kandeli bölüm 7

 


7

“Bir kadının en büyük çaresizliği, içindeki fırtınayı anlatamadan susmasıdır. Ben sustum, çünkü anlatacak gücüm kalmamıştı.” 

- Halide Edib Adıvar,  Ateşten Gömlek-

---

“Hayır Korkut,” deyip sabırla tekrar gösterdi Yasemin. “Bak ayağını böyle koyman gerek. Bu son, vallahi bir daha göstermem” 

Güldü Korkut Alp. Dansı çoktan ezberlemişti aslında ama Yasemin’in bu huysuz ve ciddi hali ona çok tatlı geliyordu. 

“Gülüyorsun bir de…” Ellerini beline koydu Yasemin. Gözlerini kısıp çenesini yukarı kaldırdı huysuzca. “Baloya çok az kaldı Korkut Alp, dansımız kusursuz olmalı ya. Çok güzel olmalı. O kadar senedir nizami eğitim alıyorsunuz da bunu ezberleyemiyorsun bir türlü.”

Korkut Alp, itiraz etmesine fırsat vermeden Yasemin’in belindeki sağ elini bileğinden yakaladı ve onu tek bir hamlede kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe anında sıfıra inerken, Yasemin’in nefesi kesilmişti. Diğer koluysa çoktan beline dolanmıştı. “Zaten çok güzel olacak,” diye fısıldadı gözlerinin içine bakarak. Sesi az önceki şakacı tonundan tamamen sıyrılmış, pürüzlü ve boğuk bir hâl almıştı. “Olmaması mümkün mü?

Yasemin’in kalbi, Korkut Alp’in göğsüne yaslıyken ritmini tamamen kaybetti. Yasemin ‘in ifadesi yumuşar gibi oldu ama gardını indiremezdi, kendine bakan o mavilere yenilemezdi. “Bakma öyle bana.”

Korkut Alp, iyice beline sarılıp kolaylıkla kucakladı Yasemin’i ve hemen yanlarındaki yıkılmış ağacın gövdesine oturttu. Şimdi Yasemin biraz yukarıda, o aşağıdaydı ama bedenleri hala birbirine oldukça yakındı. Böylece gözlerine daha rahat bakabiliyordu. Korkut Alp, kollarını Yasemin’in bacaklarının iki yanından kütüğe dayayarak onu kendi alanına hapsetmişti. “Nasıl bakıyormuşum hanımefendi?”

Korkut Alp’in bu ani hareketine şaşkınca bakakaldı Yasemin. “Ay ama Korkut…” derken sesi neredeyse çıkmamıştı. 

“Söyle Yasemin’im, söyle canım…” Korkut Alp’in gözleri, Yasemin'in yüzünün her santimini ağır ağır tavaf ediyordu.

Toparlandı Yasemin yerinde ve Korkut Alp’in yakasını tuttu. “Kaytarıyorsun provadan!”

“Sen de provayı bahane etme kızım,” dedi Korkut Alp, sesi alaycıydı. “De ki: Korkut Alp’im, ben seninle yirmi dört saat birlikte olmak istiyorum. Uzak kalamıyorum. Ama yazık ki başka bahanem yok, ben de provayı uydurdum.”

Yasemin omzuna hafifçe vurdu, gülümsemesini ve kalbinin gümbürtüsünü saklamaya çalışarak oturduğu yerden atladı. “İyi ben gidiyorum-” demeye kalmadan Korkut Alp onu belinden kavradığı gibi yeniden az önceki yerine oturttu. Kavrayışı bu kez daha sıkı, daha sahipleniciydi. 

“Şaka yapıyorum güzelim. Şaka.” 

Kollarını bağlayıp başını çevirdi Yasemin. Artık o da şaka yapıyordu hatta gülmemek için dudağının içini ısırdı. Korkut Alp, başını çevirdiği tarafa yüzüne doğru eğilince Yasemin başını bu kez öbür yana çevirdi. Tekrar yüzünü gördüğünde önüne dönüp gözlerini kapattı.

Korkut Alp onun bu masum oyunlarının farkındaydı ve ona ayak uydurmaya dünden razıydı. Yasemin'le olmak ona hiçbir zaman zorunlu bir çaba ya da ağır bir yorgunluk gibi gelmemişti; aksine, askerliğin tekdüze ve disiplinli dünyasında kendine nefes aldıran yegâne molaydı. O hayatına girdi gireli hayatındaki tek derdi dersleri ya da askerliği değildi artık. Genç adamın şimdi bambaşka bir gayesi daha vardı: Göğüs kafesi içinde varlığını bile unuttuğu kalbini yeniden canlandıran Yasemin’ini hep mutlu görebilmek.

Korkut Alp biraz daha yaklaşıp yüzleri arasındaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Burnu burnuna sürttü ama asıl çıldırtıcı olan, dudaklarının neredeyse Yasemin'in dudaklarına değecek kadar yakın olmasıydı. Aralarındaki o milimetrik boşluk, ikisi için de yakıcı ama hoşlarına giden bir gerilime dönüştü. 

Yasemin, onun titrek ve sıcak nefesini doğrudan dudaklarında hissettiğinde içine ılık bir sıcaklık yayıldı. Dudakları pes ederek huzurla yukarı kıvrılmıştı. Gözlerini açmak istedi ama mutluluk sarhoşluğuyla ağırlaşmış göz kapaklarını aralayamadı.

Korkut Alp, “Hep gülmeni istiyorum.” diye fısıldadı dudakları üzerine. Konuşurken dudakları Yasemin'in alt dudağına belli belirsiz sürtünüyordu. Birkaç saniye bekledikten sonra usulca bir öpücük kondurup tekrar kısa bir mesafeye çekildi. “Hep gülelim istiyorum.”

Yasemin gözlerini açtı. Başını yana yatırdı ve biraz mahcup, çokça sevgiyle baktı ona. Bütün bedeni Korkut Alp'in bu sarhoş edici etkisine kapılmış, uyuşmuştu. “Sen zaten beni hep güldürüyorsun. Yanımdayken de değilken de…” 

İtiraf edemediği tedirginlikleri vardı ama susmak şimdilik en doğrusuydu. Bir yanı tüm gerçeklere kör davranarak her anı Korkut Alp’le paylaşıp mutlu olmak isterken, diğer yanı bu gerçeklerle onu sık boğaz ederek diken üstünde bırakıyordu. Babası, okul, gelecek hayatı... Yasemin’e göre bunlar, Korkut Alp’in boyunu aşan, sadece sevgiyle iyileştiremeyeceği kadar derin yaralardı. Ve bu yüzdendir ki Yasemin onu kendi gerçeğinden uzak tutup, bu saf mutluluklarına kara bulutları bulaştırmıyordu. Omuzlarında yük olmak istemiyordu. Zaten anlatsa ne değişecekti ki? Korkut Alp bu devasa yangına ne kadar su taşıyabilirdi? Hayatını yerle bir eden babasına karşı ne denli dik durabilirdi? 

“Bak bakayım gözlerime,” dedi Korkut Alp, parmak uçlarıyla Yasemin'in çenesini usulca kavrayıp yüzünü kendine doğru kaldırırken. “Ne görüyorsun orada?”

“Mavi?” deyip güldü Yasemin.

“Heh geldi keyfimiz sonunda.”

“Hayat gibi bakıyorsun Korkut.” dedi, sesi bu kez daha yavaş ve derindi.

“Hayat gibi…” diye tekrarladı Korkut Alp. Bu cevabı sevmişti. Sonra daha alçak bir sesle sordu. “Ben neyi seviyorum biliyor musun Yasemin?”

“Neyi?”

“O hayata benzettiğin gözlerimin seninkilere değmesini, toprağında can bulan hayallerimi seviyorum. Ben seni çok seviyorum.”

Bu itiraf karşısında utanmıştı Yasemin. “Salak salak konuşma ya…” deyip gözlerini kaçırdı ama yanaklarındaki kızarıklık ve gözbebeklerindeki pırıltı her şeyi ele veriyordu.

“Görürsün. Evleneceğim ben seninle kızım.”

Yasemin hiç beklenmedik bir netlikle baktı ona. “Evlenelim.” dedi.

Korkut Alp, tüm bu anlar zihnini meşgul ederken müzik sınıfında ayakta duruyordu. Önündeki eski piyanonun tanıdık tuşlarına tek eliyle uzandı, parmakları hafifçe gezindi üzerinde. Balodaki gürültücü kalabalıktan sıyrılıp Arzu ve Oğuz’la buraya gelmişlerdi. İkisi arkada bir şeyler konuşurken, Korkut Alp usulca sararmış tuşlardan birine bastı. 

“Ali’nin gelmeyeceği kesin, değil mi?” diye sordu Oğuz.

Korkut Alp piyanonun önündeki tabureye oturdu; hafifçe onlara dönüktü. Ali ismi bile gerilmesine yetiyordu. Varlığıyla ne yapacağını kestiremiyordu. Kabul ediyordu, onu fazlasıyla da kıskanıyordu. Yasemin’i Ali’nin yanında hayal etmek, ona dokunduğu ihtimalini düşünmek bile boğazına düğüm oluyordu. 

“En son bir saat önce görüştüm Yasemin’le. Ali evde bile değil, yalnız geliyor.” dedi Arzu. Böyle olmasına da şükrediyordu. Kendisi de Ali’den pek hazzetmiyordu. 

Korkut Alp birden yerinden kalktı. İçinde sabırsız bir heyecanla karışık bir huzursuzluk hissi vardı. Yerinde duramıyordu ama bu hissin tatlı bir heyecan olmadığına da emindi. Sanki boğazındaki o düğüm genişledikçe genişliyor, nefes alışını kısıtlıyormuş gibi sıkıntıyla kravatını gevşetti.

“Biraz hava almaya çıkabilir miyiz? Sıkıldım burada.” 

Arzu, Korkut Alp’in boğulduğunu anladığında Oğuz’a baktı. “Siz tıngır mıngır Kandeli’ye doğru çıkın. Ben de Yasemin geldiğinde onunla gelirim.”

“Tamamdır.” deyip ayaklandı Oğuz. Kapıyı açıp Korkut Alp’in geçmesini bekledi. Çıktığında ise arkalarından bakan Arzu’ya baktı. Arzu masada Korkut Alp ve Oğuz’a ait kabanları uzatıyordu. Oğuz uzanıp aldı ve koluna attı.

“Sakinleştir biraz onu.” dedi fısıltıyla Arzu.

Başıyla onayladı Oğuz ve Korkut Alp’in arkasından ilerledi. Arka bahçeye çıkıp yukarı yola doğru ilerlediler. Güneş yavaşça alçalmış, hava iyice soğumuştu. Oğuz, Korkut Alp’in kabanını omzuna attı ve durup kendisininkini de giydi ve yürümeye devam eden Korkut Alp’in peşine takıldı.

“Hava da soğuyor iki içki alsaydık biraz içimiz ısınırdı hiç değilse.” diye laf attı Oğuz ellerini ceplerine sokarken. Arkadaşının içmediğini ve içmeyeceğini biliyordu. Laf olsun diye konuşuyordu.

“İşe yarar mıydı?” dedi Korkut Alp birden, gözünü uzak bir noktaya dikmişti.

Oğuz bu soru karşısında olduğu yerde birkaç saniye kalakaldı. “Ne?”

Korkut Alp, omzunun üzerinden kısa bir bakış attı ona. “İşe yarıyor mu işte? İçini ısıtıyor mu ya da cidden kafanı dağıtıyor mu? Rahatlatıyor mu?” diye sorarken önüne dönerek yürümeye devam etti. Sesi ciddiydi, hatta biraz yorgun. Böyle ciddi oluşuna daha da şaşırdı Oğuz.  Aslında onun için bir kırmızı çizgi olan alkolle alakalı ilk defa bu kadar ciddi sorular soruyordu. 

“Sen gerçekten iyi değilsin,” dedi Oğuz yutkunarak. Sonra sesini hafifletti, içtenlikle devam etti. “Korkut, seni böyle görmeye alışkın değilim oğlum. Ne olur toparla kendini.” Durumunun vahametinin biraz daha farkına varmıştı.

Korkut Alp güldü ve başını iki yana salladı. “Merak etme, durumum vahim ama aklım henüz yerinde.” Ona doğru döndü ve geri geri ufak adımlarla ilerlerken konuşmaya devam etti. “Hallederiz değil mi?” diye sorduğunda aslında nasıl halledeceklerini bilmiyordu. Arkadaşının ne olursa olsun onu bırakmayacağından da emindi. Yalnız kendini telkin etmek istiyordu. Yüreğine su serpecek herhangi bir söze aç hissediyordu.

Gülümsedi Oğuz. “Halledeceğiz tabii lan.”

Arzu birkaç dakika sonra tekrar saatine baktı. Heyecanlanmıştı. Oğuz’la yaptıkları bu ufak planın bozulmaması ve planladıkları gibi gitmesini çok istiyordu. İki arkadaşının, özellikle de Yasemin’in ne kadar zorluk ve acı çektiğini biliyordu. 

Şimdi arkadaşını gerçekten mutlu edebilecek tek kişiyi, Korkut Alp’i tekrar bulmuşken bu fırsatı kaçıramazdı. Ne olursa olsun göze alıyordu. İhtiyacı olanı biliyordu; Korkut Alp’in biraz cesaretlenip bu cesaretle Yasemin’i karşısına alıp konuşması gerekiyordu. Bugün planları büsbütün yolunda giderse emindi ki ikisi de bu cesareti kazanacaktı.

“Arzu!” diye seslenen tanıdık sıcak ses kulaklarına geldiğinde koridorun sonuna baktı Arzu. Arkadaşının loş ışıkta parıldayan heyecanlı gözlerini gördüğünde gülerek el salladı. İkisi de topuklunun el verdiği kadar koştular birbirlerine ve sarıldılar sıkıca. Arzu hastanede gördükten sonraki ilk görüşmeleriydi. 

Yasemin Arzu’ya sarılmayı bırakmadan konuştu. Hatta konuşurken kollarını daha da sarmıştı. “Çok özledim seni bir tanem.”

“Ben de seni özledim.” derken sonunu uzatmıştı Arzu. Biraz çekilip arkadaşını süzdü. Gülümsedi. “Bu ne güzellik böyle?”

Yasemin, beline oturan ve ayak bileklerinde sonlanan lacivert bir elbise giymişti. Üstünde bej tonlarında kalın kaşe bir kaban ve ayağında kabanıyla aynı renkte sivri burun bir topuklu vardı. Saçlarını yarım topuz yapmış ve buklelerini omzundan arkaya almıştı. 

“Sen kendine bak. Süslü kız.” deyip güldü. 

“Önceden seni zor giydirirdim beni aşmışsın. Maşallah sana.” Koluna girdi Arzu. 

“Bizimkiler Kandeli’ye çıktı. Gidelim bizde.” dediğinde Yasemin’in gülen yüzü bir anda buz kesti. Arzu, Yasemin’e baktı. “Ne oldu?” diye sordu. 

“Gitmek zorunda mıyız?” Tedirgindi.

Arzu kolundan yavaşça çıkarak tamamen arkadaşına döndü. Dudaklarından şaşkın bir gülücük geçmişti. “Yasemin ne bu hâl?”

Yasemin bakışlarını kaçırarak ellerinde tuttuğu çantaya eğdi. Tırnağıyla çantanın dikişini kazıdı biraz. 

“Korkut Alp…” diyebildi sadece. Devamını getirmekten utanıyordu. Onu en son görüşünde yaşananlardan sonra ‘Yüzüne nasıl bakarım?’ diye düşündü. Titrek bir iç çekti.

“Korkut Alp iyi, Yasemin.” diye bir yalan döküldü Arzu’nun dilinden. Yasemin eğdiği başını anında kaldırıp arkadaşının gözlerine baktı. En ufak gerçeklik onu rahatlatacaktı. Bunu fark ettiğinde Arzu söylediği bu yalana pişman olmuştu. 

“Gerçekten… iyi mi?” diye sordu. Bütün yüreğiyle Korkut Alp’in iyi olmasını çok istiyordu.

“Belki… biraz iyidir...” deyip gözlerini kaçırdı Arzu. 

O an Arzu konuşup anlatmasa da Yasemin onun ne yapmaya çalıştığını anlamıştı. Yıllar evvel yapmak istediği, son buluşmalarında adımını attığı o yüzleşmenin ayak sesleriydi bunlar. Yalnız şimdi korkuyordu. Son seferden sonra karşısında ne şekil bir Korkut Alp bulacağını, ne tepkiyle karşılaşacağını bilmiyordu.

Midesi bulanıyordu. Derin bir nefes aldı ve başını salladı. “Tamam, anladım.” Saç diplerini kaşıdı endişeyle ve istemeye istemeye, “Gidelim.” deyip tekrar koluna girdi arkadaşının. 

Okuldan çıkıp Kandeli’ye uzanan patikaya girdiklerinde Yasemin’in adımları giderek ağırlaştı. Sivri burun topukluları nemli, engebeli toprağa her saplandığında dengesini sağlamak için ekstra bir çaba sarf ediyor, bu fiziksel zorluk yüzünden vakit harcadıkça zaten zapt etmekte zorlandığı içindeki panik dalgasını daha da büyütüyordu. Ayak bilekleri sızlarken, avuç içleri kabanının ceplerinde soğuk havaya rağmen terliyordu. Korkut Alp’le konuşmaya nasıl başlayabilirdi? Yalnız kalacaklar mıydı? Kalırlarsa… 

Güneşin iyice elini ayağını çektiği patikada serinlemiş havayı içine çekti. Nemli toprak ve çam kokusu…

Onlar Kandeli’ye yaklaştıkça Korkut Alp ve Oğuz’un yaklaşan sesleriyle adımları yavaşladı. Başını kaldırıp o tarafa baktığında, ikisi de geçen geldiğinde gördüğü çite yaslanmış sohbet ederken gördü. 

Korkut Alp’in kulaklarını gıdıklayan kahkahasını işittiğinde dudaklarında çok iyi bildiği o huzurlu gülümseme yerini almıştı. İçini kaplayan huzuru uzun süredir hissetmediğini biliyordu ve bu duyguyu kucaklamaktan asla utanmadı Yasemin. Hatta bir dahası olmayacağından korkarak doyasıya yaşamak istedi.

Korkut Alp kahkahasını keserek başını kaldırdı ve soluklanmak için başını yana yatırdı. O an biraz aşağıda Yasemin’i kendine bakarken görmeyi beklemiyordu. 

Dünya o saniye dönmeyi bıraktı. Etraftaki martılarız arsız sesleri, rüzgârın çam ağaçları arasındaki uğultusu ve Oğuz'un şamatası bir anda silindi. Korkut Alp'in yüzündeki neşeli kahkaha saniyeler içinde dondu; tele yaslanan parmakları kaskatı kesilerek telleri sıktı. Aldığı nefes yarım kalırken gülümsemesi dudaklarında asılı kaldı. 

Yasemin bu kadar çabuk fark edilmeyi beklemiyordu. Gözleri gözlerine değdiğinde bir an kulakları duymaz, ciğerleri nefes alamaz olmuştu. Yutkundu. Gözleri yıllar öncesini görüyor gibi hissettirmişti. Sanki lisedeydi ve karşısında o yıllardan kalma, içini okumayı çok iyi bilen Korkut Alp vardı. 

Korkut Alp’i vardı. 

Koşup boynuna sarılıp ağlamak istedi. Bir önceki sefer burada nasıl yalnız ağladığını anlatmak istedi. Teselli istedi.

Korkut Alp’in bedenine bir titreme geldiğinde yaslandığı tel çitten ayrılıp doğruldu. Gözleri dolmuştu. Onları saklamak için gözlerini ilk çeken Korkut Alp oldu. 

Yasemin’in içinde bir şeyler kaynamaya başlamıştı sanki. Yıllardır bastırdığı, bastırmak zorunda kaldığı duygular dayanamayıp kendilerini ortalığa saçıyordu sanki. İyi olacak, diye düşündü. Bu konuşma gerçekleşecek ve her şey iyi olacak.

Arzu onu hafifçe kolundan sürükleyerek Oğuz ve Korkut Alp’in yanına getirdi. Burası okuldan uzak kalıyordu ama etrafı aydınlatan birkaç ışık konmuştu. Birbirlerinin yüzünü loş bir şekilde görebiliyorlardı.

Oğuz heyecanla atıldı öne. “Yasemin, hoş geldin!” deyip sarıldı.

Gülümsedi ve sarıldı Yasemin. “Hoş buldum Oğuz.” dedi içinden geldiği kadar ona karşılık veren bir enerjiyle. Oğuz geri çekildiğindeyse gözleri Korkut Alp’i buldu yeniden. Korkut Alp etrafa bakıyordu. Kötümser bir şekilde ortama girdi içinde bir ses: Seni susarak cezalandırıyor. Baksana yüzüne bile bakmıyor. 

“Şey yapalım biz, Oğuz gel içecek, atıştırmalık bir şeyler getirelim.” dedi Arzu. İkisini yalnız bırakmak iyi fikir miydi, bilmiyordu. Ama bu konuşmanın her hâlükârda gerçekleşmesi gerektiğini bildiğinden ikisine ortam yaratması gerekiyordu.

“Olur vallahi. Acıktım ben. Şu küçük tatlı kurabiyelerden görmüştüm. Kalmıştır inşallah.” derken boyutunu tarif etti Oğuz ve birkaç adımla Arzu’nun yanına gitti. Arkaya dönüp baktı sonra. “Siz takılın, biz birazdan geliriz.” 

İkisi de gittiğinde Korkut Alp oflayarak ensesini ovuşturdu ve tekrar tele yaslandı. Yasemin’le konuşmayı çok özlemişti. Onun sesini işitmeyi, sohbetini ve sohbet ederken kullandığı her mimiğini özlemişti. Göz ucuyla baktı ona. 

Yasemin sıkıntıyla ellerini önünde birleştirmiş onları ovuşturuyordu. Elleriyle kabanını arkasını düzeltip yere baktı ve geçen sefer yaptığı gibi telin dibine oturup sırtını yasladı. Bacaklarını kendisine doğru topladı. Korkut Alp’in de yanına oturmasını istiyordu.

Onu seyretti birkaç saniye Korkut Alp. Sonra içinden ne geliyorsa onu yaptı ve Yasemin’in yanına oturdu. Aralarında bir kol kadar mesafe vardı.

Yasemin başını ondan tarafa çevirdiğin de Korkut Alp de ona baktı. 

Konuşmadılar.

Işık kendi arkasında kaldığından Korkut Alp’in yüzünü net bir şekilde görebiliyordu. Yasemin’in gözleri Korkut Alp’in yıllar içerisinde şekillenip oturmuş yüzünde gezindi. Yüzüne eklenmiş birkaç yara izini gördüğünde içi sıkıştı. Ne kadar acıdı, diye düşündü. Sonra belirginleşmiş çene çizgisinde artık bariz belli olan sakallarının izlerini hafiften görebildi. Biraz yukarıya, bakmaya en çekindiği yere kaydı gözleri. 

En sevdiklerine… Mavilerine…

Göz kenarlarına yerleşmiş birkaç çizgi vardı ama onun dışında ne hatırlıyorsa hâlâ aynıydı. Pas parlak bir çift mavi göz… 

Korkut Alp gülümseyecek gibi oldu ama dudağı yukarı kıvrılamadı. 

Yasemin’in omuzlarından aşağı dökülen bukleleriyle oynamak istiyordu. Onu kendisine çekip doya doya sarılmak ya da son on dakikadır ovaladığı için yara olmasından korktuğu ellerini tutup onu sakinleştirmek istiyordu. Onu anneannesi gibi kokulu kokulu öpmek istiyordu. Saçlarından, gözlerinden, yanaklarından ve dudaklarından…

Gözleri birbirine yeniden değdiğinde yutkundu Korkut Alp. İçinde taşmasına korktuğu duygular yeniden kıpırdanmaya başlamıştı. Ama bu belki de son şansıydı. Belki de bir daha konuşmak için fırsatları olmayacaktı. Ömür boyu bu ağırlığı taşımak, neden ve niçinlerin içerisinde boğulmak istemiyordu.

Başını Yasemin’e dönükken tellere yasladı.

“Nasılsın?” diye sorup ilk konuşan Korkut Alp oldu.

“İyiyim herhalde.” diye kararsız bir sesle cevapladı Yasemin. Gözleri hafiften dolmuştu. Bu soruyu ona herhangi biri sorsaydı böyle hissettirmezdi ama soran kişi Korkut Alp olduğundan altında biraz eziliyor gibi hissettirmişti. “Sen nasılsın?” derken ağlamamak için kendini tuttuğundan sesi kısık çıkmıştı. 

Korkut Alp endişeli bakışlarla onu seyrederken yutkunamadı. Onun da boğazına bir yumru oturmuştu. “Yalan söylemek serbest anlaşılan.” derken zor konuşmuştu. Yumru boğazını yakıyordu. “İyiyim herhalde.” diyerek Yasemin’i taklit etti.

Yasemin başını ona tekrar çevirdiğinde Korkut Alp’in de gözlerinin yaşlarla parıldadığını gördü. Bu manzara karşısında dudakları titredi, yanaklarından aşağı çaresiz birkaç damla süzüldü ama asıl canını yakan, Korkut Alp’in tutmaya çalıştığı yaşlarının boncuk boncuk dökülmeye başlamasıydı. Yasemin dağı bildiği adamın bu hâline daha fazla dayanamadı. Bacaklarına sıkıca sardığı kollarını çözdü, titreyen parmaklarını usulca uzatıp Korkut Alp’in ıslak yanağına dokundu. Yasemin’in parmak uçlarının narin teması, Korkut Alp’in yıllardır hasıraltı ettiği duygularının içindeki fırtınayı koparmış, içinde ne var ne yoksa o an darmadağın olmuştu.

İkisi de birkaç saniye sadece birbirlerinin acısına baktı.

“Affedemez misin beni?” diye fısıldadı Yasemin, sesi kırılgandı ve bir o kadar da yalvarır gibiydi. Eli hâlâ Korkut Alp’in yüzündeydi; bakışlarıyla adeta onun ruhunun en derinlerine inmek, az evvel saçılmasına sebep olduğu ne varsa tüm oradaki dağınıklığı kendisi toparlamak istiyordu.

Korkut Alp bir an zihnini toparlamak için gözlerini yumdu. Titrekçe iç çekerken elini kaldırıp Yasemin’in eli üzerine koydu ve yeniden gözlerini araladığında Yasemin’in tıpkı kendininki gibi yaşlarla parlayan gözlerine baktı. O an içindeki tüm öfke, yerini derin bir şefkate bırakmıştı. Ona karşı gardını sağlam tutamıyordu. Yaslandığı tel örgüden yavaşça doğrulup o da Yasemin’in yanağına süzülen yaşı sildi. 

“Anlat bana,” dedi gözlerinin içine baka baka. Sesi pürüzlü ve yorgundu. “Her şeyi anlat bana Yasemin, bilmem lazım.”

Yasemin yutkundu ve başını salladı.

“Yasemin Şensoy, müdüriyetten seni bekliyorlarmış.” dedi içeri giren nöbetçi öğrenci. Sınıfın bozulan sessizliğinde herkesin gözü bir anlığına ona dönmüştü.

Anlam veremedi bu çağrıya Yasemin. Yanlış bir davranışta bulunmadığına emindi. Hem notları da sınıf içinde en yükseklerden biriydi. Acaba balo konusunda mı bir husus var diye düşünerek kalktı.

Öğretmeninden izin alarak sırasından kalktı ve nöbetçi öğrenciyle beraber müdürün odasına doğru yürümeye başladı. Ders nedeniyle boş ve karanlık olan koridorlar sanki odaya yaklaştıkça üzerine üzerine geliyor, yüreğini sıkıştırıyordu. Kapıyı tıklayıp açtığında gördüğü ilk kişi kahverengi deri koltuklara gergin bir şekilde kurulmuş babasıydı. 

Bu yüz ifadesini çok iyi tanıyordu Yasemin. Çatık kaşları altında ateş gibi bakan bir çift göz, dudaklarında kibirli bir seğirme… Hoşlanmayacağı bir şey olmuştu. 

Müdür ve babası ona doğru baktığında içeri birkaç adım girmişti. “Gel Yasemin.” dedi müdür. Kapıyı örtüp masasının önüne doğru çekingen adımlarla geldi Yasemin. Bir babasına bir müdüre bakıyordu.

“Baban seni kısa bir süre eve götürmeye gelmiş. Eşyalarını toplayıp gelirsin.” dediğinde Yasemin şaşırarak baktı babasına. 

“Okulun bitmesine şunun şurasında ne kaldı baba? Gösterimiz var nasıl çalışacağım?” diye itiraz eder gibi olduğunda babası öyle bir baktı ki yutkunamadı Yasemin. O bakış, itirazının o an orada hüküm giymesiydi.

Derhal çıktı odadan ve yurda doğru ilerledi. Yurdun giriş merdivenlerini çıkarken ayakları her bir basamakta ağırlaşarak durdu. Yüreğine oturan his çok başkaydı. Ağırdı. Telaşlıydı. İçinde bir şey o an ona kaçması gerektiğini çığlık çığlığa söylüyor gibiydi. 

Odaya çıktığı vakit dolabının üstünden sırt çantasını indirdi. Çok fazla eşya doldurmadı. Babasının siniri kendisiyle alakalı değildi belki diyerek avuttu kendisini ve güvendi babasına. Kısa sürede geri gelirim, diye düşündü.

Ama öyle olmadı.

Babası Bursa’ya varana değin tek kelime etmedi. Arabanın içi ölüm gibi sessizdi; sadece tekerleklerin asfaltı döverken çıkardığı uğultu ve babasının sık sık alıp verdiği sıkıntılı nefesleri vardı. Bu boğucu sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.

Yaşadıkları mahalleye geldiklerindeyse annesini camdan bakarken görmüştü. Adım adım eve yaklaştıkça içindeki his Yasemin’i daha da kaçmaya zorladı. Karnında dolanan bu gıcık his ara sıra ciğerlerine uğrayıp nefes almasını etkiliyordu. 

Uzun süredir konuşmayan babası açılan kapıdan içeriyi gösterdi. “Geç bakalım Yasemin Hanım,” derken sesi buz gibiydi. 

Yasemin ayakkabılarını çıkartıp içeriye girerken annesine bakarak bir duygu aradı gözlerinde. Ama annesi yine bildiği gibiydi. Sessiz ve ilgisiz. Sarılmamıştı bile.

Kapı büyük bir gürültüyle kapandığında Yasemin yerinde zıpladı. İkisinin bu sessiz gerginliği onu korkutmaya başlamıştı.

“Sofra hazır,” deyip mutfağa girdi annesi.

Sofrada üç tabak vardı. Ortada yoğurt, turşu ve salata duruyordu. Yasemin, masanın başındaki yerine geçerken anne babası karşılıklı oturmuşlardı. Bu sessizlik nereye kadar sürecekti bilmiyordu. Annesi yemekleri doldurdu. Kısa bir süre sessizliklerine ortak olup yemeğini yedi Yasemin. Sonra belki sohbet edebilirler, bu gergin havayı dağıtabilirler diye düşünerek sessizliği böldü.

“Bu dönem bir gösterimiz olacak, biliyor musunuz?” Babası kafasını kaldırmadan yemeğini soğutmak adına karıştırmaya devam etti. Annesi kısa bir bakış fırlattı, sonra başını çevirdi. Yasemin boğazındaki düğümü yok saymaya çalışarak yutkundu ve devam etti. “Baloya gelemezsiniz belki ama… kep atmam için geleceksiniz değil mi?” 

Birkaç kaşık yemek daha sessizlikle girdi midesine. Çorbasını bitirecekken babasının sorduğu soruyla lokması boğazında takıldı kaldı. 

“Kim o oğlan?” 

Bakışları o kadar ürkütücüydü ki, Yasemin arkasından gelebilecek her şeye karşı tetikte duruyordu.

“Hangi oğlan baba?” diye sordu korkuyla. Kimi kastettiğini adı kadar iyi biliyordu aslında. Korkut Alp’ti bahsettiği. Ama nasıl öğrenebilirdi ki?

“Yasemin oynama benimle.” derken kaşığını bıraktı kasesinin kenarına. Kızının İstanbul’a okumak için giderken böyle haltlar yiyeceğini biliyordu. Kızını tanıyordu ve bu yüzden gözünün önünden ayırmak istememişti. Kendisine de kızıyordu. Göndermemesi gerektiğini bile bile gönderdi.

“Baba yemin ederim neden bahsettiğini anlamadım-” diyemeden babası elini masaya vurdu. Şıngırdayan tabakların sesiyle korkuyla gözlerini kapattı Yasemin.

“Utanmadan yemin etme bir de!”

Gözlerini korkuyla açtığında babasının kıpkırmızı kesilmiş yüzünü görmüştü. Gözleri doldu. 

“Baba-”

“Hüseyin’in kızı gelmiş geçen o anlatmış babasına, sizin balonuza askeri liseden oğlanlar kavalye olarak katılıyormuş. Sen de bayağı işi ilerletmişsin Yasemin!” derken sinir harbi geçirmesi an meselesiydi. Kendisini zor tutuyordu.

Yasemin karşısında korkarak sinerken kızının konuşmaması, durumu inkâr edip anlatmaması onu daha da çıldırtmıştı. Bir hışımla sandalyesini itekleyip kalktı yerinden ve Yasemin’in koluna yapıştı. Sürükleyerek salona getirdi ve dikti karşısına. “Niye susuyorsun? Doğru olduğu için değil mi kızım?!”

Yasemin nefessiz bir şekilde ağlıyordu. Babasının az ön koparırcasına tuttuğu kolu ateş gibi yanıyordu. Sesi yarım yamalak çıkarken kendini savunmaya çalıştı. 

“Baba, lütfen dinler misin beni?” Yutkundu. “Kimsenin anlattığı gibi değil, yemin-”

Nihat kendini tutamayıp sert bir şekilde tokat attığında Yasemin koltuğun ahşap koluna çarpmıştı. Aldığı darbeyle nefes almayı unutmuştu sanki Yasemin. Kesik kesik nefes almaya çalışırken gözyaşları arkası kesilmez bir şekilde akıyordu. Nihat onu omzundan çekip yeniden doğrulttu. Yasemin babasının yüzüne bakarken artık yalvarma yoktu bakışlarında. Pes etmişlik, kabullenme ve her türlü yenilgiyi barındırıyordu.

Yalnız içinde biri haykırmak, bütün ipleri eline almak istiyordu. Babasına artık ‘Dur.’ demek istiyordu.

Ama yapamadı.

“Bana bak Yasemin.” dedi Nihat dişlerini sıka sıka konuşurken. Ateş gibi bakışlarını kızının gözüne kilitlemişti. “Okul falan yok, bitti. Anladın mı beni?” derken sesi sakin ama tehditkardı. 

Yasemin, titreyen dudaklarıyla sadece başını sallayabildi. Söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordu. Nihat burnundan soluyarak onu sertçe iterek bıraktı ve uzaklaştı. Ancak kapıya yönelmek yerine, doğrudan koridordaki sehpaya, ev telefonunun olduğu yere yürüdü. Bir an bile tereddüt etmeden kabloyu sertçe kavradı ve duvardan koparırcasına söküp attı. Ardından tuttuğu telefonu öfkeyle duvara çaldığında plastik parçaları parkenin üzerine saçılırken, mutfağın eşiğinde sinmiş annesine çevirdi o korkunç bakışlarını.

“Bu evden dışarıya en ufak bir haber çıkarsa ikinize de acımam ona göre!” diye gürledi ve evin kapısını öyle bir çarparak çıktı ki Yasemin korkuyla nefesini tutmak zorunda kalmıştı.

Yasemin yerde iki büklüm, yüzündeki sızlayan acıyla kalakalmıştı. Göz ucuyla annesine baktı. Bir yardım, ufacık bir merhamet, en azından gelip koluna girmesini, onu o soğuk parkeden kaldırmasını bekledi.

Ama Aysel, hiçbir şey olmamış gibi, yerde duran kopuk telefon kablosunun üzerinden atlayıp arkasını döndü ve mutfağa doğru ağır ağır yürümeye başladı.

Yasemin annesinde gördüğü bu hissizlikle babasının tokadından bin kat daha ağır bir sille yemişçesine sarsıldı. İçinde yıllardır susturulan o korkak kız çocuğu, şimdi çığlık çığlığa bir isyan başlatmıştı. Canı yanıyor, maruz kaldığı haksızlık nefesini kesiyordu. Tam artık darmadağın olmuş benliğini toparlayacak gücü kalmamışken, o küçük kız çocuğu bir umutla elinden tuttu.

Titreyen ellerini soğuk parkeye bastırıp doğrulmaya çalıştı. Tam o an, sağ göğüs kafesinde elektrik çarpmışçasına, gözlerini karartacak bir acı nefesini kesti. Cılız bir inilti döküldü dudaklarından. Eli istemsizce kaburgasına giderken acıdan iki büklüm oldu ama içinde peydahlanan devasa öfke, bedeninin acısını bastırıyordu. Bir eli yanındaki koltuktan destek alırken, diğeriyle sızlayan kaburgasına sıkıca bastırarak zorlukla ayağa kalktı. Aldığı her sığ nefeste, göğsüne cam kırıkları batıyor gibiydi.

Ayaklarını sürüyerek mutfağın kapısına kadar yürüdü.

Annesi hiçbir şey olmamış gibi sofrada duran yarım yamalak bitirilmiş tabakları, çatal bıçak ve geri kalan ne varsa tezgâha yığdı. Bezi alarak masadaki kırıntıları da topladı ve tamamen tezgâha döndü. Yasemin bu korkunç anormallik karşısında artık kendini tutamadı.

“Anne…” dedi, sesi fısıltıdan hallice, çatallı çıkmıştı. konuşurken göğsü daha fazla sızlıyordu.

Aysel arkasını dönmedi. Suyu kapattı, omuzları kaskatıydı.

Yasemin isyanla derin bir nefes almak istedi, kaburgasına saplanan o keskin acıyla yüzü buruştu ama geri adım atmadı. Sağ kolunu gövdesine siper etmiş hâlde tezgâha doğru bir adım daha attı. “Nasıl arkana dönüp gidebiliyorsun?” Sesi bu kez daha yüksek, daha titrek çıkmıştı. Konuşurken göğüs kafesinin genişlemesi canından can alıyordu ama duramadı. “Gözünün önünde beni bu hale getirmesine nasıl için el veriyor? Söylesene!”

“Sus Yasemin.”

Bu söz, Yasemin'in damarlarındaki son sabır kırıntısını da ateşe verdi.

“Neden hep ben susuyorum?!” diye haykırdı.

Bu bağırış, kaburgasına içeriden atılan bir tekme gibi hissettirdi; acıyla öksürdü, bedeni öne doğru sarsıldı. Gözlerini sımsıkı yumup inleyerek tezgâhın kenarına tutundu ama başını inatla annesine doğru kaldırdı. Gözlerinden yaşlar süzülürken yüzü acıdan ve öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.

“Neden bir kez olsun... neden bir defa olsun benim yanımda değilsin anne?!” Her kelimesi göğsünden kesik kesik aldığı nefesler arasından çıkıyor, ciğerlerini yakıyordu. Annesinin kolunu tuttu ve sarsarken devam etti. “Beni koruman için ölmem mi gerekiyor bu evde?! Hiç mi için sızlamadı o bana vururken? Hiç mi canın yanmadı?!”

Aysel bu sarsılmayla nihayet Yasemin’e başını çevirdi. Kolunu ondan kurtarırken yüzünde ne bir acıma ne bir pişmanlık ne de bir annenin evladına duyduğu o saf şefkati vardı. Yasemin onun bu tepkisizliğine hayretle bakakaldı.

“Benim yapabileceğim hiçbir şey yok Yasemin,” dedi buz gibi bir sesle. “Gidip orada erkek peşinde gezip babanı haklı çıkartmasaydın şimdi böyle bir şey yaşanmamıştı.”

“Erkek peşinde koşmak mı?” Başını hayal kırıklığıyla iki yana salladı Yasemin. Kuruyan dudaklarından acı bir nida döküldü. “Korkut Alp on yedi yıllık hayatım boyunca benim başıma gelmiş en güzel şey anne. Neden biliyor musun? Çünkü sizin yapmadığınızı yapıp beni gördü. Beni sevdi. Bana hayatımın bir değeri olduğunu yeniden hatırlattı!” 

“Hep öyle olur zaten. Bulmuş salağı, kandırmış. Bak bakalım şimdi seni aramaya gelecek mi?” diye alayla konuşup yeniden önüne döndü ve bulaşıklara yöneldi. 

Annesinin bu kayıtsız ve alaycı tavrı karşısında Yasemin büyük bir öfke yüklendi. Gözleri annesinin titizlikle sudan geçirdiği tabaklara takıldı.

Aklından geçen fikirle Yasemin başını kararlılıkla salladı. Öfkesi o lavabodaki bulaşıklara sığacak kadar küçük değildi.

Göğüs kafesindeki o batıcı sancıya, aldığı her nefeste ciğerlerine saplanan o görünmez bıçağa rağmen bir hışımla arkasını döndü. Ayaklarını sürüyerek, sağ kolunu kaburgasına iyice sarıp siper ederken salona doğru yürümeye başladı. Kapıdan içeri girdiğinde gözleri, salonun baş köşesinde duran, annesinin biricik hazinelerini depoladığı konsol dolabına kilitlendi. Dolabın önüne gitti. Kapağı çekip açarken yuvasından kurtulmasıyla çıkan ‘çıt’ sesi Aysel’in ilgisini çekmesi için yetmişti. Elinde ne var ne yoksa bırakıp hemen salona gelmişti. 

“Ne yapıyorsun sen?!” diye bağırdı Aysel, salona girdiğinde gördüğü manzarayla dehşete düşerek.

Yasemin, annesinin o "kıymetli" porselen takımından, kenarları altın yaldızlı büyük bir servis tabağını eline aldı. Titreyen parmakları porselenin soğuk yüzeyini sıkıca kavrarken, gözleri annesinin dehşet içindeki yüzüne sabitlenmişti.

Yasemin acıyla gülümserken yanakları artık ağlamaktan yanıyordu. “Benim için hiç bu kadar korkmadın anne,” derken sesi fısıltı gibi çıkıyordu.

Ve elindeki tabağı bütün gücüyle parkeye fırlattı.

Korkunç bir şangırtı koptu. Porselen parçaları salonun dört bir yanına saçılırken, Yasemin kaburgasına giren dehşet verici acıyla inleyerek birkaç saniye iki büklüm oldu. Ama bu onu durdurmadı. Titreyen eliyle konsola tekrar uzanıp bu kez bir fincan takımını aldı.

“Yasemin, dur! Allah seni bildiği gibi yapsın Yasemin! Allah’ın cezası!” Aysel öfke ve panikle ona doğru atılmak istedi ancak yerlere saçılan keskin porselen parçalarından korkup geri çekildi. Kendi evladını kurtarmak için atmadığı o adımı, şimdi porselenleri için atmak istiyordu.

Yasemin fincanı da duvara çaldı. Parçalar duvardan sekip annesinin ayaklarının dibine düşerken, Yasemin acıyla öksürdü. Göğsünü tutarak annesine baktı. Yüzü yaşlardan sırılsıklamdı ama gözlerindeki o kırgın küçük kız çocuğu yerini yangın yerine bırakmıştı.

“Canın yanıyor mu anne?” Bir tabak daha aldı ve onu da annesinin ayaklarının dibine doğru şiddetle fırlattı. Aysel elleriyle yüzünü kapatıp çığlık atarken, Yasemin kaburgasındaki acıya yenik düşüp dizlerinin üzerine çöktü. Hıçkırıkları arasında konuşmaya çalışıyordu. “Benim canım çok yanıyor anne!”

Yasemin şiddetle ağlarken yılların ağırlığını omuzlarından atmış kadar rahatlamıştı. Nefesi kesik kesik, elleri titrekti. Gözyaşları yüzünden aşağıya süzülüyordu. 

“Birkaç saat sonra babam geldiğinde hâlâ nefes alamadığımı fark edince hastaneye gittik.” dedi fısıltıdan hallice bir sesle. “O çarpmanın etkisiyle kaburgam çatlamış.” Titreyen parmaklarıyla çantasını karıştırıp bir peçete çıkardı. Burnunu sildi, sonra avuçlarında yuvarlayarak peçeteyle oynamaya başladı. 

“Sonra da üniversite sınavına kadar evden çıkmadım zaten,” diye bitirdi sözlerini. Başını geri atıp gözlerini gökyüzüne dikti, derin bir nefes aldı; sanki ciğerleri yıllar sonra ilk kez havayla dolmuş gibiydi.

Duyduklarını sindirmeye çalışıyordu Korkut Alp. Gözleri kısıldı, dudakları birbirine bastı. ‘Nasıl olabilir?’ diye geçirdi içinden. Bir insan, evladına bunu nasıl yapar?

Yasemin’in anlatırken tekrarlayan üzüntüsünü, korkusunu gözlerinde görmüştü. Şimdi anlattıklarını bir vakit yaşamış olmasına ve tamamen bir başına kalmasına karşı Korkut Alp’in üzüntüsü derindi fakat duyduğu öfkenin yanında hiçbir şeydi. Artık anlamıştı ki Yasemin’i kaybetmesinde Yasemin hariç herkesin payı vardı. Yasemin de böyle bir duruma ihtimal verememişti. Verdiyse bile kendisiyle paylaşamadan, zorla alıkonmuştu.

Yalnız şimdi, gerçekten ne yapacağını bilmiyordu Korkut Alp. Yasemin’i sarıp sarmalamak, geçmişte yaşayamadıklarını önlerinde uzanan ömrü boyunca telafi etmek istiyordu. Ama şu anki şartlarda bunu istese bile kolayca yapamayacaktı.

Yine de bir şey… tek bir şey bile olsa, onun için yapmalıydı.

Olduğu yerde ağır ağır doğruldu. Omuzları gerildi, sırtını arkasındaki tel örgüye yasladı. Ellerini dizlerine koydu, başını eğdi. Ne demeliydi? Bu kadar kırılmış birine, hangi cümle yetebilirdi?

Yasemin, Korkut Alp’e dönerek dizleri üstüne oturdu. Şimdi mesafeleri biraz daha azalmıştı. Yaşadıkları bir kenarda dursun, Yasemin sessizlikle cezalandırılmaktan nefret ediyordu. Korkut Alp’in susmasını istemiyordu. Bağırsaydı, çağırsaydı, sarılsaydı ama susmasın istiyordu.

Korkut Alp, eğik başını kaldırıp ona baktı. Gözleri birbirini yeniden bulduğunda iç çekti. 

“Korkut…” dedi Yasemin usulca. Başını yana eğmiş, gözlerinde neredeyse çocukça bir yalvarışla ona bakıyordu. “Susma ne olur…”

Korkut Alp’in çenesindeki kaslar gerildi.  “Ne yapmalıyım Yasemin?” Gözleri istemsizce Yasemin’in yüzük parmağına kaydı. Kaşları çatıldı. Sonra, gözlerini tekrar onun yüzüne kaldırdı. 

Yasemin istemsizce yüzük takılı parmağını diğer eliyle örtmüştü. 

“O… Mutlu ediyor mu seni?”

Bir an sessizlik çöktü.

Yasemin düşündü. Ali’nin onu en son ne zaman mutlu ettiğini hatırlamaya çalıştığında aklına pek bir şey gelmemişti. Aksine kendini tıpkı bir kafeste gibi hissettiriyordu. Yalnızca kendi imajı için yaptığı hareketlerle Yasemin'i mutlu ettiğini sanıyordu Ali. 

“Bilmiyorum.” diye cevapladı Yasemin. 

“Arzu’yla görüşmene izin vermiyormuş, doğru mu?” Sesine hâkim olmaya çalışıyordu ama yüzündeki çizgiler gittikçe sertleşiyordu.

Yasemin başını eğdi, hafifçe onayladı. “Birbirlerini pek sevmiyorlar.”

“Çalışmanı da istemiyormuş. Neden?”

“Evlenme süreciyle ilgili bir şeyler söyledi ama… bu durum beni de pek mutlu etmiyor. Büsbütün, küçükken çabaladığım her şeye haksızlık gibi hissettiriyor.”

Korkut Alp yaslandığı yerden öne doğru atılıp Yasemin’e gözlerini kaçırmadan bakarken konuştu. “Tabii ki haksızlık Yasemin. Verdiğin şu savaşın sonucuna bakar mısın? Tatmin ediyor mu seni?” Sesi yükselmişti ama içinde öfke değil, tarifsiz bir çaresizlik vardı.

Yasemin, başını iki yana yavaşça salladı. 

“Söyle şimdi bana… Ben senin için ne yapmalıyım?”

Bu soru, Yasemin’in yüreğine mıh gibi saplandı. Bir an öylece bakakaldı Korkut Alp’in gözlerine. Ve yine fark etti: O zamandan bu zamana kadar çok yanlış yerlerde, çok yanlış kişilerde Korkut Alp’le tattığı sevgiyi aramıştı. Korkut Alp’in sevgisi gibi derin, yakıcı, koruyucu bir sevgi bir daha hiç karşısına çıkmamıştı. Ve işte şimdi, onca kırgınlığa rağmen hâlâ onun için bir şey yapmaya hazırdı. 

Üzgün bile olsa karşısında duran bu adam onun için hâlâ ne yapabileceğini soruyordu. Yine de bencil davranmalı ve gerçekten yüreğinden geçeni istemeli miydi, bilmiyordu. Doğru olanın ne olduğunu bilmiyordu. Kendi için istediği şeyi Korkut Alp’e söylerse gerçekten de elde edebilir miydi yoksa Korkut Alp, eli kolu bağlı öylece kalır mıydı?

“Sen bu adamla evlenmek istiyor musun Yasemin?” derken Korkut Alp’in sesi kırılmıştı. Gözlerini ondan bir saniye bile ayırmıyor, âdeta nefes almayı unutmuş bir şekilde dudaklarından dökülecek o tek kelimeyi bekliyordu. Bir kez daha duymak, aslında korkunç bir ihtimal olan bu durumu onun yüreğine kabullendirecek gibi hissettirmişti. Yasemin bir süre sustu. Korkut Alp bu sessizlik istediği şeyin cevabı mıydı diye içinde büyük bir savaş veriyordu.

Yasemin yutkundu. Boğazına oturan görünmez yumruyu yok etmek istiyordu ama bir türlü yapamıyordu. “İstemiyorum…” dedi Yasemin, dudaklarından çıkan kelime bir fısıltıdan ibaretti. Öyle ki sesi kendinin bile duyacağı kadar çıkmamıştı. Ama o kelimeyle birlikte gözlerini kaldırdı ve cesaretle baktı Korkut Alp’in gözlerine. Başını iki yana salladı. “İstemiyorum... Ben bu hayatı istemiyorum.” Sesi titriyordu, gözleri yeniden dolmuştu. Belki de bu, kendi hayatı için, kendine itiraf ettiği ilk dürüst cümleydi. 

Korkut Alp’in içi bir anda yumuşadı. Gerginlikten kaskatı kesilmiş omuzları yavaşça düştü. Tuttuğu nefesi, dudaklarının arasından uzun ve sessiz bir oh çeker gibi dışarı üfledi. Saniyeler önce alev alev yanan yüreğine bir serinlik inmişti. Kahkahalar atarak gülmek istiyordu. Çocuk gibi sevinmişti ama dudakları kıpırdayamıyordu. 

Yüzünde gülümseme yoktu çünkü bu, bir zafer değil; bir yaraya merhem olma ihtimali, yeni başlayacak zorlu bir savaşın ilk adımıydı. Korkut Alp kısa bir an sustu, düşündü.

“Telefonunu verir misin bana?” deyip elini uzattı Korkut Alp.

Yasemin, hiçbir şey sormadan çantasına uzandı. Telefonunu çıkarıp kilidini açtı ve Korkut Alp’in avucuna bıraktı. Korkut Alp telefonu alıp numarasını tuşlayıp kendini çaldırdı. Ardından Yasemin’e bakarak, göz ucuyla hafif bir tereddütle sordu. 

“Telefonunu karıştırır mı?” 

Başını iki yana salladı Yasemin. “Hayır, daha önce yapmadı.”

“Numaramı ‘İnci’ diye kaydediyorum. Annemin adı. Ne olur ne olmaz riske atmayalım.” derken numarayı kaydediyordu. Sonra durdu. Aklına operasyona giderse kendisine ulaşamayacağı geldi. “Ben operasyondayken telefonum kapalı oluyor. Acil bir durum olursa diye kardeşim Ece’nin numarasını da kaydediyorum. O da İstanbul’da yaşıyor. Dilediğin vakit yazabilirsin.” deyip telefonu uzattı. 

Yasemin telefonunu geri alırken nihayet dudaklarında ufak bir tebessüm vardı. Bu onun gerçek kaçış biletiydi. Yıllar evvel yaptığı hatayı yapmayacaktı. Gözü Korkut Alp’in yüzündeki ufak tefek yaralara değdiğinde içi sıkıştı. Bir elini cesaretini toplayarak ona doğru uzattı. “Acıdı mı?”

Korkut Alp, Yasemin’e baktı anlamayarak. Gözleri, Yasemin'in havalanan eline kaymıştı. “Ney acıdı mı?”

Yasemin çekinerek yüzüne uzandı ve belli belirsiz yaralarında parmak uçlarını gezdirdi. “Çok zorlanıyor musun?” diye sorduğunda ne demek istediğini anlamıştı Korkut Alp. Yasemin'in o narin, şefkatli dokunuşu tenini yakıp geçerken yutkundu.

Başını iki yana salladı. “Hayır acımadı.” derken yüzündeki elini tutarak indirdi. Yıllar sonra kurdukları bu yakın temas, dünya üzerindeki en kutsal şeye dokunuyormuş gibi hissettiriyordu. Bu yüzden oldukça hassastı. Üşüdüğünü anlayınca avuçları arasında ısıtmaya çalıştı ellerini. Başparmağıyla Yasemin'in buz gibi olmuş parmaklarını usulca okşadı. “Bazen gerçekten zorlanıyorum ama bu benim işim.” 

“Hâlâ Oğuz’la birlikte olmanıza çok sevindim. Birbirinizden kopmamanız çok iyi olmuş.”

“Öyle…” derken uzaktan gelen Oğuz’un sesini duydu ve başını yokuşun başına çevirdi. “İti an çomağı hazırla.” deyip güldü kendi kendine. Salına salına gelen Arzu ve peşinden topallayarak gelen Oğuz’u görünce gülümsedi. Ellerinde tepsiyle bir şeyler taşıyorlardı.

“Arzu az yavaş olur musun? Yürüyemiyorum kızım!” diye söylendi Oğuz.

“Of, Oğuz! Of!” diye homurdandı Arzu, arkasına bakmadan yürümeye devam etti.

“Oflama!”

“Kes sesini yoksa vuracağım tekmeyi yuvarlanacaksın aşağıya. Bu sefer tekerli sandalye gerekecek bir yere gitmen için.”

“Vahşi…”

“Hasbinallah ve nimel vekil! Ya sabır, selamet!” deyip yürüyüşünü sürdürdü Arzu “Korkut Alp, şu manyağı benle yalnız koyma bir daha! Üç saat yemek beğenmedi ya!”

“Ya kanepe mi koltuk mu, ne yapmışlar dişim kadar… Nasıl doyayım onunla Korkut?” diye itiraz etti Oğuz ve ikisinin yanına çömeldi elindeki tepsiyi kucağına koydu. Bütün tepsi karışık şekilde atıştırmalık doluydu. 

Arzu elindeki çay dolu tepsiyi Korkut Alp’e uzattığında Yasemin’le elleri ayrılmak zorunda kalmıştı. Korkut Alp tepsiyi alarak kucağına koydu. Arzu ise Yasemin’in yanına oturdu.

Yasemin ikisine gülmeden edemedi. Uzanıp bir çay aldı.

“Eee, ne konuştunuz?” diye merakla sordu Arzu.

“Hava ne kadar soğuk onu konuşuyorduk.” dedi Korkut Alp. Çayından bir yudum aldı.

“Ha o yüzden el eleydiniz… Şimdi daha anlamlı oldu.” dedi Arzu sırıtarak elini Oğuz’un ortaya koyduğu tepsiye uzattı. Oğuz eline vurunca ciddileşip ona baktı. “Oğuz!”

“E laf saydın az evvel bana, yedirir miyim ben şimdi sana bunları?” diyordu ama sitemi yalandandı. Arzu dik dik bakarken ciddiyetini dağıtarak bir tanesini avcuna koydu ve uzattı. “Tamam lan ağlama, al.”

Arzu sertçe koluna vurduğunda şaşırdı Oğuz. 

“Ben seni ağlatacağım göreceksin. Verirken lütfediyor bir de beyefendi!” deyip avcundaki sandviçi alarak ısırdı ve çayını yudumladı.

“Yok, bunun acilen görevden alınması lazım. Şiddet yanlısı.”

“Uğraşma lan kızla.” diye uyardı Korkut Alp ama aslında ikisinin birbiriyle uğraşması hoşuna gidiyordu.

“Oğuz bacağını nasıl sakatladın? Zor yürüyor gibisin.” diye merakla sordu Yasemin.

Oğuz yerinde toparlanıp çayından bir yudum aldı. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen bir edayla göğsünü gerdi. “Zorlu bir operasyondan, güçlü bir askere kalabilecek en havalı hikâyeyi dinlemek istiyor musun?” dedi tok bir sesle.

Korkut Alp kendisini tutmayıp kahkaha attı. Oğuz kendine tersçe baktığında ciddileşti. “Pardon. Çok pardon lütfen devam et kahraman asker.”

Kınar bakışlar attı Oğuz. “Ne kadar kıskanç tavırlar sergiliyorsun Korkut Alp.” deyip derin bir nefes aldı. “Neyse anlatıyorum… Dikkatle dinleyin. Bu, öyle her babayiğidin başına gelmez.”

Alaycı bir tavırla başını salladı Korkut Alp. “Çok haklısınız Sayın Matara Gazisi Oğuz Çetin Beyefendi Hazretleri. Çok affedersiniz, buyurun lafınızı bölmek benim kabahatim.”

“Matara gazisi ne?” diye anlamayan bir ifadeyle Arzu girdi lafa.

Oğuz hemen Arzu’ya döndü. “Bak şimdi,” dedi sesini biraz daha alçaltarak. “Sabaha karşı uyanmışız. Gece nasıl kar, kış, kıyamet ortasında uyumuşuz… Yürüyoruz görev için, patika da dar. sağımız yamaç, solumuz uçurum gibi. Hâlâ ara ara rüzgâr var, kar yağıyor falan.” Hepsinde göz gezdirirken aklına gelenle Arzu’ya bakışlarını dikti.

“Tam o an…” Ellerini Arzu’ya doğru uzatıp birbirine çarptı. “Çat! Silah sesleri başlamasın mı?!” derken Arzu yerinden sıçradı. 

“Geri zekalı!” deyip vurmak için uzanırken Oğuz bileğini tuttu ve anlatmaya devam etti onu zapt ederken. 

“Kurşun başımızın üzerinden geçti. Milimle ya, bak milim! Ben hemen yere, siper. Silahı kaldırdım, dürbünle yukarı tarıyorum...” Arzu’ya baktı. “Uslu dur.” deyip kısaca uyarırken bileğini bıraktı ve devam etti Oğuz. Kaptırmıştı kendisini.

“Ne gördün?” dedi merakla baktı Yasemin.

“Üç ya da dört terörist… Üstün içgüdülerim sayesinde onları saniyeler içinde fark edebilmiştim. Tık tık tık!” derken elini silah yapıp ateş ediyor gibi yaptı. “Bir bir indirdim hepsini.

Göz devirdi Korkut Alp. “Biz de duruyoruz öyle. Bütün timi aslında Oğuz kurtarmış.”

“Şşş bölme!” deyip elini sallayarak geçiştirdi Korkut Alp’i.

“Sonra bir şey oldu! Vücudumda dayanılmaz bir acı vardı ama anlam veremiyorum, hareket de edemiyorum. Öyle böyle değil!”

“Vuruldun mu?!” diye hayretle baktı Yasemin.

“Vuruldum dedim içimden. Buraya kadarmış… Güzel kızlarla bile tanışamadan şehit oluyorum diye düşündüm. Ama tabii ses edemiyorum, çatışıyorlar hâlâ.”

“Üç kağıtçı…” diye mırıldandı Arzu. Göz devirip çayını yudumladı.

İç çekti Oğuz zorlandığını belli edercesine. “Ah ah! Alparslan abi ve Korkut Alp koşup yetiştiler yanıma. Korkut Alp eğilmiş başıma ‘Oğuz, dayan Sensiz yapamam! Ne olur ölme!’ tarzı bir şeyler söylüyor tabii ama işte bilincim tam yerimde değildi.”

“Hadi lan oradan!” diye inkâr etti Korkut Alp ama arkadaşının komediyle anlattığı bu olayı yaşarken gerçekten de korkmuştu.

“Sus! Ben gördüm.” derken hepsi gülüyordu.

“Tabi o sıra bunun eli ayağı dolanmış kontrol montrol hak getire. Alparslan abi orama burama bakıyor.”

“Eee…” dedi Arzu sabırsızlıkla.

Oğuz bir an durdu ve Arzu’ya baktı. Sonra höpürdeterek keyifle çayını yudumladı. “Ben yamaçtan düşerken mataram kırılmış üstüne düşmüşüm… O da belime girmiş…”

“Şimdi neden matara gazisi dediklerini anladın mı?” dedi Korkut Alp gülerek.

“İyi ki matarayla vurulmuşsun Oğuz…” derken yalandan bir ağlamayla konuştu Arzu. “Gerçek mermiyle vurulsaydın şimdi anlata anlata hiç bitiremezdin.”

“Muhabbetiniz bol olsun!” diyerek öteden seslendi Ali ve kahkahalarını bıçak gibi böldü. Loş ışıkta gözlerini tek tek hepsinde gezdirdi. Sesindeki sahte, kibirli nezaket, saniyeler önce ortamda uçuşan o sıcak tebessümleri bir anda dondurmuştu.

Ağzının içerisinde mırıldandı Arzu. “Geldi tipini…”

Ali’nin ortama girişiyle gerilen ortamda ilk hareketliliği Yasemin vermişti. Oturduğu yerden kalkmış üstünü silkelemişti. Ali kendisine doğru adımlarken ayağındaki topuklular ve biraz panikle ayakları yalpaladı. Uzanıp tuttu kolundan Ali. Bu tutuş destekten öte ortamda varlığını göstermek ve aslında Korkut Alp’e “Yasemin benim.” demenin çocukça bir yoluydu. Ancak parmakları Yasemin'in ince koluna o kadar orantısız ve sert bir baskı uyguladı ki, Yasemin istemsizce irkilip yüzünü hafifçe buruşturdu.

Yasemin’in yüzündeki o anlık acı ifadesi Korkut Alp’in dikkatinden kaçmamıştı. Dişlerini sabırla sıkarken çenesi kasılmış, az evvel şefkatle bakan gözleri yerini tehlikeli bir soğukluğa bırakmıştı.

“Aramadın?” dedi Yasemin.

“Buz kesmişsin Yasemin. Neden dışarıdasınız?” derken sesinde hafif azarlayıcı bir tını vardı. Buraya gelirken Korkut Alp’i görmeyi beklemiyordu. Önceki seferden de kendisine pek hoşnut değildi.

“İyiyim, üşümüyorum. Çay içiyorduk.”

“Geç oldu, eve gidelim mi?” diye sorduğunda Yasemin üzgünce baktı. Az önce gülen gözleri şimdi ışığını tamamen kaybediyordu.

“Saat henüz on bile olmamıştır Ali.” 

“Ben bırakırım onu Ali, sen dert etme.” deyip oturduğu yerden kalktı Arzu. 

Ali, başını bile çevirip Arzu'ya bakmadı. Onun varlığını, sesini ve teklifini küstahça bir sağırlıkla yok saydı.

“İkiniz de bu halde, bu havada delirmiş olmalısınız. Canınıza kastınız mı var?” derken kendi ellerini ceplerine soktu.

Oğuz bu hareketine gülmeden edemedi. “Aman ne centilmence hareketler.” diye mırıldandı.

Yasemin bir Ali’ye bir de yerden toparlanan Korkut Alp ve Oğuz’a baktı. Dudaklarını birbirine bastırıp kararsızlıkla iç çekti. “Tanışmak ister misin? Geçen sefer kötü bir başlangıç oldu… Liseden yakın arkadaşım ikisi de.” deyip ortamı ısıtmaya çalıştı.

Oğuz elini uzattı önce. “Oğuz…” diye tanıttı kendisini.

Ali eline baktı ve isteksizce sıktı. Ağzının kenarıyla “Ali… Memnun oldum.” derken gözü kenarda duran Korkut Alp’e takıldı. İkisi arasında oluşan gerilim ortamdaki herkes için yetiyordu. 

Elini ilk uzatan Ali olmuştu. Nezaket gereği değil, kendi alanını savunan ukala bir hamle olarak yapmıştı.

Korkut Alp, Ali’ye diktiği soğuk bakışlarını bir anlığına çevrede gezdirdi ve tahammülsüz bir iç geçirdi. Saniyeler önce Yasemin'in gözyaşlarını silen o şefkatli eller, şimdi cebinden çıkarken sert bir yumruğa dönüşmemek için direniyordu. Korkut Alp sabırlı bir adamdı ancak karşısındaki bu kaba, şımarık adamın tavırları, içindeki sabır kâsesine damla damla zehrini damlattıkça kendini zapt etmek daha da zor oluyordu.

Elini cebinden çıkartarak karşısındaki eli sıkıca kavradı. Ali, üstünlük kurmak istercesine Korkut Alp’in elini sertçe sıkmaya yeltendi. Fakat Ali'nin eli, yıllarca silah kavramış, kayalara tutunmuş o nasırlı, demir gibi elin karşısında anında ezildi. Korkut Alp en ufak öfke belirtisini yüzünden geçirmedi. Yalnızca ürkütücü derecedeki profesyonel, buz gibi sakinliğiyle Ali'nin eline uyguladığı baskıyı milim milim artırdı. Ali'nin acıyla yutkunup, bir eline bir Korkut Alp’e bakarken gözlerinden geçen o anlık paniği gördüğünde, sesindeki ölümcül soğuklukla konuştu. “Korkut Alp…” 





Yorumlar

Popüler Yayınlar