kandeli bölüm 5


5

“Bir kadının en büyük çaresizliği, içindeki fırtınayı anlatamadan susmasıdır. Ben sustum, çünkü anlatacak gücüm kalmamıştı.”

- Halide Edib Adıvar – Ateşten Gömlek-

---

Yasemin’in ağzından…

İstanbul…

Ankara’ya gidene kadar pek canımı yakan bir şehir sayılmazdı. Yalan yok, bazen yakardı. Ne zaman Beykoz’dan Eminönü’ne giden vapura binsem, o vakit gözüm Kandilli Kız Lisesi’nden başlar, yavaş yavaş ilerleyen vapurla o ihtişamlı yapıya, Kuleli Askerî Lisesi’ne kayardı. İşte o zaman gözlerim, uzaklaşıp görüş açımdan çıkana değin ona bakakalır, yüreğim geçmişte yaşanan pişmanlıklarla sızıldar ve aklım bir zamanlar gözbebeğim bildiğim o adamı düşünürdü.

Korkut Alp…

Ah benim biricik mavim…

Ah benim İstanbul’um…

Gençliğimin iki yakası…

Keşke senden uzakta kaldığım bunca sürede, sana karşı ne kadar mahcup büyüdüğümü, serpildiğimi, sana uzun uzun anlatıp kendimi affettirebilsem. Tamam, affetmesen de olur ama en azından bilebilseydin. Buna da razıyım… Yalnız bunca yıldır yüreğimde bu pişmanlıkla çok yorulduğumu bil istiyorum.

Sana yaşattıklarım, bize yaptıklarım affedilir değil, biliyorum ancak o zaman babama karşı hiç gücüm yoktu. Korkuyordum ve ona boyun eğmekten başka çarem yoktu.

Elimdeki saç fırçasıyla saçımın aynı tutamını kaçıncı defa tarıyordum bilmiyorum ama dalgın gözlerimle, aynada solgun yüzümü görünce kendime geldim. Derin bir iç çekerken ellerim, ağır zincirlerle kelepçelenmişim de zar zor havada tutuyormuşumcasına kucağıma düştü. Ankara’dan geleli birkaç saat olmuştu. Ali’nin ailesine ait yalıdaydık. Yakın zamanda evleneceğimizden ailesi benim için bir oda açmıştı. Hazırlıklar daha kolay oluyordu. Allah razı olsun annesi ve babası kendi kızlarından ayırmayıp bana kucak açmış, ne ihtiyacım varsa görüyorlardı.

Ali ise benim için her şeyi yapabilecek birisiydi. Korkut Alp’le yollarımız ayrıldığında kendime açtığım yaraları özenle, sorgulamadan benim için sarmış, beni babamın acımasız kuralları içinden çekip çıkartmıştı. Beni, şimdiki Yasemin’i yaratmıştı. Özgürlüğe aç o genç kıza özgürlüğünü kazandırmıştı. Ona çok şey borçluydum.

Ali ve ailesi, İstanbul’un zengin ailelerinden biri olmakla beraber ülkede oldukça önemli bir yere de sahiplerdi. Onunla ilişkimde beni geren ve mükemmel bir kalıba girmeye zorlayan tek şey buydu. O benden bunu açıkça beklemiyordu. Hiç öyle hissettirmemişti ama değişen çevremle, girmek zorunda olduğum ortamlarda farklılığımı oldukça hissediyordum. Nasıl desem, eğreti duruyordum yani. Ali'nin bana sunduğu bu kusursuz hayat, aslında etrafıma altın yaldızlarla örülmüş görünmez bir kafesti. Bu yüzden olabildiğince onlardan biri gibi davranmaya, giyinmeye, sohbetlerinde ne konuşuyorsalar o konuları konuşmaya çalışıyordum. Kendi benliğimi, onların o şatafatlı dünyasında bir yerlerde yavaş yavaş kaybediyordum.

Aynadaki görüntüme eklenen suretle bakışlarım ağır ağır yukarı kaydı. Ali ciddiyetle aynadaki yansımama bakıyordu. Bir sorun olduğunu hissetmiş gibi kuşkuluydu bakışları.

Ellerini omuzlarımdaki ağırlığa eklediğinde oturduğum yerde ufalıp yok olacağım gibi hissettim. O dokunuşta belki sevgi vardı ama bazen nedense omuzlarıma çökenin zorunlu bir esaret gibi hissettirmesinden kendimi alamıyordum. Aklım bulunduğum durumu lehime görüyor, ruhum onun bu kararındaki ağır ihanetin sızısıyla kıvranıyordu; sanki ona ait olmak, kendi kalbimi bizzat tattığı sevgiye karşı aldatmak gibiydi.

“Ne bu halin? Yol yorgunluğu mu, yoksa başka bir şey mi var?” diye sordu pürüzsüz, otoriter sesiyle.

“Yol yordu, henüz uyuyamadım,” dediğimde omzumdaki elleriyle yanağımı avuçları arasına alarak başımı kendisine doğru kaldırdı ve alnımı öptü. O an, dudakları tenime değdiğinde içimde ortaya çıkan garip ürperti, sevgiden ziyade koca bir yanlışın ortasında durduğumu haykıran bir uyarıcıydı.

“Ben kalamayacağım, birkaç toplantım var. Ben gelene kadar güzelce dinlen, sonra hazırlan. Beraber baş başa yemek yiyelim. Ne dersin?” diye sorarken gözleri sanki içimi görüp sorunu anlamak istiyor gibi bakıyordu.

Onun gözlerine bakarken, bir anlığına zihnim bana oyun oynadı ve beni yıllar öncesine, o hasretini çektiğim mavi gözlerin derinliklerine çekti. Korkut Alp'in gözlerine...

Ellerini çok seviyordum. Onu dinlerken onlarla oynamak, dikkatimin dağıldığını anladığında onlarla yanağımı sıkmasını, sessizce birbirimize yaslandığımızda buklelerime parmaklarını dolamasını çok seviyordum.

Ne zaman sahilde yürüsek, dinlenmek için parka gider ve kıyıya bağlanmış bir tekneye otururduk. Bir akşam yeni çökerken yine öyle sessizce oturuyorduk. Normalde birbirimize hep bir şeylerden bahsederdik ama o gün sadece sessizliğimizi dinliyorduk. Oturduğum yerde kayarak dizine başımı bıraktım.

Başını bana eğip gözlerini benimkilere kavuşturmuştu. Ah o maviler… Gördüğüm en güzel gökyüzü, yüzdüğüm en güzel denizdi. Ne zaman kızsa köpürüp çalkalanırdı, ne zaman üzgün olsa bulutlanır toprağımı ıslatırdı ama ben onları en çok usul usul kıyıma çarparken seviyordum. Yüreğime akar, orada çarpa çarpa kendine ait bir şekil oluştururdu.

“Allah’ım!” dedim içtenlikle.

Kahkahası kulaklarıma dolanıp gitti. Dudaklarında kalan tebessümle saçlarımı sevdi. “Ne oldu?” dediğinde sırıttım.

“Söylemem.”

“Duanı dile dökersen daha güçlü olur bilmiyor musun?” dedi bilmiş bir tavırla.

Gözlerimi kısıp kınayıcı bir şekilde süzdüm onu. “Hiç utanmıyorsun kandırmaya çalışırken de.”

“Hem de hiç,” derken pişkin pişkin sırıtmaya başladı.

“Son baktığım şey olsunlar istedim.” dediğimde ciddileşerek baktı bana.

“Ne?”

“Gözlerin… baktığım son şey olsunlar istiyorum. Sonsuzluğa giderken beni onlar uğurlasınlar, gökyüzü gibi el uzatsınlar bana istiyorum.”

“Allah bana senin yokluğunu yaşatmasın Yasemin.” derken gözlerime öyle bakıyordu ki, sanki sahiden ölmüşüm de Allah’a benimle gitmek için ısrarcıymış gibiydi. “Şayet benden evvel gidersen bana o boşluğu uzun süre yaşatmasın.”

O anıları hatırlamak, kalbime saplanan paslı bir çivi gibiydi. Kendimi hem kötü bir ikilem içerisinde hem de yanlış bir zihniyetin pençesinde, kapana sıkışmış gibi hissettim.

Bana bunu hatırlatıp söyleten şeyden çok utandım o an ama gerçek, acı bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Ali’yi sevdiğimi biliyordum ama bu sevgi, Korkut Alp’e karşı geçmişte hissettiğim türde bir sevgi asla değildi. O derinliğe ve sahiciliğe ulaşamazdı. Korkut Alp ince ince işlemişti bana kendini. Yüreğimde kendine ait silinmez bir eser vardı. Eski haline geri çeviremezdim.

Ali ise can havliyle çırpındığım çaresizliklerim içerisinden beni çekip aldığı için kabullendiğim birisiydi. Ama Korkut Alp’i tekrar gördüğümde, kurduğum bu ilişkinin kendi tarafımdan ne kadar sahte duygularla beslendiğini sarsıcı bir şekilde fark ettim. Şu an yanımdaki adam bana dokunurken, ruhum başka bir adamın hasretiyle yanıyordu ve bu, kendime itiraf etmekten en çok korktuğum, en karanlık gerçekti.

Çok utanıyor ve nankör hissediyordum.

Geçmiş zihnime uğradıkça ve dün uzun zaman sonra ilk defa Korkut Alp’i gördüğümde anlamıştım ki; ben kimseyi onun kadar sevemeyecektim.

Hatta Ali’yle kavga ettiklerinde endişelendiğim tek şey Korkut Alp olmuştu. Gözü çok acımış mıydı? Dudağı yüzünden yemek yiyebilmiş miydi?

Şimdiki Yasemin olsaydı Korkut Alp için hiç düşünmez savaşır, onun için her şeyi yapardım. Ama o zamanki Yasemin şimdiki kadar cesaretli değildi. On yedi yaşında babası tarafından bastırılmış, bütün iradesi elinden alınmış bir genç kızdı. İmkânı kısıtlı, tek hayali ayakları üstünde durabildikten sonra babasından kurtulmak olan bir genç kız…

Şimdi düşünüyordum da Korkut Alp’i bunları bilmekten mahrum bırakmak çok büyük bir yanlıştı. Çünkü ben onun için her ne yapabileceksem, o da benim için elinden geleni yapardı. Yalnız o vakit, onu buna bulaştırmak istemedim. Ne düşünüyordum bilmiyordum. Sadece belaya çekilmesini, babamın gazabına uğramasını istememiştim. Yanlış düşünmüştüm. Belki her şey çok daha farklı gelişir, bizim için çok daha iyi bir hayat olurdu. Ne yazık ki aptallık ettim. Ne yazık ki söylemeye karar verdiğimde her şey için çok geç olmuştu.

“Olur, yaparız bir şeyler,” diyebildim Ali'ye cevap olarak, ağzımın içerisinde. Ona hâlâ kızgındım. Anlamadan dinlemeden nasıl Korkut Alp’e vurabilirdi? Korkut Alp’le geçmişteki ilişkimi bilmiyordu ve bilmemesi de en iyisiydi ama o olaydan sonra Ankara’ya gelirken, bana söz verdiği gibi beni Arzu’yla birkaç saat bile yalnız bırakmamıştı. Gerçi normalde de Arzu’yla aralarında anlam veremediğim bir anlaşmazlık söz konusuydu. Arzu’yla derdi neydi bir türlü çözebilmiş değildim doğrusu.

Başımı elleri arasından kurtarıp kucağımdaki tarağı kutusuna geri bıraktım ve ayağa kalktım. Dışarı çıkmaya ve nefes almaya ihtiyacım vardı.

“Belki dışarı çıkarım. İşin bittiğinde beni alırsın, öyle gideriz bir yerlere.”

“Yorgun değil misin? Ben gelene kadar dinlenirsin diye düşündüm.” derken sesi düşünceli değil emrivaki bir tondaydı. İstemediği bir şey olduğunda klasik tavrıydı bu. Artık alışmıştım. Ama artık bu dayatmalara tahammülüm giderek azalıyordu.

“Yorgunum ama kendime vakit ayırmaya ihtiyacım var. Söylediğim gibi yapar, haberleşiriz. Şimdi,” kapıyı gösterdim çıkması için. “İzninizle giyineceğim Ali Bey…” dedim aramıza o görünmez, soğuk duvarı çekerek.

Bir kapıya bir bana bakarken hoşnutsuzca bir şeyler mırıldandı. Yüzü seğirmişti. Kızıyordu biliyorum ama umurumda değildi. O da hatasının pek tabii farkındaydı. “Nasıl isterseniz Yasemin Hanım…” dedi ve çıktı. Hemen ardından kapıyı örttüm.

Gardırobun kapağını yana kaydırarak açtım. Açık kahve, kalın kumaştan bir pantolon ve beyaz balıkçı yaka bir bluz seçtim. Üzerimi hızlıca değiştirdikten sonra, biraz önce kalktığım makyaj masasına yeniden oturdum. Saçımı iki yana ayırıp sıkı bir topuz yapmayı düşündüm ama vazgeçtim. Bunun yerine sprey şişesini elime aldım, saçımı hafifçe ıslattım. Avuç içlerimde yukarı doğru sıkarak buklelerimi belirginleştirdim ve doğal haliyle bıraktım.

Son dokunuş olarak parfümümü sıktım. Ayağıma siyah topuklu botlarımı geçirdim. Kabanımı ve çantamı alarak odadan çıkmaya hazırlanıyordum ki, bu botların gitmeyi düşündüğüm yer için uygun olmadığını fark ettim. Geri dönüp eşyaları elimden yatağın üzerine bıraktım, ayağımdaki botları ise aceleyle çıkardım.

İçimde kuvvetli bir heyecan hâkimdi.

Bu sefer ayağıma normal bir bot geçirdim ve çıktım odadan. Merdivenleri inerken müstakbel kayınvalidem Mihriban Hanım aşağıdan geçiyordu. Gülümseyerek beni süzdü.

“Güzel gelinim nereye gidiyor böyle?”

“Biraz dolaşmak istiyorum.”

“Yeni geldiniz Ankara’dan dinlenseydin önce. Hem hava da yağmurlu, hasta olmayasın.”

Gülümserken koluma astığım kabanı üzerime geçirdim ve çantamı çapraz astım. “Yorgunluğum geçti, ki zaten yorucu bir yürüyüşe çıkmıyorum. Biraz kendi başıma hava almak istiyorum.”

“İyisin değil mi, Ali’yle bir durum yok?”

“Yok yok, iyiyiz. Sorun yok. İzninizle çıkayım ben, hoşça kalın.” deyip apar topar ayrıldım evden. Yüzüme çarpan serin havayla derin bir iç çektim. Beykoz bana daima Bursa’yı hatırlatıyordu. Temiz havasıyla kendimi Uludağ’ın havasını soluyor gibi hissediyordum.

Ellerimi kabanımın ceplerine sıkıştırıp ana caddeye kadar hafif çiseleyen yağmur altında yürüdüm. İleride otobüs durağını gördüğümde yanımdan geçip giden otobüsle anlık duraksadım. Çantamı sallanmasın diye kucakladım ve durakta yolcu indiren otobüse yetişmek için koştum hemen. Gidecek gibi olduğunda son birkaç adımım kalmıştı. Ayaklarım ümitsizlikle duraksarken yüzüm asıldı ve elim çantamı bıraktı. Bütün çaresizliğimle otobüsün gidişini seyretmek için başımı kaldırdığımda duran otobüsün açık kapısıyla bakıştım birkaç saniye. Hemen ardından, hiç vakit kaybetmeden gülerek içeri adımımı attım.

“Bu dalgınlıkla sokağa çıkman iyi fikir mi güzel kızım?” diye sordu şoför babacan bir tavırla.

Kartımı basarken sırıtışım büyüdü. “Gideceğinizi düşünerek koşmayı bırakmıştım. Teşekkür ederim.”

“Ne demek,” dediğinde başımla selam vererek boş bir yere geçtim. Çok sürmeyecekti yolculuğum zaten.

Çok önceleri bu caddeden geçerken yabancı ve oldukça lüks gelen o evlerin birçoğuyla, şimdilerde komşu ve tanıdık olmak garipti. Ali’nin ailesi uluslararası ticaretle uğraşan bir şirketin sahibiydi. Hâliyle çevrelerinde yaşayan insanlar da bu varlık derecesine sahip çeşitli insanlardı.

Benim ailemin hali de fena sayılmazdı ancak onlarla karşılaştırmamız gerekseydi devede kulak diyebilirdik.

Camdan boğazı seyretmeyi kesip geldiğimiz durağı kontrol ettiğimde ineceğim durağa bir durak kaldığını görüp kalktım yerimden. Düğmeye bastığımda içim kıpır kıpırdı. Yıllar olmuştu bu durakta inmeyeli.

Kandilli Kız Lisesi…

İnip arkamı döndüğümde istemsizce gözlerim dolmuştu. Boğazıma koca bir yumru otururken, kendimi gençliğimde, lisedeki o deli dolu yaşımda hissetmiştim. O zamanla tek farkı yalnız olmamdı. Şimdi yanımda ne Arzu vardı ne de Korkut Alp… Bu düşünceyle içim burkuldu. İnsan yüzleşene dek halini fark edip de düşünmüyordu. Ben yapayalnızdım…

Arabaları kontrol ederek karşı kaldırıma geçtim ve okulun girişinde güvenlikle konuşarak o tanıdık, ağaçlı yokuşu yürümeye başladım. Okul binasını, yurdu geçtim ve patikaya girdim.

Her şeyin başladığı ve bittiği o patika…

Hiçbir şey değişmemişti, yalnız ağaçlar büyümüştü. Tıpkı benim gibi. Ayaklarım beni gitmek istediğim yere kendiliğinden götürürken, yüreğim sanki Korkut Alp’i orada görebilirmişim gibi heyecanla çarpmaya başlamıştı. Ama göremezdim… Göremeyeceğimi bilmekle beraber bu umut bana çok yanlış da hissettiriyordu.

Yolun sonunda karşımda gördüğüm tel duvarla omuzlarım çöktü. Anlaşılan başka şeyler de değişmişti. Eskiden özgürce adımladığımız, bizi birbirimize bağlayan o yola şimdi aşılmaz bir sınır çekilmişti. Hemen biraz ötede, telin ardında gördüğüm ağaçla buruk bir gülümsemem yüzüme oturdu. Hemen peşinde gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslattı.

Onu son kez gördüğüm yer…

Onu son defa endişelendirdiğim ve üzdüğüm yer…

Onu bir daha göremeyeceğimi bilmediğim o gün, ona son defa sarılıp öptüğüm yer…

Yere çöküp oturdum. Önce sırtımı sonra başımı tele yaslayarak Korkut Alp’le her zaman vakit geçirdiğimiz ağaçtan tarafa bakarken sessizce ağladım.

Ne yapacaktım ben şimdi?

Kendimden, bu hislerim adına utanıyordum. Yıllar sonra Korkut Alp için beslediğim, bastırarak ruhumun derinlerine sakladığım bu hislerin, böyle birdenbire içime saçılmasına hazırlıksız yakalanmıştım. Sağanak altında sırılsıklam kalmışım da girecek tek bir çatı bulamayacakmışım gibi hissettiriyordu. Üşüyordum. Yüreğim hem utançtan hem özlemden hem de çaresizlikten titriyordu.

Ne yapabilirdim ki?

Ali vardı. Parmağımda ona verdiğim sözün bağlayıcılığı varken öylece geri çekilemezdim. İstemiyorum diyemezdim. Beni boğulduğum sulardan çekip çıkartan birine nankörce sırt dönemezdim.

Hem şimdi Korkut Alp’e gitsem beni neden isteyecekti ki? Yüzüme bile bakmak istemedi. Bana kızgındı. Haklıydı da. Bunca yıl sonra beni hâlâ seviyor olmasını bencillikle ondan bekleyemezdim ya da her şey eskisi gibi olabilir diye aptalca bir beklenti içine de giremezdim.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Zamanında her şeyi ben mahvetmiştim. Şimdi ise düzeltilemez bir hâldeydi. Battığım bataklıkta çırpınarak daha da dibe çekilirdim. Kimsecikler de fark etmezdi.

Keşke zamanı geri alabilseydim.

Keşke tekrar liseye dönebilseydim.

Keşke Korkut Alp’e her şeyi anlatabilseydim.

Keşke anlatabilseydim de şimdi üzerime çökmüş bu pişmanlığın ağırlığıyla ezilmeseydim. Belki öyle olsaydı Korkut Alp bana öyle nefretle bakmazdı. Bana neler olduğunu, onu ne kadar severek bırakmak zorunda olduğumu bilseydi de o canım mavileri bana öylesine dalgalı, hırçın bakışlarla bakmasaydı.

Babamın beni kandırarak Bursa’ya geri götürdüğü gün anlamalıydım bir şeyler olacağını, bir daha asla onu göremeyeceğimi. ‘Baba’, diye geçirdim içimden dişlerimi sıkarak, ‘…bir defa daha senden bütün varlığımla nefret ediyordum.

Bir canlı kendi yavrusuna nasıl bu denli kıyabilirdi? Nasıl onun bütün yaşama sevincini, hayallerini kendi elleriyle söküp alabilirdi?

Benim ne günahım vardı ya Rabbim?

Gözyaşlarım çeneme doğru süzülürken çantamda çalmaya başlayan telefonu çıkarttım. Yabancı numarayla kaşlarım çatılırken hemen gözlerimi silerek telefonu açtım.

“Efendim?” dedim sesimin titremesine mâni olmaya çalışarak.

“Yasemin Şensoy’un telefonu mu?”

“Evet benim, buyurun.”

“Ben Kandilli Kız Lisesi Mezunları Kulübü’nün kurucusu Derya Işık, nasılsınız?”

Ne alakaydı şimdi? Tam da okulun tel örgülerine yaslanmış ağlarken araması nasıl bir tesadüftü?

“İyiyim teşekkür ederim Derya Hanım. Siz nasılsınız?”

“Ben de iyiyim teşekkür ederim. Ben sizi bir program için aramıştım. 2006-2010 yılı arası Kandilli mezunları olarak bir araya gelerek bizimle aynı zamanda mezun olmuş Kuleli Askerî Lisesi öğrencileriyle tatlı bir buluşma düşünüyoruz. Sizi de görmeyi çok isteriz.”

“Ne diyebilirim bilemedim Derya Hanım,” dedim.

“Ben size davetiyeyi mesaj olarak göndereyim, siz düşünürsünüz. Yine de sizi de görmeyi çok isteriz.”

“Teşekkür ederim davetiniz için, ben bunu bir değerlendireceğim.”

“İyi günler diliyorum.”

“İyi günler,” deyip kapattım ve telefonu çantama geri bıraktım. Donuk bakışlarla yerdeki ıslak yaprakları seyrettim bir süre. Aklım karman çormandı.

Akışına bırakmayı öğrenmeliydim. Çok düşününce düzelmeyecekti. Yalnızca yorulacaktım. Akışa bırakıp ne olacak görecektim. Kontrol edemediğim şeyler için kendimi yıpratmamalıydım.

Oturduğum yerden kalkıp son defa ağaçtan tarafa baktığımda içime saplanan ağrıyla iç çektim. Orada sadece bizi görüyordum. Beni, Korkut Alp’i, Arzu’yu ve Oğuz’u… Olacaklardan habersiz o dört gencin kahkahalarını duyar gibiydim. Hayatlarını mahveden bendim. Bu arkadaşlığı mahveden bendim. İstemediğim hâlde olaylar böyle gelişmişti ve ben bundan dolayı oldukça üzgündüm.

Belki onlar da beni suçlu görüyordur ancak ben de böyle olmasını istememiştim. Hatta şimdi her şey düzelsin diye, her şey eskisi gibi olsun diye her şeyimi feda edebilirdim. Dördümüzü tekrar bir arada görebilmek için…

Patikayı inerek okula girdim. Yağmurun getirdiği o serinlikten kaçıp lisenin o tanıdık, eski kâğıt ve ahşap kokan kütüphanesine girdim. Okul yıllıklarının olduğu raftan 2005 yılına ait yıllığı çıkarttım. Eşyalarımı sandalyeye bırakarak yanındaki sandalyeyi çektim ve yıllığı önüme koydum. Sayfaları çevirerek kendi sınıfımı buldum.

Yüzüme ufak bir tebessüm yerleşti.

Ufak ama ağır…

Ağır ve çaresiz…

Yıllığın kenarındaki elim usulca albümde kaydı ve Arzu’yla benim üstümde durdu. O anki o tasasız gülüşümüze, gözlerimizdeki pırıl pırıl görünen o sıcacık umuda bakakaldım. Çok net hatırlıyordum o günü.

Arzu bir kendi dolabına bir benim dolabıma gidip, arada dolaptan çıkarttıklarını üzerime tutarken “Çok güzel olmalıyız Yasemin. Bu fotoğraflar yıllığa konacak, öcü gibi mi çıkalım?” diye aceleci bir şekilde konuşuyordu. Böyle şeylere oldukça değer veriyor, özen gösteriyordu.

Her zaman abartısız bir gösterişle yanımda olurdu zaten. Benimse ondan öğrenecek çok şeyim var gibi görünüyordu.

“Arzu bozmuş olmayayım ama bir şey hatırlatabilir miyim?” Durup bana baktığında devam ettim. “Serbest giyinemeyiz, heyecandan unuttun herhalde,” dediğimde yüz ifadesine yayılan hayal kırıklığı o kadar tatlı yapmıştı ki bakışlarını, gülmeden edemedim. Uzanıp yanaklarını sıktım.

“Yine de çaban çok güzel ama enerjini bugün harcama, başka güne sakla.”

“Elbette ki bugün harcayacağım. Sen dememiş miydin ‘Bugün şu çocukla tekrar görüşeceğim.’ diye? Neydi adı? Koray mıydı?” diye sorarken bilerek hatırlamaya çalışıyor gibi yapıyor, Korkut Alp’in ismini bana söyletmeye çalışıyordu.

Onun bu hâline gülerken ağzımdan, “Korkut Alp…” diye ismi döküldüğünde tavandaki gözleri imalı ifadeleriyle yüzüme indi. Utanarak ensemi kaşıdım ve arkamı dönerek yatağımı düzeltir gibi yapmaya başladım. Ama bir defa yakalamıştı, hayatta bırakmazdı. Kendini sırıtarak yatağıma bıraktı.

“Korkut Alp, doğru ya…” Yüzüme karşı keyifli bir kahkaha attı. “Kusura bakma, bir daha sevgilinin adını yanlış söylemem.” derken bilerek sevgili kelimesinin üstüne bastırmıştı.

Gözlerim irileşti ve panikle etrafa baktım. “Arzu!”

“Reddetmiyorsun?” deyip doğruldu yatakta ve beni kolumdan çekerek yanına oturttu. Ciddiydi. “Bana bak, harbi sevgili mi oldunuz?

“Bilmiyorum, ne bileyim ya!”

“Bugün bunu netleştirmeden yurda gelme sakın.”

Şaşkınca bakakaldım yüzüne. “Ay saçmalama istersen. Gidip ne diyeceğim? Filmlerdeki gibi ‘Biz şimdi neyiz?’ mi? Hayatta sormam.”

“Tam olarak öyle soracaksın canım.”

Başımı reddederek iki yana sallarken bakışları tehditkâr bir şekilde irileşti. “Bana bak ben ciddiyim. Sen seviyor musun bu çocuğu?”

Ufak bir sırıtış yayıldı yüzüme. İçim kıpır kıpır olmuştu bu soru karşısında. Hoş çocuktu. Hem de çok hoş…

“Al işte… Git sor ona, sevmiyorsa oyalamasın. Yoksa bir posta da ben döverim onu. Hatta gider komutanlarına şikâyet bile ederim.” derken yüzüne fena bir gülümseme yayıldı.

“Yok artık Arzu!” dedim hayretle. “Tamam soracağım. Ama sakın aklından geçen hiçbir fenalığı gerçekleştirme. Korkuyorum senden.”

“Ben de seni seviyorum bir tanem.” deyip yanaklarımı sıkıştırdı ve keyifle kalktı oturduğu yerden.

Kabanımı üzerime geçirdim ve aynadan kendime son defa baktım. Göğüs hizamdaki saçlarımı yarım toplamış ve Arzu’nun fikriyle saç lastiğime okul üniformamıza uyumlu beyaz bir kurdele iliştirmiştik. Öğle molasına çıkmadan sınıfça fotoğraf çekinecektik, ondan şimdi hazırlama telaşı içerisindeydi.

Fotoğrafımızı çeken Ahmet öğretmenimiz “Kızlar az biraz bu tarafa kayın!” dediğinde söylediğini yaparak merdivende biraz daha kaydık.

“Daha nereye kayalım?” dedi Arzu ağzı içerisinde mırıldanarak.

“Bir şey mi söylediniz küçük hanım?” derken kameradan kafasını kaldırdı.

“Yok hocam ne söyleyeceğim?” dediğinde gülmemek için başımı çevirip dudağımı ısırdım.

“Tamam kızlar hiç bozmayın şu pozu, tekte halledelim. Boşuna film harcamayalım.” deyip kamerayı tekrar gözüne götürdüğünde Arzu’nun yanımı gıdıklamasıyla ona dönerek güldüm ve flaş patlaması sesiyle Arzu’nun da kahkahasını işittim.

“Kızlar!”

“Hocam ne var sanki, fotoğrafta gülmeyelim mi?”

“Arzu! Bir; hoca camide kızım. İki; doğru öğretmenler odasına!” derken okul binasını işaret etti sinirle elini savurarak.

Arzu bana döndü. “Sen Korkut’un yanına git. Ben şununla ilgileneyim.” derken keyfi gayet yerindeydi. Çatlak kız.

“Arzu hadi!”

“Geldim hocam- Ay pardon, öğretmenim.” deyip gülerek önüne düştü.

Üzerimi düzelttim ve heyecanla bahçedeki demir saate baktım.

12.46…

Hızlı ve temkinli adımlarla etrafı da kolaçan ederek Kandeli’ye doğru yürüdüm. Hava serinliğini yavaşça belli ediyordu. Kabanımın kuşağını belime bağladım. Az ileride onunla tanıştığım ağacı gördüğümde, ancak onu göremediğimde erken geldiğimi düşünerek ağaca vardım usul usul adımlarla.

Ağaç oldukça yaşlıydı, sanıyorum ki epey zaman önce yıkılmıştı. Koca gövdesi yıkıldığında bir kaya nedeniyle biraz havada, eğimli kalmıştı. Etrafına bakındım. Ağacın kökünden yukarı doğru eğimi tırmanmaya başladım. Aslında o kadar yüksek değildi ancak yosundan kayarım diye bir korkmuyor değildi. Kendi kendime düştüğüm sahneyi hayal ederek üstünde ufak ufak ilerlerken kıkırdadım.

“Neye gülüyorsun?” diye arkamdan gelen tok ve tanıdık sesle korkarak o tarafa dönerken ayağım kaydı ve dengemi kaybettim. İnişimi hafifletmek adına kendimi hemen ağacın gövdesine sarılmak için öne attım. Korkut Alp ise ben bunu yapana kadar çoktan yanıma gelmiş, beni desteklemişti.

“Aman!”

“Öyle ani gelinir mi!?”

“Ayak sesimi işittin zannettim, özür dilerim.” derken gözleri gözlerime öyle mahcup bakıyordu ki, o derin maviler sanki asırlardır susuz kalmış toprağıma can suyu verir gibi özür diliyordu.

Gözlerimi kırpıştırarak kolundan destek aldım ve ağacın üstünde düştüğüm yere oturdum. Gözlerini bir saniye olsun benden çekmiyordu. Utanıyordum.

“İyisin değil mi? Bir yerin acıyor mu?” diye sorduğunda başımı iki yana salladım. “Allah’tan yetiştim de tuttum. Yoksa Allah muhafaza incinirdi bir yerin.”

“Korkut Alp,” derken aklımdan geçen, Arzu’nun ısrarla sordurduğu soru nedeniyle adı dudaklarımdan zar zor çıkmıştı.

Dinlediğini belirtir bir şekilde bakışlarını yüzüme çevirip karşımda duruşunu düzeltti. Ancak söyleyemedim.

Utandım.

Korktum.

Bir şey beni engelleyerek susturdu. “Söyleyebilirsin…” derken sesi sanki bir el oldu da sırtımı okşadı. Tavırları babamın asla yapmadığı ve yapmayacağını bildiğim şekilde sabırlı, anlayışlı ve şefkatliydi. Benim ise içimdeki sevgisiz büyümüş o küçük kız çocuğu, bu davranışına karşı oldukça aç ve muhtaçtı.

Eli, elimin üstünde yerini buldu.

Sıcaktı.

Ben ise o an emin oldum. Onun hayatımdaki yerinden, benim ondaki yerimden ve bizim ne olabileceğimizden. Sevgili demek biraz sadeydi, arkadaş demek ise yetersiz hissettirebilirdi. O, tanıştığımızdan bu yana geçen o kısacık vakitte, doğduğumdan beri ruhumdaki eksiği tamamlayacak ruhtu. Ben onun yanında tam hissetmiştim. Yüreğim artık sadece, ondan ayrı kalırsam diye korktuğunda endişeyle titriyordu. Nasıl demeliydim bilmiyordum ama o bendeki her şeydi.

Elinin altından elimi çektim ve önümdeki Korkut Alp’in boynuna sarıldım. Başımı bıraktım omzuna. Çok geçmeden bana yaklaşıp o da kollarını bedenime sardı.

“Anladım.” dedi fısıldayarak.

Gözlerimi kapatarak iç çektim yüzümde huzurlu bir gülümsemeyle. Benim beni anlayacak birine ihtiyacım vardı; ruhumu bu sevgi açlığından kurtaracak, beni en içimdekiyle anlayacak birine. Ben şimdiye kadar hep susturulmuştum. Ailem tarafından duygularım, ihtiyaçlarım yok sayılmıştı. Ben yok sayılmıştım. Ne kadar sesli konuşarak varlığımı belli etmeye çalışsam da duyulmamıştım.

Şimdi Korkut Alp, hiç ekstra bir çaba göstermeden ben konuşmasam bile beni duyuyordu, anlıyordu. En derinlerime sakladığım o küçük kızın elinden tutuyor, ağlamaktan sesi kısılmış o çocuğun sırtını sıvazlayıp her şeyin güzel olacağına dair onu teselli ediyordu.

Ve eminim ki bunu yaptığının farkında bile değildi. Bu kadar kısa vakitte gelip benim her şeyim olduğundan bile habersizdi.

Yine de beni anladı.

Eli sırtımı sıvazlarken az ilerimizden gelen hışırtılar ve iniltiyle birbirimizden ayrılarak aynı anda o tarafa baktık. Yerde dizleri üstünde düşmüş bir hâlde, dik dik Korkut Alp’e bakan bir çocuk vardı. Kumral saçları tıpkı Korkut Alp’inkiler gibi yeni yeni uzamıştı. Yüzünde ise ihanete uğramış gibi bir ifade mevcuttu. O gözünü ayırmadan bize bakarken bir yandan üstünü silkelerken diğer yandan kendi kendine söyleniyordu.

Tam ağzını açıp konuşacakken öbür yanımızdan yankılanan kahkahayla o yöne döndük. Arzu gülerek sağ elinde polaroid fotoğrafı sallarken, sol elinde muhtemelen belirginleşmiş olana bakıyordu.

“Allah’ım bunu yakalayabildiğime inanamıyorum.” dedi kıkırtıları arasında resme bakarken.

“Arzu?” diye sordum.

“Korkut!” diye hayretle konuştu henüz adını bilmediğim çocuk.

“Oğuz?” dedi Korkut Alp.

“Çabuk bakın!” deyip yanımıza koştu Arzu.

Yanımıza gelerek sol elindekini uzatacakken görmemize izin vermeden öbürünü uzattı. “Pardon bunu göstermem lazım önce.”

İkimiz de eğilerek resme baktığımız da Korkut Alp’in arkadaşı olduğunu düşündüğüm çocuğun yani Oğuz’un düşerken yakalanmış bir fotoğrafıydı ve gerçekten de komikti. Korkut Alp’in kahkahası kulağımı doldururken büyük bir homurdanma bize yaklaşıyordu.

“Demek arkamdan iş çeviriyorsun, öyle mi Korkut Alp?” dedi abartılı bir tavırla. Yerden kalkıp yanımıza gelince fark etmiştim Korkut Alp’ten biraz daha uzun ve iriydi bu çocuk. Hatta Arzu yanında ufacık kalmıştı.

“Abartma bir defa da… Anlatacaktım.”

“Ne zaman?”

“Bugün.”

“At yalanı-”

“Lan kızlar var hayvan herif!” dediğinde Oğuz’un bakışları bize döndü ve yapmacık bir şekilde gülümsedi.

“Pardon kızlar.” dedikten sonra bakışları Arzu’ya döndü ters ters. “Benim fotoğrafım mı o?”

Arzu ellerini arkasına sakladı. “Hayır, ne alakası var?”

“Yalancı.”

Arzu inanamayarak gözlerini irileştirdi. “Ne cüret!”

“Öyle bir cüret.” dedi umursamaz bir tavırla ellini salladı. “Ver bacım hadi uğraştırma beni.”

“Vermiyorum, benim fotoğrafım!”

“Ver diyorum, benim fotoğrafım!”

“Çok beklersin canım, hadi.”

“Benden günah gitti-” deyip atılırken elimi göğsüne koyup engelledim ve başımı iki yana salladım.

“Bence öyle bir hataya düşme.” dedim uyarır bakışlarımı takınarak.

“Sen kimsin?” derken bu sefer de bana diklenmeye başlamıştı.

 Bu soru karşısında Korkut Alp’e gözüm kaydığında o hiç düşünmeden cevabı vermişti. “Sana bahsetmiştim ya Oğuz, Yasemin…”

Oğuz hatırlamaya çalışır gibi gözlerini kıstığı sırada Korkut Alp devam etti. “Sevgilim.”

“Neyin?!” diye yeniden dehşet içinde Korkut Alp’e döndü.

Arzu ise gayet keyifle sırıtarak imalı bakışlarıyla Korkut Alp’i süzdü. “Neyin neyin?”

“Sevgilim.” diye yenilerken ciddiyeti yavaşça dağılmış yerini tatlı bir utanç almıştı. Kulakları kızarmıştı.

“Ben hızınıza yetişemiyorum bir saniye ya,” diyen Oğuz, peşi sıra derin bir iç çektiği sırada kendi hâlinde elindeki fotoğraflarla ilgilenen Arzu’ya kaydı gözü. “Senin mi kamera?”

Arzu başını kaldırıp Oğuz’a baktı. “Evet.”

“Çekmen sıkıntı değil, yakışıklı adamız, karizmamız var nihayetinde ama askeriz ya sıkıntı olur orada burada görülürse.” dedi özgüvenle.

Arzu’ysa tam olarak Arzu’luğunu yapıp kahkaha attı bu sözler üstüne. “Ne yapacağım ben senin salak fotoğrafını be, denk geldi tamamen. Ayrıca maymun gibisin, ne yakışıklısı?”

“Ha sen de İngiltere prensesisin zaten.” deyip göz devirdiğinde Korkut Alp’le kahkaha attık.

“E madem resmi olarak tanışmış bulunduk, bir fotoğraf çekinelim mi? Arzu çok sever böyle anları ölümsüzleştirmeyi.” dedim ortamı ısıtmak için. Dayanamayacağını biliyordum ki öyle de olmuştu. Sessizce kamerasını açtı ve öne geçti çekmek için ama Oğuz elinden kaptı kamerasını. Bu da çok kaşınıyordu ama.

“Versene kameramı!”

“Boyun neredeyse yarım kadar ben çıkmayacağım fotoğrafta. O yüzden ben çekerim.” dedi ve çekmek için kolunu kaldırdı. Arzu söylediğini mantıklı bulmuş olacak ki sesi çıkmadan bana sokulup fotoğrafa dâhil olmak için poz veriyordu. Oğuz sırıtarak Arzu’ya döndü. “Ha bir de merak ettim. Huysuz Virjin’le akrabalığın var mı senin?” diye sorduğunda Arzu sinirle boynuna atıyordu ki Oğuz deklanşöre bastı. Bunu bilerek yapmıştı anlaşılan.

Kendimi tekrar o zamana götürebilmeyi dilerdim. Önümdeki albümün sayfalarını çevirdim sıkıntılı bir iç daha çekerken. Sanıyorum ki bu hiç geçmeyecek, durulmayacak ve farkına vardıkça da yükü ağırlaşacak bir pişmanlıktı. Yine de kendimden öte Korkut Alp’in neler hissettiğini merak ediyordum. O zaman ya da şimdi… Onda ne denli bir yara açtığımın farkındaydım. Gözleri bana karşı hep dürüst oldular. Hastanede bana o bakışlarla baktığında anlamıştım. Vaktinde içimde çiçekler yeşerten o can suyu şimdilerde beni boğabilecek derecede hırçın bir okyanusa dönüşmüştü.

Sonuna kadar da haklıydı.

Sayfaları çevirirken kendi vesikalığım ve altına arkadaşlarımın yazdığı kısa notlarla karşılaştım. Bunları okumaya hiç fırsatım olmamıştı. Hemen sırayla hepsinde göz gezdirdiğimde bakışlarım bir tanesinde takıldı.

“Gerçekten de sevdin mi?” K.

Dudaklarım titreyerek, büzüldü. Gözlerim daha şiddetli bir şekilde gözyaşlarımla dolarken yüzümü avuçlarıma bıraktım.

Ben seni çok sevdim Korkut Alp. Seni çok sevdim ama çok korktum. Seni sevmeye devam edememekten, babam öğrendiğinde tüm haklarımdan olmaktan, seni sonsuza dek kaybetmekten korktum. Ama bu işi neresinden tuttuysam elimde kaldı. Mahvettim ve başarısız oldum. Yardım istemekten bile aciz, çaresizliğimle sevgimizi ateşe atan o kişiydim.

O zamanlara geri dönebilmek, mezuniyetime katılabilmek, seninle tekrar hatta ölene kadar dans edebilmek, güven dolu kollarında huzur bulabilmek, ellerinle ısınabilmek ve nefesini saçlarımda hissederken varlığına şükredebilmek istiyordum ama ne o zaman bunları yapabildim ne de şimdi yapabilecektim.

Babam olacak o adam benden sevgimi de çaldı, muhtaç olduğum o şefkati de çaldı, gençliğimi de birer birer bencilce çaldı. Benim biricik sevgilimi aldı ellerimden. Beni öldürmeden ölmüşe çevirdi, sonra al bu sana yeni bir hayat deyip tekrar hayata atılmamı bekledi. Ve ben şimdi, babama duyduğum o dizginlenemez öfkenin aynısını, o gün sana sırtımı dönüp gittiğim için, babama direnmediğim için kendi kendime duyuyordum.

Senin sandığının aksine ben de seni, senin beni sevdiğin kadar çok sevdim Korkut Alp. Üzülerek şunu kabul de ediyordum; biz aynı dünya üzerinde birbirinden oldukça farklı dünyalara sahip iki insandık. Nasıl değişecekti ki bu? Kim değiştirecekti? Ben seni nasıl bile bile ateşe atardım ki?

Ağlamam sakinleşirken, alnımı elimin ayasına destekledim. Zihnim hala bulanıktı. Burnumu çekip birkaç saniye masaya öylece baktım. Ardından derin bir nefes alarak başımı kaldırdım ve elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Ağlamanın verdiği yorgunlukla önümdeki yıllığın kapağını kapatarak sandalyeme yaslandım ve kafamı yana yatırarak karşımdaki pencereden gördüğüm kadarıyla boğazın maviliklerine baktım. İçimde dolaşan o bunaltıcı his tekrar varlığını hatırlatmaya başlamıştı. Her bir zerremde gezen o garip duygu, karşımdaki manzarayla daha da tetikleniyordu.

Ben o mavilerden kaçamıyordum.

Ben bir vakit vurgun olduğum bu renkten kaçamıyordum.

Ben Korkut Alp’ten kaçamıyordum.

Sadece saklanabiliyordum. Kendimi kandırabiliyordum ama daha fazlası değildi. Ömrüm boyunca da bu devam edecekti. Ben Ali’yi, Korkut Alp kadar sevmedim ve sevmeyecektim. Bencillikti belki ama Ali benim için bir çeşit kurtuluş biletiydi. Her vakit hayalini kurduğum huzurlu aile hayaliyle kendi korkunç ailemden kurtulup, kendime yenisini kurabilmem, çocuklarıma benimle aynı kaderi yaşatmamak için bir çeşit bilet. Aslında ona saf bir sevgiden öte minnettardım. Ve asıl canımı yakan, bana uzatılan o eli bir kurtuluş olarak tutarken; bir yanda kendi kalbimi ve Korkut Alp’in hatırasını her gün yeniden aldatıyor, diğer yanda ise bunun farkındalığıyla hala o eli tutmaya devam ediyor oluşumdu.

“Yasemin?” diyen Ali’nin sesiyle hızla başımı ona çevirdim. “Daldın gittin yine denize.” derken yüzünde anlamsız bir ifadeyle bana bakıyordu.

Oturduğum sandalyede dikleşerek kendimi iyice masaya çektim ve başımı iki yana sallarken omzumu silktim. “Hiç… Aklım Arzu’da,” dedim en yakın bahanemi sunarak.

“O iyi görünüyordu. Endişe etmeni gerektirecek bir durum yok dediler ya. Hâlâ erken dönmemize kızgın ve kırgınsın biliyorum ama işlerimi erteleyemedim. Özür dilerim.”

“İşler her zaman benden önde mi gelecek?” diye sorduğumda afallamıştı.

“Ne diyebilirim ki Yasemin?” derken gerçekten ne diyeceğini şaşırmış bir şekilde konuşmuştu. “Senden önde gelmek demeyelim biz bu duruma; senin için, ikimiz için en iyisini yaratabilmek için çalışmam diyelim.”

Hiçbir şey demedim ve önümdeki menüye odaklandım. Yanımıza yaklaşan garson “Karar verdiniz mi efendim?” diye sorduğunda menüyü hâlâ inceliyordum. Karar vermemiştim. Belki de içimden hiçbir şey yemek gelmemişti. Ama o an, o küçük an... Ali yine beni yok saydı. İsteklerimi, varlığımı görmezden geldi.

“Başlangıç olarak Grenache Rosé’la beraber Burrata, Kavun ve Prosciutto Tabak alalım,” dedi ve garsona kısa, kontrolcü bir bakış fırlattı, ardından hiç duraksamadan devam etti: “Ana yemek içinse Fesleğenli Deniz Tarağı ve Safranlı Risotto. Şimdilik bu kadar.” derken de menüyü kapatarak tek eliyle garsona uzattı.

İçimde bir yerlerde bir kıvılcım parladığını hissettim. Patlamaya hazır bir bomba gibi ağzıma dolan lafları alevlendirecek gibiydi ama yapmadım. Yuttum ve içime attım yeniden. Yeri değildi. Hiç sırası değildi. Oysa benim için asıl mesele yemeğin ne olduğu değildi; mesele, benim adıma konuşulması, bana fikrimin sorulmaya bile tenezzül edilmemesiydi.

Garson gittiğinde arkasına yaslandı. “Geçen sefer burada yediğimiz deniz tarağını beğenmiştin. Yine yeriz diye düşündüm.” dediğinde zoraki bir gülümseme takındım ancak bunun sahteliğini gizleyemediğimin farkındaydım.

Benim yerime karar verilmesinden bıkmış usanmıştım. Sevgisi adı altında birilerinin beni kontrol etmesinden bıkmıştım. Ben babamdan da bu yüzden kaçmış, kurtulmuştum ama sığındığım liman gün geçtikçe bana babamı hatırlatmaktan geri kalmıyordu. Ben Ali’nin bana iyilikmiş gibi sunduğu her hareketinde babama rastlıyordum. Babamın kontrolü, babamın baskısı, babamın kuralları ve babam…

Sevgi adı altında birinin bütün benliğinin ele geçirilmesi ne korkunçtu. Sanki ruhum birileri tarafından sürekli ama sürekli kontrol edilmeye mahkûmdu. İçimde çırpınıyordu ama kontrolü sağlayamıyordu ve her daim mutlaka birinin eli üzerimdeydi. Bense ipleri kime versem memnuniyetsiz kalıyordum.

“Farklı bir şey denemek istiyordum ama tamam…” deyip geçiştirdim. Başımı tekrar cama çevirdiğimde bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.

“Ankara mevzusundan dolayı mı küssün Yasemin?” dedi. Oysa benim için bu kadar hassas ve mühim bir şeyi -üstelik söz vermişken- bu derece küçük görmesi ve önemsiz gibi geçiştirmesi içime atıp durduğum o sabrı yavaş yavaş sınırına taşıyordu.

“Verilen sözler tutulmalıdır Ali.”

“Tutmak isterdim ama bir anda hem ortam aşırı gerildi hem de benim İstanbul’da acil bir işim çıktı.” dediğinde usulca kafamı ona çevirdim.

“İşlerin bekleyemez mi?”

“Bekletebileceğim insanlar değildi.”

“Peki ya ben?”

İç çektiğinde sabahki gerginliği geri gelmişti. Gerginlik yaratmak istemiyordum ama konuşmazsam da içim içimi yiyecekti.

“Sen de benim için önemlisin Yasemin. Lütfen artık kendini birileri ya da bir şeylerle karşılaştırma. Benim için bir tanesin.”

“Benden önce işin geliyor.”

“Hayır Yasemin. Lütfen böyle düşünme. Ben de seninle vakit geçirmek falan istiyorum ama önce o vakte sahip olmalıyım. Bizim için iyi bir gelecek olsun diye şu an biraz birbirimizle vakit geçirmesek de olur. Haksız mıyım?”

“Ya öyle bir vaktimiz kalmazsa ne olacak?”

“Nasıl yani?”

“Beni ertelediğin için pişman olursan, ölüm var ayrılık var…”

“Yasemin!” derken sesi hayretle çıkmıştı ama içinde biraz da kızgınlık hissediliyordu.

“Yok mu?”

Üzgün bir ifadeyle yerinden kalkıp yanıma geldi ve arkamdan sarıldı, başını omzuma koydu. “Üzgünüm. Sana bunları düşündürtmek istememiştim.” Boynumun yanına bir öpücük kondurup sonra dudaklarıyla yanağımı buldu. “Sana bir hediyem var.”

Geri çekilince başımı hafifçe ona çevirdim. Cebinden mavi kadife bir takı kutusu çıkarttı. Kapağını açıp önüme koyduğunda içinde pırlanta bir çiçek kolyesi vardı. Bu, sus payıydı. Benim kırgınlıklarımın, onun gözündeki bedeli pırlanta bir kolyeden ibaretti.

“Benim çiçeğime yakışacağını düşündüm.” Dudaklarımda sahte, yalandan bir gülümseme oturdu.

“Teşekkür ederim.” dediğimde kutudan çıkarttı.

“Şu saçlarını biraz toplar mısın? Hem yemek yiyeceğiz içine girmesin.” diye söylendiğinde bileğimdeki lastikle saçımı ensemde gevşek bir topuz yaptım. Ama aklımda beliren o karanlık anıya da engel olamadım.

Akşam yemeğinden sonra annem ve babam salonda oturmuş televizyon seyrederken salon kapısının yanında duvara yaslanmış, koridorda öylece duruyordum. Elimdeki zarfın köşelerinde tedirgince gezindi parmaklarım.

Korkuyordum ama konuşmam gerekiyordu.

Ama ya göndermeyi geçtim, bütün eğitim hakkını elinden alırsa, dedi içimde korkak bir ses.

Tam vazgeçmek üzereydim ki... O tanıdık karamsar sesi bir başkası susturdu: Hiçbir şey kaybetmeyeceğiz, dedi.

Omzumu yaslandığım duvardan ayırarak gelen anlık cesaretle salonun kapısından içeri girdim. Babamın yanına adımladım ve hemen yanındaki tekli koltuğa oturdum. Kısa bir an gözlerini televizyondaki programdan ayırdı ve gözlerime baktı. Keyfi yerinde görünüyordu.

“Baba, bugün sınıf öğretmenimiz bu zarfı sana ulaştırmam için verdi.” deyip uzattım.

Sigarasını dudaklarına sıkıştırıp elimdeki zarfı alırken diğer elindeki kumandayla televizyonun sesini kıstı. “Neymiş?” dedi dudakları arasından.

“Bilmiyorum, açmadım.”

Üzerindeki adresi okuduğunda kaşları ciddiyetle çatılmıştı. Neredeyse bitmek üzere olan sigarasını hızlı birkaç nefeste çekerek yandaki küllükte söndürdü. Başlıyorduk. “Kandilli meselesi kapandı sanıyordum.” derken zarfın kenarını yırtıyordu.

Stresle dudaklarımın içini ısırmaya başlamıştım. Korku sinsice içine sinmeye başladığında kalbim zehirleniyormuşçasına sert ve güçlü şekilde teklemeye başlamıştı. “Notlarım pekiyi ya… ‘Melek öğretmenim yine de başvuralım belki burs gelir.’ dedi.”

“Hayır, dedik ya. Ne ısrar ediyor bu konuda anlamadım.” derken zarfı açmış içerisindeki kâğıdı çıkartmıştı.

“Sadece hevesimi görünce… Denemek istedik. Belki fikrin değişir burs gelirse diye-”

“Bana sordunuz ya zaten Yasemin!” diye azarlamaya başladığında bağırmasıyla gözlerimi kapattım korkarak. Omuzlarım istemsizce yukarı doğru çekilmişti. “Gitmeyeceksin, o kadar! İstanbul’da kız başına 4 sene ne bok yiyeceksin?”

Gözlerimi hafifçe araladığımda anneme baktım en ufak desteğini bekleyerek. Görmezden ve duymazdan gelerek elindeki şişlerle örgüsüne devam ediyordu. Her zamanki gibi… Gözlerim doldu. Sırtımı dayayacak kimsemin olmamasıyla omuzlarım çöktü.

“Bursmuş!” deyip küçümseyici bir tavırla güler gibi oldu. “Hiçbir yere gitmiyorsun.”

“Ama baba-”

“Ama baba ne Yasemin!?” Sinirle ayaklandığında oturduğum koltuğa sindim korkuyla. Elindeki kâğıdı buruşturup bir köşeye fırlattığında dolan gözlerime engel olamadım. “Bursa’da okul mu kalmadı kızım? Sen bizden mi kurtulmak istiyorsun?”

“Hayır, ne alakası var bununla? Sadece iyi bir eğitim istiyorum-” Yine lafımı kesti.

“İyi bir eğitimmiş! Kızım sen derslerden iyi notlar alıyorsun diye kendini çok iyi yerlere gelecek falan sanıyorsun galiba? Zengin miyiz biz? Değiliz. O okulda bir sürü zengin aile mensubu kız olacak. Nasıl baş edeceksin? Küçümseyecekler seni, aralarına giremeyeceksin.”

Sanki kendisi küçümsemiyormuş gibi konuşmaya devam ediyordu. O konuştukça kalbime çöken ağırlık, gözlerimden akan yaşlar artıyordu.

Yaşamak istiyordum.

Evet, ondan kurtulmak istiyordum.

Ayaklarım üstünde durmak ne demek öğrenmek istiyordum.

Nefes almak istiyordum.

Çok mu şey istiyordum? Şu yaşıma kadar edindiğin ne başarı varsa hep başkaları benimle gurur duymuştu ama bir defa olsun bu gururuma ortak anne babam olmamıştı. İnsan neden kendi evladına bu denli düşman kesilirdi?

“Şu kılığına bir bak hele.” derken yüzündeki küçümseyici ifadeye tiksinme eklenmişti. Ne vardı halimde?

Sert bir şekilde tuttuğunda parmakları etime pençe gibi geçmişti. Ağzımdan acı dolu, boğuk bir inilti kaçtı. Beni ve sürükleyerek banyoya götürdü. Lavabo tezgâhının önüne öyle bir hışımla itti ki, kalça kemiğimi mermere şiddetle çarpmıştım. Acı, çarptığım yerden alev gibi vücuduma yayılırken dudaklarımdan hıçkırıkla karışık bir feryat koptu. Ağlamam şiddetlenirken aynadan babama baktım.

“Kendine bak, kendine!” dediğinde bakışlarımı kendime çevirdim.

On dört yaşında, üzerinde dünyanın yükü olan zavallı bir kız görüyordum. Gözleri korkuluydu ama o üzgün ifadenin arkasındaki güçlü kızın farkındaydı. Bu yüzden hâlâ ayakta durabiliyordu. Bu yüzden hâlâ hayalleri ve umudu vardı.

“Şu çalı süpürgesi gibi saçlara bir bak.” derken saçlarımı bir eliyle ense kökümden kavramıştı. Saç diplerim sızladı, başım geriye doğru çekilirken gözyaşlarım yanaklarımdan boynuma doğru süzülüyordu. “O okulun disiplininden haberin var mı? Bu kadar uzun saç neyine senin?!”

Saçlarım duştan yeni çıktığım için salıktı. O sevmiyor diye evdeyken toplar ya da örerdim. Etrafa dökülmesinden nefret ediyordu.

En ufak insani his olmayan nefret dolu gözleriyle ona merhamet dileyen gözlerime bakıyordu. Benden cevap değil yalnızca acı dolu hıçkırıkları duymaya devam edince, öfkeyle çekmeceyi yerinden sökercesine açtı ve içinden demir makası çıkarttı. Aynadan makası gördüğüm an kanım dondu. Yapacağı şeyi idrak ettiğimde gözlerim dehşetle büyüdü, içimden kopan o acı feryat banyoda yankılandı.

"Baba hayır! Ne olur yapma!" diye haykırdım can havliyle. Ellerimi havaya kaldırıp onun makas tutan koluna tutundum. Tırnaklarımı etine geçiriyor, bütün ağırlığımla onu itmeye çalışıyordum ama en ufak faydası olmadı. Korkuyla hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi, göğsüm şiddetle inip kalkarken nefes alamadığımı hissettim. "Yalvarırım kıyma saçlarıma! Bir daha o okulun lafını etmem, söz veriyorum baba! Gitmeyeceğim, ne olur kesme!"

Ama beni hiç duymadı. Gözlerindeki dipsiz, merhametsiz karanlık, yalvarışlarıma tamamen sağırdı. Saçımı ense kökümden tutan parmaklarını bir an için gevşetse de yeni hedefi daha aşağıdan avcuna sıkıştırdığı bir avuç saçım olmuştu.

Makasın sivri ucunu sırtımda hissettiğim o an babamın yapacağı şeydeki kararlılığı bir defa daha zihnimde bir şimşek misali çarptı. Deli gibi çırpınan bedenime yüksek voltajlı bir akım verilmiş gibi kaskatı kesildim.

Boğazımdan yukarı tırmanan çığlığım, dudaklarıma ulaşamadan göğsüme gömüldü. Nefesim bıçak gibi kesilmişti. Gözlerim aynadaki acınası yansımama dehşetle kilitlenirken, az önce babamın kolunu yırtarcasına itmeye çalışan ellerimin bütün gücü saniyeler içinde çekildi. Kollarım, iki yanıma cansızca düştü.

Artık bağırmıyordum. Çırpınmıyordum. Sadece dişlerimi sıkarak, kontrolsüz ve hastalıklı bir şekilde zangır zangır titriyordum.

Kırt... Kırt... Kırt...

Makasın saç tellerimi ezip kopardığı, acımasızca biçtiği her seferde, saç diplerim canlarından can gidiyormuş gibi kafa derime uyuşukluk yayılıyordu.

Aynadaki kızı izliyordum ama o kız artık ben değildim. Lavabonun içine, tezgâhın üzerine ve ayaklarımın dibine dökülen sadece saçlarım değildi; benim o okula gitme hayalimdi, benim o küçücük direncimdi, benim yaşamaya olan çocuksu hevesimdi. Ruhumda yaşamaya dair ne varsa, kendi gözlerimin önünde parça parça doğranıyordu.

O gün babam bana olan hırsını saçlarımdan çıkartmıştı.

Kendi yarattığı imkânsızlık yüzünden ben suçluymuşum gibi bedelini ben ödemiştim.

Ve aslında iç sesim oldukça yanılmıştı. Ben o gün bir şeyler kaybetmiştim. Hem de çok şey…

“Nasıl, beğendin mi?” derken yanımdan eğilerek bana baktı Ali. Yüzündeki gururlu gülümsemeye gözlerim hafif dolu ve dudaklarımda ince bir gülümsemeyle karşılık verdim. Elim kolye ucuna gitti ve parmaklarım arasında çiçeği biraz ezdim.

“Beğendim.”

“O zaman teşekkür öpücüğü istiyorum.” deyip yanağını işaret etti parmağıyla.

Dudaklarımı uzatıp öpecekken başını çevirip dudağını öpmeme sebep oldu. Gülümseyerek geri çekildiğinde dudaklarımı ısırdım. Utanmamıştım ama içimde bir şeyler eziliyordu.

Ali yerine geçerken tuttuğum kolye ucunu bırakıp servis içerisindeki bezi tokasından çıkartarak kucağıma serdim. Garson da o sırada ara sıcaklarımızı ve içeceklerimizi getirmiş, servis ediyordu. Ali sessizce gitmesini bekledi.

“Ankara meselesi madem açıldı, kapanmadan evvel biraz üzerine konuşalım o hâlde.” derken az önceki gülümsemesi yoktu. Aksine yerini gergin ve yüzü asılan bir Ali almıştı. Ben de ne zaman bu konuyu açacak diye merak ediyordum.

“Konuşalım.”

“Kimdi o çocuk?”

‘Hangi çocuk?’ diyemezdim, biraz aptal bir soru olurdu. Uzanıp tabaklardaki yemeklerden biraz parçayı aldım ve önümdeki tabağıma koydum.

“Sustuğuna göre önemli biri?”

“Şu an için soruyorsan kimse Ali. Geçmişin de bir önemi yoktur diye düşünüyorum.”

“Geçmişin benim için elbette önemli. Ben de bilmek hakkım diye düşünüyorum.” Sesi yumuşak değildi. Nezaketin ardına gizlenmiş bir sorgulama, soğuk bir kıskançlık vardı.

“Arzu ve benim arkadaşımdı. Oğuz, yani diğer uzun kumral saçlı olan da arkadaşımızdı.”

“Siz kız lisesinde okumadınız mı? Erkekler ne alaka?”

“Kardeş okulumuzda, yani Kuleli’deydi ikisi de. Mezuniyet balosunda her birimiz kavalye olurduk.”

“Sadece bir balo meselesinden mi o gün o kadar yakındı bu herif sana?”

Kısa bir sessizlik oldu. “Uzun süredir görüşmemiştik ve şaşırdı haliyle.” Duraksadım. Aklımda takılı kalan asıl soruyu artık sormak zorundaydım. “Senin beni erkenden İstanbul’a getirmenin Korkut’la bir alakası var mı?”

O da tabağına yemeklerden pay koyarken bir an durup bana baktı. Yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi. Tıpkı babamın o günkü küçümseyici sırıtması gibi. “Hayır, alakası yok. Sümsük bir askeri mi dert edeceğim? Daha önemli işlerim var. Söylediğim gibi gelmem gerekiyordu, geldim.”

“Ama benim gelmem gerekmiyordu Ali.”

Cevap vermedi. Gözlerini tabaktaki yemeğe indirdi. “Tamam uzatmayalım ve yemeğimizi yiyelim, olur mu?” diye beni geçiştirdiğinde sabırla iç çektim.

Üzülerek fark etmiştim ki; güçlendiğimi zannederken büyüdükçe küçülmüştüm. O ayna karşısında küçük Yasemin’e verdiğim sözü farkında olmadan yıkmıştım. En başta babamın yıkmaya, kullanmaya çalıştığı biricik benliğimi koruyamamış yine bir başkasına teslim etmiştim. İkisi de beni seviyor mu, bilmiyordum.

Belki Ali babamdan çok seviyordu ya da beni değil beni kontrol etmeyi seviyordu.

Babama karşı gelemediğimde hissettiğim ezikliği bugün yine Ali’nin karşısında hissetmiştim. Ve bu ruhumu öyle yaman bir acı içerisine sokmuştu ki az önce içimde beliren ağrının sebebini anlamıştım.

İçimde un ufak parçalanan benliğimin ağrısıydı.

Korkut Alp hariç herkesin bir parça kopartarak parça pinçik ettiği benliğimin ağrısı… Çünkü o, benden alınıp eksiltildiğim ne varsa, kendinden bir parça vererek bütün eksikliğimi gidermek için her şeyi yapmıştı. Ali ise tıpkı babam gibiydi; maddi manevi ne veriyorsa, bir misli kadarını benden sökerek almaktan geri durmuyordu.

 ---

Bu bölüm için ne diyebilirim inanın bilmiyorum Yasemin o kadar kırılgan ama bir o kadar da güçlü ki bu tezat kalbimde epey ağırlığını sürdürüyor. Kıyamıyorum hiçbirine ya Rabbim!

sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum.  nasıldı? ne düşünüyorsunuz veya düşünüyor musunuz djkghdfkjg 

haftaya görüşmek üzere kendinize cici bakınn



Yorumlar

Popüler Yayınlar