kandeli bölüm 4
4
“Tanrının
bana baş edemeyeceğim bir şey vermeyeceğini biliyorum. Sadece keşke bana bu
kadar güvenmeseydi diyorum.”
-Fyodor
Dostoyevski, Suç ve Ceza-
---
Gök kubbe delinmişçesine yağan yağmur,
şiddetli rüzgârın kırbacıyla birleşip vücuduma amansız darbeler indiriyordu. Hava
o kadar kasvetli, o kadar kurşuniydi ki; ne vakit gelsem zümrüt bir derya gibi
uzanan Kandeli, sanki bütün renklerini bu tufana kurban vermiş, ruhu çekilmiş
bir ceset gibi soluklaşmıştı. Sırılsıklam kabanımın altında zangır zangır
titreyen bedenime aldırmadan yürümeyi sürdürdüm. Dilimde ise ne zamandan beridir
tekrar tekrar söylediğimi bilmediğim ama bir zırh gibi ruhumu kuşatan o
mukaddes ayet yankılanıyordu: “Sizin hayır bildiklerinizde şer; şer
bildiklerinizde hayır vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz.”
Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Aklımda,
dilimde yalnız bu cümle vardı. Belki de bu kıyametvari fırtınada beni diz
çökmekten kurtaran, ruhumun en ücra köşelerine nüfuz eden bu ilahi kudretti.
Allah’ın beni terk etmediğini biliyordum. Bu, varlığımdan daha emin olduğum tek
hakikatti. O, kulu olan beni hiçbir imtihanda kimsesizliğin kör kuyularına terk
etmezdi.
Biraz ileride, Yasemin ile birbirimize
hayallerimizi fısıldadığımız o ulu ağacı gördüğümde, bu zifiri karanlığın
ortasında sadece oraya süzülen mucizevi bir ışık hüzmesi fark ettim. Dudaklarıma
ince bir tebessüm yerleşti. Belki de bu, karanlığın sonundaki o silik ama
mağrur umudun muştusuydu. Belki de bizim için, küllerinden doğacak yeni bir
istikbal vardı.
Oraya doğru bir hamle yaptığımda, yağmurla
pelteleşmiş toprak ayaklarımın altından kayıp gitti. Kendimi son anda geriye
atarak uçsuz bucaksız bir obruk gibi çöken zeminin gazabından kurtuldum.
Çukurun ağzı genişledikçe genişlerken, can havliyle geriye doğru süründüm. Ta
ki o, ruhumu yerinden oynatan tanıdık hıçkırığı işitene dek.
Obruğun derinlerinden yükselen o ağlamaklı
ses beni durdurduğunda, titreyen ellerimle doğrulup aşağıya baktım. İçerisi,
balçığa bulanmış toprağın ve sağanağın yarattığı pusla kör bir karanlığa
bürünmüştü. Alnıma yapışan ıslak saçlarımı geriye ittiğimde bir çift göz ilişti
gözlerime. Sesi kadar tanıdık bir çift göz.
“Korkut Alp,” dedi; adımı ağzına almaya
korkar gibi titremişti sesi. Oysa, bana bir zamanlar adımı çok sevdiğini söyleyen
o değil miydi?
Aşağıda bir adım daha attığında, yüzünü
görebileceğim kadar ışık vuruyordu üzerine. Yüzü, kıyafetleri, o güzel kıvırcık
saçları bütünüyle çamur içerisindeydi. Yasemin, soğuğun ve korkunun pençesinde
titrerken, kısık gözleriyle bana bakmaya çalışıyordu. Ancak gözleri ağlıyordu…
Hiç düşünmeden uzattım elimi. “Yasemin,
gel.”
“Gelemem Korkut, git buradan... Yalvarırım,
git!”
“Tek başına çıkamazsın. Tut elimi, çekeyim
seni yukarı. Hadi…”
“Sana zarar verir Korkut Alp... Bırak
beni, ben bu karanlığa alışkınım. Hem o bana kıyamaz ama sana kıyar.”
“Neden bahsediyorsun Yasemin?” diye
sorarken çukurun kuytularında gezdirdim gözlerimi. Balçığın içinde kıvrılan,
meşum bir kırmızılık fark ettim. Yasemin’in ayaklarına sırnaşık bir
kediymişçesine dolanan, bana nispetle bakan gözlerini benden bir an olsun ayırmayan
bir yılandı bu.
“Seni ısırırsa zehirler, öldürür. Git
buradan Korkut Alp. Sana zarar vermesini istemiyorum,” diyordu ama sesindeki o
keskin çaresizlik ruhumu dağlıyordu. Söyledikleri mecburiyetin diliydi, oysa
gözleri kurtarılmak için feryat ediyordu. Onu ruhumdan kopan bir parça kadar
iyi tanıyordum; dili git dese de, ruhu ‘tut elimi’ diye haykırıyordu.
Doğrulup üzerimde ıslanarak ağırlaşmış ve
hareketimi kısıtlayan kabanı çıkardım ve belimdeki tabancamı çektim. Yılanı
vurursam, ikimize de zarar veremezdi. Tekrar toprağın soğuğuna, yüzüstü
uzandım; silahımı saklayarak elimi tekrar o derinliğe uzattım. “Yasemin, sakın
korkma! Gel bana... Onun sana dokunmasına, seni incitmesine asla müsaade
etmem!”
Tereddütlü gözleri bir bana, bir yılana
gitti.
Bir anda, can havliyle uzattığım elime sımsıkı
kenetlendiğinde, tüm ruhumun gücünü kollarıma toplayıp onu yukarı çekmeye
çabaladım. Fakat yağmurun balçığa çevirdiği toprak, her hamlemde beni aşağıya,
o karanlığa çekiyordu.
Yine de bırakmadım. Kıyamet kopsa, yer
yarılsa yine bırakmazdım.
Aniden, yattığım zeminin soğukluğuyla değil, kolumdaki
o yakıcı sızıyla irkilerek yerimden doğruldum. Yüzüm acıyla buruşurken,
gözlerim sanki köz basılmışçasına sızlayan tenime kaydı. Görünürde hiçbir iz
yoktu fakat acı, damarlarımda gerçek bir zehir gibi geziniyordu. Nefes nefeseydim
ve kalp atışlarım göğüs kafesimi dövüyordu. Elim gayriihtiyari enseme gitti; buz
gibi terlemiştim. Az önceki rüya aklıma geldiğinde derin bir iç çektim. O kadar
berrak, o kadar gerçekti ki…
Ruhuma yansıyan o anlamsız boşlukla yerdeki seccade
üzerindeki desenleri izleyip hâlâ sızlayan kolumu ovuştururken, yatağın
üzerinde bıraktığım telefonumun titreşim sesini duydum. Dizlerimin üzerinde
emekleyerek telefona ulaştım ve ekrandaki ismi gördüm.
Arayan Oğuz’du.
“Efendim?”
“Neredesin lan sen?”
“Evdeyim, bir durum mu var?”
“Yeni hareket emri geldi, toparlanıyoruz. Çabuk
karargâha gel. Geç kalırsan Alparslan Komutan’a seni aradığımı, ulaştığımı ama
senin sallandığını ve geç geldiğini söyler, ispiklerim. O yüzden çabuk gel
buraya!” dedi ve cevap vermeme fırsat tanımadan telefonu yüzüme kapattı.
Telefonu yüzüme kapatan bu ruh hastası herifin bazen
gerçekten ciddi problemleri olduğunu düşünüyordum. Ama işte, beni zihnimin
karanlık, zehirli kuyularından çekip çıkaran da hep onun bu densizlikleri
oluyordu.
Hızla ayağa kalkıp seccadeyi katladım ve çalışma
masamın üzerine bıraktım. Hızlı bir şekilde hazırlanıp evden çıkarken, rüyanın o
soğukluğu hâlâ ensemde dolaşıyordu. Yasemin, çaresizlik hissi… Ancak ona karşı
yelkenleri indirmeyecektim. Şu an yalnızca zamanın iyileştirici, unutturucu ya
da idrak ettirici gücüne muhtaçtım.
Beni çok sevmişse nasıl bir başkasını yüreğine kabul
edebilmişti?
Ali onu benden daha çok mu sevmişti ki benim sevgim
değersiz kalmıştı?
Peki, bu enkazın altında sadece Yasemin mi kalmalıydı?
Onun sessiz gidişini bir kabullenişle mi
taçlandırmıştım?
Onu kendi yalnızlığına terk ederken, bu hikâyenin
günahkârı biraz da ben değil miydim?
Zihnimde açılan bu sorular, ucu bucağı olmayan bir
labirent gibiydi. Her cevap yeni bir çıkmaza, her çıkmaz yeni bir soruya
gebeydi. Ve bu düğümü çözecek yegâne el, yine Yasemin’in elleriydi.
Ah, Yasemin... Ruhumun dinmeyen sancısı...
Karargâha varıp hangara adımımı attığımda, ortamdaki
gergin hava bir elektrik akımı gibi tenime çarptı. Havada silah yağı ve barutun
o tanıdık, genzi yakan kokusu vardı. Herkes teçhizatını kuşanmış, pimi çekilmiş
birer bomba gibi bekliyordu. Bakışlar bir anda üzerime kilitlenince topuklarımı
sertçe birbirine vurarak esas duruşa geçip selam verdim.
“Biraz geç kaldım, kusura bakmayın komutanım.
Uyuyakalmışım,” diye tekmil verdim.
“Belli hâlinden,” dedi Alparslan abi. Yüzümü ciddi bir
ifadeyle inceledikten sonra konuşmaya devam ederek önündeki istihbarat belgelerine
geri dönmüştü. “Şuradaki kıyafetleri giyerken bir kulağın da burada olsun. Beni
dinle.” derken elini o tarafa doğru hafifçe savurarak işaret etti.
Başımı sallayıp onayladım. “Emredersiniz komutanım,” deyip
gösterdiği kıyafetlerin yanına gittim. Beyaz bir gömlek, siyah bir kumaş
pantolon... Sanırım bu görev için kamuflajla işimiz yoktu, sivil sızma
yapacaktık.
“İşin ucu, yıllardır gölge gibi takip ettiğimiz,
küresel ölçekte bir silah ve kimya kaçakçısına dayanıyor. Bu adamlar oyun
oynamıyor, niyetleri büyük bir kaos çıkarmak. Bizim için en karanlık soruların
cevabı bu şerefsizlerin cebinde. Bu yüzden onları nefes alırken istiyoruz;
ölüleri işimize yaramaz.” Fotoğrafları masanın üzerine yaydığında, belimdeki
gizli kılıfa tabancamı yerleştirip kemerimi takıyordum. Yaklaşıp inceledim.
“Mike Allison ve Ivanov Kardeşler: Dimitri ve Anastasia. Bu şeytani üçlü, Orta
Doğu’nun kanayan her yarasında parmağı olan, terör örgütlerinin lojistik
damarıdır. Finansal güçleri ise bir devleti sarsacak kadar muazzam.”
“Şerefsizler…” diye mırıldanan Kerem’i duydum.
Başka bir fotoğrafı eline aldı Yiğit. “Theo?” diye
sorgularken fotoğrafı çevirdi.
Başıyla onayladı Alparslan abi. “Görünen o ki, bizim
elimizden kaçtıktan sonra bu adamların peşine takılmış. Sınır hattında bu
sırtlanlardan başka tutunacak dalı yoktu zaten. Ama şimdi önceliklerimiz
farklı. Theo eğer kaçmaya yeltenirse tereddüt etmeyin, vurun gitsin. Ancak
diğer üçünü sağ salim paketleyeceğiz.” Bakışlarını bir bana bir Oğuz’a çevirdi.
“Bu sefer sizi gözünün önünden ayıran namert olsun. Sizin başıma bela
olmanızdan korkuyorum.”
“Aşk olsun komutanım, sanki acemiyiz.” dedi Oğuz, o
her zamanki iflah olmaz rahatlığıyla.
Ben hariç herkes, hep bir ağızdan Oğuz’a dönüp buz
gibi bir sesle “Evet!?” dediğinde, yüzündeki o şaşkın ifade görülmeye değerdi.
Dolabı kapatırken onun bu hâllerine bıyık altından güldüm.
“Ama görevde acemiliği ben değil Korkut yaptı,” deyip
kollarını göğsünde bağladı. Huysuz bir çocuk gibiydi.
“Komutanım, belli ki kabak yine benim başımda
patlayacak. Yapmayın Allah aşkına,” dedim, Oğuz’un o çocuksu inadına takılarak.
“Ben o kabağı sana bir güzel patlatacağım, göreceksin.”
dedi bütün huysuzluğuyla.
Kerem, Akif ve Oğuz’un beraber oturdukları uzun metal sandalyedeki
boşluğu doldurmak ve Oğuz’u sinirlendirmek adına onun yanına iliştim. Azıcık
ittirmemle kenara kayınca bana da ufak bir yer açılmıştı. Kollarını önündeki
masaya desteklemişti. Başını bana hafifçe çevirip baktığında dayanamayıp
sırıttı.
“Görev anlaşılmıştır diye umuyorum.” diye sordu
Alparslan abi.
“Anlaşıldı komutanım!” diye gürledik hep bir ağızdan.
Aslında yarım yamalak anlamıştım ve Alparslan abi bunu
biliyordu. Belgeleri toplarken doğrudan gözlerimin içine bakarak konuştu. “Bahsettiğim
grup, insani yardım adı altında bir kurumda silah ve kimyasal ticaretiyle
uğraşıyorlar. Bir davet verilecek; biz de garson kılığında içeri sızıp, gürültü
koparmadan paketleme işlemini yapacağız. Talimat böyle ancak tekrarlıyorum,”
derken hepimize göz gezdirdi. “…herhangi bir aksilik durumunda, oldu ki köfteyi
çaktılar, kendinizi iyi koruyun. Çünkü güçlü teçhizat ile gitmiyoruz, elimizde
yalnız Yiğit ve beklenen vakitte gelecek olan başka bir tim var. Ona göre.”
“Allah’ın izniyle halledeceğiz bunu da komutanım,”
dedi Hazar.
“Âmin, İnşallah… Hadi yürüyün.” deyip kollarını koyun
güder gibi salladı ileri doğru.
Helikoptere bindiğimizde, Alparslan Abi’den aldığım
belgeleri kucağıma koymuş öylece bakıyordum. Ama aslında aklım gördüğüm rüyada
ve Yasemin’deydi.
“Korkut’um küçük kardeşin ya da yeğenin falan yok
değil mi?” diye sordu Kerem, gürültünün arasından bağırarak.
“Yok abi, niye?”
“Dün gece beşik sallamış gibi bir hâlin var da ondan
aslanım.” dedi, yüzünde muzip bir ifadeyle.
“Ondan hallice bir derbederlik var üstümde. Keşke
bebek sallasaydım.” dedim, kendi hâlime acı bir tebessümle.
“O kadar diysun?” dedi Akif abartılı bir şaşkınlıkla
ve devam etti sessizce önlerine bakan Sude ve Yiğit’i göstererek. “Şu ikisinden
bile mi betersin?”
Sude bakışlarını Akif’e çevirdi. “Burada sakince
oturuyorum. Kendi kendine kaşınıyorsun resmen Akif.”
Arsızca güldü. “Seni kizdurmayi seviyrum.”
Yiğit’le göz göze geldik. “Bence şükret, bizden beter
olamazsın Korkut.”
Oğuz atladı. “Yok abi sizin yine ihtimalleriniz vardır.
Korkut…” Bana bakıp acıyan bir tavırla başını salladı. “Vahim…” dedi acıyarak.
Gözlerimi devirip onu itekledim. “Git öteye Oğuz.”
“Şaka yapıyorum ya. Sana kız mı yok oğlum.” Çenemi
kavrayıp gösterdi diğerlerine. “Hele şu yakışıklılığa bakın. Şu gözler,
dudaklar, kirpikler kimde var ya.” Eline vurup kurtuldum ama salaklığına da
gülmeden edemedim.
“Ben başka birini istemiyorum Oğuz. İşimi yapacağım.”
Alparslan abi söze girdi. “Bu ne umutsuzluk yahu.
Kerem bile bulmuş, siz elinizi sallayın ellisi.” dedi gülerek.
“Yazıklar olsun komutanım. O ne demek?” dedi Kerem.
“Çirkinsun abi ondan. Hepumuz bu hizli gelişen
ilişkinun sirrini merak ediyruk. Meryem yenge sana nasil bakti da evlendi? Bu, benum
açumdan tarihin en büyük gizemlerunden biridur vallaha!” dedi Akif abartıyla.
“Sensin çirkin Allah’ın Temel’i. Meryem’im…” deyip iç
çekti hayran hayran. “Ben de bazen ona nasıl layık oldum düşünüyorum doğrusu.
Çok güzel, benim canım karım.” Kerem’in sesi bir anda durulmuş, sevdanın en saf
hâline bürünmüştü.
“Cidden âşık bizim Dadaş,” diye güldü Yiğit. Sonra
bakışları beni buldu. “Vallahi Korkut, benden sana ufak bir abi tavsiyesi. Eğer
bir yol seni hep aynı duvara çarpıyorsa, önüne bakmayı öğrenmen gerekir. Hem
belki geriye bakmaktan önünde sana değer verenleri görmüyorsundur aslanım. Bir
düşün bunu.”
Bu sözlerin ardından helikopterin içine ağır bir
sessizlik çöktü; sadece pervanelerin tekdüze gürültüsü kalmıştı.
“Bölgeye geldik gençler planı unutmayın sessizce
halledeceğiz. Gerekmedikçe silah kullanmak yok.” diyerek sessizliği son
uyarısıyla dağıttı Alparslan abi.
Hepimiz onayladık ve arka arkaya helikopterden
sarkıtılan iple hızlıca indik. Etrafta uçuşan toprak ve kuru otlardan gözümüzü
korumak için ellerimizi yüzümüze siper edip beklerken, arkamı dönünce ilerideki
uzun servis tarzı bir aracı fark ettim. Ona yaslanmış bir adam uçuşan tozlardan
kendini korumak elini bizim gibi siper etmiş şekilde helikopterin uzaklaşmasını
bekliyordu. Helikopter gittiğindeyse bize doğru döndü. Alparslan Abi ona
yönelince, aracın bizi götüreceğini düşünerek peşinden ilerledim. Ama elim,
farkında olmadan temkinli bir şekilde, ceketimin altında belimde saklı silaha
kaymıştı.
“Selamünaleyküm İdris,” deyip elini uzattı Alparslan abi.
Birbirleriyle tokalaştılar.
“Ve Aleykümselam Alparslan Komutan’ım.” derken
kafasına sarmış olduğu örtünün ağzını açtı.
İdris denen adam Alparslan abinin yanında daha zayıf
ve kısa kalan, oldukça esmer bir adamdı. Saçlarını örtüsünden dolayı göremesem
de oldukça sık ve koyu sakalları çenesinde kendisini belli ediyordu. Gözleri,
o kavruk çehresinde iki zümrüt gibi parlıyordu. Güler yüzlü bir ifadeyle yüzünü
bize çevirip “Hepiniz hoş gelmişsiniz asker gardaşlarım.” dedi ve tek tek
ellerini hepimize uzatarak tokalaşmaya başladı. Sıra Sude’ye geldiğinde ise
elini göğsüne koyarak başıyla selamladı.
Sude gülümseyerek başıyla
aldı selamını ve “Hoş bulduk İdris Bey.” dedi.
İdris saatine bakıp
tekrar Alparslan abiye dönerek aracı gösterdi. “Hadi o hâlde daha oyalanmayalım
Komutanım.” deyip aracın kumandasına basarak arkanın otomatik kapısını bizim
için açtı. Kendisiyse şoför koltuğuna geçti.
Alparslan abi hepimiz
binince İdris’in yanındaki koltuğa kuruldu.
“Buralarda durum nedir
İdris?”
“Son bir aydır oldukça
sakindi komutanım ama fırtına öncesi sessizlik derler ya…” Bir yola bir Alparslan
abiye bakıyordu konuşurken. “Bu şerefsizler öncesinde de söylemiştim, büyük bir
bela açacaklar milletin başına.”
“Allah’ın izniyle engel
olacağız.”
“Bizim Türkiye’ye
güvenimiz sonsuzdur Alparslan Komutan’ım, şüphemiz yoktur.” derken sesi minnet
doluydu.
Çaprazımda, kapının hemen
yanındaki tekli koltukta oturmuş GPS’le konumu kontrol eden Yiğit, uğraşını
kesip daha rahat duyulması adına başını Alparslan abiye uzattı. “Komutanım
bölgeye çok yolumuz kalmadı, ben mahalleye girmeden evvel inip, kendime uygun
konuşlanacak bir bina seçmek istiyorum.” dedi.
“İdris bilir seni
bırakacağımız yeri.”
“He asker kardeşim
mahalleyi dönmeden indirerem ben seni. Endişe buyurmayasan.”
“Eyvallah.” deyip yaslandı.
Gözü ön çaprazında oturan Sude’ye kaymıştı ama Sude onu görüyor muydu
bilmiyordum. Dertli bir şekilde iç çekip başını tekrar GPS’e eğdi. O iç çekiş,
bana fazlasıyla tanıdık gelmişti ve ben de peşi sıra iç çekerek ona ortak
olmuştum.
Bakışlarını bana kaldırıp
birkaç saniye beni süzdü ve gülümseyip boştaki eliyle dizimi pat patladı.
“Geçer aslanım, geçer.” dedi ama bunu söylerken kendi bile emin değil gibiydi.
“Geçecekse tamam abi de,
sen de pek inanmadın sanki bu söylediğine.” dedim gülerek.
“Sen karıştırma beni
şimdi, benim iş zor zaten.”
“Ha benimkisi kolay?”
“Anlatmadın ki oğlum,
müneccim miyim ben?”
“Haklısın abi.”
GPS’i kontrol etti ve ayağa
kalkarak içinde uzun namlulu keskin nişancı tüfeğinin bulunduğu sırt çantasını
sırtlayıp koltuğun sırtlığına yaslandı. “Şu görevi alnımızın akıyla bitirelim
erkek erkeğe toplaşır konuşuruz.”
“Siz mi ısmarlayacaksın
abi?” dedi Oğuz hevesle konuşmaya dâhil olarak.
“Sadece ikinize olur,
diğerleri kendi arasında halletsin.” dedi gülerek onlara laf atarken.
“Yaziyrum bi kenara Yiğit
Efendi, yaziyrum.” dedi Akif.
“Yaz canım yaz.”
“İçkiye fışkıya götürecek
bu çocukları… Aman ha Korkut uyma bu Egeli’ye sen.” dedi Kerem, Yiğit’e ters
ters bakarken.
“Yok abi ben
kullanmıyorum ya.”
“Yiğit ineceksin şimdi.”
diye arkaya doğru bağırdı Alparslan abi sesini duyurmak için.
Araba dururken Yiğit bir
bize bir Keremlere baktı gülerek ve alayla bizi işaret etti eliyle. “Bu
çocukların ağzı süt kokuyor zaten yaşları yetmez Dadaş.” deyip açılan kapıdan
atladı ve ön camın önünde Alparslan Abi’ye döndü. Sesi buraya gelmiyordu, sadece
Yiğit’in başıyla onaylamasını gördüm ve sonra oradan uzaklaştık.
“Hazır mıyız çocuklar?”
dedi Alparslan abi arkasına dönerek.
“Daima hazırız
komutanım.” dedi Sude hepimiz adına.
Sürgülü giriş kapısı
önüne yaklaşıp durduğumuzda, İdris cama yaklaşan güvenlikle Arapça bir şeyler
konuştu. Çok geçmeden binanın önüne çektiği arabanın kapısını açtığında tek tek
indik araçtan. Bir adam aceleci adımlarla yanımıza geldi ve Arapça konuştu. Harp
Akademisinden hatırladığım biraz Arapça’yla anladığım kadarıyla geç
kaldığımızdan bahsediyordu Alparslan ağabeye.
Alparslan ağabey onunla
konuşarak ilerlerken peşinden sessizce ilerledik ve içeriye girdik. İçeride çok
bir hareketlilik yoktu. Bizimle benzer giyinmiş birkaç garson ve kapılara
dikilmiş, ceketlerinin altındaki kabarıklıklardan silahlı oldukları bariz belli
olan iri yarı, takım elbiseli korumalar vardı. Bizi alt kata indirip geniş bir
kapıdan içeri soktu. Geniş bir mutfaktı. Her birimizin eline üzeri dolu
tepsiler tutuşturuldu.
“Yallah Yallah!” deyip
ellerini savurdu adam. Anlaşılan hizmette geç kalmışlardı. Zıkkım yeseydiler.
Mutfaktan çıktık sırayla.
“Arapça anladığınız kadar
direktiflerini uygulayın.” dedi Alparslan abi merdivenleri çıkarken.
Doğruyu söylemek
gerekirse akademide tepsi taşımayı da öğretseler iyi olurdu. Çünkü hem birilerini
dinlemek hem merdivenleri çıkmak hem de göt kadar tepside dolu dört tabağı
taşımak hiç kolay bir iş değildi.
Alparslan ağabey önden
gittiği için onu takip ederek bir odanın önüne geldik. Korumalar tarafından
açılan kapıdan girip ortadaki masaya dağıldık. Odaya girer girmez zihnim anında
mekânı haritalandırdı; iki koruma kapıda, biri pencere kenarında; hiç kör nokta
yoktu. Ortam loştu ve bir duvara harita yansıtılmıştı. Odanın ortasında geniş yuvarlak
bir masada 15 kişilik bir grup hararetle konuşuyordu. Biz girdiğimizde
sessizleştiler. Masanın başındaysa hedefimiz olan Dimitri, Anastasia ve Mike
oturuyordu. İyi haberse Theo görünürde yoktu.
Tepsideki tabakları
dikkatlice önlerine bırakırken gözüm masa üzerinde olabilecek her şeyde
geziyordu. Geri çekildiğim sırada Mike denilen adamın içeceklerini dolduran
Sude’ye olan bakışlarını fark ettim. Sırıtarak apaçık bir şekilde onu
süzüyordu. Sude’nin hiç oralı olmayarak sadece içeceklere odaklandığını fark
edince ben de zor olsa da yavaşça adımladım.
Mike “İngilizce biliyor
musun?” diye sorduğunda bütün tim anlık ona odaklanmıştık.
“Biraz biliyorum.” dedi
Sude.
“Güzel, yeterli.” deyip
içkisinden arsızca bir yudum aldı.
“Sırası değil Mike, işine
odaklan,” dedi Anastasia, Rus aksanıyla soğuk bir rüzgâr estirerek.
“Ne yaptım?” dedi pişkin
pişkin gülerken.
“İşiniz bittiyse çıkın.”
dedi Dimitri.
Sude’yi göstererek
konuştu Mike. “O kalsın.”
“Niye kalıyor Mike? Tanrı
aşkına, daha sonra ne halt edersen et.” dedi bıkkınlıkla Anastasia.
“İyi tamam!” dedi
tepkiyle Mike ve Sude’ye döndü tatlı tatlı gülümseyerek. Suratını siktiğim.
“Toplantıdan sonra görüşelim seninle güzelim.” deyişi kulaklığımdan Yiğit’in o
öfke dolu sesini yükseltti.
“Toplantıdan sonra o
yüzünü sikeceğim senin, sen bekle.” diye dişlerinin arasından söven Yiğit’in
sesini kulağıma yerleştirdiğim gizli kulaklıktan duyduğumda gülmemek için zor
tuttum kendimi. Sude sadece başını sallayıp önden çıktığında biz de arkasından
çıktık. Sakin bir duvar kenarına çekildik.
“Theo yoktu.” dedi Akif
abi.
“Kim bilir nerede keyif
çatıyor şerefsiz. Pek etliye sütlüye karışacağını sanmıyorum bunların olduğu
yerde. Zaten söz hakkı da vermezler.” dedi Alparslan abi.
“Ekranda bir harita
vardı. Masadaki kâğıtları çok göremedim ancak onu olabildiğince almaya
çalıştım. İnşallah kaydetmiştir.” Derken yakama iğnelediğimiz düğmeli kameraya
baktım.
“Komutanım bir
hareketlilik var odada, ayaklanıyorlar.” dedi Yiğit.
“Yemeklerini şimdi
götürdük, niye kalkıyorlar?”
İlerideki merdivenlerden
gelen telaşlı ayak sesleriyle o tarafa döndüğümüzde koşar adım inen Theo’yu
gördük. Adımlarını bizden tarafa çevirip ilerlerken bir anlık yavaşlayarak bize
şüpheci bir göz gezdirdi. Alparslan Abi’ye biraz daha uzun süre baktı. Ancak
tanıyamadığını düşünüyorum ki, telsizinden gelen seslerle tekrar hızlanarak
odaya gitti ve kapıyı tıklayarak içeri girdi.
Alparslan Abi’ye baktım.
“Sence tanıdı mı komutanım?” diye sorduğumda bana baktı.
Dudaklarını yukarı
kaldırarak derin bir iç çekti ve başını iki yana salladı. “Bilmiyorum, emin
değilim ama temkinli olmamız lazım. Her an her şey olabilir, dikkatli olun.
Akif gidip tuvalette gelecek destek timiyle irtibat kur ve ne kadar vaktimiz
olduğunu öğren.”
“Emredersiniz komutanım.”
deyip hızlı adımlarla yanımızdan ayrıldı.
---
İçerideki kaosun tam
ortasına bir gölge gibi dalan Theo’nun gelişiyle, odadaki hararetli uğultu
kesildi ve tüm bakışlar ona döndü. Mike avcunda buruşturduğu kâğıtları Theo’ya bir
hışımla savurdu. “Hani her şey tıkır tıkır işleyecekti?” diye sordu sitemle.
Theo, yüzündeki tiksinti
dolu ifadeyi gizlemeden Mike’a doğru meydan okuyan bir adım attı. Zaten her
şeyini kaybetmişti. Onlara sadece bu bok çukurundan sağ salim kurtulup kaçmak
için katlanıyordu. Ama kendisine bir hayvan muamelesi gösterilmesi damarlarındaki
o son gurur kırıntısını tetikliyor, içindeki öfkeyi körüklüyordu.
Kendisinin dahil bu
odadaki herkesin eli kanlı, iğrenç katiller olduğunu biliyordu. Hiçbiri
ötekinden aşağı kalacak kadar iyi değildi.
“Ben seni defalarca
uyarmaya çalıştıkça beni susturmayı seçtin; şimdi planın bir enkaz gibi elinde
patlamasından beni sorumlu tutamazsın,” dedi ölümcül bir sükûnetle ve elindeki
telsizi masanın tam ortasına, bir meydan okuma gibi fırlattı.
Dimitri atıldı söze. “O
bölgede taşımanın problem yaratmayacağını açıkça söylemiştin Theo. Tırları
durdurmuşlar.”
“Sabah beni başınızdan
savmasaydınız, size bir takım hissettiğim tehlikelerden söz edecektim. Ama ne
yazık ki artık ok yaydan çıktı, plan mahvoldu,” derken zihninin karanlık
odalarında, içeri girmeden hemen önce gördüğü o aşina çehre yankılandı.
Kaşlarını çatarak boşluğa kilitlendi; o tanıdık simayı hafızasının
derinliklerinden söküp çıkarmaya çalışıyordu.
“Komutanım, Theo ile Mike
kavga ediyorlar.” diye dürbününden gördüğü kadarını anlattı Yiğit bize o sırada.
“Biraz duyuyoruz Yiğit,
sen de tetikte ol. Theo olmasa çok kolay atlatacaktık bu işi ama lanet olsun ki
burada.” dedi Alparslan sinirini kontrol etmeye çalışarak. Aslında içi
kaynıyordu. Kardeşlerini toprağın soğuk bağrına vermiş olmanın verdiği o
dinmeyen öfkeyle, o adamı kendi elleriyle cehennemin dibine kadar sürüklemek
istiyordu. Ant içmişti o kara günden sonra; hiçbir şehidin kanı yerde, o
zalimin ahı da kimsede kalmayacaktı. Theo kendisini elbette tanıyacaktı; çünkü
kaçışın sonu, Alparslan'ın namlusunun ucuydu.
İçerideki hararette Theo
tekrar düşündü. O bakışları nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştı. O an
kafasında çakan şimşekler, ona yarım yamalak hatırladığı geçmişini bulmasında
yardımcı oldu. O iri yarı adamı aylar önce, Kuzey Irak’ta gördüğüne artık adı
gibi emindi. Yoğun ateş altında, Azrail ile köşe kapmaca oynarken canını oradan
zor kurtarmıştı. Son anda, gözlerine baktığında sonunun geldiğini sandığı bu
adamdan, kaderin bir oyunuyla sıyrılmıştı. Alparslan’ın pençesinden bir şans
kurşunuyla kurtulmuştu ama aynı tuzağa ikinci kez düşmeye niyeti yoktu.
“Düşün Theo, düşün.”
diye geçirdi içinden Theo. Gözü etrafı taradı. “Hepimizi kurtarmamı istiyor
musunuz?” dedi kısık ama otoriter bir sesle.
Dimitri, anlam veremeyen,
şüpheci bir yüz ifadesiyle Theo’ya baktı. “Neyden?”
“Neden hâlâ onu
dinliyoruz ki?” diye homurdandı Anastasia. Daha fazla vakit kaybetmeye
tahammülü kalmamıştı.
Theo, aniden belindeki
silahı çekip, “Çünkü Türkler burada.” derken Mike’ın bacağına rastgele ateş etti.
Odanın içinde patlayan silah sesiyle birlikte Mike’ın acılı feryadı da yankılanmıştı.
Dimitri silahını çıkartıp
Theo’ya doğrulttu. “En başından beri seni yanımızda tutmamamız gerekirdi
zaten.” dedi tetiği ezmeye hazırlanırken.
“Beni dinleyin!” diye
dişlerini sıka sıka konuştu Theo. Ölmek istemiyordu. Ölmeyecekti. Elini
kaldırıp kapıya savurdu. “Birazdan bizi burada keklik gibi avlayacaklar,
haberiniz yok! Türkler burnumuzun dibine kadar girmişler. Beni dinleyin ki buradan
sağ çıkalım.” Mike’a bakıp, onu bir kalkan gibi kullanarak kolunun altına
girdi.
“Komutanım bu Theo durumu
anlamış bence, hazır olun.” dedi Yiğit. İçinde tarif edilemez bir sıkıntı peyda
oluyordu. Helikopterde Sude’yi kıskandırmak için kurduğu o beyhude cümleler
şimdi boğazında bir düğüm gibi kalmıştı. Yüreği sanki bir mengenede
sıkışıyordu. Derince bir iç çekerek zihnindeki gürültüyü susturdu ve odağına
kilitlendi.
Theo, odadaki diğer
adamlara baktı. “Yangın merdiveninin kullanalım. Siz önden korumak için çıkın
ki Mike’a dokunamasınlar.” dediğinde birbirlerine şüpheyle bakan adamlara sinirle
kükredi. “Hadisenize!”
Theo, Mike’ın iniltileri
eşliğinde temkinli adımlarla ilerliyordu ama asıl derdi Mike değil, kendi
canını korumaktı. Biliyordu, özel harekatın elinden kaçmak öyle kolay değildi
ve bu onun son şansıydı.
“Komutanım Theo ve Mike’ı
görüyorum. Çıkacak gibiler. İndireyim mi?” diye sordu Yiğit, parmağı tetiği
ezmek için sabırsızlanırken.
“Mike’a dikkat et. O Theo
şerefsizinden her şeyi bekliyorum.” dedi Alparslan.
“Anlaşıldı.” derken bütün
odağını tamamen dürbününe vermiş, parmağı tetiği iyice kavramıştı. Anlık
gelebilecek her hamleye karşı tüm duyularını açmıştı. Hedefi Theo’yu indirmekti
ama adam tilki kurnazlığıyla Mike’ı çok iyi bir şekilde kendine siper ediyordu.
Bu adam izlendiğinin, kendileri tarafından izlendiğinin pek açık farkındaydı.
Ama Yiğit ona göz açtırmayacaktı.
Vücudunu rahatlattı ve
derince iç çekti. Grubu dikkatlice takip etti ve onlar merdiven kapısından
geçemeden silahını ateşledi.
Silahın patlamasıyla
birlikte namludan çıkan kurşun, camı bir kristal gibi tuzla buz ederek Theo’nun
sağ koltuk altından içeri girdi. Theo, sanki görünmez bir balyoz yemiş gibi
sarsıldı. Nefes almaya çalıştı ama ciğerlerine dolan sadece kandı. Son aldığı
yarım yamalak nefes, boğazında boğucu bir hıçkırık gibi asılı kaldı. Elini
kaldırıp yarasını yoklamak istedi ancak vücudu artık ona itaat etmiyordu. Göğsü
içerisine oturan kurşundan vücuduna yakıcı bir sızı yayılıyordu. Theo, Mike’ın
kollarının arasından sıyrılmasıyla dengesini tamamen yitirdi ve dizleri, bu
ağır yükü taşıyamayarak yere kapaklandı.
Zaman Theo için hükmünü
yitirirken, Mike can havliyle yere eğildi. “Ne oluyor?” diye dehşetle
bağırırken gözleri Dimitri ve Anastasia’yı aradı. Onların kendisini bir kenara
atıp kaçtığını görünce dişlerini gıcırdattı. “Adi Rus köpekleri!” diye
mırıldandı ve etrafa bir fare gibi sığınacak delik aradı. Sendeleyerek
ilerlediği o anda, Sude’nin arkası dönük bir vaziyette, bir profesyonel
titizliğiyle belgeleri topladığını fark etti. Sessiz ve sinsi adımlarla ona
yaklaşıp, cebindeki tabancayı Sude'nin şakağına adeta bir mühür gibi yasladı.
Yiğit, o sırada hepsinin
çıktığını düşünerek açı değiştirdi ve yangın merdivenine çevirdi silahını.
“Komutanım bizimkilerden birkaç kişiyi arka yangın merdivenine gönderin.
Adamlar kaçıyor.” derken parktaki araçları etkisiz hâle getirmek için tekerleklere
ateş etti. Ancak kulaklığından yükselen o sesle birlikte sanki dünya dönmeyi
bıraktı, tetikteki parmağı güçsüzce gevşedi.
Mike, bir kolunu Sude’nin
göğsüne adeta bir zincir gibi dolamış, silahı şakağına acımasızca bastırmıştı.
“Türk müsün sen?” dedi, sesinden nefret damlıyordu. Dizindeki acı, ölüm
korkusunun yanında artık bir hiçti.
“Önce o silahı çek!” dedi
Sude. Sesi, bir kılıç kadar keskin ve korkusuzdu. Yiğit’in orada olduğunu
bilmek, ona çelikten bir irade veriyordu.
“Benim buradan tek çıkış
biletim sensin! Seni kimse vurmaz.” derken Sude’ye daha da sokuldu. O an,
Sude’nin belindeki silahın soğuk sertliğini bacağında hissetti. Sude’yi daha
sıkı tutarak hızlı bir hamleyle Sude'nin belindeki o silahı çekip uzağa
fırlattı ve kendi namlusunu tekrar şakağına dayadı.
O sırada Yiğit kaçanları
timden geleceklere bırakarak tekrar odanın camına odaklanıp içeriyi seyretmeye
başladı. Timden Hazar, Kerem ve Oğuz yangın merdivenin dışında yönelirken kalan
diğerleri Sude için toplantı odasına yöneldi.
Yiğit’in telsizdeki sesi,
gizleyemediği bir endişeyle titrese de sakin kalmaya çalışarak oldukça alçak
çıkıyordu. "Komutanım, Sude'yi camdan gelebilecek tehlikelere karşı kalkan
yapıyor. Atış açım kapalı, risk alamam.”
Alparslan girdi içeriye
hiç düşünmeden. “Silahı indir, insan gibi konuşalım.” dedi sesini sakin tutmaya
çalışarak. Ama içeride fırtınalar kopuyordu. Kimseyi şehit vermek istemiyordu. Özellikle
de kız kardeşi bildiği Sude’yi asla.
“Konuşmazsınız. Siz
Türkleri biliyoruz, amacınız bizi etkisiz hâle getirmek. Ben bugün burada
ölmeyeceğim.” derken ürkek adımlarla geriye çekiliyordu.
“Bak sizi yok etmek
isteseydik buraya bir roket gönderir, burayı size mezar bellerdik. Ama
yapmadık. Siz bize sağ lazımsınız. Söz veriyorum, kılına bile dokunulmayacak,”
dedi Alparslan, her adımını tartarak.
“İngiltere vatandaşıyım
ben! Bana zarar verirseniz uluslararası bir krizin fitilini ateşlersiniz!” diye
böbürlendiğinde, artık sabrı taşma noktasına gelen Alparslan sinirle saç
diplerini kaşıdı.
“Bak, problem istemiyoruz
sadece seni götürüp sorguya alacağız. Fazlası yok.” deyip bir adım daha
yaklaştı. “Şimdi onu bırak.”
“Yaklaşma, sıkarım
kafasına!”
Onu öldürürsen, buradan
sadece cesedini çıkaracaklarını sen de benim kadar iyi biliyorsun. Bu kumarı
oynama,” dedi Alparslan ve yerdeki Theo’yu işaret ederek alaycı bir tınıyla
ekledi. “Bak, elim kadar mermi almış canını. Epey canı yanmıştır. Seni de böyle
vatanından uzakta öldürmek ayıp olur İngiltere Prensi.”
Mike yerde kanlar içinde
yatan Theo’ya, sonra dizine ve tekrar Alparslan’a baktı. Zihni bir çıkış yolu
arıyordu. Yine de karşısındaki askere güvenemiyordu. Türkler hakkında hiç güzel
şeyler duymamıştı.
“Hadi sen onu bırak ben
de seni Türk misafirperverliğiyle tanıştırayım. Biraz şu belgelerden
bahsedersin bize belki?”
Sude, şakağındaki
namlunun baskısının bir anlık tereddütle hafiflediğini hissettiği an, askeri
bir refleksle namluyu kavrayıp silahı çevirmeye çalıştı. Ancak Mike’ın parmağı
korkuyla tetiğe asıldı. Odanın içinde patlayan o tek el silah sesiyle herkes
kalakaldı.
Sude, yan tarafına
saplanan o yakıcı sızıyla yüzünü buruşturup yarasını tuttu. Silahtan çıkan
mermi, kaburgasını sıyırıp geçmişti. Parmaklarının arasından sızan sıcak kanı
hissettiğinde nefesi kesilmişti.
“Sude!” diye haykırdı
Alparslan, tüm profesyonelliğini bir kenara iterek yanına atıldı.
Mike, panik içinde
kaçmaya yeltenirken, Korkut Alp öfkeyle üzerine atılıp çelme takarak onu yere yatırdı
ve kendi namlusunu acımasızca ensesine bastırdı.
Her şeyi en uzağından
seyreden Yiğit ise işittiği silah sesiyle sanki taş kesmişti yerinde. Öylece
donup kalmıştı bakışları. Telsizden gelen konuşmaları, o anki bağırışları
sadece boğuk bir uğultu şeklinde duyuyordu. Sude’nin vurulduğu düşüncesiyle
vücudundaki bütün kan resmen çekilmişti ve ne yapacağını şaşırmıştı. Onu
koruyamadığını düşündü ilk ve içinde bir yanı bu fikri destekleyerek yüreğini
söküp aldı. Dürbünden bir kez daha karşılaşmaya korktuğu o manzaraya bakmaya ve
durumu teyit etmeye cesaret edemedi. Eli ateş değmiş gibi dehşet içerisinde
itti silahını. İçi içine sığmıyor, ciğerleri nefes almak yerine panik ve
korkuyla vücudunun içerisinde sıkışıp işlevini yerine getirmiyordu.
“Pençe 1’den Pusat’a,
duyuyor musunuz?”
“Pusat?”
Titreyen elleriyle yeleğindeki
telsizi açtı. “P-pusat 3 dinlemede,” dedi ama sesini kendisi bile zor duymuştu.
“Sesiniz çok derinden
geliyor. Sinyal mi kötü?”
Kendini toparlamaya
çalıştı. Boğazını temizleyip yutkundu. “Sinyal yerinde. Yakın mısınız?”
“Birkaç dakikaya
oradayız. Durum nedir?”
“Hedefler kaçmaya
kalkıştı. Theo etkisiz hâle getirildi, diğer üçüyse alındı.”
“Hepiniz iyi misiniz?”
diye sordu Pençe timinin komutanı Ertuğ. Bu soruya cevap vermeye korktu Yiğit.
Gerçeği düşünmek istemiyordu. Sude’sini kaybettiği fikri aklını kaçırmasına
sebep olacaktı.
“Yetiştik aslanım.” diye
cevapladı bu sessizliği.
“Yiğit, Ertuğ’dan haber
var mı?” diye sordu Alparslan.
“Birazdan buradalar
komutanım.” dedi. “Komutanım,”
“Söyle.”
“İnebilir miyim?”
Alparslan, Yiğit’in sesindeki
o korkulu tınıyı fark ederek daha fazla endişe duymasını istemedi. Gözüyle
etrafı kolaçan etti kısaca ve bir tehlike hissetmeyerek “Gelebilirsin.” dedi.
Yiğit apar topar bütün
teçhizatını kucaklayıp konuşlandığı binadan ayrılarak karşıya koşar adım gitti.
Ne diyecekti ne yapacaktı bilmiyordu. O birkaç yüz metrelik mesafe, bacaklarına
pranga misali dolanan korku yüzünden uzadıkça uzamıştı. Kalbi göğüs kafesine
düşmanmışçasına çarpıyordu. Sadece Sude’sini düşünüyordu. Onu görüp durumunu bilmek
istiyordu. Allah’ım, ne olur iyi olsun diyebilmekten başka bir şey
yapamıyordu.
Bahçeye girerken diğer
timin de yaklaştığını görerek adımlarını yavaşlattı. Ellerinin dolu olmasından
dolayı başıyla selamladı Ertuğ’u. “Hoş geldiniz komutanım.”
“Hoş bulduk Yiğit.
Diğerleri nerede?”
“İçerideler komutanım. Bu
taraftan.” deyip önden aynı tempoyla ilerledi.
İçeri adımını attığında
zaman Yiğit için adeta durdu. Gözleri delicesine bir korkuyla Sude’yi aradı. Sude
bir sandalyeye oturtulmuştu. Akif, Sude’nin gömleğini kaldırıp yarasına bakmaya
çalışıyorken içeri girenlere döndüler. Yiğit'in gözü Sude'nin şans eseri ucuz
atlattığı o kanlı yaraya takıldığında dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu.
“Akif ağır değil dedim
ya. Bırak beni be adam!” dedi Sude ve ellerini sinirle itekledi.
Yiğit, Sude’nin isyankâr
ve diri sesini duyduğunda büyük bir rahatlamayla tuttuğu korkulu nefesi bıraktı.
Şükürler dileyerek kollarındaki ağır teçhizatlarını birkaç adım ötesindeki
masaya bırakıp Sude’ye baktı.
“Uy Allah’um Ya Rabbim
ya! Tutti katir inadun ha!” diye isyan etti Akif ve pes ederek kalktı.
Alparslan ters ters baktı
Sude’ye. “Sude canımı sıkma benim baktır şu yarana.”
Sude oflayarak etrafına
bakarken Yiğit’le göz göze geldi. Yalan söyleyemeyecekti, canı gerçekten
acıyordu. Yine de ne kadar küste olsa bu adamın varlığının sancılarına iyi
gelmesi ona çok hoş geliyordu. Ve onu tekrar geri kazanmak da istiyordu ama geç
olduğunu düşünüyordu. Akif haklıydı. Katır gibi bir inada sahipti ve belki de
içerlememesi gerektiği kadar fazla içerlemiş, ilişkilerini elleriyle yok
etmişti. Yiğit ona bir adım geldikçe Sude iki adım geri kaçmıştı ve belki de
artık ona eskisi gibi gelmeyecekti.
Ona bunu yaptıran
korkularıydı. Yiğit’le sevgili olarak geçirdiği bir yılı çok güzeldi, çok
güvenliydi ama sonra korkuları gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu kadar mutlu olmak
ona çok garip gelmişti ve o andan itibaren her şeyden şüphe etmeye başlamıştı. Şimdilerde
ise durulmuştu bu korkusu. Yiğit’i her şeyiyle o kadar özlemişti ki göğsüne
sokulup, ellerini avuçlarına bırakıp öylece sessizliklerini dinlemek istiyordu.
Yiğit’te farklı
sayılmazdı. Sürekli yan yana ama birbirlerinden bu kadar uzakta olmaları canını
çok fazla sıkıyordu. Sude’nin ne kadar gururlu olduğunun da bilincindeydi
kendisine gelmeyeceğini biliyordu ama yorulmuştu artık. Sude’den yavaş yavaş
umudunu kesiyordu. Artık kendisini sevmediğini bile düşünüyordu. Hatta tayinini
istemeyi de düşünmüştü ama sonra vazgeçmişti. Başka yerde nasıl yapacaktı ki?
Burada en azından aklı onda kalmıyordu. Uzağında kalsa daha çok düşünecek belki
odağını kaybedecekti. Bugün olanları düşününce bu fikri tamamen aklından
silmişti. Uzağa gidemezdi. Ona bir şey olduğu haberini kilometrelerce uzakta
almaya dayanamazdı.
Görevi devredip karargâha
dönene kadar Yiğit’ten pek ses çıkmamıştı. Hangara geldikleri vakit herkesin
silahını toplamış, temizliklerini yapmak için hangardaki masaya dizmişti. Bir
yanda telefonundan kısık sesle bir Karadeniz şarkısı açmış ona eşlik ederken, diğer
yanda dalgınca silahların temizliğini yapıyordu.
“Yüksek dağlara doğri,
haykırsam sevduğumi.” Elindeki temizlik çubuğunu silahın namlusuna doğru sürdü.
“Belki dağlar anlardi nasıl özleduğumi.”
Revirden, Kerem’in
idareten yaptığı pansuman yenilenip, daha sağlam hâle getirilmiş bir şekilde
çıkan ve ardından eşyalarını dolaba koymak için hangara gelen Sude, girişten
duyduğu şarkıyla kapının ağzında durup dinledi. Sonra yavaş adımlarla kapı
aralığından girdi.
Adım seslerini duyduğunda
Yiğit arkasına dönerek kimin geldiğine baktı ve Sude’yi gördü. İyi olduğunu
gördüğünde içine su serpilmişti. Tekrar önüne dönerek yağı namlunun içerisine
damlattı ve işine devam ederken sesini olabildiğince düz tutmaya çalışarak
konuştu. “İyi misin?”
“İyiyim,” derken dolabını
açıp eşyalarını koydu.
“Yaranı görmedim. Akif mi
abarttı?”
“Her zamanki Akif işte.
Abartılacak bir şey yok, ufak bir sıyrık,” deyip işi bitmiş olsa da dolabında
oyalandı.
Başıyla onaylayıp iç
çekti Yiğit. Dayanamıyordu artık. İçinde tutup susmaktan ya da her konusu
açıldığında susturulmaktan patlayacaktı. Elindeki namlu ve bez bir anda aşırı
ağırlaşmış gibi elleri masaya düştü ve omuzları çöktü. “Sude, konuşabilir miyiz
artık?” deyip oturduğu yerde ona döndü.
“Neyi?”
“İlişkimizin ne olacağını…”
Birkaç saat öncesini hatırlayınca duraksadı. “Ben çok korktum. Bugün seni
kaybedeceğim diye resmen aklımı kaybedecektim.”
Sude'nin çenesi kasıldı,
bakışlarını kaçırdı. “Hiç sırası değil Yiğit, lütfen.”
“Şimdi değil, sonra
değil, ne zaman?!” Yiğit'in sesi hangarın içinde yankılandı, oturduğu tabureden
hışımla kalktı. “Ben bıktım Sude!”
Sude o an acı, kırık bir
histeriyle güldü. Gözleri hayal kırıklığıyla anında dolmuştu. “Bıktın…
Biliyorum bıktığını zaten.” Titreyen ellerini gizlemek için kollarını göğsünde
kavuşturdu. “Eniştem de aynı böyle dedi ablama. 'Beni bıktırdın' dedi… 'Ben
bıktım senden' dedi. Sonra da hakkıymış gibi aldattı. Ne olur Yiğit, rahat
bırak beni.”
Yiğit onun bu kaçışına,
aralarına çektiği bu travmadan duvara daha da delirdi. “Ben senin beni
dinlememenden bıktım!”
“YA NEYİNİ DİNLEYECEĞİM?!”
diye tüm öfkesiyle bağırdı Sude, kollarını iki yana açarak. Ani hareketi
kaburgasındaki yarayı sızlatsa da öfkesi acısına baskın gelmişti.
“Ulan her gün gözünün
içine bakıyorum! Acaba bugün ne değişecek, beni dinleyecek mi diye her gün seni
tartıyorum.”
“Bakma! O kızın da baktın
gözünün içine, gülüyordun! BAKMA LAN, İSTEMİYORUM!”
“Defalarca kez anlattım!”
diye bağırdı Yiğit, adımlarını ona doğru sertçe atarken. “Bir çamur at, lekesi
kalsın değil mi? Sevme beni tamam mı, sevme! Ama bana cehennemi yaşatmaya da
hakkın yok!”
Sude'nin gözünden bir
damla yaş süzüldü, öfkeyle yüzünü sildi. “Başlarım çamuruna da bokuna da!”
Arkasını dönüp hızla çıkışa doğru yürümeye başladı.
“Boğuluyorum artık…”
Yiğit'in ağzından dökülen bu yorgun, tükenmiş fısıltı Sude'yi olduğu yere
çiviledi. Durdu. Bir saniye sonra fırtına gibi geri dönüp Yiğit'in dibinde
bitti.
“Sen mi boğuluyorsun?”
İşaret parmağını Yiğit'in göğsüne sertçe bastırdı.
“Bana haksızlık
yapıyorsun Sude-”
“Seni gördüğüm her an, o
kızın dudaklarının senin dudaklarına nasıl değdiği geliyor aklıma! Nefes
alamıyorum!” Sude yumruk yaptığı elleriyle Yiğit'in göğsüne vurmaya başladı.
Yiğit onu durdurmadı, sadece gözlerinin içine baktı. “Ama sen boğuluyorsun öyle
mi Egeli?! O kızın gözünün içine bakıp nasıl güldüğün aklıma geldikçe kör olmak
istiyorum! Ama sen boğuluyorsun!” Sude avazı çıktığı kadar bağırarak ellerini
bir kez daha Yiğit'in sert göğsüne geçirdi. “ÖYLE Mİ EGELİ?! BOĞUL! BEN
BOĞULUYORUM YA, SEN DE BOĞUL!”
Bu şiddetli patlama, az
evvel acısını adrenalinle bastırdığı yarasını fena hâlde tetiklemişti. Sude'nin
nefesi aniden kesildi, yüzü acıyla buruşurken eli gayriihtiyari sızlayan
kaburgasına gitti.
Yiğit bunu fark ettiği
an, yüzündeki o sert, öfkeli ifade saniyeler içinde paramparça oldu; yerini
dizginleyemediği bir paniğe ve şefkate bıraktı. Kendi kırgınlığını,
aralarındaki o hararetli kavgayı saniyesinde unutup, “Sude…” diye fısıldadı
çatallı, korku dolu bir sesle. Ona telaşla bir adım atıp, incitmekten
delicesine korkar gibi elini sızlayan kaburgasına doğru uzattı. Sude'nin
canının yanması, az önce göğsüne yediği o sert yumruklardan bin kat daha fazla
acıtmıştı içini. Ancak Sude inatla hıçkırarak geri çekilip ona dokunmasına izin
vermeyince, Yiğit onun acı içinde kıvranmasına daha fazla dayanamadı ve Sude'nin
bileklerini yakaladı. Canını yakmadan ama kaçmasına da izin vermeden onu
kendine çekti.
Yiğit’in sesindeki o
bağırış, şimdi çaresiz ve yaralı bir isyana dönüşmüştü. “Ben öpmüşüm gibi
davranıyorsun! Ayrıca ben ona gülmedim tamam mı? GÜLMEDİM!” Gözleri alev
alevdi. “İĞRENMİŞTİM! O an nasıl iğrendiysem, hâlâ da öyle iğreniyorum! Benim
gözüm ne o zaman ne de şimdi senden başkasını görmedi, tamam mı?!”
Sude duyduklarını inatla inkâr
ederken başını iki yana sallayıp bileklerini kurtarmaya çalıştı ama Yiğit onu
bırakmadı.
“Bak Sude…” Yiğit'in sesi
artık bağırmıyor, aksine çaresizce titriyordu. “Bak bugünün yarını var, Allah
aşkına yalvarıyorum sana… Şehit olursan, şehit olursam…”
“Kes!” dedi Sude, başını
hızla öne eğerken. Gözünün önüne gelen o acı anların hayali bile nefesini
kesmişti. Ona sırtını dönmek istedi.
“Ben giderim buradan…”
dedi Yiğit. “Ama…”
“Yiğit, sus!” Sude
sessizce ağlarken öylece durdu.
“Dayanmıyorum bu hâline.
İstifa dahi edemiyorum, tüm o borçları nasıl öderim? Ayrıca ben… Vatanım için
yemin ettim.” Sesi artık kırık döküktü. “Ama bana nefes aldırmaz oldu bu hâlin.
Söyle bana ne yapmam lazım? Susma ne olur… Kendimi sana aklayamıyorum.”
Sude'nin hıçkırıklarıyla sırtı
sarsıldı. Yiğit'in bu kadar çaresiz, bu kadar yıkılmış bir sesle konuşması yüreğinde
ona karşı ördüğü o son zehirli duvarı da tuzla buz etmişti. Birinin karşısında
bu kadar aciz, bu kadar gardını yitirmiş hissetmek Sude’nin cinlerini tepesine
çıkartıyordu. Bütün gücüyle Yiğit'in yakasına yapıştı.
“Tamam, it gibi pişmanım!
Hem sana hem kendime yaşattıklarım için nefret ediyorum kendimden!” Parmağıyla
kendi şakağına vurdu acımasızca. “…ama durmadı bu kafa. Durduramadım, inadımı
da gururumu da..."
Avazı çıktığı kadar
bağırmak ciğerlerini zorlamış, taze yarasını alevlendirmişti. Yüzü acıyla
buruşurken nefes nefese kaldı.
“Sude, yaran…” diyerek
endişeyle ellerini ona uzattı Yiğit ama Sude yaşlı gözlerle başını iki yana
sallayıp konuşmaya devam etti.
“İçim içimi kemirdi
senden uzakta kalırken. Ketum duruyorum diye ben senin yaşadıklarını yaşamıyor
muyum? Senin gibi hissedemiyor muyum sanıyorsun?” Sesi artık bağırıştan çıkmış,
çaresiz bir hıçkırığa dönüşmüştü. Kaburgasındaki sızı yüzünden iki büklüm olmamak
için Yiğit'in yakasına daha sıkı tutundu.
“Ben çok aptallık ettim
Yiğit, farkındayım ve çok pişmanım. Sen benim ilk sevgilimdin, ilk sevdamsın.”
Derin bir nefes almaya çalıştı ama acı buna izin vermedi. “Ben sana
güvenmemekten öte başıma gelebileceklerden korktum. Ablam gibi ortada kalırım
diye ödüm koptu ve bu vesvese beni sana karşı doldurdu ve uzaklaştırdı.
Korkumdan seni de kendimi de mahvettim. Keşke bu kadar geç kalmasaydım ama-”
Sude’nin çaresizce
dökülen sözleri, Yiğit'in sabrının son damlasını da taşırdı. Daha fazla
konuşmasına, kendini veya onu suçlamasına tahammülü kalmamıştı. Yiğit sert bir
hamleyle aralarındaki o son mesafeyi kapattı. Yiğit'in dudakları, Sude'nin nefes
bile almadan itiraf ettiği gerçekleri es geçerek büyük bir öfke ve özlemle onunkilere
kapandığında, Sude’nin sesi boğazında kalakaldı.
Sude’nin Yiğit’in
yakasını sıkı sıkı tutan eli afallamayla bir anlığına gevşedi. İkisinin de
içlerinde yer etmiş o koca, zehirli ağırlık kaç yıldır süregelen özleme
katılarak bir alev topuna dönüşmüştü. Bu; duygusuz, boş bir öpücük ya da sadece
tutkulu bir öpücük değildi; yılların birikmiş öfkesini, "bana bunu nasıl
yaparsın" isyanını ve dizginlenemez arzusunu birbirlerinin dudaklarında
can yakarcasına tükettiler.
Yiğit, Sude'nin belini güçlü
kollarıyla sarıp onu hemen arkalarındaki metal dolaplara hırsla yasladı. Sude’nin
sırtının çarptığı kapağın çıkardığı tok ses hangarda yankılanırken, ani
darbeyle kaburgasındaki yaraya bıçak gibi bir sızı saplandı. Dudaklarından acı
dolu, boğuk bir inilti koptu. Ama Yiğit o iniltiyi saniyeler içinde kendi
dudaklarıyla yuttuğunda acı, içine düştükleri ateş tarafından uyuşturucu misali
hissizleştirilmişti. Sude'nin serbest kalan elleri yeniden Yiğit'in yakasına,
oradan da terli ensesine tırmanıp saçlarına amansızca dolanırken, dudakları hiç
ayrılmamak için yemin etmişçesine onunkilerde gezindi. Sude, Yiğit’in bedenine
yaslı duran göğsündeki gümbür gümbür kalp atışlarını sanki kendi içinde
hissediyordu. Yeniden bir atıyormuşlar gibiydi.
Bedenleri arasında
milimetrelik bir boşluk bile yoktu; ruhları arasında kördüğüm olmuş aşk ise
şimdi kontrol edilemez bir şehvetle çözülüyor, aralarındaki o kararlı öfke
yerini tamamen birbirlerine duydukları muhtaçlığa teslim ediyordu.
Yiğit nefes nefese
hafifçe geri çekilerek dudaklarını onunkinden ayırdığında, ikisinin de dudağına
değen serinlik hoşlarına gitmemişti. Sude’nin yakasındaki eli yukarıya kayarak
Yiğit’in yanağını buldu ve orayı başparmağıyla okşadı. Nefeslenirken, alınları
birbirine dayalı bir hâlde, birbirlerinin koyu bir arzuyla buğulanmış gözlerine
baktılar biraz. Yiğit daha fazlası olabilirmiş gibi alnını onun alnına iyice
bastırarak yaslarken, titrek ve derin bir iç çekti.
Biraz önce celallenmiş,
gitmekten bahsederken şimdi durulmuş, bütün hücreleriyle yalnızca Sude’sinin
dibinde soluklanmak ve yaşamak istiyordu. Uzatmak istemiyordu daha fazla. Ne
gurur ne başka bir şey düşünmeyecekti artık. Öyle hafiflemişti ki yüreği, sanki
az önce içinde alev alev yanan kendi değildi.
“Egelim…” dedi Sude
pürüzlü, fısıltı gibi bir sesle. Yiğit’in bunu duymaktan ne kadar hoşlandığını
biliyordu.
Yiğit yüzünde kocaman bir
tebessümle, başını Sude’yi görebileceği kadar geri çekerek gözlerine baktı. “Sude’m…”
---
Herkese merhabalaaarr! Nasılsınız bakalımm??
Bölümüüü, sahneleriiii nasıl buldunuzz? En çok nerede kaldınız söyleyin bakalımm.
Sizce bir sonraki bölüm ne bekliyor bizlerii?
Buraya kadar okuyup oylarını ve satır arası yorumlarını eksik etmeyen herkese yürekten teşekkür ederim. Sizin yorumlarınızı okumayı çok seviyorumm ✨
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere! Kendinize ve yüreğinize çok iyi bakın... 🥀
Yorumlar
Yorum Gönder