kandeli bölüm 6
“Arza hacet yok, halim sana ayandır.
Dile gerek yok, sessizliğim sana beyandır.
Söze lüzum yok, susuşum sana kelamdır.
Kelama ihtiyaç yok, aşk sana figandır.”
- Şems-i Tebrîzî-
---
Patikada tek sıra halinde ilerliyorken Alparslan abi arkamızdan öne geçerek elini kaldırdı ve hepimizi durdurdu. “Bu gece buradayız gençler,” deyip biraz ilerideki düzlük ama büyük kayaların olduğu yeri gösterdi. “Bu havada ilerlememiz sağlıklı olmaz. Oturup dinlenelim, sabaha karşı yola çıkarız yine.”
“Emredersiniz komutanım.” dedik aynı anda. Nefesimiz, beyaz bulutlar halinde havaya karışıyordu.
Arkamdan Oğuz yaklaştı, kar maskesini çenesine çekti. Soğuktan kızarmış burnunu çekip sırıtarak omzuyla dürttü.
“Çiklat yer miyiz?”
“İşin gücün yemek değil mi? Anca ye abi, anca ye.”
“Ama çok yürüdük. Ne yapayım, acıktım biraz.”
“Doymadın ki.”
Alparslan abi devam etti. “Dönüşümlü bir şekilde saat başı ikişer kişi nöbet duracağız. İlk ben ve Hazar duruyoruz, siz dinlenin. Isınıp karnınızı doyurun.”
Onlar nöbet tutacakları yerlere giderken biz rüzgârı kesen iki kayanın dibine çantalarımızı çıkarttık. Matlarımızı yere serip üzerine oturduk. Sırtımı kayaya verdiğimde, kaslarıma yayılan sızlamayla ne kadar yorulduğumu o an fark ettim. Sağa sola esneterek sırtımı rahatlatmaya çalıştım.
Oğuz yanımda yerini alırken hemen çantasını kurcalamaya başladı. Abur cuburlarını arıyordu. Güldüm bu telaşlı haline. Durup bana baktı ve devam etti.
“Oğuz bırak çikolatayı, abur cuburu. Bak hele yengeniz ne koymuş?” dedi Kerem ve çantasından çıkarttığı poşeti salladı. Sanıyordum ki içinde poğaça vardı.
Oğuz elindeki paketlere ilgisini anında kaybederek yana eğilip Kerem’in poşetine sulandı.
“Ne bu abi? Ya da boş ver güzeldir kesin.” diyerek elini uzattı.
“Güzel tabii oğlum. Kete bu. Duydun mu önceden?” derken büyükçe bir parçayı Oğuz’a pay etti.
“Yok abi,” deyip kokladı, sonra ısırdı.
“Bizim oraların azığıdır bu. Yengen de çok güzel yapıyor ellerine kurban olduğum.” deyip hepimize dağıttı.
Isırdım. Poğaçamsı ama ağzımda un gibi dağılan bir dokusu vardı. Hafif tuzluydu. Güzeldi.
“Bu herifin bu kadar âşık olması bana batıyor abi.” dedi Akif gülüşünü gizlemeye çalışarak.
“Kıskanıyor musun beni Akif’um?” dedi Kerem gülerek.
“Sorma çok kıskanıyorum.”
“Akif kendine hatun bulamayınca yalnızlıktan bize sarıyor işte.” dedi Yiğit.
“Yok ben sana sarmam Yiğit. Senin halin benden bile beter. Sude’yle dertlenmişsin beteri mi var lan?”
Bir an için sessizlik oldu. Bakışlarım ister istemez Yiğit ve Sude’ye kaydı. Gözlerini birbirlerinden kaçırıp etrafa bakındılar. Ne savunma vardı ne inkâr. Sadece susuş. Kabulleniş miydi, yoksa bekleyen bir fırtına mıydı?
Akif, sessizlikten rahatsız olduğunu belli eden bir şekilde konuştu. “Oğlum neden susuyorsunuz ya?” Yerinde toparlandı Akif. “Korkutuyorsunuz beni.”
“Ne var lan?” dedi Yiğit ama gayet sakindi, sinirli değil.
“Niye atışmıyorsunuz?”
“Niye, durduk yere kavga edelim mi istiyorsun? Sen nasıl kötü bir insan olmuşsun Akif. Rezilsin.”
Sude dudaklarında yarım bir tebessümle araya girdi. “Yiğit tavuğuma kış demişsin, defol git buradan.”
“Önce sen benimkine demişsin.”
“Bana ne, git işte.”
“Bana bakın bakayım.” Akif’in meraklı ve heyecanlı bakışları ikisi arasında mekik dokuyordu. “Barıştınız mı yoksa siz?”
“Hayır.” dediler aynı anda.
“Barışmışsınız.”
Sude inkâr yüklü bir sesle, “Lan hayır dedik ya! Ne barışacağım şu mendeburla!” diye çıkıştı.
Yiğit geri kalmadı. “Konuştu Karadeniz’in en şirret kadını.”
Akif pes edip tekrar kayaya yaslandı ve ketesini sessizce yemeye devam etti.
“Onlar kaçtı sen kaçamazsın Korkut. Vakti geldi dökül bakalım.” dedi Kerem.
“Neyi abi?”
“Hadi hadi, içini kemirip duran neyse onu anlat artık. Danışan dağları aşmış, danışmayan yolda şaşmış. Sen anlat derdini, biz yol gösterelim. Bu timde her telden var. Ayrılanlar var, yalnızı var, evlisi var… Ne ararsan o akıldan var abim.”
Ketemden ufak bir parça ısırdım. Bir bacağımı kendime çektim. “Nereden başlayayım abi?” deyip ciğerime işleyen soğuğu içli içli çektim içime.
“Nasıl sevdin?” dedi Yiğit. “Daha ötesi… Sana ne hissettirdi ki sevdin?”
Hatırladığım Yasemin’i düşündüm. O an dondurucu ayazın ortasında, zihnime sızan görüntüsüyle içime tarifi imkansız bir sıcaklık yayıldı. Dudaklarımda kendiliğinden bir gülümseme belirdi. “Apaçık bir şekilde bütün ruhuyla bana yazılmış gibi hissettirmişti. Klişe olacak belki ama… Gerçekten bakmaya kıyamazdım.”
“Bilirim,” dediğinde hepimiz neyi kastettiğini anlamıştık. “Beni yakan bir çift göz de yaşam gibi hissettiriyordu. Yemyeşil… Zehirmiş. Yine de kabullenip kana kana içtik.”
“Sonra ne oldu?” dedi Kerem.
“Sonra,” derken ben bile güçsüz sesimi işitmemiştim. İçimi kemirip duran bu hisle savaşmaktan yorulmuştum açıkçası ama yeri değildi. Patlak veremezdim. Taviz beni psikolojik olarak aşağı çekebilirdi. Yapmamalıydım.
“Bak savaştığın duyguları anlıyoruz Korkut ama kafanı fazla meşgul ediyorlar ve bu seni engellerse kötü olur. İçin rahat olmayacak hissi alamayız ama hiç değilse aklındaki kalabalığı azaltmana yardım etmek istiyoruz.”
“Her şey iyiydi abi yemin ederim. Oğuz’a sorun. Lise balosu için gösterimiz bile vardı. Her fırsatta beraberdik. Ama dönemin bitmesine bir hafta kala ortadan kayboldu. Arzu da bilmiyordu.”
“Ortadan kayboldu ve kimse nerede bilmiyordu. Aklıma her şey geldi. Korkunç şeyler geldi. Babamla konuşacaktım adresini, ev telefonunu, ne bileyim herhangi bir şeyini bulup ulaşmak için ama Arzu durdurdu. Yapma, dedi. Dur, dedi. O bir haftada neler çektiğimi bir ben bir Allah bir de Oğuz bilir. Arzu’yu dinledim. Durdum bekledim ama içim içimi yiyordu abi.” Elimi sızım sızım sızlayan göğsüme koydum. “Ailesiyle problemleri olduğunu az çok biliyordum. Meğer babası alıkoymuş o dönem onu. Birilerinden bir şey mi duydu da aldı götürdü Yasemin’i, bilmiyorum. Sanırım detaylara hiç hâkim de olamayacağım.”
“Arzu bir şey anlattı mı?” diye sordu Sude.
“Aslında geçen gün Arzu’nun yanına gitmeyecektim. Sonra bir anda gitmek geldi içimden, gittim. Arzu’yu bazı şeyler için götürdüklerinde odasında bekliyordum. Yasemin geldi. Çok…” Özlemiştim. “Kızgındım. O da beni görünce şaşırdı haliyle ama konuşmak istedi. Tavrımın nedenini biliyordu. İstemedim. Geçmiş geçmişte kaldı diye düşündüm ama öyle değilmiş. Babası yapmadığını bırakmamış o zamanlar ona. Keşke Arzu’yu dinlemeseydim, dedim kendi kendime. Dinlemeseydim şimdi belki de benimle olurdu.”
“Hiç mi oluru yok?” dedi Yiğit.
“Ne oluru abi nişanlanmış. Acımı çekip öylece kenarda duracağım.”
“Bak ben hâlâ kaçırabiliriz diyorum. Hem kızın babası sorunluymuş, ya kız da istemiyorsa oğlanı?”
Oğuz girdi lafa. “Abi ben arkadaşımı daha fazla Yasemin için üzülürken görmek istemiyorum. Zar zor toparladım sanıyorken daha da boktan bir şeyin içine düştü.”
“E senin de işin bu, arkadaşını toparlamak. Korkma şimdi biz varız zorlanmazsın.” dedi Kerem.
“Evet, korkma. Bir defa sıyrıldım bir defa daha sıyrılırım.”
“Sen bu kızla tüm olayı konuştun mu peki?” dedi Sude.
“Yok, o piç gelmeseydi belki konuşurduk.”
“Bir kadın olarak söylüyorum onu tamamen dinle. O zaman ver kararını.”
“Çünkü siz dinlenmeyi hak ediyorsunuz ama biz dinlenmeyi hak etmiyoruz kadın kişisi.” dedi Yiğit.
“O kadın kişisi birazdan senin ağzına sıçacak göreceksin erkek kişisi.”
“Hadi ya, nasıl olacak o?”
“Olduğu vakit öğrenmiş olursun nasıl oluyormuş.”
Kulaklıklarımıza “Yemeyin birbirinizi yine.” diyen Alparslan abinin sesi geldiğinde ufaktan gülmüştüm.
“Komutanım bırakın yesinler birbirlerini. Kedi köpek gibi olduklarında ben rahatlıyorum ya. Sessizlikleri hayra alamet gibi gelmiyor.”
Yiğit’in kendi kendine bir şeyler mırıldandığını duyduk ama bir şey anlaşılmamıştı.
Sonra Oğuz’un omzuna başımı yasladım ve gözlerimi kapattım. Onların sesleri arada duyduğum rüzgâra karışıp boğuklaşırken kendimi kısa süreli bir uykuya teslim ettim.
Yine Kandeli…
Yine ben ve yağmurlu bir hava…
Tanıdık toprak kokusu ve o çekilmez, boğucu his…
Ayağımın altından kayan toprak bu defa beni o çukura çekmeyi başardığında içine düştüğüm karanlık çukura baktım.
Yasemin’i aradı gözlerim ancak yoktu.
Olmadığına sevinecekken bir anda üzerime binen ağırlıkla yere kapaklandım. Hareket edemiyordum. Üzerimde katlanarak artan ağırlık git gide beni sıkıştırıyordu.
Soğuk, ıslak ve karanlıktı.
Olduğum yerden kalkmaya çalıştıkça daha da gömülüyordum ve ciğerlerime baskı yaratan toprak yüzünden daha fazla nefes alamıyordum. Aldığım son nefes olduğunu bildiğim o havayı bırakmak istemedim ama bedenimle beraber o da sıkışıp kalmak istemedi. Ciğerlerim, kalbim açlıkla çırpındı. Göğüs kafesim genişlemek onlara yer açmak istedi.
Bu bedenimde hissettiğim son yaşam savaşıydı.
Bu benim için sondu.
Sert bir sarsılmayla gözlerimi açtığımda ciğerlerim açlıkla soğuk havayı içlerine çekti. Elin sahibi Yiğit’ti. Endişeyle bana bakıyordu. Gövdem rüyanın etkisiyle mi soğuktan mı bilmediğim bir şekilde titrerken, sanki göğsüm hâlâ metrelerce derinlikteki o çukurda üzerime yığılan toprak altında eziliyor gibi hissettiriyordu.
“İyi misin lan?”
Nefesimi düzene sokmaya çabalarken başımla onayladım.
“Kâbus mu gördün?”
“Evet.”
Kolumdaki eliyle kolumu pat patladı. “Hadi kalk biz nöbete duralım da onlar dinlensin.” deyip elini uzattı kaldırmak için. Elini tutarak kalktım.
Tipi kesilmişti.
Kolumdaki saate baktım. Sabaha birkaç saat vardı.
“Su içseydin. Çok kötüydü sanırım.” deyip bana yandan bir bakış attı.
“Birkaç seferdir kâbus görüyorum.”
“Ruh hâlinden dolayı normaldir. Düşünme demek dile kolay biliyorum ama kendini zorla. Kafanı dağıtmaya odaklan. Sinirini, stresini artık seni bu hâle getiren hangi duyguysa, onu boşaltmaya çalış.”
“Denerim abi sağ ol.”
“Sana geçmeyecek gibi gelen de geçiyor. Siktir et o yüzden.” derken Alparslan abilerin nöbet yerine gelmiştik değişim için.
“Dikkatli olun. Özellikle sen gözünü dört aç Korkut Alp.” dedi Alparslan abi.
“Emredersiniz komutanım.”
Kaskımdaki gece dürbünümü gözüme indirip etrafımı kolaçan ettim. Hareketlilik yoktu. Ortamda sadece kuşluk vakti yaklaştıkça ortaya çıkan hayvanların ve rüzgârın yamaçlardan yankılanan uğultusu hakimdi. Rüzgâr bulutları biraz dağıttığında ayın çoktan kaybolduğunu gördüm. yakında etrafı aydınlatacak, belki biraz ısıtacak olan güneş doğardı.
Dürbünümü kaldırdığımda Yiğit’le göz göze geldik. Eliyle kulaklığını işaret ederek kapatmamı söyledi. İsteğine anlam veremedim ama dediğini yaparak kulaklığımı kapattım.
“Ne oldu abi?” diye sordum merakla.
“Sana bir şey sormak istiyorum.” Başımı sallayarak devam etmesi için onayladım. “Sence tehlike nasıl hissettirmeli? Yakınında bir tehlike varsa nasıl sezersin?”
Biraz düşündüm bu soruyu. “Sanırım sessizlikten, durgunluktan olabilir. Fırtına öncesi sessizlik derler ya, o misal.”
“Sorularımı yanlış anlamayacaksan eğer… Sen komutan oğlusun lisede ya da harp akademisinde ayrıcalıklı hissettiren komutanların oldu mu?”
Bu soruyu ne için sorduğunu anlayamamıştım. Başımı iki yana salladım. “Aksine öyle olduğum için daha da üstüme binen komutanlarım oldu. Bunu da hiç ayrıcalık gibi görmedim abi.”
“Peki el üstünde tutulan ya da her daim bir şekilde komutanlarla beraber gördüğünüz öğrenciler oluyor muydu?”
“Bazen… Ama neden soruyorsun abi?”
“Şu yüzden soruyorum Korkut… Bazen her şey fazla sessiz geliyor bana.” Dertli ve titrek bir nefes aldı. “Karargâh, ordu evi, hatta timin hangarı bile... Tuhaf, içimi kemiren rahatsız edici bir sessizlik. Senin de dediğin gibi fırtına öncesi sessizlik gibisinden.” Sanki duyduğu şüphelerden, belki de o şüpheleri dışa vurmaktan oldukça rahatsız gibiydi. Bakışları konuşmaya başladığından beri ilk defa benimkilere değdi. Onu ilk defa bu şekilde kararsız görüyordum.
Bakışlarını yeniden ileriye çevirdiğinde konuştum. “Peki sana bunu hissettiren şey biri mi?”
Cevap vermedi.
“Bizden biri mi?”
Yine sustu.
“Abi… Eğer bildiğin bir şey varsa ya da şüphelendiğin bir durum, biri-” Sözüm bitmeden gözlerini tekrar bana çevirdi. Sesi, bu kez keskin ve netti.
“Seni akıllı görüp geldim içimi döktüm sakın kimseden duymayayım Korkut! Sakın!” Bir an durup yeniden dertli bir iç çekti ve devam etti. “Belki de aptal saptal bir kuruntudur, bilmiyorum. Kimsenin günahını almak, konuşup başını haksız yere yakmak istemiyorum. O yüzden… Şimdilik susacağız, tamam mı?”
Söyledikleri zihnime yerleştiği anda, içimde yeni bir ağırlık belirdi. Benimle paylaştığı bu kuruntu artık beni de huzursuz ediyordu. Sessizce başımı salladım. Ardından kulaklığımı taktım ve dürbünümü tekrar gözlerime indirerek sessizliğe döndüm.
Bir saat geçmemişti ki Alparslan abi ağır adımlarla yanımıza yaklaştı. “Toparlanıyoruz. Hava çok da aydınlanmadan varalım.” Sesi ciddi, ifadesi ise gergindi. Onun da canını sıkan bir şeyler vardı.
“Bir sorun mu var komutanım?” diye sordu Yiğit, ona bunu sorarken aslında kendi sorularına da cevap bulabilmek istiyordu.
Alparslan abi başını hafifçe iki yana salladı. “Sadece içimde bir his var.” dedi. “Kötü bir his. Dikkatli olmak istiyorum, siz de öyle olun.” deyip ellerini beline koydu. Sonra birden durdu. Topuklarıyla yarım bir dönüş yaparak başını Yiğit’e çevirdi. “Sen gelsene benimle biraz.” dedi ve önden gitti.
Yiğit’le göz göze geldik. Yaslandığı kayadan kalkarken bir anlık omzuma elini atarak sıktı. O kısacık temasta hissettiğim en yoğun hisse şuydu: güven.
Alparslan abi ve Yiğit uzaklaştıktan sonra derin bir iç çektim. Nöbete kaldığım yerden devam etmek için arkamı döndüm. Güneş henüz doğmamıştı ama gökyüzü karanlığın ağırlığını yavaş yavaş üzerinden atıyor, lacivert tonlar yerini puslu bir maviye bırakıyordu.
Hava geldiğimizde olduğu kadar rüzgârlı değildi ama keskin soğuğunu koruyordu. Silahımı tutarken kasılmış ellerimi birkaç kere açıp kapatarak eklemlerimi ısıttım.
“Yoruldun mu?” diye sorarak gelen Oğuz’u duyduğumda ona bakıp başımı olumsuzca salladım.
“Sen hâlâ yorgunsun herhalde prenses.” deyip sırıttım.
“Uyuyamadım ki.”
“Hadi oradan, horladın bile.”
“Ben horlamam.” diye inkâr ettiğinde sessizce güldüm.
“Sen öyle sanmaya devam et.”
Burnunu çekti ve cebinden peçete çıkarttı. Kar maskesini çenesine indirdi. “Beni boş ver de… Sen bir ara inildiyordun. Dağda da ayıp oluyor oğlum.” derken burnunu sildiği için sesi boğuk çıkmıştı.
Şaşkınca baktım. “Lan ne diyorsun?”
“Heh öyle şaşırtırlar adamı, iftiracı pislik.”
“İftira değil benimki, git sor lan Akiflere.”
“Sen de seninkini sor o zaman.” dedi ve yaramaz bir ifadeyle güldü. Ayağımı kaldırıp kıçına tekme atacaktım ki sıyrılıp kendini kurtardı. Bastığım yerdeki kar aniden içe göçtü. Neredeyse düşüyordum, zor toparlandım.
“Hadi oyun vakti değil, hadi!” diye öteden seslenen Akif’i duyduğumda başımı sallayıp kalktım. Kalkarken elime aldığım karı Oğuz’a atıp silahıma sarılarak Akif’in olduğu yere doğru koştum.
“Siz hiç rahat durmaz mısınız?” diye söylendi Akif.
‘Cık’ sesi çıkartıp başımı geri attığımda sabırla iç çekerek göz devirdi. “Hadi Oğuz’un ciddiyetsizliğine alıştık da… Korkut sen buna ne uyuyorsun?”
“Kanım kaynıyor arada.” dedim.
Montumdan çekerek önüne itti yavaşça. “Düş lan önüme. Yoksa kaynatacağım ben şimdi ikinizi de.”
Uslu uslu öne geçip Yiğit ve Sude’nin önünde yerimi aldım. Oğuz geride Kerem ve Akif’in arasına girmişti. Alparslan abinin arkasında tek sıra şeklinde ilerleyerek patikada ilerlemeye başladık.
Yol çok geniş değildi. belki bir araç genişliğindeydi. Sağ tarafımızda hafif bir yamaç vardı ama aşağısı görünüyordu. Sık kayalıklar, birkaç ağaç ve düzlükler vardı. Sol tarafımız ise benzer bir şekilde yükseliyordu.
Rüzgarla ağaçlara yeni yağmış karlar aşağıya uçuşuyordu. Çevrede ise yine pek bir ses yoktu. Yalnız karı ezen ayaklarımızdan gelen çıtırtı ve hafif bir uğultu.
Ama o sessizliği bölen keskin bir ses oldu. Silah sesi…
Patikada yankılanan ateşleme sesiyle birlikte o silahtan çıkan kurşun kayalardan birine şiddetle çarpmıştı.
“YAT!” diye bağırdı Alparslan abi.
Hepimiz siper alabileceğimiz ve kendimizi koruyabileceğimiz bir kaya bulup kendimizi sakladık. Kurşun yukarıdan gelmişti. Patikanın yukarısına çevirdim silahımı ve dürbünle teröristleri aradım. Birkaç el ateş daha ettiklerinde namlu ateşinden kolayca buldum ve gördüklerimi indirdim. Karşılıklı çatışma çok sürmemişti. Bizim ateşimize karşılık vermediklerinde biraz daha bekledik. Belki daha fazla kimse kalmamıştı.
Belki küçük bir gruptu, belki sadece taciz ateşiydi.
Belki… bizi bekliyorlardı.
Her şey olabilirdi.
Alparslan abi yattığı yerden doğrulan ilk kişi oldu. Gözüyle çevreyi tarayıp bize döndü. “Herkes iyi mi?”
Herkes birbirini kontrol edip onay verirken tek bir kişinin sesi gelmedi. Hemen yerimden fırladım korkuyla. Az evvel korkmamıştım ama şimdi Oğuz’un sesini duymadığım ve onu göremediğim için yüreğim yerinden çıkacaktı.
“Oğuz?!” deyip etrafa bakınarak geriye gittim. Beyaz kamuflajımız yüzünden mesafeden görünmüyor olabilir diye düşündüm.
Tam o sırada Akif, patikanın kenarına doğru bakarak seslendi
“Oğuz!”
Adımlarımı hızlandırarak yanına vardım ve aşağıya baktım. Yerde inildeyerek yüzüstü yatıyordu. “Geliyorum, dur! Hemen geliyorum!” deyip silahımı kenara bırakarak aşağıya inmek için kenara oturdum. Kontrollü bir şekilde aşağıya doğru kayarken arkamdan Alparslan abinin de indiğini fark ettim.
Aşağıya iner inmez Oğuz’un yanına eğildim. Dikkatlice çevirdim. Korkuyordum. Gördüğüm ilk şey acıyla buruşturduğu yüzüydü. Biraz çamur olmuştu. Elimle sildim yanaklarını.
“Ölecek miyim?” dedi kısık, hırıltılı bir nefesle.
“Ne ölmesi lan?! Ölmek yok.” Panikle titreyen ellerimle montunun önünü açtım. Yarasını aramaya başladım. Alparslan abi de yanımıza gelerek onun vücudunu kontrol etti. Paniğimi fark etmiş olacak ki beni geriye çekti.
“Dur bir sakin ol Korkut.” deyip benim yerime kontrol etmeye başladı. Göğsüne, omuzlarına, karnına ve bacaklarına baktı. Sonra geri çevirip sırtını kontrol ederken Oğuz’un boğuk iniltisini işittik. Yarası arkasındaydı demek ki. Alparslan abinin homurdanarak yüzünü ovuşturduğunu gördüm. Ayağa kalktı sert olmadığı bariz, daha çok bıkkın bir şekilde Oğuz’un kalçasına tekme attı ayağının içiyle.
“Kalk lan ayağa!” dedi sinirle.
Oğuz şaşkınca gözünü açtı. “Komutanım?”
Ben de şaşkınlıkla olan biteni idrak etmeye çalışıyordum. “Komutanım yaralı adama neden vuruyorsunuz?” diye çıkıştığım sırada savurduğu ikinci tekmesini havada tutup engelledim.
Alparslan abi burnundan solurken, “Ne yarası? Matarayı kırmış geri zekalı herif.” diye homurdandı.
“Matarayı mı?” deyip eğildim arkasına baktım. Gerçekten de matara parçaları vardı. Mataranın kırılan kapağı ise Oğuz’un beline batmıştı.
Az evvel göğsüme oturan o devasa korku saniyesinde dağılırken, derin bir nefes alarak koca bir yükten kurtulmuş gibi rahatladım.
“Lan hâlâ yatıyor musun?” deyip bir tekme daha savurdu Alparslan abi. Oğuz bu sefer yerden destek alarak doğrulmuştu. Yüzünü hissettiği ağrıyı yansıtır şekilde ekşitmişti ama bakışlarında hâlâ çocukça bir mahcubiyet sürüyordu.
“Ben anın sıcağıyla vuruldum sandım komutanım. Öleceğim diye ödüm koptu.” dediğinde Alparslan abi sabır dilercesine iç çekip elini uzattı.
Oğuz elini tutup kalktı. Belini doğrultmakta biraz zorlanırken hafifçe sendeledi; doğrulmakta zorluk çektiği her halinden belliydi. Üzerini silkeledi.
Alparslan abi yukarıdan bizi seyreden Yiğit, Akif ve Kerem’e bakarken ileriyi gösterdi. “Şuradaki kayadan alın çocukları.” dedi. Sonra bize bakıp başıyla önüne geçmemizi işaret etti. Dediği kayaya tırmanıp yukarı en yakın noktadan bize uzattıkları eli tutarak tırmandık yukarı.
Akif, gözlerini kısmış, alaya alır bir şekilde sordu. “Vurulmuşsun ha?” deyip gülerek devam etti. “Çatışmadan sağ çıkıp mataradan yaralanan tek adam sensin.”
“Abi yapmayın ya.” derken Oğuz’un acıyla buruşuk suratı başka bir hâle büründü, utanmıştı.
Alparslan abi son kez baktı hepimize. Dudak kenarında az önceki olaydan kalan belli belirsiz sırıtış silinmişti artık. Yüzüne yeniden komutan ciddiyeti yerleşti. “Alayınızı başka vakit yapın. Yeterince vakit kaybettik, hadi!”
Tekrar hızımızı alıp yola koyulduğumuzda çok geçmeden patikanın ikiye ayrılarak aşağıda köye bağlandığını gördük. Uzaktan görünen on belki on beş hane ve birkaç ahır vardı. Ama birçoğu yıkık dökük hâldeydi. Duvarları çatlamış, pencereleri kırılmış, yer yer çatıları çökmüş yapılardı bunlar. Bir zamanlar rengarenk olduğuna emin olduğum bu yer şimdi sadece griydi; ölümün soğuk kasvetini giyinmiş bir haldeydi.
“Köyün girişinde ayrılacağız. Hazar, sen doğu yamacından dolan. Akif ve Kerem’le beraber arka cephenin kontrolünü al.”
“Emredersiniz komutanım.”
“Hedef, şu güneybatıdaki yapı.” Parmağıyla duvarları hâlâ ayakta olan tek katlı binayı gösterdi. “Giriyoruz ve kontrolümüzle beraber bizim kartallar gelip burayı imha ediyor.” Saatine baktı. “Hâlâ vaktimiz var. Zaten geciktiğimizi karargâha söylemiştim. Bizden haber bekliyorlar.”
Başını Yiğit’e çevirdi. “Yiğit, sen de sana neresi rahatsa bir evin damına çık. Tüm bölge senin gözünün altında olsun.” dediğinde Yiğit sessizce başını salladı ve etrafa bakınıp gözüne kestirdiği eve doğru ilerledi.
Ben, Sude, Oğuz ve Alparslan abi, hedef binanın ön cephesinden ilerledik. Oğuz mevzi alırken, Sude karşı çaprazdan kapıyı gözetliyordu. Ben pencere kenarına yaklaşıp içeriye göz gezdirdim.
“Boş komutanım.” dedim. Yanına giderek kapının yanındaki duvara sırtımı yasladım. Alparslan abi tekme atıp zaten pek sağlam durmayan demir kapıyı açtı ve içeri girdi. Ben ve Sude de peşinden girdiğimizde Oğuz dışarıda girişin güvenliğini aldı.
İçerisi karanlık, nemli ve soğuktu. Ağır bir rutubet kokusu hâkimdi. İçine girdiğim odada camlar kırık olduğu için içerisi oldukça ıslak ve pisti. Her adımımda botlarımın altında kırık camlar eziliyordu. Soba borusu üstündeyse bir kuş yuvası vardı.
“Burası olduğuna emin miyiz komutanım?” diye sordu Sude.
Odadan çıktığım sırada Alparslan abi konuşacaktı ki Yiğit’in telsizden gelen ses lafını böldü. “Komutanım… Güneyde başka bir yapı daha var. Daha büyük. Bence mühimmat orada olabilir.”
“Teyit et.” dedi Alparslan abi ciddiyetle.
“İçinde hareket yok gibi. Ama girişi açık.”
“Hazar, güneydeki ikinci binayı görebiliyor musun?”
“Evet komutanım. Koordinat uyuşuyor. Giriş yapmamı istiyor musunuz?”
“Burası boş zaten. Bizi bekleyin, sakın giriş yapmayın. Gözlemde kalın. Ben karargâhla temasa geçip bilgiyi ileteceğim.” derken telsizden bize ulaşan sesi bozuldu. Boğuk bir parazit kulaklarımızı tırmaladı.
“Komutanım anlaşılmadı, dışarı çıkın isterseniz. Sesiniz gidip geldi.”
Alparslan abi dışarı çıktı. Bu sefer jete doğrudan ulaşmayı deniyordu. “Kartal, burası Pusat. Koordinat için bir değişiklik oldu. Teyit için vakte ihtiyaç var-”
Tam bu sırada, kuzeyden bir ses yükseldi. Yüksek, boğuk bir uğultu. Savaş jeti geliyordu.
“Komutanım uzaklaşın o binadan!” diye Kerem’in çığlığı telsizden yırtılır gibi geldi. Sude ve ben binadan uzaklaşırken Oğuz’un koltuğu altına girdim hızlanması için. Alparslan abi hâlâ telsiziyle uğraşıyordu.
Geri dönerek birkaç metre ötemdeki Alparslan abiye bağıracaktım ki şiddetli bir şekilde yerin sarsılmasıyla sırtımızdan ileriye savrularak yüzüstü yere düştük. Kulaklarımı sağır eden bir çınlama bastırdı. Nefes almakta da güçlük çekiyordum. Gözümü zar zor açarak hâlâ kolumun sarılı olduğu Oğuz’la göz göze geldim. Canı gerçekten yanıyordu. Zar zor doğruldum. Dumanın ve tozun yoğunluğundan öksürdüm.
Sude de bizim gibi yüzüstü düşmüştü. Öksürerek başını kaldırdığı sırada Yiğit koşarak gelmişti yanına. Hemen onu sırt üstü çevirip vücudunu kontrol etti. Endişesi titreyen elleri ve korku dolu yüzünden okunuyordu.
Alparslan abiye baktığımda oturmuştu. “Pusat, ben Kartal imha tamamlanmıştır.” diyen sesi işittiğimizde Alparslan abi elindeki telsizi neredeyse avcunda kıracak kadar sıkıyordu.
“Neredeyse bizi öldürecektin!” diye kükredi avazı çıktığı kadar fakat onun da bizim gibi ciğerleri tozla dolduğundan hemen arkasından şiddetli bir öksürük krizine boğuldu.
“Sesiniz net gelmiyor Pusat.”
“Kartal!”
“Komutanım yakınlarda jammer falan olabilir mi?” diye sordum halsizce.
“Bilmiyorum ama az kalsın bu bomba bizim tepemize düşecekti. Bu nasıl bir iş ya?” diye sinirle konuşurken gözü öteden bize doğru koşarak gelen üçlüye kaydı. Sonra tek bir kişiye kilitlendi bakışları.
“Koordinat onayını ne zaman geçtin?” diye sordu Hazar’a.
Hazar afallamıştı. “Sadece koordinatlarımızı ilettim komutanım. Kesin onaylı bir ifade geçmedim karargâha.” diye savundu kendisini.
Alparslan abi, yerden destek alarak ayaklandı. “Lan o zaman bunlar neden bize istihbarat edilen binayı değil ötekini bombalıyor?!” diye çok mantıklı bir soru yöneltti. Sesi hem öfkesini hem de kafasındaki karmaşasını oldukça yansıtır vaziyette çıkmıştı.
“Bilmiyorum komutanım.”
“Mühimmat dolu depoyu imha etmek görevdi, evet. Ama biz içeride de olabilirdik. Siktiğimin telsizi nasıl çalışmadı?! Kim verdi onayı lan, kim?!” derken iyice öfkesine yenik düşerek yanındaki duvara birkaç tekme attı. Yüzü çamurlu olsa da öfkeyle kızaran yüzü ve alnının ortasında kabarmış damar çok net belli oluyordu.
Kerem girdi söze. “Komutanım sinyal hâlâ kötü.” Çevreye bakındı. “Dağılıp binaları kontrol edelim jammera ulaşırsak kapayalım yoksa da alandan uzaklaşalım ki karargâha ulaşıp tahliye isteyelim.” dedi.
Alparslan abinin gözü Oğuz’a takıldı ve öfkesinin yerini anlık çaresiz bir ifadeye bıraktı. “Yakın mesafede burası hariç düzlük yok. Bu çocuğu böyle yürütemem.” dediğinde Oğuz başını iki yana salladı.
“Komutanım yürürüm ben-” diye itiraz edecekti ki Alparslan abi lafını kesti.
“Yürüyebilir misin, diye sormadım Oğuz. Hatta direkt fikrini sormadım.” diye tersledi. Daha da kötü olmasını istemiyordu, belliydi. “Kerem, Akif siz ikiniz sağ kanat güneye dağılıp evlere bakın, Yiğit ve Hazar siz ikiniz de sol kanat kuzeye bakın. Sude, Oğuz’la kal. Korkut sen de benimle geliyorsun.”
“Emredersiniz komutanım.” dedikten sonra peşinden ilerledim.
Alparslan abinin peşinden, patlama sonrası iyice harabeye dönen evlerin arasından geçerken ısıyla erimiş karlar yüzünden yerler iyice çamur olmuştu ve her adımımda vıcık vıcık sesleri geliyordu. Patlamanın olduğu binaya doğru yürüdükçe duman ve barut kokusu artıyordu.
Birkaç evi gezdik. Hiçbirinde herhangi bir şey yoktu. “Buralarda bir şey yok gibi komutanım.” dedim.
Alparslan abi başını salladı ama sesi çıkmadı. O da yorgundu. Hem fiziksel hem zihinsel…
Bir duvara yaslandım. Kulağım hâlâ biraz ağrıyordu. Elimi üzerine kapattım. Tam o sırada, belimdeki telsizden cızırtılı bir ses duyuldu.
“Komutanım, burada bir ceset var. Ve... yanında bir cihaz var...” diye konuşurken ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar gibiydi sesi.
Alparslan abi bana bakarken kaşları çatıldı. “Ne cihazı Yiğit?” dedi.
“Aradığımız jammer olabilir. Kablo bağlantısı yok, pille çalışıyor gibi. Komutanım... sinyal bu yüzden kesilmiş olabilir.” Kısa bir an durup devam etti. “Bilerek yanına konulmuş gibi. Adam burada öldürülmüş komutanım. Sivile benzemiyor.”
“Hemen geliyoruz. Hazar kapıya çık binayı göster.” derken kendisi binadan ayrılmıştı bile. Koşar adım peşine gittim.
Bunlar böyleydi işte. Akılları sıra bize böyle göz dağı veriyorlardı.
Az ilerideki evin girişinde Hazar bekliyordu. Sırtını pervaza yaslamıştı. Alparslan abi hız kesmeden içeri girerken, ben de hemen arkasından eşiği geçtim. Hazar’ın yanından geçerken göz göze gelmiştik. Garip bir his aktı o an içime. Soğuk.
Ama üstüne çok duramadım çünkü içeri girer girmez içerideki koku ve manzara yüzüme resmen tokat gibi çarpmıştı. Toz, nem ve kurumuş kanın ağır, demir gibi keskin kokusu… İçim kalktı. Bir an soluk almayı kestim. Beton zemin yer yer çatlamıştı. Nemle birlikte yosunlaşmış kenarlar vardı. Orta yerde, sırtı duvara yaslı hâlde, cansız bir adam oturuyordu. Kıyafetinde boynunun altından göğsüne doğru süzülmüş kurumaya yüz tutmuş kan lekeleri vardı.
Gözleri hâlâ açıktı ama boştu. Bomboş…
Hemen yanındaysa çok büyük olmayan, antenli, ışığı zayıfça yanıp sönen jammer vardı.
“Bizden hemen önce öldürülmüş komutanım.” dedi Hazar içeri girdiğinde. “Muhtemelen bizim önümüzü kesen grup geleceğimizi ondan öğrendi.”
Alparslan abi, Hazar'a dönüp şüphe dolu, anlamsız bakışlarla baktı.
“Adam muhbire benziyor komutanım.” diyen Yiğit iç çekerek çömeldiği yerden kalktı ve elindeki defteri uzattı. “Deşifre olmuş ve bizi de deşifre etmiş belli ki.”
Alparslan abi defteri alıp incelemeye başladı. Gözünü defterden çekmezken bir eliyle jammerı gösterdi. “Halledin şunu.”
Yiğit, Alparslan abinin emriyle cihazı eline alıp tüm hırsını yüklenerek sertçe duvara fırlattı. Cihazın metal kutusu duvara çarpıp parçalandığında yanıp sönen cılız kırmızı sinyal ışığı sönmüş, telsizlerimizden gelen cızırtılı parazit sesi de anında kesilmişti.
Alparslan abi, Yiğit’in bu agresif tavrına karşı defterdeki bakışlarını anlık olarak ona çevirmiş ve sabırla iç çekmişti. “Cesede dokunmayın.” dedi. “Fotoğraflarını çekin. Kimliği zaten rapora eklenecek.”
Yiğit, doğrulduğu sırada benimle bakıştı. Kurumuş kan ve rutubet kokusundan midemin bulandığını fark etmiş olmalı ki gözleriyle dışarı çıkma teklifimi sessizce onayladı. Alparslan abi binadan çıktığında Yiğit, Hazar’ın yanına yanaşıp elini omzuna koydu. “Sen seversin fotoğraf çekmeyi, halledersin değil mi Hazar?” deyip bana baktı. “Gel, hava al Korkut.”
Yiğit, gözlerini Hazar'dan ayırmadan buz gibi bir sesle konuştuğunda, içime bir kuşku düşmüştü: Sanırım bu ikisi hiçbir vakit gerçek birer tim arkadaşı olmamıştı.
Uçuş boyunca kimseden ses çıkmamıştı. Alparslan abi bulduğumuz not defterini incelemişti. Ben Oğuz’un yanında oturmuştum. Omzuma kafasını koymuş gözlerini kapatmıştı. Yol boyu o geveze Oğuz tek bir çıt bile çıkartmamıştı. Sude helikopterin cam tarafındaki koltuğa oturmuştu. Yiğit ise başka yer olmamasına söylene söylene onun ayağının dibine oturmuştu. Ama oturduktan sonra hiç şikâyet etmemişti. Hatta yol boyunca Sude’nin görünmediğini sandığı eli Yiğit’in ensesini sevmişti.
“Abi ben iyiyim ya… Belki biraz topallıyorum ama hemen beni hastaneye yatırmayın, yapmayın ya.” diye bindirildiği sedyeden inmeye kalkıştı Oğuz.
Alparslan abi elini göğsüne bastırıp pek de zorlanmadan geri yatırdı Oğuz’u. Kabul etmese de her yanı ağrıyordu. Yüzünü buruşturdu. “Bırak buna doktorlar karar versin. Benim de içim rahat olsun.” Bana baktı. “Sen de refakatçi git.”
“Emredersiniz komutanım.” deyip Oğuz’un peşinden ambulansa bindim.
Hastanede Oğuz’un pansumanı yapılıp odaya alınmıştı. Sessizce hemşirenin Oğuz’un tansiyonunu ölçüp çıkmasını beklemiştik.
Kapı kapanır kapanmaz zor durmuş gibi konuştu Oğuz. “Hemşire iyiydi sanki.” deyip sırıttı.
“Oğlum şu hâlde bile düşüncen buysa pes. Ya yemek ya da yemektesin.” dedim imayla.
Şaşkınca baktı bana. Yerinde biraz doğrularak kapıyı gösterirken isyankâr bir şekilde konuştu. “Lan kızın dibi bana değil sana düştü. Ne bana laf yapıyorsun şimdi?” Geri bıraktı kendini. “Ayrıca evet yemeği seviyorum ama esmerler tipim değil.” dedi kendinden emin bir şekilde.
Göz devirdim. “Esmerler de Oğuz da Oğuz diye koşuyor peşinden zaten kardeşim, aynen.”
“Tabi lan, Esra’yı hatırlamıyor musun?”
“Unutur muyum? Kıza mavi boncuğu verip verip geri alıyordun. En sonunda kızın gözü açıldı da senden kurtuldu.”
“Naz yaptım. Pes etmeye meyilliymiş.”
“Nazı kadın tarafı yapar ama sen bilirsin.” deyip güldüm.
Kapı açıldığında ikimiz de o tarafa baktık. Gelen babamdı. Ayağa kalktım ve baş selamı verdim.
“Otur otur.” deyip Oğuz’un öte yanına geçti. “Oğuz Bey, hayrola tatil mi çekti canınız?”
“Yok komutanım, ne tatili? Zorla gönderildim.” derken sesi az önceki çapkın havasından tamamen sıyrılmış, tam anlamıyla süt dökmüş kedi gibiydi.
Güldü babam. “Durum ne peki?”
“Mühim bir durum yok komutanım. Biraz kalçamı biraz bacağımı incittim ama hemen toparlarım. Hatta serum biter bitmez gitmek istiyorum.”
“Onu doktor bilir. Sakın acele edip kendini daha da hırpalama Oğuz bozuşuruz.” dedi yalandan bir sinirle. Bakışlarını bana çevirdi. “Sen iyi misin oğlum?”
Bu soru içimde bir yerlere dokundu. Babama karşı olan hassaslığım, gözüme her baktığı an bile ortaya çıkıyordu. Bir de en hassas zamanlarımda gelip bu şekilde sorması içimde tutmakta zorlandığım fırtınaları coşturuyordu.
Gözlerimi kırpıştırdım ve dolmaya yüz tutan bakışlarımı eğdim. Derin bir nefes alıp hızlıca kendimi toparladım ve başımı sallarken “İyiyim,” deyip tekrar ona baktım. “İyiyim babacığım.”
Gülümsedi. Bu gülümsemeyi biliyordum. Seni anlıyorum demekti. Seni biliyorum, gözlüyorum demekti. Korkma, her şey iyi olacak demekti.
Ama itiraf etmeliyim ki, ilk defa bu gülümseme ve o bakışlar sırtımı okşamasıyla beni rahatlatmadı. Aksine, taşmaya yakın bir volkanın küllerini yüreğime savurdu sanki.
“Bakın ne diyorum?” dedi ortamı canlandırmak ister gibi. Oğuz merakla başını babama çevirdi. “Oğuz, doktor tamam dediği zaman bize gelsin. Annen ne zamandır çocuklara yemek yapayım, deyip duruyordu. Fırsat bu fırsat.”
“Hayır demem komutanım.” derken Oğuz’un gözleri çoktan yemeklerin hayaliyle parıldamıştı. Güldüm bu iştahlı haline.
“Hiç der mi? Sen yemek deme o yine senin aklını okur yemek fikrini kapar. Baba, dana gibi oldu şuna bak. Yemesin, boş ver.”
“Lokmalarımı da sayar olmuşsun Korkut Efendi. Tamamdır, yazdım bir kenara.”
“Ya ne alaka şimdi?”
“Komutanım genç adamım ben, değil mi? Çapkınlığıma bile laf ediyor.”
“Oğuz, Allah için git kendine bir sevgili mi yapıyorsun, yemekleri nikahına mı alıyorsun ne yapıyorsan yap. Ama bana sevgilinmişim gibi tavırlanma lan.” diye gayet haklı olduğumu düşündüğüm bir isyanda bulundum.
“Ben bir doktorun yanına gideyim o zaman.” diye ikimizin arasına girdi babam. “Sen bakma ona. En çok o kıyamıyor sana. Getirir seni merak etme.” deyip gülümsedi ve Oğuz’un başını okşayıp odadan çıktı.
“Korkut…”
“Hmm…” diye dinlediğime dair bir mırıltı çıkarttım tekrar otururken.
“Doktor izin verir, bir şey olmaz bacağıma değil mi?” diye sorduğunda ona baktım.
“Korkma, hiçbir şeycik olmaz,” deyip gülümsedim ve keyiflenmesi için devam ettim. “Hem annem sana sarma da sarar.”
Oğuz’un yüzündeki asık ifade saniyeler içinde silindi. “Harbi sarar lan,” dedi tüm dertlerini unutup bu hoşnut farkındalıkla aydınlanarak.
---
Ankara’nın keskin ve kuru soğuğuyla baş ederek yokuşu zar zor tırmandı Ece. Rüzgâr yüzüne çarptıkça aldığı nefesini tutuyordu. Küçükken abisinden edindiği bir alışkanlıktı. Tutarsa daha az üşüyecekti sanki. Rüzgâr kesilip tekrar nefes aldığında istemsiz bir kıkırtı döküldü dudaklarından.
Yokuşun sonunda, kapısında birkaç koruyucu askerin durduğu evlerini gördüğünde adımlarını hızlandırdı. Abisi çoktan gelmiş olmalıydı. Parmaklarını kesen poşetleri biraz daha güçle son kez yukarı kaldırdı.
Bahçe kapısına geldiğinde askerlere “Kolay gelsin.” dedi. Poşetleri tek eline alıp diğer elini kapının arkasındaki kilide atıp demir kapıyı açtı ve içeri girdi. Bahçedeki kıvrılan yolu takip etmek yerine daha kısa yol olan çimlerin üzerinden seke seke gitmeyi tercih etti. Ayakları altında buzlaşmaya yüz tutmuş kar o adımlarını attıkça çıtırdıyordu.
Kapıya vardığında elindeki poşetleri yere bıraktı. Çantasından anahtarını bilerek çıkartmamıştı. Abisinin açmasını istediğinden kapıya tek ayağıyla tekme atarken iki eliyle de yumrukluyordu.
Tam kapı arkasında, içeriye gireli daha birkaç dakika olmuş Korkut Alp ve Oğuz kapının bu şekilde deli gibi çalınmasına karşı önce birbirlerine baktılar. Refleks olarak elleri bellerindeki beylik tabancalarına gitmişti. Kapıya daha yakın olan Oğuz eğilip kapı deliğinden baktığında kimseyi görmemişti. Ece görülmemek için eğilmişti.
Oğuz dönüp Korkut Alp’e baktı ve dudaklarını oynatarak “Açıyorum.” dedi. Korkut Alp başını salladığında elini kapı koluna atıp kapıyı hızla açtığında, üzerine atlayan bedenden kendini korumak için sol ayağını geriye attı. Ama boynuna sarılan kollar ve üzerine binen ağırlık sonrasında kalçasına giren ağrıyla ayakları sağlam basamamış, dizleri kırılarak geriye doğru düşmek zorunda kalmıştı. Sırtı halıya çarpınca bir iç çekişle soluğu kesildi. Ama asıl şoku birkaç salise sonra yaşadı.
“Abiciğim!” deyip Oğuz’un boynuna sıkıca sarıldı Ece.
Korkut Alp, pervaza yaslanmış kollarını bağlamıştı. Kaşları hafif kalktı. “Abiciğim?” dedi hayretle gülerken.
Ece, abisinin sesini öteden duyduğu an, hızla başını Oğuz’un omzundan kaldırdı. Önce Korkut Alp’e, sonra altında yatan adama baktı. Ve göz göze geldiler.
O an birkaç saniyeliğine dünya sessizleşti. Göz göze gelmeleriyle ikisi de nefeslerini tutmuşlardı.
Oğuz’un o an için birkaç şey hariç hissedebildiği pek bir şey yoktu;
Yüzüne düşen uzun bir tutam sarı saç…
Gözlerini kamaştıran mavi bir çift göz…
Ve son aldığı nefeste ciğerlerine dolan baharatlı ama tatlı koku…
Ece’nin gevşeyen sağ eli Oğuz’un göğsüne doğru kaydı, sol eli ise hâlâ omzundaydı. Durumun farkına varırken sanki ateşe dokunmuş gibi toparlanarak kendisini yana yuvarladı ve yerden kalktı alelacele. Tam karşısında kollarını bağlamış, keyifle kendisine bakan abisiyle göz göze geldiğinde utanmıştı. Yanakları karıncalanırken bakışlarını çevirdi ve kapıdaki poşetleri yerden aldı. “Anneciğim ben geldim!” dedi fazla neşeli bir tonla ve hızla mutfağa kaçtı.
Oğuz yerden doğrulup oturdu olduğu yerde. Korkut Alp’e baktı yüzünü acıyla buruştururken. Elini uzattı yardım etmesi için. “Bu nasıl hâlâ bu kadar pervasız ya?”
Korkut Alp yaslandığı pervazdan çekilerek Oğuz’un yanına gelip sırtını da destekleyerek kalkmasına yardım etti. Güldü Oğuz’un söylenmesine. “Yedisinde neyse yetmişinde de o olacak. Alışmamız lazım.”
“Görürsek artık-” diyecekken Oğuz’un lafını içeriden gelen bir ses böldü.
“Ece botlarla eve mi girdin kızım? Aferin sana!” diye azarladı kızını İnci.
Ece ayaklarına baktığında telaştan botlarını çıkartmayı unuttuğunu fark etti. Ayaklarının ardında bıraktığı çamurlu ayak izlerini görünce dudaklarını ısırdı suçlulukla. “Unuttum anne… Silerim hemen şimdi.”
“Çıkart hemen onları, hemen.” derken mutfaktan çıkıyordu. Diğer ikisinin bu kadar uzun süre ne yaptıklarına bakacaktı. “Siz niye hâlâ çıkartmadınız mı üzerinizi?”
Korkut Alp gülerek annesinin yanına gelip yanaklarını sıktı. “Sen biraz sinirli misin yoksa bana mı öyle geldi?”
İnci elini kuruladığı el bezini Korkut Alp’in kalçasına vurdu huysuzlukla kaşları çatılırken. “Sinirliyim tabii.”
“Kim kızdırdı seni Validem?”
“Tavuk.”
Anlamadı Korkut Alp. “Tavuk?”
“Tavuklar yandı. Onlara sinirlendim biraz.” derken daha sakin ve durulmuş bir hâldeydi. Güldü. Kendisi de bu cevabı saçma bulmuştu.
Oğuz atıldı. “Ya İnci Sultan biz onları her türlü yeriz. Sen sıkma canını ya.” derken topallayarak yanlarına geldi ve eline uzanıp tuttu. Elini öpüp başı üstüne koydu ve sarıldı. “Nasılsın İnci annem?”
“Ben iyiyim de sizin halinizi işitince yüreğime öküz oturdu yavrum. Allah’tan hepiniz iyisiniz, çok şükür.”
“Gazi oldum resmen.” dedi Oğuz ajitasyon yaparken gözlerini yere eğdi.
“Matara gazisi.” deyip güldü Korkut Alp.
Oğuz hemen ona baktı. “Bana bak, canım ne kadar yanıyor haberin var mı senin?” dedi yalandan bir sitemle.
“Biliyorum tabii, biliyorum. Buyur ayakta durma salona geç Sayın Matara Gazisi Oğuz Çetin Beyefendi Hazretleri.” deyip önünde biraz eğilerek salonu kollarıyla işaret etti.
“Görüyorsun değil mi İnci Sultan? Rezil bir adam bu.” derken kınayıcı bir şekilde Korkut Alp’i süzdü bakışları.
“Hadi kardeşim, hadi bekleme yapma.”
Bir saat sonra Korkut Alp’in babası da geldiğinde sofraya oturmuşlardı. Baturalp bitirdiği çorba kasesini eşine uzattı. İnci kâseyi aldığında “Bir tane daha doldurabilirsin.” dedi işaret parmağını kaldırarak.
İnci gülümsedi. Tencereye uzanıp çorbayı doldururken gözleri, eşinin gülümseyen yüzüne takılı kaldı bir an. Baturalp’in de yüzüne benzer bir tebessüm oturdu. İncinin doldurup uzattığı kâseyi geri alırken eşine karşı gözlerinin içi gülüyordu. Yüzündeki ifadeyi silmeden Korkut Alp ve Oğuz’a baktı.
“Genelkurmay son operasyondan sonra sizin time kısa süreli bir izin düşünüyor. Oğuz’un hâli ortada, ben de iyi olacağını düşünüyorum. Alparslan da epey yoruldu.” diye girdi lafa.
Korkut Alp usulca başını salladı. “Siz nasıl uygun görürseniz baba.” deyip çorbasından bir kaşık aldı ağzına.
Oğuz kasesine koydu kaşığını ve yutkundu. “Yani komutanım siz emredin ben yarın karargâhta emrinizdeyim.” dedi kendinden emin bir şekilde. Sonra birkaç saat evvel Ece’yle yere düştüğü an geldi aklına. Mahcup bir sırıtışla kaşığını aldı yeniden eline.
Baturalp, Oğuz’un her zamanki özgüvenine gülmeden edemedi. “Sen önce düz yolda yürümeyi becer, sonra yeniden dağ taş tırmanır mısın diye konuşuruz.”
“Haklısınız komutanım.”
“Ayrıca karargâh dışındayız bana komutanım demek zorunda değilsin evladım. Abi de, amca de, İnci’ye anne diyorsun baba de…” dedi Baturalp haklı bir isyanla. Komutan olmayı seviyordu ama baba olmayı daha çok seviyordu. En azından evde bu kelimeyi duymak istemiyordu.
“Niye baba desin ya?” diye kıskanç bir şekilde lafa girdi Ece. Babasını kıskanmıştı.
“E abinin en yakın arkadaşı, kardeşi en nihayetinde baba diyebilir.”
“Diyemez.”
Oğuz sırıttı. Ece istemediği için daha çok diyesi gelmişti. “Babam istemiş sana mı soracağım kızım.”
“Baba ya, niye yüz veriyorsun sen buna bu kadar?” derken keskin ve huysuz bakışları Oğuz’a bakıyordu.
Baturalp kızının bu hâline gülerken uzanıp yanaklarını sıktı. “Babasının prensesi niye bu kadar kolay kızıyorsun sen? Uğraşıyor abilerin seninle.” deyip yanağını severek yaslandı tekrar sandalyesine.
İnci boşalan kaselerin yerine tavuk ve pilav koyarken gülüyordu. “Oğuz oğlum, bak sarmaları sizin için sardım yiyin bol bol.” dediğinde Ece iyice küserek kollarını bağladı.
“Üniversiteden gelen benim ama her şey onlar için yapılıyor. Sonra Ece sinirlendi diyorsunuz.” derken gerçekten biraz kırılmıştı. Sık sık eve gidip gelemiyordu. Dönem başlamasından beri çok fazla ödevi ve projesi olduğundan ara tatile kadar Ankara’ya gelememişti. Haliyle bu ilgiyi kendisine de bekliyordu.
“Yavrum sen de yiyorsun. Ben seni ne kadar özledim biliyor musun?” derken İnci kızının tabağını önüne koymuş ve saçlarını öpmüştü. Ece tabağına baktığında her zamanki en sevdiği parçayı görmek yüzündeki huysuz ifadenin biraz dağılmasına sebep olmuştu.
“Okul nasıl gidiyor?” diye sordu Oğuz merakla.
“Gerçekten mi soruyorsun yoksa dalga geçmek için mi?” deyip gözlerini kıstı Oğuz’a bakarken.
“Gerçekten sordum ya neden dalga geçeyim?”
“Haklı sanki biraz ciddilik sana nadir uğruyor.” dedi Korkut Alp de Oğuz’la uğraşarak.
“Aşk olsun.” dedi Oğuz, Korkut Alp’e yandan bir bakış atarken. Sonra Ece’ye döndü. “Ya kızım vallahi merak ettim. Hem ben severim öyle boya, resim falan.”
Alayla kaşlarını kaldırdı Ece. “Hadi ya… En sevdiğin resim nedir? Ya da sanatçı?”
Oğuz bir an düşündü bilerek yanlış cevap verecekti. “Nuri Bilge Ceylan.”
Korkut Alp’in çatalı havada asılı kalırken yüzünü anlamayan bir ifadeyle Oğuz’a döndü. “Yönetmen lan o.”
“Ama sanat yapıyor değil mi?”
“Peki en sevdiğin tablo ne?” diye sordu Ece son bir umutla.
“Valla… Hacivat’la Karagöz… Eskiden evde vardı, annem asmıştı. Çok duygusal buluyorum.” deyip Ece’nin tepkisine baktı Oğuz. Sebebini anlamıyordu ama Ece’yle uğraşmak eskisine göre daha çok hoşuna gitmişti.
Ece derin bir nefes alırken gözlerini devirdi. “Ben daha fazla konuşamayacağım.”
“Tamam tamam ya, gül diye şaka yaptık kızım. Bu ne ciddiyet?” Birkaç saniye sadece yemeklerini yediler. Sonra dayanamayıp sessizliği bozan yine Oğuz oldu. “Gerçekten merak ediyor musun?”
Ece tabağına eğdiği bakışlarını merakla Oğuz’a kaldırdı tekrar. Bunu ‘Evet.’ olarak kabul etmişti Oğuz.
“Geçenlerde televizyonda hiçbir şey yoktu. Belgesel seyrederken denk geldim. Ünlü tabloları anlatıyordu adam ama aralarından bir tanesi çok dikkatimi çekti. Böyle nasıl desem faklı hissettirdi işte.”
Oğuz’un ciddi ciddi anlatmasından dolayı Korkut Alp ve Baturalp de dikkatle dinlemeye başlamıştı.
“Resim sarıydı. Adam kadını öpüyor ama böyle basitinden bir öpücük gibi değil. Kolları birbirlerine dolanmış, kadının gözleri kapalı falan… Şey gibi hissettirdi gördüğümde…” deyip doğru kelimeyi düşündü. İçinde hissettirdiği o garip iç burkan hisse en açıklayıcı ismi aradı. “Özlem gibiydi galiba. Ama hüzün de olabilir.” Bir an durdu, sanki söylediklerinden utanıyordu. “Bilmiyorum… Onu çok beğenmiştim. İçime oturmuştu.”
“Vay be…” dedi Korkut Alp. “Gerçekten Oğuz’un en mantıklı konuşması olabilirdi bu. Kayda alabilseydim iyi olurdu.”
“He sen çok akıllısın zaten.” deyip göz devirdi ve aslında göstermese de utanarak yemeğine geri döndü.
“Klimt…” dedi Ece. Bakışları buluştu Oğuz’la ve devam etti. “Gustav Klimt’e ait o resim. Adı da ‘The Kiss’ yani öpücük. O resmin ardında da biraz senin hissettiğin şeyler var aslında…”
Oğuz merakla kaşlarını kaldırdı.
“Bazıları o tablodaki adamın Klimt’in kendisi, kadının da hayatındaki aşkı Emilie Flöge olduğunu söylüyor. Resimdeki esas şeyse o ‘bir’ olma hali. Adam kadına sıkıca sarılmış, sanki bütün dünyayı onun bedeninde bulmuş gibi. Kadınınsa gözleri kapalı, sanki o sarılmanın içine tamamen teslim olmuş. Ama resmin fonu ve zemini yok. İkisi de gerçeklikten kopmuş gibiler. Dış dünya yok artık. Sadece o an, o his…”
Başını hafifçe eğdi. Aslında ailesiyle baş başa olsa bu anlattıklarından bu kadar utanmayacaktı. Hep anlatırdı zaten ama şimdi anlattığı kişi Oğuz’du ve kabul etmeliydi ki anlamsız gelse de oldukça utanmıştı.
Ece yutkundu, bakışlarını kısa bir an tabağına indirip yeniden Oğuz'a çevirdi. “Geçenlerde okulda hocamız anlatmıştı,” dedi sesini biraz daha yumuşatarak. “Bu tablo aslında aşkın içinde gizlenen ölüm korkusunu da anlatıyormuş. Hani, ne kadar seversen sev, bir gün bitecekmiş gibi… Ya da biri daha çok gidecekmiş gibi. Ben ilk gördüğümde kendimi kadının yerine koymuştum. Aslında oldukça güvende hissettirmişti ama bir o kadar da ürkmüştüm. Birinin beni bu kadar sevmesi korkutucu gelmişti.”
Ece sustuğunda masaya kısa bir sessizlik çökmüştü.
“Sevgi korkutucu değildir.” dedi abisi. Korkut Alp’in bakışları Ece’yi dinlerken masada bir noktaya takılmıştı. “Korkutucu olan o sevgiyi kaybedecek oluşumuz. Korkutucu olan o sevgiyle sardığımız kişiyi bir gün bir şekilde kaybedeceğimiz gerçeği. Eminim adam da bundan dolayı kadını o denli sarmış, sarmalamıştı. Korkmuştu.”
“Benim çocuklar filozof olmuş İnci.” dedi Baturalp uzun sessizliğini bırakarak. Gerçekten de çocuklarının içinde yaşadığı bu ruh hâline oldukça şaşırmıştı. Hiç onlara uygun gibi gelmemişti. Garipti.
Yemek sonrası Ece annesine mutfakta yardım ederken Baturalp salona geçmişti. Korkut Alp ve Oğuz ise Korkut Alp’in yatak odasına gitmişti. Korkut Alp annesinin odasından getirdiği döşekleri yere bıraktı. Kendi yatağının yanında yürünecek kadar mesafe bırakarak döşeği serdi. Çarşafı geçirdi, yorganı katlayıp ayak ucuna bıraktı ve yastığı yerleştirdi.
“Korkut…” dedi Oğuz, kararsız ve tedirgin bir sesle.
Korkut Alp yerdeki çarşafı düzelttikten sonra, ellerini dizlerine bastırarak doğrulurken ona döndü. “Hm…”
“Söyleyeyim mi?”
“Söylesene oğlum.”
“Cevabımı da biliyorum ama-”
Korkut Alp başını yana eğdi, sabırsızca iç çekti. “Oğuz söyler misin artık?”
“Sana mesaj geldi mi ya da e-posta falan?”
“Oğuz çatlayacağım. Konuşur musun artık? Ne geveliyorsun ağzında konuş artık.” derken yatakta yanına oturdu. “Hiçbir şey gelmedi bana. Daha doğrusu henüz bakmadım.”
Oğuz yutkundu, gözlerini kaçırarak konuştu. “Ya şu Kandilli Kız Lisesi var ya orada bir program yapacaklarmış herhalde bu mezun olurken yaptığımız balo gibi bir şey ya da buluşma gibi bir toplantı. Tam anlamadım. Gitsek mi?”
“Gitmem.” diye kestirip attı Korkut Alp.
“Ya niye gitmiyorsun? Kiminle gideceğim ben?”
“Niye gitmeyeceğimi gayet iyi biliyorsun Oğuz.” deyip iç çekti.
“Biliyorum ama-”
“Benim yatağımda uyu yerden kalkmakta zorlanıyorsun.” deyip kalktı. Dolabına gidip pijama çıkartarak Oğuz’un yanına fırlattı ve tekrar dolaba dönerek kendi giyeceklerini ayırdı. Kazağını çıkarttığında arka cebinde çalan telefonu hissedip elini cebine attı ve telefonunu çıkarttı.
Ekrandaki ismi görünce duraksadı. Gözleri bir an Oğuz’un gözlerine takıldı. Kararsızlıkla dudaklarını birbirine bastırıp iç geçirdi. Sonra ekranı yana kaydırıp çağrıyı yanıtladı.
“İyi geceler Korkut.” dedi Arzu telefon açılır açılmaz. Aslında biraz korkuyordu. Oğuz’la bu planlarının işlemesini umuyordu. Bir eli belinde diğeriyle de telefonu tutarken odasında dolanıp duruyordu.
“İyi geceler Arzu. Bir sorun yoktur inşallah?” diye yanıtladı Korkut Alp. Başına gelecekleri bilse de bozuntuya vermedi.
“İyiyim iyiyim, hiçbir sorun yok. Sen nasılsın?”
“İyiyim ben de…” Telefonunu hoparlöre alarak çalışma masasına bıraktı ve pijamasını giymeye devam etti. “Oğuz da burada, bizde kalıyor. Duyuyor şu an seni.”
“Selam Oğuz!” diye seslendi Arzu. Ortamı yumuşatmak için yardım çağrısıydı aslında bu. Umarım anlar diye geçirdi içinden.
“Selam!” derken pijamasıyla boğuştuğu için sesi ıkınır gibi çıkmıştı Oğuz'un. Korkut Alp onun çabasına güldü.
“İyi misin?” diye sordu Arzu, endişeyle.
“Sen bilmezsin tabii. Oğuz artık gazi.”
Endişeyle volta atması kesildi Arzu’nun. “Nasıl yani? Ne oldu ki?”
“Ya dalga geçiyor Arzu.” diyerek huysuz bir şekilde çıkarttığı pantolonunu Korkut Alp’e fırlattı Oğuz.
“Matarasının üstüne oturdu.” dedi Korkut Alp.
“Nasıl yaptığını İstanbul’a geldiğinizde detaylıca anlatırsınız değil mi?” diye bir anda konuya dalıverdi Arzu. Tepkisini beklerken belindeki elini dudaklarına götürerek kurumuş dudaklarıyla oynadı.
“Oğuz anlatır geldiğinde.”
“Sen gelmiyor musun?”
“Yok, gelmeyeceğim.”
“Aaa ama Korkuut… Yapma böyle.”
Korkut Alp çalışma masasındaki sandalyesini çekerek oturdu. “Ne yapıyorum mesela Arzu?”
“Bunu işte… Kaçıyorsun.”
“Ne yapmamı bekliyorsun peki?”
“Tanıdığım Korkut Alp gibi direnmeni, savaşmanı ne bileyim ne istiyorsan almanı bekliyorum.”
Korkut Alp’in omuzları çöktü. “Tanıdığın Korkut Alp bir hayal kırıklığıyla büyümek zorunda kaldı Arzu. Üzgünüm ama sonucundan emin olduğum ve kaybedeceğimi bildiğim hiçbir savaşa girmem.”
“Neyinden eminsin?”
“İkinizin de beni Yasemin’le yüzleştirme çabanızın farkındayım Arzu. Çocuk değilim, salak hiç değilim.”
“Öylesin demedik ki abi olayı farklı yere çekiyorsun.” diye öteden konuştu Oğuz.
“Bak Korkut amacımız seni üzmek, kırmak ya da yarana tuz basmak değil ama bu böyle de olmaz. İkiniz için de bitmemiş bir şey var ortada. Ya bitsin ya devam etsin.”
Sustu bir süre Korkut Alp. Kendisiyle savaşıyordu. Hem yapmak isteyen hem de yapmak istemeyen iki tarafı birbirine ateş açmış durumdaydı. Kafası karman çormandı. Yıllar önce süpürüp halı altına iteklediği kalp kırıklıklarıysa tekrar etrafa saçılmış gibi içini parçalıyordu.
“Orada mısın Korkut?”
“Buradayım.” diyebildi cılız bir sesle.
“Bana güveniyor musun?”
“Güveniyorum.”
“Yasemin’i seviyor musun?” diye sorduğunda Korkut Alp afallamıştı. Gözleri boşluğa takıldı. Aklında yankılanan cevap dilinin ucuna kadar geldi ama çıkartamadı. Sadece başını eğdi. Sessizlik Arzu için kabul edilir bir yanıttı.
“Pekâlâ… Ben aldım cevabımı.” dedi Arzu, ardından kısa bir nefes aldı. “O hâlde aç o kulaklarını beni iyi dinle Korkut Alp. Ben de arkadaşımı çok seviyorum ve açık konuşmak gerekirse vicdanım çok rahatsız. Onun Ali’yle tanışmasına vesile olduğum için oldukça kötü hissediyorum.”
Korkut Alp şaşkınlıkla doğruldu. “Sen mi tanıştırdın?”
“Bizim cemiyetlerden bahsetmiştim size çok eskiden. Gitmek zorundaydım Yasemin’i de götürdüm. Keşke götürmeseydim. Ali’yi hiç sevmediğim hâlde bir şekilde bu ikisi tanışıp, görüştü. Ali beni de hiç sevmez. Çocukluktan tanışıyoruz Ali’yle; saçma sapan huyları olan, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan şımarığın tekidir. Ailenin ilk çocuğu, ilk torunu kendisi. Şirketler nezdinde de oldukça söz ve hak sahibi kendisi.
“Madem bu kadar kötü ve bencil bir adam, Yasemin neden onunla nişanlandı Arzu? Hiç mi görmüyor karşısındakinin ne mal olduğunu?” diye araya girdi Korkut Alp. Sesi hem kızgın hem de çaresizdi.
Arzu derinden bir iç çekti. “Açıkçası Yasemin, Ali’yle evlenmeseydi babasının uygun gördüğü bir başkasıyla bu yıl ya da sonrasında illaki evlenecekti. Ali onun için en iyi seçenek, daha doğrusu o evden bir kaçış bileti gibi bir şey oluyor.”
Korkut Alp yutkundu. Yıllar evvel her şeyi mahveden, tüm hayatlarını yerle bir eden o adam hiç çekinmeden hâlâ Yasemin’in hayatını mahvetmeye devam ediyordu. Ve Korkut Alp’in asıl üzüldüğü kendisinin bunlardan daha yeni haberi oluyor oluşuydu.
Arzu anlatmaya devam etti: “Korkut, Yasemin babasından çok çekti. Seni bırak, bana bile anlatamadığı çok şey oldu. Şimdi onun himayesinden çıkabileceği her türlü yola başvuruyor ama Ali yanlış bir yol. Adam resmen kendisine oyuncak arıyor. Kısa süre önce nişan takıldı, Yasemin’in istifa etmesini istedi, onu eve taşıdı falan. Benimle görüşmesine bile laf ediyor. Uyardım onu bu konuda ve Yasemin de durumun ufak ufak farkına varmaya başladı. Onu vazgeçirmeliyiz Korkut ve bunu yalnız seninle yapabiliriz.”
“Ben ne yapacağım?”
“Eskisi gibi sevgiyi göstereceksin. Yasemin seni silmedi ki sadece gizledi Korkut Alp. Hatta Ali’ye taşınırken bir kutu verdi bana. Evde bırakamam, oraya da götüremem ama atmaya da kıyamam deyip verdi. İçinde sizin resimleriniz, hediyelerin her şey duruyor.” diye anlatırken Korkut Alp’in gözleri kitaplığının üzerindeki kutuya kaydı. Gözleri buğulandı. Burnunu çekti istemsizce.
“Bu bir adım Korkut Alp, gelmen gerekiyor. Onu hâlâ seviyorsan bu son şansın. Onun da son şansı.”
“Peki Ali orada olursa ne olacak?” dedi Korkut Alp sonunda, içini kemiren tek şeyi itiraf eder gibi. “Adamın nişanlısı sonuçta.”
“Sen onu boş ver. Yüksek ihtimalle katılmaz bile. Ali sevmez böyle şeyleri. Biz bize oluruz. Sonra sizi bir şekilde baş başa bırakırız. Ama konuşun, konuşmanız gerek. Zamanında yapamadınız. Bu yüzden çok kırıldın, biliyorum ama onu dinlediğinde biliyorum ki anlayacaksın.” Oturdu koltuğa Arzu. “Bana güveniyorsun değil mi Korkut Alp?”
“Güveniyorum Arzu.”
“Peki, geliyor musun?”
Sırtını yasladı sandalyeye Korkut Alp ve gözünü tekrar kitaplığının üstüne çevirdi. Şimdi daha emindi. Daha kararlıydı.
“Geliyorum.”
Yorumlar
Yorum Gönder