kandeli bölüm 8

 

8

“Çünkü fikriyle sevgilisi karşı karşıya geldiği zaman, her ne ıstırap ve gözyaşı mukabilinde olursa olsun, mutlak feda edilecek olan, sevgilidir.”

- Halide Edib Adıvar – Vurun Kahpeye-

---

Yiğit elindeki operasyon raporunu son defa gözden geçirirken adımlarını Alparslan’ın odasının önünde durdurmuştu. Elini kaldırdı ve kapıyı tıklatıp içeri çağırılmayı bekledi.

“Gel.” diyen Alparslan’ın sesini işittiğinde kapıyı açıp içeri girdi. Kapıyı örtüp birkaç adımda masasının önüne geldi ve başıyla selamladı.

Oda, klasik bir karargâh komutanı odasıydı. Açık renk duvarlar, üzerlerine asılmış birkaç eski harita; büyük, koyu cevizden yapılmış masa ve arkasında muntazam dizilmiş klasörlerle dolu raflar... Perdeler aralanmıştı, içeriyi bulutlu havanın izin verdiği kadar gri bir ışık ve odanın içindeki beyaz ampul aydınlatıyordu.

“İstediğiniz raporları getirdim komutanım,” diyerek dosyayı önüne bırakıp geri çekildi.

Alparslan önündeki dosyayı aldı ve sayfaları rastgele çevirerek göz ucuyla öylesine baktı. Masanın üzeri birkaç dağınık evrakla kaplıydı, köşede soğumuş bir kahve fincanı duruyordu. Canı hâlâ sıkkındı. Operasyonda yaşananlar normal değildi ve cevaplarını da henüz bulamamıştı. Tek bildiği buldukları adamın bir şekilde yanlış istihbarat vererek onların hayatlarını kurtardığıydı.

“Sağ ol Yiğit. Birkaç gün izin var, biliyorsun. Dinlen iyice.”

Yiğit gülümsedi ve başını salladı. “Aslında ben de size bununla alakalı bir şey sormak istiyordum komutanım.” diye girdi aklındaki meseleye.

Alparslan başını ona kaldırırken gözündeki gözlüğü başının üstüne itti ve arkasına yaslanarak merakla baktı. “Buyur Yiğit.”

“Benim emektar geçenlerde arıza yaptı, sanayide yatıyor. Eğer bu izin vaktinizde aracınıza ihtiyacınız yoksa birkaç günlüğüne ödünç vermeniz mümkün mü?”

“Hayrola ya?” Ricasını dile getirirken Yiğit’in heyecanını açıkça görebiliyordu Alparslan. Gülümsedi. Uzun yıllardır beraber olduğu bu çocuklar onun için Hilal’den farksızdı artık. Her duygularını, hareketlerini ayırt edebiliyordu ve bu hâl Yiğit’in heyecan hâliydi.

Yiğit çekingence başını yana yatırdı ve hafifçe omzunu kaldırdı. Dudak kenarında istemsiz bir gülümseme yayıldı. Aslında timdeki kimseye henüz Sude’yle barıştıklarını söylemeyeceklerdi ama bu sırrı daha fazla Alparslan’dan saklayamayacaktı.

“Hayır İnşallah komutanım.” dediğinde Alparslan yerinde toparlandı hayretle.

“Barıştınız mı lan?”

Başıyla onayladı Yiğit, Alparslan’ın inanamayan yüz ifadesi karşısında kendini tutamayıp kısa bir kahkaha saldı.

“Harbi mi diyorsun?”

“Cidden komutanım.”

“Çok sevindim lan. Nasıl oldu?”

“Bir anda birbirimize girdik komutanım öyle oldu.” derken Yiğit artık açık açık gülüyordu.

“Orada burada birbirinize çok sırnaşmayın da laf söz olmasın ha.” dediğinde Yiğit şaşıp kaldı.

“Yok… komutanım…”

“Hadi lan oradan, sanki hiç genç olmadık da bilmiyoruz. Biz de geçtik o yollardan. Siz şimdi hasretsiniz bir de birbirinize, ateşle barut mu desem…” derken Yiğit’in bu utangaç halinden iyice keyif almaya başlamıştı Alparslan.

Yiğit utandığından sıcaklamıştı. Komutanlığını aşıp Alparslan’ı abisi gibi görse bile ona böyle şeyler anlatmak kendini aşırı utandırmıştı. Mahcup bir bakışla bakarken eli ensesine gitmiş ovuşturmuştu.

“Tamam tamam,” derken keyifle gülüyordu Alparslan. Koltuğunu itti ve yerinden kalkıp elini cebine atarak anahtarını çıkarttı. Renkli tırtıllı bir anahtarlığı vardı. Hilal’in kreşte yaparak babasına hediye ettiği bir anahtarlıktı. Birkaç adımda Yiğit’in yanına varıp uzattı.

“Al bakalım. Başka bir şey lazım mı?” diye sorarken artık bir komutan olarak değil, abi olarak konuşuyordu.

Yiğit elindeki anahtara bakarken merak ve ilgiyle yüzüne bakan Alparslan’a gülümsedi minnetle. Başını iki yana salladı. “Yok komutanım, çok sağ olun.”

“Vallahi de. Bak var da söylemiyorsan bozuşuruz.” dedi yalandan bir sinirle.

“Yok komutanım, vallahi yok. Muğla’ya gidip geleceğiz.”

“Öylesine mi yoksa yüzük müzük takılacak mı?” Gerçekten bir şey lazım mı değil mi emin olmak istiyordu Alparslan. Sude’nin ailesel durumunu bildiğinden kendi kız kardeşi yerine koyuyor, eksiği olsun istemiyordu.

Yüzük fikrini duyunca aydınlanır gibi oldu Yiğit. İyi fikirmiş aslında diye geçirdi içinden. “Yani henüz öyle bir durum yok komutanım ama sevdim bu fikri.”

“Nasıl öyle bir durum yok oğlum? Kaç yıl olacak? Takalım yakın vakitte sizin yüzükleri. Gidin gelin de.”

“Hayırlısıyla komutanım.”

“Sakın benden bir şey saklamayın ha. Sude benim kardeşim ona göre sıkarım topuğuna.” dediğinde güldü Yiğit.

Başını salladı. “Emredersiniz komutanım.”

“Çık hadi şimdi. Çok işim var.” deyip tekrar masasına yöneldi Alparslan.

Oturmasını bekledi Yiğit. “Teşekkür ederim abi.” diyerek resmiyeti bir kenara bıraktı.

Alparslan tüm samimiyetiyle gülümsedi Yiğit’e. Gözlerinin içi gülüyordu. “Her zaman kardeşim.”

Yiğit başıyla selam verip odadan çıktı. Koridorda adımlarken avcundaki anahtarlığı havaya fırlatıp yakaladı keyifle. Yüzündeki gülümseme ister istemez genişliyordu. Her şey yoluna girmeye başlamış gibiydi. En azından öyle umuyordu.

Ama birkaç adım sonra yavaşladı. Ayakları bir anda yere mıhlanmış gibi durdu. Gülümsemesi dudak kenarında solup gitti.

Bu işe kalkışmıştı, evet. Her şeyi planlamış, hatta kendi kendini heveslendirmişti. Ya Sude gelmek istemezse?

Bu düşünce, zihninde bir çınlama gibi yankılandı. İçini kaplayan huzursuzluk, tanıdığı ama her defasında şaşırtan o garip ağırlıkla göğsüne çöktü. Derin bir iç çekerken bir yanı emindi. Gelmek istemezse de ikna edersin diye telkin etti kendini.

“Yiğit?” Anahtarı cebine atarken arkadan seslenen Sude’nin sesini işitti ve yerinde yarım bir şekilde dönüp ona baktı.

“Sude…” deyip tamamen bedenini ona çevirdi.

“Raporları mı teslim ettin?”

“Aynen, sen verdin değil mi?”

“Gelir gelmez hazırlayıp vermiştim,” deyip birkaç adım daha yaklaştı Yiğit’e. Adımlarıyla birlikte o hafif, temiz kokusu da Yiğit'in alanına sızmıştı. Sude, Yiğit’in halinde bir gariplik olduğunu hissetmişti. Tek kaşını kaldırdı. “İyisin değil mi? Ne oldu?”

“İyiyim iyiyim,” deyip yüzündeki o dalgın ifadeyi ortadan kaldırarak yüzüne samimi bir gülümseme yerleştirdi. “Bir şey düşünüyordum, ona dalmışım.”

Sude iyice meraklandı. “Ne düşünüyordun?” diye sorduğunda patlamak üzereydi. Sevgilisinin bu gizemli hali onu hem tatlı bir merak içine sürüklemiş hem de endişe duydurmuştu. Ama Yiğit biraz daha konuşmazsa kızgınlığa doğru gidecekti.

Yiğit cevap vermedi hemen. Gözlerini kaçırdı, sonra yeniden buluşturdu onun bakışlarıyla. “Ya ben izin vaktimizi Muğla’da geçiririz gibi bir fikre girdim ama…” Cümlesini temkinli seçmişti. Sude’nin tepkisini ölçer gibi bekledi. “Sen de istersen tabi…”

Sude’nin yüzünde ufak bir şaşkınlık belirdi ama ardından yavaşça gülümsedi. “Ciddi misin?”

Yiğit başını salladı. “Ciddiyim. Hatta... Alparslan abinin arabasını da ödünç aldım.” Cebinden anahtarlığı çıkarıp gösterdi. Tırtıllı anahtarlığın boncuklarında parmaklarıyla oynarken göz ucuyla Sude’ye baktı.

“Ama… yani gitmek istersen tabii... Eğer ki istemezsen, burada başka şeyler de yapabiliriz.”

Sude dudaklarını hafifçe büktü, sonra gözlerini yarı kısarak başını eğdi. “Burada başka şeyler de yapabiliriz ha?” Ses tonuna belli belirsiz bir muziplik yerleşmişti. Yiğit’in karsında bu şekilde eriyip şekillenmesine, onu avcunun içine hapsedebilmeyi çok seviyordu. Eğleniyordu. “Ne gibi şeyler mesela?” Bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe artık neredeyse yoktu.

Yiğit yutkundu. Gözlerini onunkilerden kaçırmaya çalıştı ama başaramadı. Kitlenip kalmıştı sanki. “Ben... yani… şey... kafamda planladığım bir iki şey vardı aslında ama...” Üzerindeki afallamadan kurtulmak için burnunu çekti. Sonra kendini toparlayarak başını hafifçe eğdi. “Benimle bu şekilde oynamana izin veriyorum diye bunu kötüye kullanıyorsun. Karargâh içindeyiz yapma.”

Sude, dudak kenarını ısırdı hafifçe. “Ne yaptım be?” diye inkâr eder bir tonda bilmezlikten geldi Sude.

Etrafa şöyle bir bakındı Yiğit. Sonra öne bir adım atıp Sude’nin kulağına hafifçe eğildi, sıcak nefesi kulağını ısıtıyordu. “Ne yaptığının gayet farkındasın Aslan. Ama bak, ben seninle oynamaya başlarsam kim kaybeder, belli olmaz.” diye fısıldadı. Ardından geri çekildiğinde, Sude’nin gözlerinde beliren meydan okumayla çakan kıvılcımı gördü. O oyunbaz parıltı iyice alevlenmişti. “Bu kız var ya...” diye geçirdi içinden ve devamı dudaklarından bir iç çekişle çıktı.

“Belki...” dedi Sude, başını hafifçe yana eğerek, “...sen benimle oyna diye oyunu başlatıyorumdur Egeli. Bilemezsin...” Ardından kurnazca sırıttı. Omzuna hafifçe vurup yanından geçti ve ağır adımlarla uzaklaştı.

Sude biraz uzaklaşana kadar yerinden kımıldayamadı Yiğit. Gözleri hâlâ onun arkasından bakıyor, kalbi yavaşça ritmini hatırlamaya çalışıyordu. Sonra bir anda kendine geldi, ne için geldiğini hatırladı.

“E cevap?” diye seslendi ardından.

Sude arkasına bakmadan elini kaldırıp salladı. “Toparlanmaya gidiyorum, akşam orduevinde görüşürüz Egeli.”

O öğleden sonra Yiğit için oldukça hızla ilerlemişti. Karargâhtan çıkıp markete gitmiş yol için yiyecekleri içecekleri ne varsa almıştı.

Orduevindeki odasına döndüğünde, çantasını açıp içine nizamlı bir şekilde kıyafetlerini yerleştirmeye başladı. Kamuflajdan ibaret bir hayattan çıkıp sivil hayata birkaç günlüğüne geçiş yapmak bile başlı başına tuhaf geliyordu. Arada sırada gözü saate kayıyor, içi kıpır kıpır oluyordu. Yolculuğa çıkmadan önce araç için gerekli evrakları kontrol etti, çantanın cebine koydu. Hızlıca bir duş aldı, tıraşını oldu.

Sude de Yiğit’in yanından ayrılır ayrılmaz odasına gelmiş bavulunu hazırlayıp bakımlarını yapmıştı. İçi içine sığmıyordu. Yiğit’e pek belli etmemişti ama bu teklifi aldığından beri içini kaplayan sıcaklık ve mutluluktan neredeyse odaya sığmıyordu. Yıllardır içinde bastırdığı, sakladığı hisleri açığa çıkartıp ve aslında içten içe ikisine de çektirdiği bu işkenceli duygulardan sıyrılıp, apaçık Yiğit’e karşı duygularını yaşamak onu oldukça rahatlatıyordu.

Aynada kendisine son defa bakıp saçlarını rastgele toplarken gözü barıştıkları günden beri aynasının köşesine iliştirilmiş resme takıldı. Dudaklarına içinden taşan sıcaklığın gülümsemesi oturdu. Artık her şey yolunda gibi hissettiriyordu. Artık hiçbir şey onun için zor değildi. Yiğit’in onun için yapmayacağı şey olmazdı, biliyordu. Yüreğinden biliyordu.

Yiğit’i onun için yazılmıştı.

Yiğit’i onundu…

Bu gerçeğin yüreğine sarılmasına artık izin vermek yaşamın ta kendisi gibi hissettiriyordu Sude’ye. Ve bugün apaçık o yaşamının ilk adımını atmışlar gibiydi. Geçmişten gelen bir özlemle o kadar sıkı sarılıyordu ki önündeki geleceğe, artık pişmanlık ya da eksiklik duymak istemiyordu.

Başını geriye atıp derin bir iç çekti ve tavanla bakışırken “Allah’ım her şeyi bizim için kolay kıl.” diye geçirdi içinden.

Sonra telefonuna gelen mesaja baktı. Yiğit aşağıda beklediğini yazmıştı. Hemen toparlanıp montunu giydi ve bavulunu alarak orduevinin önündeki otoparka gitti. Yiğit arabanın son işlerini görürken taşlı yolda bavulun tekerleklerinden gelen sesi duyarak kafasını o tarafa çevirdi.

Sude aceleci tavırlarla Yiğit’in yanına vardı. Kimseye görünmeden hemencecik yola çıkmak istiyordu.

Yiğit elleri belinde Sude’ye baktı bir süre. “Sanki kız kaçırıyorum Ya Rabbim.” diye mırıldandı ve gülerek Sude’nin bavulunu alıp bagaja koydu.

Sude ise orduevindeki bu sakinliğin sebebini herkesin işinde olmasına bağlayarak kendini rahatlatıyordu. “Kısmen kaçmıyor muyuz?” diye karşılık verdi, hafif alaycı ama keyifli bir gülümsemeyle. Ön kapıyı açtı, içeri oturdu.

“Kaçıyoruz galiba.” deyip bagajı kapattı. Sude’nin oturduğu tarafa gelerek o kapıyı örtmeden önce bir eliyle kapıyı, diğer eliyle aracın tavanına tutunup destek alarak içeri doğru eğildi.

Bir an durdu.

O Sude’ye, Sude de ona baktı kaldı. Aralarında kelimelere gerek kalmadan, birkaç saniye içinde aralarından binlerce duygu akıp gitti.

Yiğit’in gözleri onun gözlerinden dudaklarına, sonra yeniden gözlerine kaydı. Gülümsemedi. Ama gözlerinde arzuyla öyle bir ışık yandı ki, Sude başını başka tarafa çevirmek zorunda kaldı.

“Bir şey diyeceksin sandım,” dedi fısıltıyla, gözlerini hâlâ pencereden ayırmadan.

“Diyecektim,” dedi Yiğit. “Ama dikkatim dağıldı.” Elini tavandan çekti. Sakin bir hareketle kapıyı kapattı. Şoför tarafına geçerek yerine yerleşti ve kemerini taktı. Gözü kısa bir an Sude’ye değdiğinde onun gülümsediğini görüp kendisi de gülümsedi. Arabayı çalıştırdı.

Araba, orduevinden çıkıp ana yola bağlandığında, güneş yavaşça Ankara’nın üstünden çekilmek için alçalıyordu. Radyoda hafifçe çalan şarkıya Yiğit direksiyonu tutan eliyle ritmik hareketlerle ve mırıldanarak eşlik ediyordu. Gözü ara ara Sude’ye değip tekrar yola dönüyordu.

“Heyecanlı mısın?” diyerek sessizliği böldü Yiğit.

Sude başını ona çevirip gülümsedi. “Değilim dersem yalan söylemiş olurum.”

“Annem de babam da seni çok merak ediyorlar. Oğullarını böyle köpek eden kız kim tanışmak istiyorlar galiba.” deyip güldü Yiğit.

“Annen seni köpek ettiğim için beni öldürmez umarım.”

“Yok yok, hatta en çok o merak ediyor diyebilirim.”

Sude derin bir nefes çekti. Heyecanı ve biraz tedirginliği vardı. İlk kez tanışacaklardı. Üstelik bunca yıl oğullarını da üzmüştü. Hoş görülür müydü? Kendi ailesi olsaydı Yiğit’i bu durumda hiç hoş karşılamazlardı. Yiğit’in ailesi onu kabul mü görecekti?

Başını pencereye çevirdiği sırada gördüğü Ankara tabelasıyla, aklında yer etmiş hoşnut olmadığı geçmişi kendini ortaya atıvermişti. O an orada saplandı kaldı gözleri. İçinde ise tanıdık, hafif rahatsız eden bir karıncalanma sardı.

Rize, Çayeli- Ocak 2010

Sude, ablasının evinde harıl harıl yanan sobanın boğucu sıcağında huzursuzca oturuyordu. Bir yandan halının üzerinde arabalarıyla oynayan yeğenleriyle ilgileniyor, bir yandan da ne yapacağını bilememenin verdiği bir yürek sıkıntısıyla boğuşuyordu.

Bir gün önce markete çıktığında eniştesini, ablasını aldatırken görmüştü. Göz göze gelmemişlerdi belki ama Sude güpegündüz şahit olduğu bu manzarayla birlikte sanki kor yutmuş da midesi kavruluyormuş gibi hissetmeye başlamıştı.

Şimdi ise kanepede gevşek bir hâlde, sanki hiçbir şey yapmamış kadar rahat bir tavırla çayını yudumlayan o adamı gördükçe, yuttuğu kor içinde öfkesini kaynatarak boğazına kadar kabartıyordu. Eniştesinin televizyondaki programa her gülüşü, kendine bir şeyler gösteren çocuklarının başını okşayışı Sude’nin midesini bulandırıyordu. İçi bu denli kıyılıyorken karşısındaki bu arsız riyakârlığa nasıl katlanabilirdi?

Ablasına mı söylemeliydi, yoksa eniştesinin foyasını kendi elleriyle ortaya dökmesini mi beklemeliydi? Yoksa onu itirafa mı zorlamalıydı…

Sıkıntıyla oflarken yerinde daha fazla oturamadı. Sıkıntıdan kurdeşen dökecekti, az kalmıştı.

Ani kalkışı salondaki herkesin bakışlarını üstüne çektiğinde sadece gözü ablasına gitmişti. Bakışlarından anlamasını dilerdi. Dile getirilmeyecek kadar korkunç bu gerçeği ablasına nasıl anlatabilirdi? Ablasını üzmek istemezdi ama sessizlik de yüreğini içten içe kemirip mahvediyordu.

Omuzları düşerek iç çekti ve hiçbir şey söylemeden salondan çıktı. Hava karlı ve oldukça serin olmasına rağmen kendisini balkona attı. Biraz temiz hava alırsa belki ne yapacağına daha çabuk karar verebilirdi. Kapıyı açar açmaz yüzüne çarpan keskin Karadeniz rüzgârı iyi gelir gibi olmuştu. Kapıyı örtüp kenardaki plastik tabureye çöktü.

Birkaç dakika sonra balkon kapısı usulca açılınca başını kaldırıp gelene baktı. Ablasını gördüğünde içten içe yapmak istediği şeyin kendi kendine gerçekleşeceğini anlamıştı.

Ablası kapıyı örttü. Sude’nin sırtına getirdiği kalın hırkayı omuzlarına atıp başka bir tabureyi çekti altına ve oturdu. Üstündeki örme yeleğin önünü iyice kavuşturarak arkalarındaki pencerenin mermerinde duran sigara paketini aldı. Kapağını açıp içinden çakmağı ve bir dal sigara çıkartıp dudakları arasına yerleştirdi. Sigarayı yakıp ilk dumanını derin bir nefesle içine çekti.

“Bırakmamış mıydın?” diye sordu Sude. Belliydi ablasının da bir sıkıntısı vardı.

Dumanını Sude’den ters tarafa üfleyip tekrar ona döndü. “Ara sira iyi geliyi.”

“Ara sıra kendini zehirlemek iyi geliyor demek… İyiymiş,” derken omzundaki hırkayı kollarına geçirdi ve önünü kapattı.

Ablası buna cevap vermedi. Kısa bir süre yalnız ablasının sigarasından gelen çıtırtıları duydu. Sonra dayanamayarak ablasına baktı.

“Abla…” Sesi huzursuzdu.

Ablası sigarasından bir nefes daha çekti içine ve başını ona çevirdiğinde yorgun bakışları dinlediğini belli eder gibi onunkilere değdi.

“Benim sana bir şey söylemem gerek.”

Ablası konunun ciddi olduğunu düşünerek sigarasını mermerdeki küllüğe bastırdı ve son dumanını bıraktı. “Hayrola? Dünden beri bir hâller var zaten sende, ne oldi da?”

Sude biraz doğrulup camdan içeri doğru baktı ve mutfakta kimse olmadığından emin oldu. İç çekerek tekrar ablasına baktı. “Ben dün markete çıktım ya… Eniştemi…” Dudaklarını birbirine bastırdı.

Ablası, “Geveleme ağzunda, de bakalum ne oldi?” diye üstelediğinde yutkundu ve bir cesaret çıkarttı içindekileri Sude.

“Eniştemi bir kadınla gördüm. Öylesine bir hâl değildi abla. Bu kadınla fazla yakınlardı.” Devamını getiremeyip dudaklarını birbirine bastırdı.

Ablası arkasına uzanıp aynı yerden sigara paketini tekrar aldı ve bir dal daha yaktı. Sude’nin söyledikleri içini acıtmadı değildi ama pek de şaşırmamıştı. Gözlerini balkondan dışarıda bir noktaya sabitledi ve sessizlik içinde, yüzünde tek bir ifade bile değiştirmeden sigarasını içmeye devam etti.

Sude, ablasının yüzünde en ufak bir şaşkınlık, bir öfke ya da herhangi bir duygu kırıntısı görmemesiyle afalladı. Kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. “Abla?”

“Biliyerum,” dedi yalnızca. Soğuk, donuk ve çoktan kabullenmiş bir tonda söylemişti.

Sude’nin bu tavır karşısında kanı çekilmişti. “Nasıl yani?” diye düşündü. Gözlerini kırpıştırdı şaşkınlıkla.

“Ne… Ne demek biliyorum?”

Ablası gözlerini daldığı yerden çekip Sude’ye çevirdi. Bakışları öyle yorgundu ki, Sude o an karşısındaki kadının otuzlarında değil de yüz yaşında olduğunu hissetti. Yılların ağırlığını, ihanetin pasını bakışlarında taşıyordu ama bir damla bile gözyaşı yoktu. Ağlamayı çoktan unutmuş bir kadının çorak bakışlarıydı bunlar.

“Hissediyisun Sude, içine bir kuşku düşeyi. Önce eve geç gelur, bin bir türlü bahane uydurur sonra senun anlamaduğuni sanup, üstüne o pis parfüm sinse bile umrunda olmaz. Bu ilk da değul zaten,” diye anlatırken Sude, ablasını dehşete düşmüş bir vaziyette dinliyordu. Ağzı bir karış açık kalmıştı. Duydukları midesini kaynatıyordu.

“A-abla sen ne dediğinin farkında mısın? Nasıl susarsın, nasıl hiçbir şey olmamış gibi içeride o adamın çayını doldurup, yüzüne gülerek bakabilirsin? Senin hiç mi gururun yok?!”

Ablası omzunu silkti. “Öyle kolay değul yuva yikmak Sude. Bu evin içinde iki uşak var. Ne edeyum? Boşanup ne edeceğum? İşe girsem nenem mi bakacak uşaklara? Kadınun kendina hali yok. Ben sineye çekerum, susarum ama o uşaklar babasuz hiçbir şey edemez. Hem ben boşansam, benum adum ‘bi kocasina sahip çıkamadi’ diye anilur da onun yeduği halt konuşulmaz. Ben yetersuz olurum, ben bakamadi olurum.”

Sude ağzını açtı ama tek kelime edemedi. Boğazına koca bir taş oturmuştu. Mantığı bu çaresizliği reddediyor ama ablasının acı gerçeği karşısında kelimeleri paramparça oluyordu.

Ablası derin bir iç çekti, sonra sigarayı ezdi. “Uzun lafun kisasi ben her şeyun farkindayum, sen kendina dert etme,” deyip tabureden kalktı. “Kafana takma. Gir hemen içeri üşütecesun, soğukta oturma da.”

Ablası içeri geçtiğinde ve kapıyı kapattığında Sude hâlâ üstündeki afallamadan kurtulamamıştı. Yutkundu. İşittikleri Sude’nin yüreğine öyle bir oturdu ki… Boğazında yakıcı bir yumru oturdu. gözleri doldu, ağlamak istedi ama o yumru hıçkırmasına izin vermedi. Takıldı kaldı. Susmak zorunda kalmış her kadının acısını sırtında taşıyormuş gibi hissetti.

Yiğit uzun bir süre Sude ile konuşmadan sürdü arabayı. En son onu kontrol ettiğinde uyuyakaldığını görmüştü. Rahatsız etmek istememişti ama uçsuz bucaksız karanlıkta, sadece farların aydınlattığı boş yolda araç kullanmak ve radyodaki kısık sesli şarkılar kafasını bulanıyor gibi hissetmişti.

Beş dakika önce gördüğü tabeladaki benzinliğin beyaz, göz alan floresan ışıklarını biraz ötede gördüğünde sağ şeride doğru geçip yavaşlayarak benzinliğe girdi. Pompaların önüne park edip aracı ve farları kapattı. Emniyet kemerini çıkarttı. Sessizce kapıyı açarken Sude’yi uyandırmamak için başını çevirip onu kontrol etti.

O sırada Sude yüzüne vuran parlak ışıklardan dolayı uykusundan uyanmıştı. Kısık gözlerle ve hoşnutsuzca hafifçe buruşturduğu yüzüyle etrafa bakınırken Yiğit’le göz göze geldiler.

Yiğit uzanıp yanağını sevdi. “Benzin doldurup geliyorum, uyumaya devam edebilirsin.” deyip indi arabadan.

Yiğit kapıyı kapatırken teninde kalan o sıcak dokunuş yüzünden dudaklarına huzurlu bir gülümseme oturmuştu Sude’nin. Yiğit’in yanında çocuk gibi hissediyordu. Başını koltukta geri yatırıp yarı açık gözüyle pompacıyla konuşan elleri cebindeki Yiğit’i seyretti. Ona hayran hayran bakarken içinde bir ses o hayranlığı dile getirmişti.

Hangi sevabımızın mükafatı acaba bu adam?...”

Birkaç dakika sonra benzin dolduğunda Yiğit arabaya tekrar binerek motoru çalıştırdı ve aracı hemen ötedeki otoparka çekti. Kontağı kapatıp derin bir nefes aldı, sonra yan koltuğa dönüp Sude’ye baktı. “Sıcak bir şeyler içer misin?”

Sude avuç içiyle gözlerini ovuşturmayı bırakıp ona döndü. Başını geriye yaslayarak bir an düşündü. Başı hâlâ gerideyken bakışlarını Yiğit’e çevirip onaylarcasına gözlerini yumdu.. Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. “Ama ben de geleyim.” dedi ve arka koltuğa uzanıp montunu aldı. “Otur otur bacaklarım uyuştu. Hem yüzümü falan yıkayayım, tuvalete gitmem lazım.” Emniyet kemerini çözüp kapıyı açtı ve dışarı çıktığında montu üzerine geçirdi.

Yiğit onun bu uykudan yeni kalkmış, mahmur ve çocuksu tavrı karşısında kendine direnmeye çalışıyordu. Sabahtan beridir Sude’nin bile isteye sınırlarını zorladığı yetmiyordu; bir de hiçbir şey için çabalamadığı, en doğal hâliyle bile kendisini bu duruma sokması Yiğit’in dengesini alt üst etmişti. Başını iki yana salladı iç geçirerek arabadan indi. Sude’ye doğru yürürken kapıları kilitledi.

Sude gecenin ayazı yüzüne çarpınca ürpermiş, soğuk havadan dolayı kıpır kıpır olmuştu. Durduğu yerde ufak ufak zıpladı. “Bayağı soğukmuş hava.”

“Gel şunu kapatalım.” Yiğit, Sude’nin yanına gelip montunun fermuarını ağzına kadar çekecekken son anda durdu. Fermuarın ipinden Sude’yi kendine çekip dudağına kısa ama içini ısıtan bir öpücük kondurdu.

Sude anlık gelişen bu hareket karşısında şaşıp kalırken, Yiğit çoktan fermuarı tamamen kapatmıştı. Sonra Sude’nin kısa sürede buz gibi olmuş elini tutup ısıtmak istercesine kendi cebine soktu ve markete doğru yürümeye başladı.

Marketin otomatik kapısı açıldığında içeriden yayılan kahve ve tost kokulu sıcaklık, ikisinin de yüzüne hafifçe çarptı. Sude içerinin o mayıştırıcı sıcaklığıyla gevşerken, "Sen kahveleri al, ben bir lavaboya uğrayıp geliyorum," deyip elini Yiğit'in cebinden çıkardı. Yiğit başını sallayıp duvarın dibindeki kahve otomatına yönelirken, Sude de marketin arka tarafındaki lavabolara adımladı.

Sude hemencecik işini halledip tuvaletten çıktı ve ellerini yıkarken aynadaki aksine baktı. Kaç saat uyuduğunu bilmiyordu ama gözleri hafiften şişmişti. Avcuna soğuk suyu doldurup yüzüne çarptı. Suyu kapatıp doğrulduğunda, saçlarını elleriyle kabaca düzeltip gülümsedi.

Lavabodan çıkıp rafların arasından geçip otomatın oraya döndüğünde, Yiğit çoktan iki karton bardağı makinenin altına koymuş, kollarını göğsünde bağlamış onu bekliyordu. Sude, adımlarını ona doğru yöneltti. Kahveyi beklerken başını Yiğit’in koluna yasladı.

İkisi de uzun süredir ilk defa bu kadar huzurlu hissediyorlardı.

Sude pek gardını indirmeyi sevmezdi. Çünkü hep kendini korumak, dikkat etmek zorunda kalarak yetişmişti. Şimdi kendisini ondan daha çok düşünen birisi vardı yanında. Sevildiğini; hatta belki hiç sevilmediği kadar sevildiğini biliyordu. Hissediyordu.

Yiğit gülümseyerek Sude’nin başını öptü ve birkaç saniye burnunu saçlarının içinde tutarak kokusunu çekti. Tekrar geri çekilmeden evvel bir defa daha öperek doğrulduğunda makine kahve hazır ikazını vermişti

Sude uzanıp kendisininkini otomattan aldığında Yiğit kendisi için de tuşa basmıştı. Beklerken Sude elini Yiğit’in yanağına götürüp başparmağıyla oradaki ince kesik izini okşadı. Yüzünde ciddi ama üzgün bir ifade oturmuştu. “Yeni mi yaptın bunu?”

“Sabah tıraş olurken ustura kesti biraz. Geçer hemen.” diye açıkladı. Biraz aceleci davrandığından eli kaymıştı ve yanağında ince, kısa bir kesik olmuştu. Kahvesini alıp Sude’ye doğru döndüğünde hâlâ yanağında duran elini tuttu ve avcunu öptü.  

Sude’nin yüzündeki ciddi ifade anında dağıldı, yerini yumuşak ve tatlı bir afallama aldı. “Sen beni böyle durup durup öpeceksen yandık Yiğit Efendi.” diye söylendi ama sesindeki tını hoşuna gittiğini ele veriyordu.

Yiğit gülümsedi. “Ben seni durup durup öpeceğim, sen de bundan şikayetçi olmayacaksın.” dedi kendinden emin bir şekilde.

Sude kaşlarını kaldırdı. “Olursam ne olacak? Belki ben o an sana küsüm, öpmeni istemiyorum…”

Göz ucuyla Yiğit, Sude’ye baktı ve sırıttı. “Yine de öpeceğim.” diye yeniden kendini savundu. O sırada çoktan marketten çıkmışlardı.

Sude kendi kadar inatçı olan bu adamı ilk defa bu şekilde susup kabullenmeye karar verdi o an. İkisi de geçmişte yaşananlardan, aralarına giren bunca mesafeden rahatsız vakit harcadıklarını kabul etmişken böyle bir itiraz sadece lafta oluyordu. İşin içine girdiklerinde ve dürüst olunduğunda ikisi de içten içe birbirini sebep yokken sarmak, doyasıya öpmek istiyordu.

Arabaya bindiklerinde bir süre sessizce oturup kahvelerini yudumladılar.

Yiğit ileriye, otoparkın boyası dökülmüş duvarına bakıyordu. Sude ise sırtını biraz kapıya biraz koltuğa yaslamış kafasını ise cama doğru yatırmıştı. Kahvesini usul usul yudumlarken bakışları Yiğit’in üstündeydi. Bu sessiz, gizli ve cüretkâr bir incelemeydi. Pek uzun olmayan saçlarını, yüzünün sert ama sadece ona döndüğünde yumuşayan kavislerini, ara ara kahveyi tutan kalın, damarlı ellerini ve çoğunlukla dudaklarını seyrediyordu.

Yiğit tabii ki üzerinde gezinen bu cüretkâr gözlerin farkındaydı. Yalnız bir adım bekliyordu. Sonrasında kendisini zapt edebilir miydi, bilmiyordu… Hatta Sude hakkındaki hiçbir şey konusunda kendisine ve sabrına güvenmiyordu.

Sude elindeki bardağın içinde kalan son yudumlarını tek seferde kafaya dikip ayağı altındaki çöp poşetine attı karton bardağını. Doğrulurken sabırlı bir iç çekti ve Yiğit’e baktı yeniden.

Yiğit de bardağını bitirdiğinde çöpe atmak için Sude’nin tarafındaki poşete doğru uzandı. Tam o sırada Sude de bardağı almak için ona doğru hamle yapınca, aralarındaki mesafe kısalmış iyice yaklaşmıştılar. Sude, bardağı Yiğit’in elinden alırken parmak uçları, kasıtlı denilebilecek bir yavaşlıkla Yiğit’in elinin tersine sürtünmüştü. Bu temas Yiğit’in kolundaki tüylerin diken diken olmasına yetti.

Sude bardağı poşetin içerisine bırakıp tekrar Yiğit’e döndüğünde, geri çekilmek yerine olduğu yerde kalarak yüzünü ona kaldırdı. Şimdi aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Birbirlerinin teninden yayılan mayıştırıcı sıcaklığı ve kahve kokan nefeslerini dudaklarının tam kıyısında hissedebiliyorlardı.

Yiğit yutkundu.

Sude’nin loş ışıkta daha koyu duran yeşil gözlerine bakakaldı. İçine bir avuç ateşi alıp savurmuş gibi göğsünde bir sıcaklık peydahlandı. Zaman durmuş, havadaki oksijen ciğerlerine yetmemeye başlamıştı.

Sude, o an kendini durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. İçinden ne gelirse onu yaptı. Önce elini yavaşça havaya kaldırdı ve yanağına koydu. Parmak uçlarıyla, yolunu çoktan ezberlemiş gibi usulca yüzünü severken elini çene çizgisinden boynuna doğru indirdi. Sude'nin kahveyle bile ısınmamış parmakları, Yiğit'in sımsıcak tenine değdiği an arabada, ikisi arasında oluşan gerilim elle tutulur, kıvılcım saçan bir hâle geldi.

Yiğit yeniden ama bu kez daha belirgin bir şekilde yutkunduğunda, ademelması Sude’nin elinin altında titredi. Nefesi titrek ve kesikti; gözleri, Sude'nin dokunuşunun ağırlığıyla saniyeliğine sabırla kapanıp açıldı.

Sude’nin bakışlarında gördüğü arsız istek, Yiğit’in en zayıf noktasıydı. Yıllardır Sude’nin içinde birikmiş, söylenmemiş sözler, inatlaşmalar ve bastırılmış bütün arzuları o yeşil harelerin içinde alev alev yanıyordu.

Yiğit, titrediğini bile fark etmediği elini Sude’nin ensesine yerleştirdiğinde Sude, kendi elinin altında yanan boynunun aksine, elinin soğukluğuyla hafifçe irkildi ama geri çekilmedi. Yiğit’in eli Sude’nin ensesindeki saçlarına doğru kaymış, onu avucunun içine hapsetmişti. Yiğit derin bir nefes aldı. Göğsünde birikmiş bütün bastırılmış duygularıyla, artık inceldiği yerden kopsun diyerek Sude’yi kendine çekti.

Önce dudakları birbirine teğet geçti. Sude’nin sabırsız, titrek bir iç çekişiyle birlikte, Yiğit dudaklarını onun dudaklarına açlıkla kapattı.

Sude büyük bir istekle karşılık verirken kolunu Yiğit’in omzuna sardı ve aralarındaki mesafeyi tamamen kapattı. Göğüsleri birbirine değerken kalpleri sanki birbirine karışacak gibiydi.

Yiğit’in kulakları heyecandan uğuldarken boştaki kolu Sude’nin beline sarıldı ve büyük bir güçle Sude’yi vites kutusunun üzerinden kendi kucağına çekti. Sude itiraz etmeden bedenini ona bıraktı; elleri Yiğit'in saçlarına karışırken öpüşleri daha da derinleşti.

Tam o anda, arabanın içinde ikisini de yerinden sıçratacak yükseklikte bir şarkı patladı radyodan.

“İS-MA-İL!”

İkisi birden nefes nefese, dudakları birbirinden ancak birkaç milim uzakta donakalırken şarkı aynı gürültüyle devam ediyordu. “İSMAİL KEL KAFANDAN SEN SUÇLUSUN!”

Yiğit uzanıp panikle, tek bir hareketle radyoyu kapattığında aralarında saniyelik, şok dolu bir bakışma oldu. Ardından ikisi de kendilerini tutamayıp büyük bir kahkahayı bastı.

Sude kendini geriye bırakıp bir kahkaha daha atacakken kafasını sertçe pencereye çarpınca Yiğit gülmekle ciddiyet arasında hemen başını yakalayıp kendine çekerek sarıldı.

“Sude’m iyi misin?” diye sorarken sarıldığı başını biraz kaldırıp çarptığı yere telaşla baktı. Ama Sude’nin hâlâ nefessizce ve omuzları sarsılarak güldüğünü görünce endişesi dağıldı.

“İyiyim iyiyim…” derken nefesini toparlamak adına başını Yiğit’in göğsüne bıraktı.

O şekilde bir süre kaldılar. Sude’nin başı Yiğit’in göğsünde, Yiğit’in başı ise Sude’nin başına yaslıydı. Yiğit, Sude’yi sıkı sıkıya sarmıştı. Dudaklarını arada bir Sude'nin saçlarına bastırıp kokusunu içine çekiyordu. Sude, kulağının hemen altındaki o güçlü, ritmik kalp atışını dinlerken gözlerini kapattı.

Yiğit, Sude’nin uyuduğunu fark ettiğinde yavaş hareketlerle telefonunu çıkartıp ikisinin bu hâlini fotoğraf çekti. Ekrana bakıp uzun uzun gülümsedi. Sonra telefonu sessize alıp kenara bıraktı ve kendisi de uykuya teslim oldu.

Sabaha karşı telefonlarında kurulu günlük alarmların çalmasıyla ikisi de gözlerini açtı. Sude telefonuna uzanıp aldı ve alarmı kapattı.  

---

Fethiye’ye yaklaştıklarında hava tam anlamıyla açmıştı. Güneş, arkada bıraktıkları dağların ardından çıkmaya başlamış, gökyüzü pamuğu andıran bulutlarla süslenmişti.

Yollar gece yağan çise yüzünden hafif ıslaktı. Zeytinliklerin arasında uzanan kıvrımlı yolları geçerken, Sude'nin gözleri dışarıya takılmıştı; minik bahçeli evler, duvarlarından taşan meyve ağaçları, etrafta dolanan birkaç kedi ve köpek…

Ve sonunda Yiğit, çocukluğunun sokağına saptı. Evin önüne geldiğinde motoru durdurdu, bir anlık sessizlikte sadece kuş sesleri duyuluyordu.

“Bu taraftaki.” diye gösterdi Yiğit. Onun da heyecanla içi kıpırdanıyordu.

Arabadan indiklerinde Yiğit, eve doğru baktığında balkonda nazlı nazlı dalgalanan Türk bayrağını gördüğünde gülümsedi.

“Yiğit?” diye emin olmayarak seslendi karşı komşuları.

Arkasına dönerek balkonda gördüğü komşularına baktı Yiğit. Elini kaldırdı. “Nasılsın Sıdıka Teyze?”

“İyiyim oğlum, izne mi geldin?” derken gözü arabadan inen Sude’ye kaydı. Yüzüne imalı bir gülümseme yerleşirken gözleri yeniden Yiğit’i bulmuştu.

Sude gülümseyerek başıyla selamladı Sıdıka’yı.

“Aynen birkaç gün buralardayız inşallah.” diye yanıtladı Yiğit.

“E uğrayın bir vakit bana da oğlum.” dedi ama bu kez sesi biraz daha neşeliydi. “Hem hanım kızımız da mahalleyi tanısın, değil mi?”

Yiğit, bir an Sude’ye göz ucuyla baktı. “Uğrarız inşallah.” dedi, hafif mahcup ama eğlenir gibi.

“Gelirler Sıdıka abla, gelirler. Ama önce ben bir doyayım yavruma.” diyerek bahçe kapısını hızla açtı Şule. Üzerinde çiçekli bir basma etek, başında derme çatma bağlanmış bir yemeni vardı.

Hepsinin bakışları Şule’den taraf döndüğünde, Şule yüzünde kocaman bir gülümsemeyle oğluna baktı. Oğluna bakarken gözleri doldu dolacak gibiydi ama o gülümsemeyi hiç bırakmadı.

Birkaç adım atıp kapıdan çıktığında, gözleri Sude’ye takılınca bir anda yön değiştirdi. Yiğit’e doğru yürümek yerine Sude’ye yaklaştı. Kollarını kocaman açtı.

“Hoş geldiniz kızım.” dedi yumuşak ama içten bir sesle ve hiç tereddütsüz sarıldı Sude’nin boynuna.

Sude, bu sıcacık karşılama karşısında önce bir afalladı. Bedeni anlık bir kaskatı kesildi. Titreyen kollarını usulca kaldırıp aynı içtenlikle sarıldı. “Hoş bulduk...”

Şule, Sude’yi bıraktığında ellerini yanaklarına götürüp sevgiyle okşadı. Gözlerinin içi gülüyordu. Başındaki yazmasını düzeltirken arkasından yanaşan oğluna döndü. “Benim yakışıklı oğlum, Yiğit’im…” deyip kedi gibi kendine sokulan oğluna sarıldı.

“Annem, nasılsın?”

“Nasıl olayım yavrum? Babanla sizi bekliyorduk.”

“Heyecandan evde malzeme bırakmadı. Bütün gece poğaça, börek, sarma ne bulduysa yaptı size.” diye katıldı konuşmaya İbrahim. Şikayetçi değildi, kendince eşine sataşıyordu. Bahçeden çıkarken yüzünde babacan bir tebessüm vardı.

Oğulları için istese dünyaları ayaklarına serecek kadar sevgi dolu insanlardı ikisi de. Şimdi bir de müstakbel gelinleri için heyecanlıydılar.

“Aman İbrahim,” derken göz devirdi Şule. “Bu çocuklar her gün anne yemeği yiyemiyor. Oralarda kim bilir neler yiyorlar?”

“Tamam bir şey demedim hatun.” deyip onu kızdırabilmenin keyfiyle güldü. Sude’ye baktı. “Hoş geldiniz kızım.”

Sude, hafifçe eğilerek elini uzattı. “Sude, efendim. Hoş bulduk.” derken kendisine uzatılan eli tutup öperek başına koydu.

“Efendim ne kızım, baba diyebilirsin.” Sude’nin sırtını pat patladı gülümseyerek sonra kendine yönelen oğluna sarıldı sıkıca. “Aslan parçası bu çocuk yahu, aslan!”

“Hadi hadi İbrahim. Yorgun zaten çocuklar kahvaltı etsin yatsınlar.” derken öne geçti Sude’nin koluna girdi gülümseyerek. “Kolay geldiniz mi kızım?”

“Geldik Allah’ın izniyle…” Ağzı ‘anne’ diyecek gibi açılır oldu sonra emin olamadan geri kapandı. Nasıl hitap edeceğini şaşırmıştı. Anne kelimesi, Sude'nin dudaklarına o kadar yabancıydı ki... Onu doğururken canından olan kadına hiç seslenememiş, bu kelimeyi hep içinde tutmak zorunda kalmıştı. Şimdi birine "anne" demek, oldukça zor geliyordu.

Anladı Şule. “Anne de kızım, anne.” İçtenlikle gülümserken gözleri şefkatle gülüyordu. Sude’yi rahatlatmak istiyordu. İkisi önden ilerleyip giriş merdivenlerine varmışlardı bile. Kapıdaki anahtarı çevirirken Sude’ye baktı. “Bana bak sen benim bu oğlumu seviyor musun gerçekten? Alacak mısın kendine?”

Şaşkınca güldü Sude. Babasıyla bavulları alıp bahçeye daha yeni giren Yiğit’e kaydı gözü. Sonra tekrar Şule’ye baktı. “Çok seviyorum… anne,” derken utanmıştı. Anne kelimesini ise ilk defa samimiyetle birine söylemişti. Garipti ama güzeldi.

Şule bir an sustu. Oğlunun Sude’yi ne kadar sevdiğini zaten biliyordu. Başını iki yana salladı gülerek ve kapıyı itip açtı. “Hoş geldin evinize yavrum.” deyip kenara çekildi ve Sude’nin geçmesini bekledi.

Sude ayakkabılarını çıkartarak içeri girdi. Yüzüne ilk çarpan, sanki çocukluğun içinden kopup gelen ıspanaklı börek ve soba isi karışımı bir kokuydu. Karnı guruldadı. Montunu çıkartıp girişin hemen yanındaki portmantoya astı ve elleriyle oynayarak ufak adımlarla içeri ilerledi. Arada arkasına dönüp Yiğit’i kontrol etti. Utanmıştı.

Beyaz ahşap, camlı bir kapıdan içeri girdi Sude. Bir tarafta ahşap bir yemek masası, üzeri kahvaltılıklarla donatılmış hazırlanmıştı. Şule hemen üzerlerine örttüğü bezleri kaldırdı. Öbür tarafta oturma takımı ve hemen karşısında ise bir soba vardı.

“Yiğit geç otur anneciğim, hadi. Baban halleder sonra bavulu mavulu,” diye aceleyle çekiştirdi oğlunu.

Yiğit gülerek annesinin onu çekiştirmesine ve oturtmasına izin verdi. Eskiden olsa şikâyet ederdi ama şimdi bu şefkati ve ilgiliyi özlüyordu. Yanındaki sandalyeyi çekti ve Sude’ye göz kırparak gelip oturmasını işaret etti.

O sırada İbrahim sobanın üzerinde demlenmeye bırakılmış çayı aldı ve masanın köşesindeki bardaklara doldurdu. Herkese bardaklarını verdiğinde o da eşinin yanında yerini almıştı.

Şule büyük bir huzurla iç çekti ve ikisinde bakışlarını gezdi. Sonra bakışları ikisinin de önceki görevden edindikleri birkaç yara izine takıldı, yüzü asıldı. Sormadı. Zaten biliyordu. “Ne kadar kalacaksınız. Belli mi?”

Büyük bir iştahla ağzına bir şeyler tıkıştırıyordu Yiğit. Burnundan nefeslendi ama ağzı dolu olduğu için cevap veremedi.

Sude’nin ağzından ufak bir kıkırtı döküldü onun bu açgözlü halini seyrederken. Sonra Şule’ye baktı ve Yiğit yerine cevap verdi. “Birkaç gün buradayız gibi. Belli bir tarih aralığı verilmedi ama komutanlarımız dinlenmemize izin verecek anladığımız kadarıyla.”

“Kimsede bir zarar yok değil mi?” diye endişeyle sordu İbrahim.

Başını iki yana salladı Yiğit o sırada ağzındakinden kurtulmuştu. “Yok yok. Herkes iyi durumda Allah’tan.”

“Ayağınıza taş değmesin. Çok dua ediyoruz hepiniz için.” derken gözleri buğulanmıştı Şule’nin.

Yiğit annesinin sesindeki kırılmadan dolayı anlamıştı. Uzanıp yanağını sevdi.

“Karnınızı iyice doyuruverin sonra doğru yatağa. Dinlenin güzelce. Akşam da meydanda kermes var, Sude kızımı oraya getir.”

“Emredersiniz komutanım.” deyip güldü Yiğit. Ortamın hüzünlenen havasını yumuşatmak istedi.

Sonraki birkaç saat boyunca ev sessizliğe gömülmüştü. Şule ve İbrahim, ikisi rahat uyuyabilsin diye sessizce evden çıkıp komşularına gitmişti. Akşam yavaş yavaş çökerken okuldan dönen çocukların neşeli sesleri sokağı doldurmaya başlamıştı. Kapının önünde oynayanların kahkahaları, odanın camından içeri süzülen yumuşak günbatımı ışığıyla birlikte yankılandı. Bu seslerin arasında ilk kıpırdanan Yiğit oldu.

Yüzüstü yatıyordu. O sırada okunan akşam ezanından hemen sonra gözlerini açtı, başını hafifçe kaldırdı. Dışarıdaki gürültüye kulak kabarttı. Sonra yavaşça döndü, döşekten doğruldu. Gözleri, hemen yanındaki yatakta yorganın altına gömülmüş Sude’yi buldu.

Sude, yastığa sıkıca sarılmış, saçları yüzüne dağılmış, dudakları hafifçe aralıktı. Üzeri yarı açık, yarı kapalıydı. Derin uykunun güvenli kıyısında bir yerdeydi hâlâ. Yiğit gülümsedi. Bir an sadece öylece durdu, onu izledi. Sonra eğilip yanağını hafifçe öptü, ama Sude hiç tepki vermedi.

Kendi kendine güldü Yiğit. “Bu ne derin uykudur…” diye içinden geçirirken aklına bir şey geldi. Gözleri yaramazca parladı.

Açıktaki ayağına takıldı gözü. Sinsice yaklaştı, işaret parmağını uzatıp ayağını hafifçe gıdıkladı.

Sude birden homurdandı, ayağını hızla çekti. Gözlerini açmadan, sesi boğuk ve uykulu bir tehdit savurdu. “Yiğit, o ayağımı ağzına sokarım. Bir dur be adam!”

Yiğit kahkaha atarak yerden doğruldu, yorganın kenarından tuttu, çeker gibi yaptı. “Sen var ya… Aldatıyorsun beni! Kıskanıyorum.” dedi ciddi bir tavır takınarak.

Sude göz kapaklarını araladı, kaşlarını çatmıştı. “Ne?” dedi, sesi hâlâ uykulu.  

“Almışsın yastığı koynuna uyuyorsun. Ben de şuracıkta yerde yatıyorum.” diye tatlı bir sitemle açıkladı Yiğit.

Göz devirdi Sude.

“Alamadın mı uykunu daha?”

“Aldım da insan gibi uyandırmıyorsun ki!” diye huysuzca söylenmeye devam ederken yatakta doğruldu. Dağılmış örgüsünden kurtulmuş saçlarını yüzünden geriye itti.

“E öptüm ya.”

“Ne öpmesi? Ben hatırlamıyorum.”

“Bazen beni gerçekten korkutuyorsun ciddiyetinle biliyor musun?”

“Kork zaten.” derken artık tamamen ayılmıştı. Kaşları havaya kalktı, yüzünde alaycı ama tatlı bir ifade belirdi ve gülmeye başladı.

“Hazırlanıp meydana gidelim mi?”

Sude göz ucuyla baktı. “Başka bir seçenek bırakacak mısın?”

Yiğit keyifle başını geriye itip kısa bir ‘cık’ sesi çıkarttı.

“O zaman ne soruyorsun?”

“Hadi hadi,” derken Sude’nin üzerindeki yorganını açtı Yiğit. “Demek ayağını ağzıma sokacaksın ha?”

“Lafın gelişi.”

“Ha bir de cidden sokuver.”

Sude önce çıplak ayaklarına baktı sonra Yiğit’e. “Tiksiniyor musun lan benden?”

Yiğit hiç düşünmeden, gayet net bir sesle yanıtladı. “Köpeğin olurum.”

Bir saniye sessizlik çöktü. Sude bu ani itiraf karşısında şaşkın bir kahkaha attı. “Hadi lan oradan az önce öyle söylemiyordun.” deyip ayaklandığında hafifçe itekledi Yiğit’i. Odanın girişine bırakılmış bavulunu yatırıp açtı.

“Annemlerin yanında niye böyle dilli değilsin acaba?” diye söylendi Yiğit arkasından.

“Seni duyuyorum!” diye hemen cevap verdi Sude.

“Duy diye söyledim.”

“Hadi çık üstümü giyineyim, gidelim.” derken elinde bir pantolon ve kazakla çöktüğü yerden ayaklandı.

“Çıkmayayım?”

Sude arkasına döndü, kaşlarını kaldırdı. “Niye ödüllendireyim seni?”

“Çünkü ben senin sevgilinim, beni çok seviyorsun ve bence hak ediyorum.”

Sude gözlerini devirdi ama dudaklarının kıyısında bir gülümseme vardı. “Hiçbir bok hak ettiğin yok. Ukalasın, kendini beğenmişsin. Ama…” dedi, elindeki kıyafetleri yatağa bırakıp Yiğit'in gözlerinin içine bakarak. Sesi hafifçe yumuşadı, o dik başlılığını bir saniyeliğine yitirdi. “…doğru. Seni çok seviyorum.”

Yiğit yanına gelip durdu. “Nasıl… anlamadım?”

“O patlamadan sonra kulakların hasar mı aldı senin? Bir doktora görün yeniden.” dedi alayla Sude.

“Bilmiyorum vallahi, ama ne dediysen duymadım.”

“Hiçbirini mi anlamadın?”

“Birazını anladım galiba…”

Sude dudaklarını büzüp başını iki yana salladı. “Üç kağıtçısın Yiğit.” dedi göz devire devire.

“Demezsen çıkmam.”

“Sana gücüm yetmez mi sanıyorsun sen ya… Çıksana!” diye çıkıştı Sude, yalandan bir sinirle üzerine yürüyerek.

Yiğit homurdanarak uzaklaştı. “İnatçı…”

Tam kapıdan çıkacakken arkasından Sude’nin sesi duyuldu. “Seni seviyorum.”

Zaferle kocaman gülümsedi Yiğit. “Ben de seni seviyorum.”

Hazırlanıp dışarı çıktıklarında baharın ilk kırıntılarını hissettiren tatlı tatlı bir rüzgâr esiyordu. Uyanmalarına sebep olan çocuklar artık etrafta değildi. Güneş gitmiş hava mor ve lacivert arası büyüleyici bir tondaydı. Mahallenin meydanı Yiğit’in evlerine yakındı, bu yüzden kermesin müzik sesleri ve kalabalığın uğultusu birkaç binanın ötesinden duyulabiliyordu.

Yiğit, Sude’nin elini tuttu.

İtiraz etmedi Sude bu hareketine, hatta parmaklarını onunkilere sıkıca kenetledi.

Sokağın köşesini döndüklerinde meydandaki ışıklar ve kalabalık ortaya çıkmış, müzikler artık daha net duyuluyordu. Stant stant tezgahlar kurulmuş; el yapımı takılar, kıyafetler ve yiyecekler satılıyordu.

“Ooo Yiğit!” diye heyecanla seslendi standın arkasından Yiğit’in yaşlarında bir erkek.

Yiğit sesin geldiği tarafa baktığında arkadaşını tanıyarak gülümsedi ve o tarafa yöneldi. “Emir, nasılsın?” deyip Emir’in tokalaşmak için uzattığı elini tuttu. Kafalarını tokuştururken ikisinin de keyfi yerindeydi.

“Vallahi okul bitti yerleştik buraya temelli.”

Sude, Yiğit elini bırakmak zorunda kaldığında hemen önünde, Emirlere ait olan tezgahtaki takılarla oyalanmaya başladı. Yiğit göz ucuyla ona baktı sonra Emre’nin yanındaki kadına döndü.

“Düğününüze gelmeyi çok istedim ama bizim işler, malum… İzin çıkmadı, kusuruma bakma.” diye mahcup bir şekilde açıkladı Yiğit.

“Olur mu öyle şey Yiğit, biliyoruz biz seni. Sorun yok. Canın sağ olsun da gerisi hiç önemli değil.” deyip Sude’yi gösterdi imayla.

“Eyvallah,” dedi Yiğit, ardından omzunun hemen yanındaki Sude’ye döndü. Hafifçe gülümsedi. “Sevgilim, Sude.”

İsmini işittiğinde Sude başını takılardan kaldırıp onlara baktı ve gülümsedi. “Memnun oldum…” deyip Yiğit’e baktı ismini bilmediği için.

“Memnun oldum…” deyip bir an Yiğit’e baktı ismini bilmediği için.

“Emir,” dedi Yiğit hemen, sonra Emir’in eşini gösterdi. “Sıla’ydı galiba…”

Sıla içten bir gülümsemeyle elini uzattı. “Sıla. Memnun oldum, Sude.”

Sude elini uzatıp sıktı. “Ben de çok memnun oldum.” Sonra, diğer elindeki yeşil akik taşlı yüzüğe bir kere daha baktı. Dudaklarını belli belirsiz büküp yüzüğü yerine bıraktı. Yiğit bunu fark etti ama ses etmedi.

“Yine görüşelim inşallah Emir,” dedi Yiğit. “Annemler bekliyor yanlarına geçelim.”

“Allah’a emanet kardeşim.” diye uğurladı Emir.

Sude’nin aklı biraz yüzükte kalmıştı ama günlük hayatında takamayacağını bildiğinden almak mantıklı gelmemişti. Sessizce iç çekti.

Biraz ilerlediklerinde Şule ve komşusu Sıdıka'nın oturduğu masayı gördüler. “Hah geldi benimkiler.” demek için Sıdıka’ya eğildi Şule. İkisi de nazara karşı yalandan yakalarına tükürdü. Maşallah Şule, bunlar bir başka ya…” dedi Sıdıka, dudaklarının arasından dualar fısıldarken gözleri Yiğit ve Sude’ye çevriliydi. “Maşallah, maşallah. Allah’ım nazarlardan korusun ya Rabbim…”

“Âmin Sıdıka’m, âmin,” diye iç geçirdi Şule, başıyla onaylayarak.

Şeyma oturduğu yerden başını çevirdiğinde konuşmaların hedefinin kim olduğunu görmek istedi.
Yiğit’i görür görmez göğsünde belli belirsiz bir kıpırtı hissetti. Ama sonra, elini sımsıkı tuttuğu Sude’yi fark ettiğinde o kıpırtı yerini ani bir soğukluğa bıraktı.

Bakışlarını hızla Sude’ye kaydırdı, tepeden tırnağa süzdü onu. Kısa bir bakıştı ama içinde asit gibi sessizce kaynayan bir kıskançlık gizliydi.

Hani bu erkek Fatma’dan ayrılmıştı… düşüncesi beyninde yankılandı. İçini bilinmez bir öfke kapladı.
Çaktırmadan saçlarını düzeltti, oturuşunu toparladı. Ceketinin kolunu çekiştirip yüzüne sahte bir tebessüm yerleştirdi.

Sude ise Şule ve Sıdıka’yı görünce yüzünde kocaman bir gülümsemeyle selam vermeye niyetlenmişti ki, tam o an arkalarında oturan tanıdık simayla yüzündeki gülümseme öylece asıldı kaldı. Midesinde taş gibi oturan bir sıkışmayla, zorla dudaklarını kıpırdattı. Ama o an, zihni çoktan oradan uzaklaşmıştı. Şeyma’yı tanırken derinlerde bir yerde eski bir yaranın kabuğu çatladı.

Ablasının evinde daha fazla kalmaya dayanamayınca elindeki adresle kalkıp Muğla’ya gelmişti Sude. Yiğit, canın sıkıldığı vakit hiç düşünme gel demişti. Sude de o gün ona sığınmaya gelmişti. Bir elindeki adrese bir sokağın tabelasına baktı. Uyuşuyordu.

Yiğit’e gitmek ona iyi gelecek gibiydi. Bugünlerde yalnız onun yanında rahat ve güvende hissediyordu. Yalnız ona duygularını en şeffaf haliyle açabiliyordu. Bu yüzden hiç sorgusuz, onun lafına güvenerek çıkıp gelmişti buraya kadar.

Gözüyle evlerin numaralarına bakarken ötede bir aracın içinden inen Yiğit’i görmesiyle durmuş. Yüzündeki durgunluk silinmiş, içi ısınmıştı. Gülümseyip adımlarını hızlandırmıştı ki yanına bir gelen kız, Yiğit’in elinden poşetleri alırken Yiğit’in dudağını öpmüştü.

O an donup kalmıştı Sude. Bir anda, göğsüne yayılan sıcaklık yerini buz gibi bir sıkışmaya bırakmış, "Ablam gibi olmayacağım, aldatılmayacağım," diyerek gözlerini kaçırıp arkasını dönmüştü. Elindeki adres kâğıdını avucunun içinde buruşturarak oradan kaçmıştı. İşte o gün Yiğit'i öpen o kız, şimdi tam karşısında oturuyordu.

Sude, birkaç saniyeliğine dalmış, gözlerini yerdeki taşlara sabitlemişti. Ta ki, Yiğit’in beline doladığı kolu, onu o sıkışıp kaldığı düşünceleri içerisinden çekip çıkarana kadar. Başını kaldırdığında Yiğit’le göz göze geldi. Bakışları yumuşaktı. Sude hafifçe gülümsedi. Yiğit, yanağını onun başına yasladı.

“Yüzük var mı yüzük, Yiğit Efendi?” diye sordu Sıdıka gözlüğünün üstünden bakarak. Elinde ince tığ ile yazma kenarlarına oya yapıyordu.

“Bunu soran ikinci kişisin Sıdıka anne. Yeminle yarın gidip alacağım.” dedi Yiğit gülerek.

“Ben Sude’yi alacağım oğluma zaten. Başka oluru yok.” dedi Şule gülerek.

“Ortalıkta hep bir söylentisi dönüyordu, o kız sensin demek.” diyerek konuşmalarının arasına girdi Şeyma. Sude’yi yalandan bir gülümsemeyle süzdü. Başını iki yana salladı, gözlerini devirmeye yakın bir ifadeyle “Ben daha farklı biri hayal etmiştim nedense.” dedi.

Şule ve Sıdıka tam o sırada sessizleşti. Havada kısa bir gerilim belirdi. Mahallede tanıdık olan neredeyse herkes Yiğit’in çocukluk arkadaşı olan bu kızın, Yiğit’e karşı duygularının farkındaydı.

Sude’yse yıllar önce yaptığı hatanın farkındaydı. O gün kaçmamalıydı. Gülümsedi. Duruşunu hiç bozmadan bakışları doğrudan Şeyma’nın gözlerine saplandı. “Hayal kırıklığına uğramışsın gibi bir halin var.”

Şeyma, dudaklarını birleştirip burun kıvırdı. “Yani... Biz Yiğit’le küçüklükten beri tanışığız. Denize falan giderdik, oradan biliyorum. Eskiden daha…” derken yalandan bir kelime arayışına girmişti. Söylemek istediklerini Sude’yi en incitebileceğini sandığı şekilde planlamıştı zaten. Göz ucuyla Sude'nin üstünü başını yeniden süzdü.  “Nasıl desem, daha kadınsı tiplerden hoşlanırdı.”

Sude bu sefer güldü. Gülüşünde öfke değil, küçümseme vardı. “Kadınsılığı dış görünüşe indirgiyorsan... evet, hayal kırıklığını anlayabiliyorum.”

Yiğit araya girmeye yeltendi ama Sude’nin devam etmesi onu durdurdu.

“Ama sana bir şey itiraf edeyim mi? Ben de senin yerinde olsam beni kıskanırdım.” Yiğit’e çevirdi bakışını bir anlık sonra yeniden Şeyma’ya baktı. Alaycılığı iyice ortaya çıkmıştı. “Yiğit gibi harika biriyle olmak eminim her kızın hayalidir.”

Şeyma, beklemediği bu cevap karşısında ne diyeceğini bilemedi. Afallamış bir ifadeyle yüzü dalgalandı. Kısa bir kahkaha attı, ama sesi boğuktu. “Aa, yok canım… Ben senin neyini kıskanayım?” Başını çevirdi. “Deli mi ne?” dedi ağzının içinde.

Şule, bakışlarını Şeyma’ya çevirdi. Her zamanki güler yüzü yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Ama ağzını açıp hiçbir şey söylemedi. Lafını Sude’den aldığını biliyordu.

Yiğit boş bulduğu bir sandalyeyi gözüne kestirdiği gibi kapıp annesinin yanına bıraktı.

Şule, Sude’ye baktı ve gülümseyerek eliyle sandalyeyi pat patladı “Gel annem.”

Sude Yiğit’e baktı. Yiğit başıyla sandalyeyi işaret etti. “Sen geç, ben bir lavaboya gidip geleceğim hemen.”

“Tamam.” deyip Şule’nin yanına oturdu.

Sıdıka sessizce Şeyma’yı seyrederken hafifçe ona eğildi. “Bak kızım, nazar gözle de olurmuş kalple de... Hakkında hayırlısını dilemek lazım.” diye nasihatte bulundu iğneleyici bir tonda.

Şeyma dudaklarını büküp sandalyesine daha da gömüldü. Tepki vermedi ama suratındaki renk değişmişti. Bozguna uğramış bir vaziyette gözlerini kaçırdı.

Sıdıka dönüp Sude’ye baktı. “Sen de askermişsin öyle mi kızım?”

Gülümsedi Sude. “Öyle Sıdıka teyzeciğim. Yiğit’le aynı timdeyiz.”

“Oy maşallah size ya, Allah’ım nazardan, kötülükten sakınsın sizi.” deyip sustu birkaç saniye. Sonra merakla baktı yeniden Sude’ye. “Nerelisin kız sen?”

“Rizeliyim.”

“Ne güzeldir oralar şimdi.”

“Gittiniz mi daha önce?” diye merakla sordu Sude.

“Gençlik vaktinde Sercan amcan, eşim yani, götürmüştü. O zaman çok sevmiştim ama bir daha nasip olmadı.”

Gülümsedi Sude. “Gelirseniz başımız üstüne Sıdıka Teyze.”

Güldü Sıdıka. Uzanıp Sude’nin dizini sevdi. “Sağ olasın güzel kızım benim.”

Sude çaktırmadan gözüyle etrafta Yiğit’i ararken yeni bir soru yöneltti Sıdıka. “Nasıl tanıştınız bizim kara oğlanla?”

“Biz aynı dönem akademideydik. Orada tanıştık.”

“Yiğit’i epey süründürdün ama.” dedi Şule keyifle kıkırdarken. Açıkça oğlunu bu hale getirip, çabalara boğan kızın şimdi yanında müstakbel gelini sıfatıyla oturması hoşuna gidiyordu.

“Öyle demeyelim … Ben zaten oldukça pişmanım. Vaktimizi öyle saçma öyle çocukça bir huyla harcadım ki…” Elleriyle oynadı çocuk gibi.

“Olması gereken buymuş demek ki. Bak şimdi nasıl birbirinizin gözüne bakıyorsunuz. Olan her şey için kendimizi suçlarsak hayat geçmez güzel kızım.” diye yumuşak bir sesle araya girdi Şule. Sude’nin yüzüne düşen perçemini kulağının arkasına itti gülümseyerek.

Sıdıka başını salladı. “Yiğit serttir ama kalbi pamuk gibidir. Onun yanında dik durabilecek biri lazım zaten. Elinin hamuruyla oğlanın gölgesine sığınacak biri değil.” derken başını oyasından kaldırıp Sude’ye baktı. “Hem senin duruşun başka be kızım. Gözünde öyle bir şey var ki… Hani Allah korusun dağda bir şey olsa Yiğit değil, sen onu koruyacak gibisin.”

Gülüştüler. Sude hafifçe başını öne eğip “Vallahi gözümüz hep birbirimizin üstünde Sıdıka teyze.”

“İkiniz de birbirinize yoldaş olun, gerisi gelir. Gerçek sevdada, biri düşerse öteki çeker yukarı.” deyip oyasına geri döndü.

O sırada çalan hareketli müzik sesi birkaç saniyeliğine kesildi. Meydandaki uğultu durdu. Herkesin kulağı bir anda açığa çıkan sessizliğe kesildi. Ardından tok bir davul sesi yükseldi.

Güm.

Sonra bir daha. Her biri, yeri değil yüreği titreten cinsten.

Güm. Güm.

Ardından zurnanın uzun, hüzünlü sesi doldu havaya. İçinde hem bir ağıt hem de bir gurur vardı. Dinleyen herkes, iradesi dışında başını sesin geldiği yöne çevirdi.

Sude başını çevirdiği vakit biraz ötede, tam karşısında Yiğit’i mavi bir zeybek yeleği giymiş vaziyette gördü. Davul tokmağı sanki doğrudan kalbine vuruyormuş gibi nefesi tekledi.

Yiğit ritmi beklerken Sude’nin gözlerine dikkat kesilmiş bekliyordu. Dudaklarında inceden bir sırıtış belirir gibi oldu ama hemen ciddi ifadesini geri kazandı. Göğsü dimdik, başı yüksekte, adımları ağır ama kendinden oldukça emin bir şekilde ilerledi ortaya.

“Hayatı boyunca hep tek başına savaşmış, yalnız ağlamış ve kendini kimseye yaslamamış benim güzel sevgilim,” diye geçirdi içinden Yiğit. Gözlerini, bunca mesafeden bile parıl parıl parladığını görebildiği o yeşil harelere adeta mühürlemişti. “Bak bana. Eğilmeyen başımın, bükülmeyen dizimin yalnız senin önünde nasıl teslim olduğuna bir bak.”

Zurna sustu. Yine bir saniye sessizlik oldu.

Yiğit tam meydanın ortasında durdu. Topuklarını yere sağlamca bastı. Topuklarının yeri döver gibi çıkardığı ses, zurnanın tekrar yükselmesiyle ahenk buldu. Kollarını bir kartal gibi iki yana açtı, göğsünü ileri verdi. Başını hafifçe öne eğdi.

Sonra bir adım attı. Ardından bir diğerini… Adımları ağır, ölçülü, kararlıydı. Omuzları titredi, kolları döndü. Ayak uçları yere dokundu, başı bir kez yana eğildi.

Ve sonra…

Bir dizini yere koydu. Sağ avucunu yere indirdi, toprağa bastı. Sanki sadece o bahçeyi değil, yaşadığı her şeyi; memleketi, timini, geçmişini ve şimdi karşısında oturan kadını o hareketle selamladı.

Parmaklarını toprağa bastığı yerden kaldırırken, avucunu sırasıyla göğsüne, dudaklarına, ardından başına götürdü. Gözleri ise sadece Sude’deydi. Başkası yokmuş gibi, dünya küçülmüş ve yalnızca ikisi etrafında dönüyormuş gibi.

Sude, gözlerine yaş yürüdüğünü fark etti. Boğazı düğüm düğüm olmuştu. Ne gülümseyebildi ne bakışlarını kaçırabildi. Yiğit bu dansı bir şov için değil, Sude'nin yaralı kalbine bir güvence vermek için oynuyordu. "Benimleyken artık savaşmana gerek yok, kalkanlarını indirebilirsin, ben senin yerine de omuzlarım dünyayı." diyordu sessizce. Yiğit o an, sadece zeybek oynamıyor; sevgisini, bağlılığını, hürmetini susarak ilan ediyordu. Ve bu, onun için binlerce kelimeden daha anlamlıydı.

Yiğit ayağa kalktı yeniden. Omuzlarını geniş açtı. Gövdesini bir kuş gibi öne saldı. Zurna coşarken ayakları bir sağa, bir sola kırıldı. Sonra döndü. Başını hiç eğmeden, alnı açık, gözleri diri bir şekilde dönüp bir adım daha attı.

Oyun biterken herkesin gözünde bir gurur, bir hüzün, bir hayranlık oluştu. Ama hiç kimse, Sude kadar derininden hissetmedi o bakışları. Her adımda onun için yürünmüş bir yol, her dönüşte onun için savrulmuş bir rüzgâr vardı.

---

Sude elleri ceplerinde, ağzı burnuna kadar montunun yakası içerisinde huysuz bir ifadeyle yolu seyrediyordu. Gözkapakları hâlâ tam açılmamıştı. Tüm bedeni hâlâ yatakta olmayı istiyordu ama Yiğit sabahın köründe onu dışarı sürüklemeyi başarmıştı. Göz ucuyla Yiğit’e baktı.

“Daha karga bokunu yemeden uyanmamızın önemli bir sebebi var mı?”

“Var tabii ki.” dedi Yiğit sakince, gözünü yoldan ayırmadan.

“Evet, dinliyorum ne o mantıklı sebep?”

“Sürpriz. Söyleyemem.”

Sude sabır dileyerek iç çekip önüne döndü. Camdan dışarıya, soluk maviye çalan sabah alacakaranlığına baktı. İçinde uyanmakta direnen sinirli bir iç ses hâlâ homurdanıyordu.

Yiğit elindeki termosu höpürdetti, ardından göz ucuyla Sude’yi süzdü. O ufacık tepkiyi bekliyordu; göz devirmesi, mırıldanması, sinirli bir iç çekiş… Ve onu güldürecek anı kolluyordu. Gülümsedi.

“Güneş uyanmadan yola çıkanlar, günü fethedermiş.” dedi bilmiş bir şekilde. Sonra termosu Sude’ye uzattı.

“Kim diyor bunu?” dedi Sude, gözlerini kısmış bir şekilde ona bakarak. Termosu alıp bir yudum aldı.

“Götümden uydurdum, nasıl?” deyip güldü Yiğit.

Sude de bu lafın üzerine dayanamayıp güldü.

“Geri zekâlısın.” Bir yudum daha aldı çaydan. “Güneşi bilmem ama ben uykumu almadan uyanınca günü falan fethedemiyorum.”

Yiğit marinaya doğru direksiyonu kırdı ve arabayı kısa bir süre sonra durdurdu.

Sude neden geldiklerini anlamaya çalışırken Yiğit çoktan kemerini çıkartmıştı. Sude’ye baktı.

“E geldik?”

“Ne yapacağız burada?” dedi Sude, bakışlarıyla iskeledeki tekneleri süzerken.

“Ne yapmak istersin bir tanem?” deyip sırıttı Yiğit.

Sabırla iç çekti Sude. “Yiğit…”

“Canım,”

“Elimin tersinde duruyorsun. Sana buradan bir çakarım, o vakit ne istediğimi görürsün bir tanem.”

“Ha bir de ben kendimde değilken beni kötü emellerine alet edeceksin öyle mi anlıyorum ben?” Ellerini vücuduna sardı. “Aklım yerinde olmadan olmaz. Her anını hatırlamalıyım.”

Sude ağzını açacak gibi oldu, sonra vazgeçti ve kemerini çıkarttı. “Sabah sabah bu enerjinin kaynağı ne ki acaba?” diye mırıldandı kendi kendine.

Marinada bir sessizlik hâkimdi. Dalgalar iskeleye usulca vuruyor, rüzgâr ince bir uğultuyla kulaklarının içine doluyordu. Henüz güneş doğmamıştı ama gökyüzünün rengi usulca açılıyordu.

Yiğit, Sude’nin elinden tuttu ve çocukça bir heyecanla çekiştirdi. Küçük motorlu bir teknenin önüne getirdiğinde cebinden anahtarı çıkarttı.

“Yiğit,” dedi şüpheyle. “Açılmayacağız değil mi?”

Yiğit bir hamlede tekneye atlayıp elini uzattı. “Korktuğunu söyleme bana Karadeniz kızı…” Yüzündeki alaycı ifadeyi sildi ve elini salladı. “Gel hadi, güven bana.”

“Sana güveniyorum ama denize güvenmiyorum.”

“Ohoo yazın ne yapacağız Sude Hanım?”

“Ne için?”

“E yazın yüzmeyecek misin benimle?”

“Yüzmeyeceğim.” deyip kollarını göğsünde birleştirdi. Burnunu kıvırdı.

Yiğit, sabrının tükendiğini hissettiği an abartılı bir iç geçirdi ve Sude’yi montundan kavradığı gibi tekneye çekti. Dengesi bozulan Sude bir çığlıkla Yiğit’in kollarına düştü. O anın ürkekliğiyle gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Yavaşça yere indirdi Yiğit. Bununla birlikte Sude sert bir şekilde koluna vurdu. “Yiğit!” dedi dişlerini sıkarak. “Ödüm koptu, salak mısın sen ya?!” Sonra gıcırtılarla hafif hafif sallanan tekne yüzündeki öfkeli ifadeyi tedirginliğe bırakır gibi oldu.

“Bana baksana sen,” dedi Yiğit. Sude yeniden gözlerindeki kıvılcımları alevlendirerek ona dikti bakışlarını. “Tamam o bakışla bakma. Düzgün bak.” deyip güldü.

Yiğit, Sude’ye sarılan ellerinden birini yüzüne götürüp yanağını okşadı. “Ben seni hiç bıraktım mı?”

Bir anlığına sessizleşti Sude. Bakışlarındaki öfke tamamen giderken başını usulca iki yana salladı. Yiğit’in elleri onun hep üstündeydi. Küslerken de şimdi de…

“Korkma, tadını çıkart. Ben buradayım ve senin düşmene de zarar görmene de asla izin vermem.” Alnını öptü. “Hadi gel.” dedi usulca, onu teknenin bankına oturtarak.

Yiğit içeride bulduğu bir şalı alıp Sude’nin omzuna sardı, önünde düğümledi. Ardından motoru çalıştırdı.

Tekne kıyıdan uzaklaşırken Sude yüzüne çarpan tuzlu rüzgârı hissetmek için gözlerini kapattı. Denizden oldu olası korkuyordu.

İç çekip gözünü hafifçe araladı ve arkası dönük bir şekilde dümeni tutan Yiğit’e baktı. Yiğit onu her anlamda yumuşatıyor, şekillendiriyordu. Bu zamana kadar kendini korumak için edindiği o sert kabuktan usulca, zarar vermeden çıkarıyordu. Dünyasını göstermeye, o dünyaya Sude’yi katmak için çabalıyordu. Sude inatçıydı ama Yiğit ondan da inatçıydı. Özellikle de Sude söz konusu olduğunda gözü kara ve başı dikti. Karşısında Sude bile olsa duruşu buydu.

Sude bu durumdan şikayetçi değildi. Yalnız arada korkuyordu. Bu kadar sevgiden, bu kadar güvende hissetmekten zarar gelir miydi, bilmiyordu. Bilinmezlikse onu korkutuyordu.

Sude uzaklaşan kıyıya baktı. İskele, kayalıklar ve yukarıya doğru uzanan şehir henüz hâlâ sabah sisiyle kaplıydı. Teknenin hızlandıkça yarattığı rüzgâr saçlarını uçuşturuyor, içindeki deniz korkusu yerini yavaş yavaş garip bir sükunete teslim ediyordu. Dümeni tutan adama o kadar güveniyordu ki, Yiğit onu dünyanın sonuna götürse, sadece arkasına yaslanıp manzarayı seyredeceğini fark etti. Bu teslimiyet hissi, Sude için çok yeni ve bir o kadar da baş döndürecek kadar hoştu.

Yaklaşık yirmi dakikalık yolculuğun ardından Yiğit teknenin hızını yavaşlattı. Motorun o gürültülü sesi hafif bir mırıltıya dönüşürken, Yiğit içini gıdıklayan heyecanla Sude’ye baktı. Zihninde günlerdir, hatta belki de yıllardır kurduğu o an gelip çatmıştı. Dağlarda namluların ucuna yürürken bile bu kadar terlediğini, kalbinin göğüs kafesini bu denli bir şiddetle dövdüğünü hatırlamıyordu. Derin bir nefes alıp iyotlu temiz havayı içine çekti ve “Gözlerini kapat.” dedi, sesinin titrememesine özen göstererek.

Sude etrafa bakındı. Sürprizin ne olduğunu anlayabileceği bir şey görememişti. Önlerinde yükselen sarp kayalıklardan başka bir şey yoktu. Elleriyle gözlerini kapattı ama dudaklarında meraklı, ufak bir tebessüm belirmişti.

“Görmüyorsun değil mi?”

“Yok.”

Yiğit motoru kapatmadan önce mağaranın ince dar ağzından dikkatlice içeriye soktu tekneyi. Mağaranın kendine has serin havası bir anlık yüzlerine çarptı. Sonra motoru tamamen kapattı. Tekne, dalgaların hareketleriyle kendi kendine suyun üzerinde usulca süzülmeye devam ederken, Yiğit yerinden kalkıp sessizce Sude’nin yanına oturdu.

“Tamam şimdi açabilirsin.”

Sude ellerini gözlerinden çektiğinde hiç beklemediği manzara karşısında nutku tutulmuştu. Mağaranın içi, dışarıdan sızan sabah ışığıyla masmavi bir parıltıya bürünmüştü. Suya yansıyan ışıklar mağaranın kavisli duvarlarında dans ediyor, her yer sanki bir rüyadaymış gibi hissettiriyordu. İçeride sadece ufak dalgaların yankılanan, huzurlu şıpırtısı vardı.

Sude’nin gözleri büyülenmiş bir hâlde etrafı taradıktan sonra yeniden Yiğit’i bulduğunda, Yiğit onun gözlerindeki o çocuksu, heyecanlı parıltıyı izleyerek gülümsedi. Mağaranın efsunlu maviliği umurunda bile değildi; onun dünyadaki tek manzarası, karşısında hayranlıkla etrafa bakan bu kadındı. Yiğit, sevdiği kadının bu çocuksu heyecanını izlerken içinden sessiz bir yemin etti; bu can bu bedenden çıkmadıkça, her anımı onu mutlu etmeye ve gözlerindeki o cıvıl cıvıl pırıltıyı korumaya adayacağım.

“Nasıl?” dedi Yiğit fısıltıyla. Nefesi titriyordu. Sürprizinin devamı için heyecanı katbekat artarken zor konuşmuştu.

“Hiç böyle bir şey beklemiyordum.” derken arkasına dönüp tekneden aşağıya, cam gibi berrak, ışıltılı suya baktı. “Çok güzel.”

Yiğit onun arkasına dönmesini fırsat bilip elini cebine attı ve yüzük kutusunu çıkarttı. Ölümle burun buruna geldiğinde bile titremeyen elleri, şimdi o ufak kadife kutuyu tutarken heyecandan titrediği için düşürmekten korkarak daha sıkı tuttu kutuyu. Kapağını açmadan evvel derin bir iç çekti. Allah'ım, bana yardım et, diye geçirdi içinden. “Sude…” derken yüreği sesiyle birlikte göğsünden çıkacak gibi heyecanlıydı.

Sude ismini duymasıyla yüzündeki o büyülenmiş ifadeyle ona döndüğünde şaşkınlığı katlanmış bir hâlde bir Yiğit’e bir elindeki kutuya bakakaldı. Kutunun içinde dün tezgâhta beğenip geri bıraktığı yeşil akik taşlı gümüş yüzük ve ondan biraz daha sade bir erkek yüzüğü vardı.

Sude nefes bile alamadı. Bir eli istemsizce ağzına giderken gözleri dolmuştu. “Yiğit…”

Zihni o an, acımasız bir refleksle onu yıllar öncesine, Rize’deki balkondaki o ana acımasızca götürdü. Ablasının çaresiz kabullenişi, içinde kendi benliğini kaybetmesi uğruna yıkamadığı yuvası zihninde bir şimşek gibi gerçekliğini gösterdi. “Evlilik” kelimesi Sude için hep bir kafes, hep bir ihanet ihtimali olmuştu. Kendi kendine ettiği yeminini hatırladı.

Ama sonra…

Gözlerini kutudaki yüzükten ayırıp Yiğit’in yüzüne baktı. Ona gösterişli ve anlamsız bir pırlanta almamıştı. Daha dün gece, sadece birkaç saniye bakıp iç geçirdiği yüzüğü almıştı. Onu pahalı bir restoranda veya gürültülü havai fişeklere maruz bırakmamıştı; hayatında görüp görebileceği en büyülü yerlerden birine getirmiş, ona dünya güzelliklerinden biri içerisinde evlilik teklifi etmişti. Karşısındaki bu adam onu görüyordu. Neyi seveceğini, sevmeyeceğini, sınırlarını ve korkularını çok net bir şekilde biliyor, bunlara saygı duyuyor ve her birini çok iyi bir şekilde yönetiyordu.

Sude o an anladı ki; Yiğit onu hapsedecek bir kafes değil, yorulduğunda sırtını yaslayacağı, düşerse onu asla yerde bırakmayacak bir dağdı.

Yiğit heyecanını yenmek adına başını geriye atıp derin bir nefes aldı. Başını tekrar Sude’ye çevirdiğinde gülüyordu ama gözleri dolmuştu.

“Dün buna bakıp geri bırakmıştın… Ben senin hayatta hiçbir şeye öyle iç geçirip arkanda bırakmanı istemiyorum Sude. Ben de Emir’le konuştum, belki bizim için bir tür nişan yüzüğü gibi bir şey yapar diye düşündüm…” Yutkundu. Başını yana eğdi. “Yani demek istediğim şu ki… Eğer sen de istiyorsan tabii… Aynı ömrü, aynı evi, aynı masayı benimle paylaşır mısın? Benimle evlenir misin?…” Sude’ye baktı korku ve heyecan yüklü bakışlarıyla.

“İstemem mi?” derken Sude gözlerinden taşan yaşları sildi elinin tersiyle. Sesi titriyordu ama kelimelerinde en ufak bir şüphe kırıntısı yoktu. Tüm inatları, kendini koruma kalkanları yerle yeksan olmuştu. Ne yapacağını ya da ne diyeceğini şaşırmıştı. Sadece başını aşağı yukarı sallayabildi.

Yiğit omuzlarından devasa bir yük kalkmış gibi rahat bir nefes vererek elindeki kutuyu kucağına koydu. Sude’nin yüzüğünü çıkarttı ve elini tuttu. Yüzüğü tıpkı kendi elleri gibi titreyen ince parmağına taktı dikkatlice. Gülümsedi.

Sude kutuya uzanıp Yiğit’in yüzüğünü çıkarttı. Yiğit’in titreyen iri elini tutarak yüzüğü parmağına geçirdi. Sonra hiç beklemeden kollarını Yiğit'in boynuna sımsıkı dolarken, yüzünü adamın boyun girintisine gömdü.

“Seni çok seviyorum Yiğit.”

Yiğit kollarını onun beline sarıp onu kendine o kadar sıkı çekti ki, aralarında zerre boşluk kalmadı. Gözlerini kapatıp dudaklarını Sude’nin boynuna bastırdı.

"Ben de seni çok seviyorum güzelim. Ben de seni..."

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar