eksik etmeyen herkese yürekten teşekkür ederim. Sizin yorumlarınızı okumayı çok seviyorumm ✨

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere! Kendinize ve yüreğinize çok iyi bakın... 🥀


Yorumlar

Popüler Yayınlar