kandeli bölüm 5
“Bir
kadının en büyük çaresizliği, içindeki fırtınayı anlatamadan susmasıdır. Ben
sustum, çünkü anlatacak gücüm kalmamıştı.”
-
Halide
Edib Adıvar – Ateşten Gömlek-
---
Yasemin’in
ağzından…
İstanbul…
Ankara’ya gidene kadar pek canımı yakan bir şehir
sayılmazdı. Yalan yok, bazen yakardı. Ne zaman Beykoz’dan Eminönü’ne giden
vapura binsem, o vakit gözüm Kandilli Kız Lisesi’nden başlar, yavaş yavaş
ilerleyen vapurla o ihtişamlı yapıya, Kuleli Askerî Lisesi’ne kayardı. İşte o
zaman gözlerim, uzaklaşıp görüş açımdan çıkana değin ona bakakalır, yüreğim
geçmişte yaşanan pişmanlıklarla sızıldar ve aklım bir zamanlar gözbebeğim
bildiğim o adamı düşünürdü.
Korkut Alp…
Ah benim biricik mavim…
Ah benim İstanbul’um…
Gençliğimin iki yakası…
Keşke senden uzakta kaldığım bunca sürede, sana karşı
ne kadar mahcup büyüdüğümü, serpildiğimi, sana uzun uzun anlatıp kendimi
affettirebilsem. Tamam, affetmesen de olur ama en azından bilebilseydin. Buna
da razıyım… Yalnız bunca yıldır yüreğimde bu pişmanlıkla çok yorulduğumu bil
istiyorum.
Sana yaşattıklarım, bize yaptıklarım affedilir değil,
biliyorum ancak o zaman babama karşı hiç gücüm yoktu. Korkuyordum ve ona boyun
eğmekten başka çarem yoktu.
Elimdeki saç fırçasıyla saçımın aynı tutamını kaçıncı
defa tarıyordum bilmiyorum ama dalgın gözlerimle, aynada solgun yüzümü görünce
kendime geldim. Derin bir iç çekerken ellerim, ağır zincirlerle kelepçelenmişim
de zar zor havada tutuyormuşumcasına kucağıma düştü. Ankara’dan geleli birkaç
saat olmuştu. Ali’nin ailesine ait yalıdaydık. Yakın zamanda evleneceğimizden ailesi
benim için bir oda açmıştı. Hazırlıklar daha kolay oluyordu. Allah razı olsun
annesi ve babası kendi kızlarından ayırmayıp bana kucak açmış, ne ihtiyacım
varsa görüyorlardı.
Ali ise benim için her şeyi yapabilecek birisiydi.
Korkut Alp’le yollarımız ayrıldığında kendime açtığım yaraları özenle,
sorgulamadan benim için sarmış, beni babamın acımasız kuralları içinden çekip
çıkartmıştı. Beni, şimdiki Yasemin’i yaratmıştı. Özgürlüğe aç o genç kıza
özgürlüğünü kazandırmıştı. Ona çok şey borçluydum.
Ali ve ailesi,
İstanbul’un zengin ailelerinden biri olmakla beraber ülkede
oldukça önemli bir yere de sahiplerdi. Onunla ilişkimde beni geren ve mükemmel bir
kalıba girmeye zorlayan tek şey buydu. O benden bunu açıkça beklemiyordu. Hiç
öyle hissettirmemişti ama değişen çevremle, girmek zorunda olduğum ortamlarda
farklılığımı oldukça hissediyordum. Nasıl desem, eğreti duruyordum yani. Ali'nin
bana sunduğu bu kusursuz hayat, aslında etrafıma altın yaldızlarla örülmüş
görünmez bir kafesti. Bu yüzden olabildiğince onlardan biri gibi davranmaya,
giyinmeye, sohbetlerinde ne konuşuyorsalar o konuları konuşmaya çalışıyordum. Kendi
benliğimi, onların o şatafatlı dünyasında bir yerlerde yavaş yavaş
kaybediyordum.
Aynadaki görüntüme eklenen suretle bakışlarım ağır
ağır yukarı kaydı. Ali ciddiyetle aynadaki yansımama bakıyordu. Bir sorun
olduğunu hissetmiş gibi kuşkuluydu bakışları.
Ellerini omuzlarımdaki ağırlığa eklediğinde oturduğum
yerde ufalıp yok olacağım gibi hissettim. O dokunuşta belki sevgi vardı ama bazen
nedense omuzlarıma çökenin zorunlu bir esaret gibi hissettirmesinden kendimi
alamıyordum. Aklım bulunduğum durumu lehime görüyor, ruhum onun bu kararındaki
ağır ihanetin sızısıyla kıvranıyordu; sanki ona ait olmak, kendi kalbimi bizzat
tattığı sevgiye karşı aldatmak gibiydi.
“Ne bu halin? Yol yorgunluğu mu, yoksa başka bir şey
mi var?” diye sordu pürüzsüz, otoriter sesiyle.
“Yol yordu, henüz uyuyamadım,” dediğimde omzumdaki
elleriyle yanağımı avuçları arasına alarak başımı kendisine doğru kaldırdı ve
alnımı öptü. O an, dudakları tenime değdiğinde içimde ortaya çıkan garip
ürperti, sevgiden ziyade koca bir yanlışın ortasında durduğumu haykıran bir
uyarıcıydı.
“Ben kalamayacağım, birkaç toplantım var. Ben gelene
kadar güzelce dinlen, sonra hazırlan. Beraber baş başa yemek yiyelim. Ne
dersin?” diye sorarken gözleri sanki içimi görüp sorunu anlamak istiyor gibi
bakıyordu.
Onun gözlerine bakarken, bir anlığına zihnim bana oyun
oynadı ve beni yıllar öncesine, o hasretini çektiğim mavi gözlerin
derinliklerine çekti. Korkut Alp'in gözlerine...
Ellerini çok seviyordum. Onu dinlerken
onlarla oynamak, dikkatimin dağıldığını anladığında onlarla yanağımı sıkmasını,
sessizce birbirimize yaslandığımızda buklelerime parmaklarını dolamasını çok
seviyordum.
Ne zaman sahilde yürüsek, dinlenmek için
parka gider ve kıyıya bağlanmış bir tekneye otururduk. Bir akşam yeni çökerken yine
öyle sessizce oturuyorduk. Normalde birbirimize hep bir şeylerden bahsederdik
ama o gün sadece sessizliğimizi dinliyorduk. Oturduğum yerde kayarak dizine
başımı bıraktım.
Başını bana eğip gözlerini benimkilere
kavuşturmuştu. Ah o maviler… Gördüğüm en güzel gökyüzü, yüzdüğüm en güzel
denizdi. Ne zaman kızsa köpürüp çalkalanırdı, ne zaman üzgün olsa bulutlanır
toprağımı ıslatırdı ama ben onları en çok usul usul kıyıma çarparken
seviyordum. Yüreğime akar, orada çarpa çarpa kendine ait bir şekil oluştururdu.
“Allah’ım!” dedim içtenlikle.
Kahkahası kulaklarıma dolanıp gitti.
Dudaklarında kalan tebessümle saçlarımı sevdi. “Ne oldu?” dediğinde sırıttım.
“Söylemem.”
“Duanı dile dökersen daha güçlü olur
bilmiyor musun?” dedi bilmiş bir tavırla.
Gözlerimi kısıp kınayıcı bir şekilde
süzdüm onu. “Hiç utanmıyorsun kandırmaya çalışırken de.”
“Hem de hiç,” derken pişkin pişkin
sırıtmaya başladı.
“Son baktığım şey olsunlar istedim.”
dediğimde ciddileşerek baktı bana.
“Ne?”
“Gözlerin… baktığım son şey olsunlar
istiyorum. Sonsuzluğa giderken beni onlar uğurlasınlar, gökyüzü gibi el
uzatsınlar bana istiyorum.”
“Allah bana senin yokluğunu yaşatmasın
Yasemin.” derken gözlerime öyle bakıyordu ki, sanki sahiden ölmüşüm de Allah’a
benimle gitmek için ısrarcıymış gibiydi. “Şayet benden evvel gidersen bana o
boşluğu uzun süre yaşatmasın.”
O anıları hatırlamak, kalbime saplanan paslı bir çivi
gibiydi. Kendimi hem kötü bir ikilem içerisinde hem de yanlış bir zihniyetin
pençesinde, kapana sıkışmış gibi hissettim.
Bana bunu hatırlatıp söyleten şeyden çok utandım o an
ama gerçek, acı bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Ali’yi sevdiğimi biliyordum
ama bu sevgi, Korkut Alp’e karşı geçmişte hissettiğim türde bir sevgi asla
değildi. O derinliğe ve sahiciliğe ulaşamazdı. Korkut Alp ince ince işlemişti
bana kendini. Yüreğimde kendine ait silinmez bir eser vardı. Eski haline geri çeviremezdim.
Ali ise can havliyle çırpındığım çaresizliklerim
içerisinden beni çekip aldığı için kabullendiğim birisiydi. Ama Korkut Alp’i
tekrar gördüğümde, kurduğum bu ilişkinin kendi tarafımdan ne kadar sahte
duygularla beslendiğini sarsıcı bir şekilde fark ettim. Şu an yanımdaki adam
bana dokunurken, ruhum başka bir adamın hasretiyle yanıyordu ve bu, kendime
itiraf etmekten en çok korktuğum, en karanlık gerçekti.
Çok utanıyor ve nankör hissediyordum.
Geçmiş zihnime uğradıkça ve dün uzun zaman sonra ilk
defa Korkut Alp’i gördüğümde anlamıştım ki; ben kimseyi onun kadar
sevemeyecektim.
Hatta Ali’yle kavga ettiklerinde endişelendiğim tek
şey Korkut Alp olmuştu. Gözü çok acımış mıydı? Dudağı yüzünden yemek yiyebilmiş
miydi?
Şimdiki Yasemin olsaydı Korkut Alp için hiç düşünmez
savaşır, onun için her şeyi yapardım. Ama o zamanki Yasemin şimdiki kadar
cesaretli değildi. On yedi yaşında babası tarafından bastırılmış, bütün iradesi
elinden alınmış bir genç kızdı. İmkânı kısıtlı, tek hayali ayakları üstünde
durabildikten sonra babasından kurtulmak olan bir genç kız…
Şimdi düşünüyordum da Korkut Alp’i bunları bilmekten
mahrum bırakmak çok büyük bir yanlıştı. Çünkü ben onun için her ne
yapabileceksem, o da benim için elinden geleni yapardı. Yalnız o vakit, onu
buna bulaştırmak istemedim. Ne düşünüyordum bilmiyordum. Sadece belaya
çekilmesini, babamın gazabına uğramasını istememiştim. Yanlış düşünmüştüm.
Belki her şey çok daha farklı gelişir, bizim için çok daha iyi bir hayat
olurdu. Ne yazık ki aptallık ettim. Ne yazık ki söylemeye karar verdiğimde her
şey için çok geç olmuştu.
“Olur, yaparız bir şeyler,” diyebildim Ali'ye cevap
olarak, ağzımın içerisinde. Ona hâlâ kızgındım. Anlamadan dinlemeden nasıl
Korkut Alp’e vurabilirdi? Korkut Alp’le geçmişteki ilişkimi bilmiyordu ve
bilmemesi de en iyisiydi ama o olaydan sonra Ankara’ya gelirken, bana söz
verdiği gibi beni Arzu’yla birkaç saat bile yalnız bırakmamıştı. Gerçi normalde
de Arzu’yla aralarında anlam veremediğim bir anlaşmazlık söz konusuydu.
Arzu’yla derdi neydi bir türlü çözebilmiş değildim doğrusu.
Başımı elleri arasından kurtarıp kucağımdaki tarağı
kutusuna geri bıraktım ve ayağa kalktım. Dışarı çıkmaya ve nefes almaya ihtiyacım
vardı.
“Belki dışarı çıkarım. İşin bittiğinde beni alırsın,
öyle gideriz bir yerlere.”
“Yorgun değil misin? Ben gelene kadar dinlenirsin diye
düşündüm.” derken sesi düşünceli değil emrivaki bir tondaydı. İstemediği bir
şey olduğunda klasik tavrıydı bu. Artık alışmıştım. Ama artık bu dayatmalara
tahammülüm giderek azalıyordu.
“Yorgunum ama kendime vakit ayırmaya ihtiyacım var.
Söylediğim gibi yapar, haberleşiriz. Şimdi,” kapıyı gösterdim çıkması için.
“İzninizle giyineceğim Ali Bey…” dedim aramıza o görünmez, soğuk duvarı
çekerek.
Bir kapıya bir bana bakarken hoşnutsuzca bir şeyler
mırıldandı. Yüzü seğirmişti. Kızıyordu biliyorum ama umurumda değildi. O da hatasının
pek tabii farkındaydı. “Nasıl isterseniz Yasemin Hanım…” dedi ve çıktı. Hemen
ardından kapıyı örttüm.
Gardırobun kapağını yana kaydırarak açtım. Açık kahve,
kalın kumaştan bir pantolon ve beyaz balıkçı yaka bir bluz seçtim. Üzerimi
hızlıca değiştirdikten sonra, biraz önce kalktığım makyaj masasına yeniden
oturdum. Saçımı iki yana ayırıp sıkı bir topuz yapmayı düşündüm ama vazgeçtim.
Bunun yerine sprey şişesini elime aldım, saçımı hafifçe ıslattım. Avuç
içlerimde yukarı doğru sıkarak buklelerimi belirginleştirdim ve doğal haliyle
bıraktım.
Son dokunuş olarak parfümümü sıktım. Ayağıma siyah
topuklu botlarımı geçirdim. Kabanımı ve çantamı alarak odadan çıkmaya
hazırlanıyordum ki, bu botların gitmeyi düşündüğüm yer için uygun olmadığını
fark ettim. Geri dönüp eşyaları elimden yatağın üzerine bıraktım, ayağımdaki botları
ise aceleyle çıkardım.
İçimde kuvvetli bir heyecan hâkimdi.
Bu sefer ayağıma normal bir bot geçirdim ve çıktım
odadan. Merdivenleri inerken müstakbel kayınvalidem Mihriban Hanım aşağıdan
geçiyordu. Gülümseyerek beni süzdü.
“Güzel
gelinim nereye gidiyor böyle?”
“Biraz dolaşmak istiyorum.”
“Yeni geldiniz Ankara’dan dinlenseydin önce. Hem hava
da yağmurlu, hasta olmayasın.”
Gülümserken koluma astığım kabanı üzerime geçirdim ve
çantamı çapraz astım. “Yorgunluğum geçti, ki zaten yorucu bir yürüyüşe
çıkmıyorum. Biraz kendi başıma hava almak istiyorum.”
“İyisin değil mi, Ali’yle bir durum yok?”
“Yok yok, iyiyiz. Sorun yok. İzninizle çıkayım ben,
hoşça kalın.” deyip apar topar ayrıldım evden. Yüzüme çarpan serin havayla
derin bir iç çektim. Beykoz bana daima Bursa’yı hatırlatıyordu. Temiz havasıyla
kendimi Uludağ’ın havasını soluyor gibi hissediyordum.
Ellerimi kabanımın ceplerine sıkıştırıp ana caddeye
kadar hafif çiseleyen yağmur altında yürüdüm. İleride otobüs durağını
gördüğümde yanımdan geçip giden otobüsle anlık duraksadım. Çantamı sallanmasın
diye kucakladım ve durakta yolcu indiren otobüse yetişmek için koştum hemen.
Gidecek gibi olduğunda son birkaç adımım kalmıştı. Ayaklarım ümitsizlikle
duraksarken yüzüm asıldı ve elim çantamı bıraktı. Bütün çaresizliğimle otobüsün
gidişini seyretmek için başımı kaldırdığımda duran otobüsün açık kapısıyla
bakıştım birkaç saniye. Hemen ardından, hiç vakit kaybetmeden gülerek içeri
adımımı attım.
“Bu dalgınlıkla sokağa çıkman iyi fikir mi güzel
kızım?” diye sordu şoför babacan bir tavırla.
Kartımı basarken sırıtışım büyüdü. “Gideceğinizi
düşünerek koşmayı bırakmıştım. Teşekkür ederim.”
“Ne demek,” dediğinde başımla selam vererek boş bir
yere geçtim. Çok sürmeyecekti yolculuğum zaten.
Çok önceleri bu caddeden geçerken yabancı ve oldukça
lüks gelen o evlerin birçoğuyla, şimdilerde komşu ve tanıdık olmak garipti.
Ali’nin ailesi uluslararası ticaretle uğraşan bir şirketin sahibiydi. Hâliyle
çevrelerinde yaşayan insanlar da bu varlık derecesine sahip çeşitli insanlardı.
Benim ailemin hali de fena sayılmazdı ancak onlarla
karşılaştırmamız gerekseydi devede kulak diyebilirdik.
Camdan boğazı seyretmeyi kesip geldiğimiz durağı
kontrol ettiğimde ineceğim durağa bir durak kaldığını görüp kalktım yerimden.
Düğmeye bastığımda içim kıpır kıpırdı. Yıllar olmuştu bu durakta inmeyeli.
Kandilli Kız Lisesi…
İnip arkamı döndüğümde istemsizce gözlerim dolmuştu. Boğazıma
koca bir yumru otururken, kendimi gençliğimde, lisedeki o deli dolu yaşımda
hissetmiştim. O zamanla tek farkı yalnız olmamdı. Şimdi yanımda ne Arzu vardı
ne de Korkut Alp… Bu düşünceyle içim burkuldu. İnsan yüzleşene dek halini fark
edip de düşünmüyordu. Ben yapayalnızdım…
Arabaları kontrol ederek karşı kaldırıma geçtim ve
okulun girişinde güvenlikle konuşarak o tanıdık, ağaçlı yokuşu yürümeye
başladım. Okul binasını, yurdu geçtim ve patikaya girdim.
Her şeyin başladığı ve bittiği o patika…
Hiçbir şey değişmemişti, yalnız ağaçlar büyümüştü.
Tıpkı benim gibi. Ayaklarım beni gitmek istediğim yere kendiliğinden götürürken,
yüreğim sanki Korkut Alp’i orada görebilirmişim gibi heyecanla çarpmaya
başlamıştı. Ama göremezdim… Göremeyeceğimi bilmekle beraber bu umut bana çok yanlış
da hissettiriyordu.
Yolun sonunda karşımda gördüğüm tel duvarla omuzlarım
çöktü. Anlaşılan başka şeyler de değişmişti. Eskiden özgürce adımladığımız,
bizi birbirimize bağlayan o yola şimdi aşılmaz bir sınır çekilmişti. Hemen
biraz ötede, telin ardında gördüğüm ağaçla buruk bir gülümsemem yüzüme oturdu.
Hemen peşinde gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslattı.
Onu son kez gördüğüm yer…
Onu son defa endişelendirdiğim ve üzdüğüm yer…
Onu bir daha göremeyeceğimi bilmediğim o gün, ona son
defa sarılıp öptüğüm yer…
Yere çöküp oturdum. Önce sırtımı sonra başımı tele
yaslayarak Korkut Alp’le her zaman vakit geçirdiğimiz ağaçtan tarafa bakarken
sessizce ağladım.
Ne yapacaktım ben şimdi?
Kendimden, bu hislerim adına utanıyordum. Yıllar sonra
Korkut Alp için beslediğim, bastırarak ruhumun derinlerine sakladığım bu
hislerin, böyle birdenbire içime saçılmasına hazırlıksız yakalanmıştım. Sağanak
altında sırılsıklam kalmışım da girecek tek bir çatı bulamayacakmışım gibi
hissettiriyordu. Üşüyordum. Yüreğim hem utançtan hem özlemden hem de
çaresizlikten titriyordu.
Ne yapabilirdim ki?
Ali vardı. Parmağımda ona verdiğim sözün bağlayıcılığı
varken öylece geri çekilemezdim. İstemiyorum diyemezdim. Beni boğulduğum
sulardan çekip çıkartan birine nankörce sırt dönemezdim.
Hem şimdi Korkut Alp’e gitsem beni neden isteyecekti
ki? Yüzüme bile bakmak istemedi. Bana kızgındı. Haklıydı da. Bunca yıl sonra
beni hâlâ seviyor olmasını bencillikle ondan bekleyemezdim ya da her şey eskisi
gibi olabilir diye aptalca bir beklenti içine de giremezdim.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Zamanında her şeyi
ben mahvetmiştim. Şimdi ise düzeltilemez bir hâldeydi. Battığım bataklıkta
çırpınarak daha da dibe çekilirdim. Kimsecikler de fark etmezdi.
Keşke zamanı geri alabilseydim.
Keşke tekrar liseye dönebilseydim.
Keşke Korkut Alp’e her şeyi anlatabilseydim.
Keşke anlatabilseydim de şimdi üzerime çökmüş bu
pişmanlığın ağırlığıyla ezilmeseydim. Belki öyle olsaydı Korkut Alp bana öyle
nefretle bakmazdı. Bana neler olduğunu, onu ne kadar severek bırakmak zorunda
olduğumu bilseydi de o canım mavileri bana öylesine dalgalı, hırçın bakışlarla
bakmasaydı.
Babamın beni kandırarak Bursa’ya geri götürdüğü gün
anlamalıydım bir şeyler olacağını, bir daha asla onu göremeyeceğimi. ‘Baba’,
diye geçirdim içimden dişlerimi sıkarak, ‘…bir defa daha senden bütün
varlığımla nefret ediyordum.’
Bir canlı kendi yavrusuna nasıl bu denli kıyabilirdi? Nasıl
onun bütün yaşama sevincini, hayallerini kendi elleriyle söküp alabilirdi?
Benim ne günahım vardı ya Rabbim?
Gözyaşlarım çeneme doğru süzülürken çantamda çalmaya
başlayan telefonu çıkarttım. Yabancı numarayla kaşlarım çatılırken hemen
gözlerimi silerek telefonu açtım.
“Efendim?” dedim sesimin titremesine mâni olmaya
çalışarak.
“Yasemin Şensoy’un telefonu mu?”
“Evet benim, buyurun.”
“Ben Kandilli Kız Lisesi Mezunları Kulübü’nün kurucusu
Derya Işık, nasılsınız?”
Ne alakaydı şimdi? Tam da okulun tel örgülerine
yaslanmış ağlarken araması nasıl bir tesadüftü?
“İyiyim teşekkür ederim Derya Hanım. Siz nasılsınız?”
“Ben de iyiyim teşekkür ederim. Ben sizi bir program
için aramıştım. 2006-2010 yılı arası Kandilli mezunları olarak bir araya
gelerek bizimle aynı zamanda mezun olmuş Kuleli Askerî Lisesi öğrencileriyle
tatlı bir buluşma düşünüyoruz. Sizi de görmeyi çok isteriz.”
“Ne diyebilirim bilemedim Derya Hanım,” dedim.
“Ben size davetiyeyi mesaj olarak göndereyim, siz
düşünürsünüz. Yine de sizi de görmeyi çok isteriz.”
“Teşekkür ederim davetiniz için, ben bunu bir
değerlendireceğim.”
“İyi günler diliyorum.”
“İyi günler,” deyip kapattım ve telefonu çantama geri
bıraktım. Donuk bakışlarla yerdeki ıslak yaprakları seyrettim bir süre. Aklım
karman çormandı.
Akışına bırakmayı öğrenmeliydim. Çok düşününce
düzelmeyecekti. Yalnızca yorulacaktım. Akışa bırakıp ne olacak görecektim.
Kontrol edemediğim şeyler için kendimi yıpratmamalıydım.
Oturduğum yerden kalkıp son defa ağaçtan tarafa
baktığımda içime saplanan ağrıyla iç çektim. Orada sadece bizi görüyordum.
Beni, Korkut Alp’i, Arzu’yu ve Oğuz’u… Olacaklardan habersiz o dört gencin
kahkahalarını duyar gibiydim. Hayatlarını mahveden bendim. Bu arkadaşlığı
mahveden bendim. İstemediğim hâlde olaylar böyle gelişmişti ve ben bundan
dolayı oldukça üzgündüm.
Belki onlar da beni suçlu görüyordur ancak ben de
böyle olmasını istememiştim. Hatta şimdi her şey düzelsin diye, her şey eskisi
gibi olsun diye her şeyimi feda edebilirdim. Dördümüzü tekrar bir arada
görebilmek için…
Patikayı inerek okula girdim. Yağmurun getirdiği o
serinlikten kaçıp lisenin o tanıdık, eski kâğıt ve ahşap kokan kütüphanesine
girdim. Okul yıllıklarının olduğu raftan 2005 yılına ait yıllığı çıkarttım.
Eşyalarımı sandalyeye bırakarak yanındaki sandalyeyi çektim ve yıllığı önüme
koydum. Sayfaları çevirerek kendi sınıfımı buldum.
Yüzüme ufak bir tebessüm yerleşti.
Ufak ama ağır…
Ağır ve çaresiz…
Yıllığın kenarındaki elim usulca albümde kaydı ve
Arzu’yla benim üstümde durdu. O anki o tasasız gülüşümüze, gözlerimizdeki pırıl
pırıl görünen o sıcacık umuda bakakaldım. Çok net hatırlıyordum o günü.
Arzu bir kendi dolabına bir benim dolabıma
gidip, arada dolaptan çıkarttıklarını üzerime tutarken “Çok güzel olmalıyız
Yasemin. Bu fotoğraflar yıllığa konacak, öcü gibi mi çıkalım?” diye aceleci bir
şekilde konuşuyordu. Böyle şeylere oldukça değer veriyor, özen gösteriyordu.
Her zaman abartısız bir gösterişle yanımda
olurdu zaten. Benimse ondan öğrenecek çok şeyim var gibi görünüyordu.
“Arzu bozmuş olmayayım ama bir şey
hatırlatabilir miyim?” Durup bana baktığında devam ettim. “Serbest giyinemeyiz,
heyecandan unuttun herhalde,” dediğimde yüz ifadesine yayılan hayal kırıklığı o
kadar tatlı yapmıştı ki bakışlarını, gülmeden edemedim. Uzanıp yanaklarını
sıktım.
“Yine de çaban çok güzel ama enerjini
bugün harcama, başka güne sakla.”
“Elbette ki bugün harcayacağım. Sen
dememiş miydin ‘Bugün şu çocukla tekrar görüşeceğim.’ diye? Neydi adı? Koray
mıydı?” diye sorarken bilerek hatırlamaya çalışıyor gibi yapıyor, Korkut Alp’in
ismini bana söyletmeye çalışıyordu.
Onun bu hâline gülerken ağzımdan, “Korkut
Alp…” diye ismi döküldüğünde tavandaki gözleri imalı ifadeleriyle yüzüme indi.
Utanarak ensemi kaşıdım ve arkamı dönerek yatağımı düzeltir gibi yapmaya
başladım. Ama bir defa yakalamıştı, hayatta bırakmazdı. Kendini sırıtarak
yatağıma bıraktı.
“Korkut Alp, doğru ya…” Yüzüme karşı
keyifli bir kahkaha attı. “Kusura bakma, bir daha sevgilinin adını yanlış
söylemem.” derken bilerek sevgili kelimesinin üstüne bastırmıştı.
Gözlerim irileşti ve panikle etrafa
baktım. “Arzu!”
“Reddetmiyorsun?” deyip doğruldu yatakta
ve beni kolumdan çekerek yanına oturttu. Ciddiydi. “Bana bak, harbi sevgili mi
oldunuz?
“Bilmiyorum, ne bileyim ya!”
“Bugün bunu netleştirmeden yurda gelme
sakın.”
Şaşkınca bakakaldım yüzüne. “Ay saçmalama
istersen. Gidip ne diyeceğim? Filmlerdeki gibi ‘Biz şimdi neyiz?’ mi? Hayatta
sormam.”
“Tam olarak öyle soracaksın canım.”
Başımı reddederek iki yana sallarken
bakışları tehditkâr bir şekilde irileşti. “Bana bak ben ciddiyim. Sen seviyor
musun bu çocuğu?”
Ufak bir sırıtış yayıldı yüzüme. İçim
kıpır kıpır olmuştu bu soru karşısında. Hoş çocuktu. Hem de çok hoş…
“Al işte… Git sor ona, sevmiyorsa
oyalamasın. Yoksa bir posta da ben döverim onu. Hatta gider komutanlarına şikâyet
bile ederim.” derken yüzüne fena bir gülümseme yayıldı.
“Yok artık Arzu!” dedim hayretle. “Tamam
soracağım. Ama sakın aklından geçen hiçbir fenalığı gerçekleştirme. Korkuyorum
senden.”
“Ben de seni seviyorum bir tanem.” deyip
yanaklarımı sıkıştırdı ve keyifle kalktı oturduğu yerden.
Kabanımı üzerime geçirdim ve aynadan
kendime son defa baktım. Göğüs hizamdaki saçlarımı yarım toplamış ve Arzu’nun
fikriyle saç lastiğime okul üniformamıza uyumlu beyaz bir kurdele
iliştirmiştik. Öğle molasına çıkmadan sınıfça fotoğraf çekinecektik, ondan
şimdi hazırlama telaşı içerisindeydi.
Fotoğrafımızı çeken Ahmet öğretmenimiz
“Kızlar az biraz bu tarafa kayın!” dediğinde söylediğini yaparak merdivende
biraz daha kaydık.
“Daha nereye kayalım?” dedi Arzu ağzı
içerisinde mırıldanarak.
“Bir şey mi söylediniz küçük hanım?”
derken kameradan kafasını kaldırdı.
“Yok hocam ne söyleyeceğim?” dediğinde
gülmemek için başımı çevirip dudağımı ısırdım.
“Tamam kızlar hiç bozmayın şu pozu, tekte
halledelim. Boşuna film harcamayalım.” deyip kamerayı tekrar gözüne
götürdüğünde Arzu’nun yanımı gıdıklamasıyla ona dönerek güldüm ve flaş
patlaması sesiyle Arzu’nun da kahkahasını işittim.
“Kızlar!”
“Hocam ne var sanki, fotoğrafta gülmeyelim
mi?”
“Arzu! Bir; hoca camide kızım. İki; doğru
öğretmenler odasına!” derken okul binasını işaret etti sinirle elini savurarak.
Arzu bana döndü. “Sen Korkut’un yanına
git. Ben şununla ilgileneyim.” derken keyfi gayet yerindeydi. Çatlak kız.
“Arzu hadi!”
“Geldim hocam- Ay pardon, öğretmenim.”
deyip gülerek önüne düştü.
Üzerimi düzelttim ve heyecanla bahçedeki
demir saate baktım.
12.46…
Hızlı ve temkinli adımlarla etrafı da
kolaçan ederek Kandeli’ye doğru yürüdüm. Hava serinliğini yavaşça belli
ediyordu. Kabanımın kuşağını belime bağladım. Az ileride onunla tanıştığım
ağacı gördüğümde, ancak onu göremediğimde erken geldiğimi düşünerek ağaca
vardım usul usul adımlarla.
Ağaç oldukça yaşlıydı, sanıyorum ki epey
zaman önce yıkılmıştı. Koca gövdesi yıkıldığında bir kaya nedeniyle biraz
havada, eğimli kalmıştı. Etrafına bakındım. Ağacın kökünden yukarı doğru eğimi
tırmanmaya başladım. Aslında o kadar yüksek değildi ancak yosundan kayarım diye
bir korkmuyor değildi. Kendi kendime düştüğüm sahneyi hayal ederek üstünde ufak
ufak ilerlerken kıkırdadım.
“Neye gülüyorsun?” diye arkamdan gelen tok
ve tanıdık sesle korkarak o tarafa dönerken ayağım kaydı ve dengemi kaybettim.
İnişimi hafifletmek adına kendimi hemen ağacın gövdesine sarılmak için öne
attım. Korkut Alp ise ben bunu yapana kadar çoktan yanıma gelmiş, beni
desteklemişti.
“Aman!”
“Öyle ani gelinir mi!?”
“Ayak sesimi işittin zannettim, özür
dilerim.” derken gözleri gözlerime öyle mahcup bakıyordu ki, o derin maviler
sanki asırlardır susuz kalmış toprağıma can suyu verir gibi özür diliyordu.
Gözlerimi kırpıştırarak kolundan destek
aldım ve ağacın üstünde düştüğüm yere oturdum. Gözlerini bir saniye olsun benden
çekmiyordu. Utanıyordum.
“İyisin değil mi? Bir yerin acıyor mu?”
diye sorduğunda başımı iki yana salladım. “Allah’tan yetiştim de tuttum. Yoksa
Allah muhafaza incinirdi bir yerin.”
“Korkut Alp,” derken aklımdan geçen,
Arzu’nun ısrarla sordurduğu soru nedeniyle adı dudaklarımdan zar zor çıkmıştı.
Dinlediğini belirtir bir şekilde
bakışlarını yüzüme çevirip karşımda duruşunu düzeltti. Ancak söyleyemedim.
Utandım.
Korktum.
Bir şey beni engelleyerek susturdu.
“Söyleyebilirsin…” derken sesi sanki bir el oldu da sırtımı okşadı. Tavırları
babamın asla yapmadığı ve yapmayacağını bildiğim şekilde sabırlı, anlayışlı ve
şefkatliydi. Benim ise içimdeki sevgisiz büyümüş o küçük kız çocuğu, bu
davranışına karşı oldukça aç ve muhtaçtı.
Eli, elimin üstünde yerini buldu.
Sıcaktı.
Ben ise o an emin oldum. Onun hayatımdaki
yerinden, benim ondaki yerimden ve bizim ne olabileceğimizden. Sevgili demek
biraz sadeydi, arkadaş demek ise yetersiz hissettirebilirdi. O, tanıştığımızdan
bu yana geçen o kısacık vakitte, doğduğumdan beri ruhumdaki eksiği tamamlayacak
ruhtu. Ben onun yanında tam hissetmiştim. Yüreğim artık sadece, ondan ayrı
kalırsam diye korktuğunda endişeyle titriyordu. Nasıl demeliydim bilmiyordum
ama o bendeki her şeydi.
Elinin altından elimi çektim ve önümdeki
Korkut Alp’in boynuna sarıldım. Başımı bıraktım omzuna. Çok geçmeden bana
yaklaşıp o da kollarını bedenime sardı.
“Anladım.” dedi fısıldayarak.
Gözlerimi kapatarak iç çektim yüzümde
huzurlu bir gülümsemeyle. Benim beni anlayacak birine ihtiyacım vardı; ruhumu
bu sevgi açlığından kurtaracak, beni en içimdekiyle anlayacak birine. Ben
şimdiye kadar hep susturulmuştum. Ailem tarafından duygularım, ihtiyaçlarım yok
sayılmıştı. Ben yok sayılmıştım. Ne kadar sesli konuşarak varlığımı belli
etmeye çalışsam da duyulmamıştım.
Şimdi Korkut Alp, hiç ekstra bir çaba
göstermeden ben konuşmasam bile beni duyuyordu, anlıyordu. En derinlerime
sakladığım o küçük kızın elinden tutuyor, ağlamaktan sesi kısılmış o çocuğun
sırtını sıvazlayıp her şeyin güzel olacağına dair onu teselli ediyordu.
Ve eminim ki bunu yaptığının farkında bile
değildi. Bu kadar kısa vakitte gelip benim her şeyim olduğundan bile
habersizdi.
Yine de beni anladı.
Eli sırtımı sıvazlarken az ilerimizden
gelen hışırtılar ve iniltiyle birbirimizden ayrılarak aynı anda o tarafa
baktık. Yerde dizleri üstünde düşmüş bir hâlde, dik dik Korkut Alp’e bakan bir
çocuk vardı. Kumral saçları tıpkı Korkut Alp’inkiler gibi yeni yeni uzamıştı.
Yüzünde ise ihanete uğramış gibi bir ifade mevcuttu. O gözünü ayırmadan bize
bakarken bir yandan üstünü silkelerken diğer yandan kendi kendine söyleniyordu.
Tam ağzını açıp konuşacakken öbür
yanımızdan yankılanan kahkahayla o yöne döndük. Arzu gülerek sağ elinde
polaroid fotoğrafı sallarken, sol elinde muhtemelen belirginleşmiş olana
bakıyordu.
“Allah’ım bunu yakalayabildiğime
inanamıyorum.” dedi kıkırtıları arasında resme bakarken.
“Arzu?” diye sordum.
“Korkut!” diye hayretle konuştu henüz
adını bilmediğim çocuk.
“Oğuz?” dedi Korkut Alp.
“Çabuk bakın!” deyip yanımıza koştu Arzu.
Yanımıza gelerek sol elindekini
uzatacakken görmemize izin vermeden öbürünü uzattı. “Pardon bunu göstermem
lazım önce.”
İkimiz de eğilerek resme baktığımız da
Korkut Alp’in arkadaşı olduğunu düşündüğüm çocuğun yani Oğuz’un düşerken
yakalanmış bir fotoğrafıydı ve gerçekten de komikti. Korkut Alp’in kahkahası
kulağımı doldururken büyük bir homurdanma bize yaklaşıyordu.
“Demek arkamdan iş çeviriyorsun, öyle mi
Korkut Alp?” dedi abartılı bir tavırla. Yerden kalkıp yanımıza gelince fark
etmiştim Korkut Alp’ten biraz daha uzun ve iriydi bu çocuk. Hatta Arzu yanında
ufacık kalmıştı.
“Abartma bir defa da… Anlatacaktım.”
“Ne zaman?”
“Bugün.”
“At yalanı-”
“Lan kızlar var hayvan herif!” dediğinde Oğuz’un
bakışları bize döndü ve yapmacık bir şekilde gülümsedi.
“Pardon kızlar.” dedikten sonra bakışları
Arzu’ya döndü ters ters. “Benim fotoğrafım mı o?”
Arzu ellerini arkasına sakladı. “Hayır, ne
alakası var?”
“Yalancı.”
Arzu inanamayarak gözlerini irileştirdi.
“Ne cüret!”
“Öyle bir cüret.” dedi umursamaz bir
tavırla ellini salladı. “Ver bacım hadi uğraştırma beni.”
“Vermiyorum, benim fotoğrafım!”
“Ver diyorum, benim fotoğrafım!”
“Çok beklersin canım, hadi.”
“Benden günah gitti-” deyip atılırken
elimi göğsüne koyup engelledim ve başımı iki yana salladım.
“Bence öyle bir hataya düşme.” dedim
uyarır bakışlarımı takınarak.
“Sen kimsin?” derken bu sefer de bana
diklenmeye başlamıştı.
Bu
soru karşısında Korkut Alp’e gözüm kaydığında o hiç düşünmeden cevabı vermişti.
“Sana bahsetmiştim ya Oğuz, Yasemin…”
Oğuz hatırlamaya çalışır gibi gözlerini
kıstığı sırada Korkut Alp devam etti. “Sevgilim.”
“Neyin?!” diye yeniden dehşet içinde
Korkut Alp’e döndü.
Arzu ise gayet keyifle sırıtarak imalı
bakışlarıyla Korkut Alp’i süzdü. “Neyin neyin?”
“Sevgilim.” diye yenilerken ciddiyeti
yavaşça dağılmış yerini tatlı bir utanç almıştı. Kulakları kızarmıştı.
“Ben hızınıza yetişemiyorum bir saniye ya,”
diyen Oğuz, peşi sıra derin bir iç çektiği sırada kendi hâlinde elindeki
fotoğraflarla ilgilenen Arzu’ya kaydı gözü. “Senin mi kamera?”
Arzu başını kaldırıp Oğuz’a baktı. “Evet.”
“Çekmen sıkıntı değil, yakışıklı adamız,
karizmamız var nihayetinde ama askeriz ya sıkıntı olur orada burada görülürse.”
dedi özgüvenle.
Arzu’ysa tam olarak Arzu’luğunu yapıp
kahkaha attı bu sözler üstüne. “Ne yapacağım ben senin salak fotoğrafını be,
denk geldi tamamen. Ayrıca maymun gibisin, ne yakışıklısı?”
“Ha sen de İngiltere prensesisin zaten.”
deyip göz devirdiğinde Korkut Alp’le kahkaha attık.
“E madem resmi olarak tanışmış bulunduk,
bir fotoğraf çekinelim mi? Arzu çok sever böyle anları ölümsüzleştirmeyi.”
dedim ortamı ısıtmak için. Dayanamayacağını biliyordum ki öyle de olmuştu.
Sessizce kamerasını açtı ve öne geçti çekmek için ama Oğuz elinden kaptı
kamerasını. Bu da çok kaşınıyordu ama.
“Versene kameramı!”
“Boyun neredeyse yarım kadar ben
çıkmayacağım fotoğrafta. O yüzden ben çekerim.” dedi ve çekmek için kolunu
kaldırdı. Arzu söylediğini mantıklı bulmuş olacak ki sesi çıkmadan bana sokulup
fotoğrafa dâhil olmak için poz veriyordu. Oğuz sırıtarak Arzu’ya döndü. “Ha bir
de merak ettim. Huysuz Virjin’le akrabalığın var mı senin?” diye sorduğunda
Arzu sinirle boynuna atıyordu ki Oğuz deklanşöre bastı. Bunu bilerek yapmıştı
anlaşılan.
Kendimi tekrar o zamana götürebilmeyi dilerdim.
Önümdeki albümün sayfalarını çevirdim sıkıntılı bir iç daha çekerken. Sanıyorum
ki bu hiç geçmeyecek, durulmayacak ve farkına vardıkça da yükü ağırlaşacak bir
pişmanlıktı. Yine de kendimden öte Korkut Alp’in neler hissettiğini merak
ediyordum. O zaman ya da şimdi… Onda ne denli bir yara açtığımın farkındaydım.
Gözleri bana karşı hep dürüst oldular. Hastanede bana o bakışlarla baktığında
anlamıştım. Vaktinde içimde çiçekler yeşerten o can suyu şimdilerde beni boğabilecek
derecede hırçın bir okyanusa dönüşmüştü.
Sonuna kadar da haklıydı.
Sayfaları çevirirken kendi vesikalığım ve altına
arkadaşlarımın yazdığı kısa notlarla karşılaştım. Bunları okumaya hiç fırsatım
olmamıştı. Hemen sırayla hepsinde göz gezdirdiğimde bakışlarım bir tanesinde
takıldı.
“Gerçekten de sevdin mi?” K.
Dudaklarım titreyerek, büzüldü. Gözlerim daha şiddetli
bir şekilde gözyaşlarımla dolarken yüzümü avuçlarıma bıraktım.
Ben seni çok sevdim Korkut Alp. Seni çok sevdim ama çok
korktum. Seni sevmeye devam edememekten, babam öğrendiğinde tüm haklarımdan
olmaktan, seni sonsuza dek kaybetmekten korktum. Ama bu işi neresinden
tuttuysam elimde kaldı. Mahvettim ve başarısız oldum. Yardım istemekten bile
aciz, çaresizliğimle sevgimizi ateşe atan o kişiydim.
O zamanlara geri dönebilmek, mezuniyetime katılabilmek,
seninle tekrar hatta ölene kadar dans edebilmek, güven dolu kollarında huzur bulabilmek,
ellerinle ısınabilmek ve nefesini saçlarımda hissederken varlığına şükredebilmek
istiyordum ama ne o zaman bunları yapabildim ne de şimdi yapabilecektim.
Babam olacak o adam benden sevgimi de çaldı, muhtaç
olduğum o şefkati de çaldı, gençliğimi de birer birer bencilce çaldı. Benim
biricik sevgilimi aldı ellerimden. Beni öldürmeden ölmüşe çevirdi, sonra al bu
sana yeni bir hayat deyip tekrar hayata atılmamı bekledi. Ve ben şimdi, babama
duyduğum o dizginlenemez öfkenin aynısını, o gün sana sırtımı dönüp gittiğim
için, babama direnmediğim için kendi kendime duyuyordum.
Senin sandığının aksine ben de seni, senin beni
sevdiğin kadar çok sevdim Korkut Alp. Üzülerek şunu kabul de ediyordum; biz
aynı dünya üzerinde birbirinden oldukça farklı dünyalara sahip iki insandık.
Nasıl değişecekti ki bu? Kim değiştirecekti? Ben seni nasıl bile bile ateşe
atardım ki?
Ağlamam sakinleşirken, alnımı elimin ayasına
destekledim. Zihnim hala bulanıktı. Burnumu çekip birkaç saniye masaya öylece
baktım. Ardından derin bir nefes alarak başımı kaldırdım ve elimin tersiyle
gözyaşlarımı sildim. Ağlamanın verdiği yorgunlukla önümdeki yıllığın kapağını
kapatarak sandalyeme yaslandım ve kafamı yana yatırarak karşımdaki pencereden
gördüğüm kadarıyla boğazın maviliklerine baktım. İçimde dolaşan o bunaltıcı his
tekrar varlığını hatırlatmaya başlamıştı. Her bir zerremde gezen o garip duygu,
karşımdaki manzarayla daha da tetikleniyordu.
Ben o mavilerden kaçamıyordum.
Ben bir vakit vurgun olduğum bu renkten kaçamıyordum.
Ben Korkut Alp’ten kaçamıyordum.
Sadece saklanabiliyordum. Kendimi kandırabiliyordum
ama daha fazlası değildi. Ömrüm boyunca da bu devam edecekti. Ben Ali’yi,
Korkut Alp kadar sevmedim ve sevmeyecektim. Bencillikti belki ama Ali benim
için bir çeşit kurtuluş biletiydi. Her vakit hayalini kurduğum huzurlu aile
hayaliyle kendi korkunç ailemden kurtulup, kendime yenisini kurabilmem,
çocuklarıma benimle aynı kaderi yaşatmamak için bir çeşit bilet. Aslında ona saf
bir sevgiden öte minnettardım. Ve asıl canımı yakan, bana uzatılan o eli bir
kurtuluş olarak tutarken; bir yanda kendi kalbimi ve Korkut Alp’in hatırasını
her gün yeniden aldatıyor, diğer yanda ise bunun farkındalığıyla hala o eli
tutmaya devam ediyor oluşumdu.
“Yasemin?” diyen Ali’nin sesiyle hızla başımı ona
çevirdim. “Daldın gittin yine denize.” derken yüzünde anlamsız bir ifadeyle
bana bakıyordu.
Oturduğum sandalyede dikleşerek kendimi iyice masaya
çektim ve başımı iki yana sallarken omzumu silktim. “Hiç… Aklım Arzu’da,” dedim
en yakın bahanemi sunarak.
“O iyi görünüyordu. Endişe etmeni gerektirecek bir
durum yok dediler ya. Hâlâ erken dönmemize kızgın ve kırgınsın biliyorum ama
işlerimi erteleyemedim. Özür dilerim.”
“İşler her zaman benden önde mi gelecek?” diye sorduğumda
afallamıştı.
“Ne diyebilirim ki Yasemin?” derken gerçekten ne
diyeceğini şaşırmış bir şekilde konuşmuştu. “Senden önde gelmek demeyelim biz
bu duruma; senin için, ikimiz için en iyisini yaratabilmek için çalışmam
diyelim.”
Hiçbir şey demedim ve önümdeki menüye odaklandım.
Yanımıza yaklaşan garson “Karar verdiniz mi efendim?” diye sorduğunda menüyü hâlâ
inceliyordum. Karar vermemiştim. Belki de içimden hiçbir şey yemek gelmemişti.
Ama o an, o küçük an... Ali yine beni yok saydı. İsteklerimi, varlığımı
görmezden geldi.
“Başlangıç olarak Grenache Rosé’la beraber Burrata,
Kavun ve Prosciutto Tabak alalım,” dedi ve garsona kısa, kontrolcü bir bakış
fırlattı, ardından hiç duraksamadan devam etti: “Ana yemek içinse Fesleğenli
Deniz Tarağı ve Safranlı Risotto. Şimdilik bu kadar.” derken de menüyü
kapatarak tek eliyle garsona uzattı.
İçimde bir yerlerde bir kıvılcım parladığını
hissettim. Patlamaya hazır bir bomba gibi ağzıma dolan lafları alevlendirecek
gibiydi ama yapmadım. Yuttum ve içime attım yeniden. Yeri değildi. Hiç sırası
değildi. Oysa benim için asıl mesele yemeğin ne olduğu değildi; mesele, benim
adıma konuşulması, bana fikrimin sorulmaya bile tenezzül edilmemesiydi.
Garson gittiğinde arkasına yaslandı. “Geçen sefer
burada yediğimiz deniz tarağını beğenmiştin. Yine yeriz diye düşündüm.”
dediğinde zoraki bir gülümseme takındım ancak bunun sahteliğini
gizleyemediğimin farkındaydım.
Benim yerime karar verilmesinden bıkmış usanmıştım.
Sevgisi adı altında birilerinin beni kontrol etmesinden bıkmıştım. Ben babamdan
da bu yüzden kaçmış, kurtulmuştum ama sığındığım liman gün geçtikçe bana babamı
hatırlatmaktan geri kalmıyordu. Ben Ali’nin bana iyilikmiş gibi sunduğu her
hareketinde babama rastlıyordum. Babamın kontrolü, babamın baskısı, babamın
kuralları ve babam…
Sevgi adı altında birinin bütün benliğinin ele
geçirilmesi ne korkunçtu. Sanki ruhum birileri tarafından sürekli ama sürekli
kontrol edilmeye mahkûmdu. İçimde çırpınıyordu ama kontrolü sağlayamıyordu ve
her daim mutlaka birinin eli üzerimdeydi. Bense ipleri kime versem
memnuniyetsiz kalıyordum.
“Farklı bir şey denemek istiyordum ama tamam…” deyip
geçiştirdim. Başımı tekrar cama çevirdiğimde bakışlarını üzerimde
hissedebiliyordum.
“Ankara mevzusundan dolayı mı küssün Yasemin?” dedi.
Oysa benim için bu kadar hassas ve mühim bir şeyi -üstelik söz vermişken- bu
derece küçük görmesi ve önemsiz gibi geçiştirmesi içime atıp durduğum o sabrı
yavaş yavaş sınırına taşıyordu.
“Verilen sözler tutulmalıdır Ali.”
“Tutmak isterdim ama bir anda hem ortam aşırı gerildi
hem de benim İstanbul’da acil bir işim çıktı.” dediğinde usulca kafamı ona
çevirdim.
“İşlerin bekleyemez mi?”
“Bekletebileceğim insanlar değildi.”
“Peki ya ben?”
İç çektiğinde sabahki gerginliği geri gelmişti.
Gerginlik yaratmak istemiyordum ama konuşmazsam da içim içimi yiyecekti.
“Sen de benim için önemlisin Yasemin. Lütfen artık
kendini birileri ya da bir şeylerle karşılaştırma. Benim için bir tanesin.”
“Benden önce işin geliyor.”
“Hayır Yasemin. Lütfen böyle düşünme. Ben de seninle
vakit geçirmek falan istiyorum ama önce o vakte sahip olmalıyım. Bizim için iyi
bir gelecek olsun diye şu an biraz birbirimizle vakit geçirmesek de olur.
Haksız mıyım?”
“Ya öyle bir vaktimiz kalmazsa ne olacak?”
“Nasıl yani?”
“Beni ertelediğin için pişman olursan, ölüm var
ayrılık var…”
“Yasemin!” derken sesi hayretle çıkmıştı ama içinde
biraz da kızgınlık hissediliyordu.
“Yok mu?”
Üzgün bir ifadeyle yerinden kalkıp yanıma geldi ve
arkamdan sarıldı, başını omzuma koydu. “Üzgünüm. Sana bunları düşündürtmek
istememiştim.” Boynumun yanına bir öpücük kondurup sonra dudaklarıyla yanağımı
buldu. “Sana bir hediyem var.”
Geri çekilince başımı hafifçe ona çevirdim. Cebinden mavi
kadife bir takı kutusu çıkarttı. Kapağını açıp önüme koyduğunda içinde pırlanta
bir çiçek kolyesi vardı. Bu, sus payıydı. Benim kırgınlıklarımın, onun
gözündeki bedeli pırlanta bir kolyeden ibaretti.
“Benim çiçeğime yakışacağını düşündüm.” Dudaklarımda sahte,
yalandan bir gülümseme oturdu.
“Teşekkür ederim.” dediğimde kutudan çıkarttı.
“Şu saçlarını biraz toplar mısın? Hem yemek yiyeceğiz
içine girmesin.” diye söylendiğinde bileğimdeki lastikle saçımı ensemde gevşek
bir topuz yaptım. Ama aklımda beliren o karanlık anıya da engel olamadım.
Akşam yemeğinden sonra annem ve babam
salonda oturmuş televizyon seyrederken salon kapısının yanında duvara yaslanmış,
koridorda öylece duruyordum. Elimdeki zarfın köşelerinde tedirgince gezindi
parmaklarım.
Korkuyordum ama konuşmam gerekiyordu.
Ama ya göndermeyi geçtim, bütün eğitim
hakkını elinden alırsa, dedi içimde korkak bir ses.
Tam vazgeçmek üzereydim ki... O tanıdık
karamsar sesi bir başkası susturdu: Hiçbir şey kaybetmeyeceğiz, dedi.
Omzumu yaslandığım duvardan ayırarak gelen
anlık cesaretle salonun kapısından içeri girdim. Babamın yanına adımladım ve
hemen yanındaki tekli koltuğa oturdum. Kısa bir an gözlerini televizyondaki
programdan ayırdı ve gözlerime baktı. Keyfi yerinde görünüyordu.
“Baba, bugün sınıf öğretmenimiz bu zarfı
sana ulaştırmam için verdi.” deyip uzattım.
Sigarasını dudaklarına sıkıştırıp elimdeki
zarfı alırken diğer elindeki kumandayla televizyonun sesini kıstı. “Neymiş?”
dedi dudakları arasından.
“Bilmiyorum, açmadım.”
Üzerindeki adresi okuduğunda kaşları
ciddiyetle çatılmıştı. Neredeyse bitmek üzere olan sigarasını hızlı birkaç nefeste
çekerek yandaki küllükte söndürdü. Başlıyorduk. “Kandilli meselesi kapandı
sanıyordum.” derken zarfın kenarını yırtıyordu.
Stresle dudaklarımın içini ısırmaya
başlamıştım. Korku sinsice içine sinmeye başladığında kalbim zehirleniyormuşçasına
sert ve güçlü şekilde teklemeye başlamıştı. “Notlarım pekiyi ya… ‘Melek
öğretmenim yine de başvuralım belki burs gelir.’ dedi.”
“Hayır, dedik ya. Ne ısrar ediyor bu
konuda anlamadım.” derken zarfı açmış içerisindeki kâğıdı çıkartmıştı.
“Sadece hevesimi görünce… Denemek istedik.
Belki fikrin değişir burs gelirse diye-”
“Bana sordunuz ya zaten Yasemin!” diye
azarlamaya başladığında bağırmasıyla gözlerimi kapattım korkarak. Omuzlarım istemsizce
yukarı doğru çekilmişti. “Gitmeyeceksin, o kadar! İstanbul’da kız başına 4 sene
ne bok yiyeceksin?”
Gözlerimi hafifçe araladığımda anneme
baktım en ufak desteğini bekleyerek. Görmezden ve duymazdan gelerek elindeki
şişlerle örgüsüne devam ediyordu. Her zamanki gibi… Gözlerim doldu. Sırtımı
dayayacak kimsemin olmamasıyla omuzlarım çöktü.
“Bursmuş!” deyip küçümseyici bir tavırla
güler gibi oldu. “Hiçbir yere gitmiyorsun.”
“Ama baba-”
“Ama baba ne Yasemin!?” Sinirle
ayaklandığında oturduğum koltuğa sindim korkuyla. Elindeki kâğıdı buruşturup
bir köşeye fırlattığında dolan gözlerime engel olamadım. “Bursa’da okul mu
kalmadı kızım? Sen bizden mi kurtulmak istiyorsun?”
“Hayır, ne alakası var bununla? Sadece iyi
bir eğitim istiyorum-” Yine lafımı kesti.
“İyi bir eğitimmiş! Kızım sen derslerden
iyi notlar alıyorsun diye kendini çok iyi yerlere gelecek falan sanıyorsun
galiba? Zengin miyiz biz? Değiliz. O okulda bir sürü zengin aile mensubu kız
olacak. Nasıl baş edeceksin? Küçümseyecekler seni, aralarına giremeyeceksin.”
Sanki kendisi küçümsemiyormuş gibi
konuşmaya devam ediyordu. O konuştukça kalbime çöken ağırlık, gözlerimden akan
yaşlar artıyordu.
Yaşamak istiyordum.
Evet, ondan kurtulmak istiyordum.
Ayaklarım üstünde durmak ne demek öğrenmek
istiyordum.
Nefes almak istiyordum.
Çok mu şey istiyordum? Şu yaşıma kadar
edindiğin ne başarı varsa hep başkaları benimle gurur duymuştu ama bir defa
olsun bu gururuma ortak anne babam olmamıştı. İnsan neden kendi evladına bu denli
düşman kesilirdi?
“Şu kılığına bir bak hele.” derken
yüzündeki küçümseyici ifadeye tiksinme eklenmişti. Ne vardı halimde?
Sert bir şekilde tuttuğunda parmakları
etime pençe gibi geçmişti. Ağzımdan acı dolu, boğuk bir inilti kaçtı. Beni ve
sürükleyerek banyoya götürdü. Lavabo tezgâhının önüne öyle bir hışımla itti ki,
kalça kemiğimi mermere şiddetle çarpmıştım. Acı, çarptığım yerden alev gibi
vücuduma yayılırken dudaklarımdan hıçkırıkla karışık bir feryat koptu. Ağlamam
şiddetlenirken aynadan babama baktım.
“Kendine bak, kendine!” dediğinde
bakışlarımı kendime çevirdim.
On dört yaşında, üzerinde dünyanın yükü
olan zavallı bir kız görüyordum. Gözleri korkuluydu ama o üzgün ifadenin arkasındaki
güçlü kızın farkındaydı. Bu yüzden hâlâ ayakta durabiliyordu. Bu yüzden hâlâ hayalleri
ve umudu vardı.
“Şu çalı süpürgesi gibi saçlara bir bak.”
derken saçlarımı bir eliyle ense kökümden kavramıştı. Saç diplerim sızladı,
başım geriye doğru çekilirken gözyaşlarım yanaklarımdan boynuma doğru
süzülüyordu. “O okulun disiplininden haberin var mı? Bu kadar uzun saç neyine
senin?!”
Saçlarım duştan yeni çıktığım için
salıktı. O sevmiyor diye evdeyken toplar ya da örerdim. Etrafa dökülmesinden
nefret ediyordu.
En ufak insani his olmayan nefret dolu
gözleriyle ona merhamet dileyen gözlerime bakıyordu. Benden cevap değil
yalnızca acı dolu hıçkırıkları duymaya devam edince, öfkeyle çekmeceyi yerinden
sökercesine açtı ve içinden demir makası çıkarttı. Aynadan makası gördüğüm an
kanım dondu. Yapacağı şeyi idrak ettiğimde gözlerim dehşetle büyüdü, içimden
kopan o acı feryat banyoda yankılandı.
"Baba hayır! Ne olur yapma!"
diye haykırdım can havliyle. Ellerimi havaya kaldırıp onun makas tutan koluna
tutundum. Tırnaklarımı etine geçiriyor, bütün ağırlığımla onu itmeye
çalışıyordum ama en ufak faydası olmadı. Korkuyla hıçkırıklarım boğazımda
düğümlendi, göğsüm şiddetle inip kalkarken nefes alamadığımı hissettim.
"Yalvarırım kıyma saçlarıma! Bir daha o okulun lafını etmem, söz veriyorum
baba! Gitmeyeceğim, ne olur kesme!"
Ama beni hiç duymadı. Gözlerindeki dipsiz,
merhametsiz karanlık, yalvarışlarıma tamamen sağırdı. Saçımı ense kökümden
tutan parmaklarını bir an için gevşetse de yeni hedefi daha aşağıdan avcuna
sıkıştırdığı bir avuç saçım olmuştu.
Makasın sivri ucunu sırtımda hissettiğim o
an babamın yapacağı şeydeki kararlılığı bir defa daha zihnimde bir şimşek misali
çarptı. Deli gibi çırpınan bedenime yüksek voltajlı bir akım verilmiş gibi
kaskatı kesildim.
Boğazımdan yukarı tırmanan çığlığım,
dudaklarıma ulaşamadan göğsüme gömüldü. Nefesim bıçak gibi kesilmişti. Gözlerim
aynadaki acınası yansımama dehşetle kilitlenirken, az önce babamın kolunu
yırtarcasına itmeye çalışan ellerimin bütün gücü saniyeler içinde çekildi.
Kollarım, iki yanıma cansızca düştü.
Artık bağırmıyordum. Çırpınmıyordum.
Sadece dişlerimi sıkarak, kontrolsüz ve hastalıklı bir şekilde zangır zangır
titriyordum.
Kırt... Kırt... Kırt...
Makasın saç tellerimi ezip kopardığı,
acımasızca biçtiği her seferde, saç diplerim canlarından can gidiyormuş gibi kafa
derime uyuşukluk yayılıyordu.
Aynadaki kızı izliyordum ama o kız artık
ben değildim. Lavabonun içine, tezgâhın üzerine ve ayaklarımın dibine dökülen
sadece saçlarım değildi; benim o okula gitme hayalimdi, benim o küçücük
direncimdi, benim yaşamaya olan çocuksu hevesimdi. Ruhumda yaşamaya dair ne
varsa, kendi gözlerimin önünde parça parça doğranıyordu.
O gün babam bana olan hırsını saçlarımdan
çıkartmıştı.
Kendi yarattığı imkânsızlık yüzünden ben
suçluymuşum gibi bedelini ben ödemiştim.
Ve aslında iç sesim oldukça yanılmıştı.
Ben o gün bir şeyler kaybetmiştim. Hem de çok şey…
“Nasıl, beğendin mi?” derken yanımdan eğilerek bana
baktı Ali. Yüzündeki gururlu gülümsemeye gözlerim hafif dolu ve dudaklarımda
ince bir gülümsemeyle karşılık verdim. Elim kolye ucuna gitti ve parmaklarım
arasında çiçeği biraz ezdim.
“Beğendim.”
“O zaman teşekkür öpücüğü istiyorum.” deyip yanağını
işaret etti parmağıyla.
Dudaklarımı uzatıp öpecekken başını çevirip dudağını
öpmeme sebep oldu. Gülümseyerek geri çekildiğinde dudaklarımı ısırdım.
Utanmamıştım ama içimde bir şeyler eziliyordu.
Ali yerine geçerken tuttuğum kolye ucunu bırakıp servis
içerisindeki bezi tokasından çıkartarak kucağıma serdim. Garson da o sırada ara
sıcaklarımızı ve içeceklerimizi getirmiş, servis ediyordu. Ali sessizce
gitmesini bekledi.
“Ankara meselesi madem açıldı, kapanmadan evvel biraz
üzerine konuşalım o hâlde.” derken az önceki gülümsemesi yoktu. Aksine yerini
gergin ve yüzü asılan bir Ali almıştı. Ben de ne zaman bu konuyu açacak diye
merak ediyordum.
“Konuşalım.”
“Kimdi o çocuk?”
‘Hangi çocuk?’
diyemezdim, biraz aptal bir soru olurdu. Uzanıp tabaklardaki yemeklerden biraz
parçayı aldım ve önümdeki tabağıma koydum.
“Sustuğuna göre önemli biri?”
“Şu an için soruyorsan kimse Ali. Geçmişin de bir
önemi yoktur diye düşünüyorum.”
“Geçmişin benim için elbette önemli. Ben de bilmek
hakkım diye düşünüyorum.” Sesi yumuşak değildi. Nezaketin ardına gizlenmiş bir
sorgulama, soğuk bir kıskançlık vardı.
“Arzu ve benim arkadaşımdı. Oğuz, yani diğer uzun
kumral saçlı olan da arkadaşımızdı.”
“Siz kız lisesinde okumadınız mı? Erkekler ne alaka?”
“Kardeş okulumuzda, yani Kuleli’deydi ikisi de.
Mezuniyet balosunda her birimiz kavalye olurduk.”
“Sadece bir balo meselesinden mi o gün o kadar yakındı
bu herif sana?”
Kısa bir sessizlik oldu. “Uzun
süredir görüşmemiştik ve şaşırdı haliyle.” Duraksadım. Aklımda takılı kalan
asıl soruyu artık sormak zorundaydım. “Senin beni erkenden İstanbul’a
getirmenin Korkut’la bir alakası var mı?”
O da tabağına yemeklerden
pay koyarken bir an durup bana baktı. Yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi. Tıpkı
babamın o günkü küçümseyici sırıtması gibi. “Hayır, alakası yok. Sümsük bir
askeri mi dert edeceğim? Daha önemli işlerim var. Söylediğim gibi gelmem
gerekiyordu, geldim.”
“Ama benim gelmem
gerekmiyordu Ali.”
Cevap vermedi. Gözlerini
tabaktaki yemeğe indirdi. “Tamam uzatmayalım ve yemeğimizi yiyelim, olur mu?”
diye beni geçiştirdiğinde sabırla iç çektim.
Üzülerek fark etmiştim
ki; güçlendiğimi zannederken büyüdükçe küçülmüştüm. O ayna karşısında küçük
Yasemin’e verdiğim sözü farkında olmadan yıkmıştım. En başta babamın yıkmaya,
kullanmaya çalıştığı biricik benliğimi koruyamamış yine bir başkasına teslim
etmiştim. İkisi de beni seviyor mu, bilmiyordum.
Belki Ali babamdan çok
seviyordu ya da beni değil beni kontrol etmeyi seviyordu.
Babama karşı
gelemediğimde hissettiğim ezikliği bugün yine Ali’nin karşısında hissetmiştim.
Ve bu ruhumu öyle yaman bir acı içerisine sokmuştu ki az önce içimde beliren
ağrının sebebini anlamıştım.
İçimde un ufak parçalanan
benliğimin ağrısıydı.
Korkut Alp hariç herkesin
bir parça kopartarak parça pinçik ettiği benliğimin ağrısı… Çünkü o, benden
alınıp eksiltildiğim ne varsa, kendinden bir parça vererek bütün eksikliğimi
gidermek için her şeyi yapmıştı. Ali ise tıpkı babam gibiydi; maddi manevi ne
veriyorsa, bir misli kadarını benden sökerek almaktan geri durmuyordu.
Bu bölüm için ne diyebilirim inanın bilmiyorum Yasemin o kadar kırılgan ama bir o kadar da güçlü ki bu tezat kalbimde epey ağırlığını sürdürüyor. Kıyamıyorum hiçbirine ya Rabbim!
sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum. nasıldı? ne düşünüyorsunuz veya düşünüyor musunuz djkghdfkjg
haftaya görüşmek üzere kendinize cici bakınn
Yorumlar
Yorum Gönder