kandeli bölüm 10
🎧 Bölüm Şarkısı: Belki Biraz- Gelgit
10
“Çünkü
şu kâinat denen nesnenin içinde en çok sevdiğim yürek, üstüne en çok titrediğim
insan kalbi senin göğsündekidir.”
- Nazım Hikmet Ran, Piraye’ye Mektuplar-
---
Aynı Şubat günü- İSTANBUL
Kavalcı Yalısı’nda çoktan sabah olmuştu ama evin
içerisinde başka evlerdeki şen şakrak, hayat dolu sabah telaşesinden eser
yoktu.
Geniş pencerelerden içeriye boğazın bulutlu ve
kasvetli yansıması süzülüyor, odanın içindeki sessizliği daha da
ağırlaştırıyordu.
Zemine kadar uzanan geniş camların önüne konmuş gereksiz
büyüklükteki yemek masasına iki kişilik, fazlasıyla özenilmiş bir kahvaltı
kurulmuştu. Masadaki çeşit bolluğu, masanın başında yalnız oturan Yasemin’in ruhsuzluğu
ve kimsesizliği önünde oldukça abartılı ve alaycı duruyordu.
İki bardak çay vardı sofrada; biri hiç dokunulmamıştı,
diğeri yarıya kadar içilmişti. Çayın üstündeki buhar çoktan çekilmiş, havaya
sinen o demli kokudan eser kalmamıştı.
Yasemin pencerenin önündeki sandalyelerden birinde
oturuyordu. Korkut Alp’le kısa mesajlaşmalarının ardından telefonu öylece
kucağında kalmıştı. Kapalı telefonunun ekranında parmaklarıyla rastgele izler
bırakıyor, zihnindeki çıkmaz sokakların haritasını o siyah cama çiziyordu.
Ali’nin iş seyahati için son hazırlıklarına
koşturmasını sessizce izliyordu. Yardım edemiyordu, Ali sevmezdi. Onun
dünyasında her şey kendi kontrolünde ve kendi istediği nizamda olmalıydı. Ali’nin
telaşlı ayak seslerini duyduğunda telefonunu elinden bir kenara bıraktı. Salona
gelen Ali’yle göz göze gelmişlerdi. Elindeki bavulu rastgele bir şekilde
duvarın dibine bıraktı. Koyu mavi renkteki takım elbisesi üzerine tam anlamıyla
itinayla oturmuş, kravatı boğazını kusursuz bir düğümle sıkmıştı. O hep
böyleydi. Düzenli. Hazırlıklı. Güçlü ve gösterişli görünmeyi alışkanlık edinmiş
biriydi.
Ali, gümüş rengi, pahalı kol saatini bileğine takarken
bir an durdu. Yasemin’in sessizliğine karşı istemsiz bir iç çekti, sonra usulca
yanına geldi. Gömleğinin manşetini saatinin üzerine çekerken göz ucuyla onu
süzdü.
“Gidiyorum diye kızıyorsun, biliyorum. Ama gitmek
zorundayım. Bulunmam gereken, önemli bir toplantı. İnan, aklım sende kalacak
bir tanem.” deyip neredeyse soğumuş olan çayını kafaya dikti. Bayat tadından
hoşnut olmayınca yüzünü buruşturdu ve bardağı masaya bıraktı.
“Alıştım artık. Sorun değil.” dedi Yasemin. Sesinde ne
bir sitem ne de bir hüzün vardı; sadece koca bir boşluk barındırmaya
çalışıyordu.
Ali, Yasemin’in sesindeki bu bariz durgunlukla iç
çekti. Saatini kontrol etti. Çıkmalıydı. Ceketinin düğmesini iliklerken sesine
o çok iyi bildiği, sahte ama ikna edici yumuşaklığı yerleştirdi. “Gitmem gerek
ama söz, telafi edeceğim.”
Yasemin başını kaldırdı. Gözlerinde uzun zamandır
biriken ve patlamaya hazır bulutlar vardı. “Neyle?” diye sordu.
Ali kısa bir an duraksadı. Karşısındaki kadının
nabzını ölçmeye çalışıyordu. “Ne şekilde istersen.” derken Yasemin’e eğilip kısa
ama sıkı bir şekilde sarıldı. Yasemin bu sarılmaya karşılık vermedi. “Önümüzdeki
süreci atlatınca seni yurtdışına götürmek istiyorum. Birkaç ülkeyi gezeriz,
görürüz…” Biraz geri çekilip istekli bir şekilde Yasemin’in gözlerine sonra da
dudaklarına baktı. “Baş başa… iş olmadan.”
Yasemin, acı bir tebessümle burnunun ucuyla güldü.
Eskiden olsa bu teklif karşısında minnet duyar, gözleri heyecanla parlardı. Çünkü
birinin sevgisini kazanmayı, ancak kendisinden bekleneni yerine getirdiğinde
verilen bir ödül olarak görmeye alıştırılmıştı. Hatta kendi ailesinde önüne
konan yalnız bir kâse yemek, okulu için alınmış bir boya kalemi bile…
Ama şimdi… Korkut Alp’in yıllar sonra hayatına girip,
kendinden hiçbir şey beklemeden sadece ne istediğini sormasından ve Arzu’nun
başından beri onun için çırpınışlarından sonra, bu tekliflerin ne anlama
geldiğini çok iyi biliyordu. Bu bir rüşvetti. Susturma payı.
“Bu defaki ödülüm yurtdışı tatili mi?” diye sordu
Yasemin. “Her zamanki gibi pahalı hediyelerle geçiştirirsin sanmıştım.” derken sesi
hâlâ sakindi, ama her kelimenin ucunda sivrilmiş bir öfke vardı. Bu, sadece o
sabahın değil, haftaların birikmiş ağırlığıydı.
Ali’nin kaşları çatıldı. “Anlamadım?” dedi. Yüzündeki
çizgilerde, alışılmadık bir rahatsızlık gezinmeye başlamıştı. “Yasemin, o
balodan beri tavırların… Hâlin… Değişti. Açıkçası bu durumdan çok rahatsızım.”
Yasemin, yavaşça yerinden kalktı. Sandalyesinin geriye
sürterken çıkardığı ses, odanın sessizliğini yırtan tek sesti. “Ben de senin,
bu rahat ve beni her itirazımda önüme bir oyuncak atıp yanında
tutma çabandan rahatsızım Ali.”
Ali gözlerini kıstı. Yüzünde, anlamlandıramayan ama
aynı zamanda küçümseyen bir ifade belirdi. Karşısındaki Yasemin, onun her zaman
kararlarına saygı duyup susan, “tamam” deyip kenara çekilen Yasemin değildi.
“Bak, bu tavırlarından nefret ediyorum işte,” dedi,
işaret parmağını ona doğru sallayarak. “Sen ne vakit Arzu’yla biraz fazla vakit
geçirsen hemen bu kafası dik kadına dönüşüyorsun. Hapis hayatı mı yaşatıyorum
ben sana burada? Yediğin önünde, yemediğin arkanda!”
Yasemin, ilk kez Ali’ye öyle bir bakış attı ki içinde
şaşkınlık, öfke ve belki de biraz tiksinti vardı. “Ona hapis hayatı diyemiyorsun
çünkü kafesin altından, değil mi Ali? Nereye gittiğime, kiminle arkadaşlık
ettiğime, bazen ne giydiğime bile karıştığın oluyor Ali. Evleniyoruz diye
hayatıma hükmetme hakkına sahip olmuyorsun. Ayrıca en ufak fırsatta Arzu’yu
kötülemekten de vazgeç.”
Ali’nin nefesi sertleşti. Artık sabrının sınırında
olduğu belliydi. Sadece sesi değil, elleri de titriyordu. Gözlerinin içindeki o
düzenli, ölçülü adam gitmiş; yerini, otoritesi tehdit edilen bir adam almıştı.
“Saçmalıyorsun.” Dedi sesini yükselterek. “Senin iyiliğin için uğraşıyorum.
Seni korumaya çalışıyorum ama bu laflarınla beni kırıyorsun, sinirlendiriyorsun
Yasemin. Gerçekten saçmalıyorsun.”
“Beni korumuyorsun Ali,” dedi Yasemin. Gözleri
dolmuştu ama bu sefer sinirdendi. “Ben sanki senin süs köpeğinmişim gibi beni
sürekli ödüllerle yanında tutmaya çalışıyorsun. Sadece sana biat etmemi
istiyorsun.”
Ali sabırlı ve anlayışlı olmaya çalışarak derin bir
nefes aldı. “Belki hassas bir dönemden geçiyor.” diye düşündü. Ama
Yasemin’in kendisine karşı bu dik duruşu içinde kaynamaya başlayan birtakım
duygulara neden oluyordu. O an, Yasemin'in en büyük yarasını hedef aldı.
Gözlerinin içine bakarak, acımasızca fısıldarken kendine engel olamadı. “Babanın
bile senin için yapmadıklarını ben senin için yapıyorum. Onun seni itip kaktığı
o hayattan seni ben çekip çıkardım. Karşılığına sadece ilgi, saygı ve sadakat
bekliyorum. Büyü Yasemin. Her ilişkinin kuralları vardır. Bunlar da benim
kurallarım.”
Yasemin’in duydukları karşısında dudakları hayretle aralandı.
Gözleri bir an parladı.
“Ne dediğinin farkında mısın sen?” diye fısıldadı
neredeyse. Ama konuştukça sesi artıyordu. “İşte sen busun. Sıkıştığın an
babamın açtığı yaraları deşiyorsun. Bu, sevgi değil. Bu, kontrol etme çabası. Her
şeyi kontrol etme isteğin beni yoruyor Ali. Seninle bu yola girdiğimden beri
beni bir fanusun içerisinde, sadece kendin için tutuyorsun.”
Ali sinirle başını geriye attı. Yasemin’in ısrarla karşısında
sürdürdüğü bu dik başlılıkla kendine açtığı savaşta sınırlarını korumaya
çalışıyordu. “Ah Yasemin!” dedi ve tekrar Yasemin’e baktı ama bu sefer
bakışlarındaki bastırmaya çalıştığı öfke Yasemin’i biraz korkutmuştu. “Ben
baban değilim Yasemin. O yarayı deşmeye değil, senin onu görüp ondan soyunmanı
sağlamaya çalışıyorum. Onda kazandığın değersizlik hissini senden kopartmaya
çalışıyorum ama sen ona o kadar sarılmışsın ki… Bazen sana karşı ne yapacağımı
şaşırıyorum. Bunu kendine sen yapıyorsun. Şu an mantıklı düşünemiyorsun ve
benim de bu saçmalıklara ayıracak hiç vaktim yok. Gitmem lazım.”
Yasemin bu duydukları karşısında afallamış bir şekilde
bakıyordu Ali’ye.
Ali dönüp gidecekken durdu. Tekrar Yasemin’e baktı. Az
önce yüzünde tüm o sert ve öfkeli hatlar aniden silindi; yerine saniyeler
içinde sabırlı ve şefkatli adam maskesini yerleştirdi. Bu, onun en tehlikeli
ama en sevdiği silahıydı. Karşısındakini ezip paramparça yaptıktan sonra,
enkazı şefkatle toplayarak asıl sorunlunun o olduğuna inandırmak…
Yavaş adımlarla Yasemin’e geri döndü. Derin, affedici
bir iç çekerek ellerini onun iki omzuna koydu. Parmakları omuzlarını usulca
okşarken, merhametle gözlerinin içine, ta ruhunun içine baktı.
“Bak, gereksiz yere gerdik birbirimizi hiç yoktan,”
dedi sesini bir fısıltıya kadar alçaltarak. Başparmağıyla Yasemin'in gergin
çenesini okşadı. “Ben senin o güzel canın sıkılsın ister miyim hiç? Bütün bu
stresin yaklaşan düğün telaşından olduğunu biliyorum. Çok yoruldun, çok
gerginsin. Anlıyorum ben seni, sıkılıyorsun.”
Yasemin'in midesi kasıldı. Eskiden olsa bu yumuşak ses
tonu karşısında yelkenleri suya indirir, 'Acaba gerçekten ben mi
abartıyorum?' diyerek kendini suçlamaya başlardı. Ama artık gözlerindeki o
perde kalkmıştı. Ali'nin onu nasıl ince ince manipüle ettiğini, kendi
haklılığını ona nasıl bir lütufmuş gibi sunduğunu tüm çıplaklığıyla görüyordu.
Ali, Yasemin'in sessizliğini bir kabulleniş, bir boyun
eğme olarak algıladı. Dudaklarına belli belirsiz ve kendinden emin bir
gülümseme oturdu. Yasemin’in çenesinden tutarak başını usulca kaldırdı.
Dudaklarına -sanki az önce o zehirli sözleri söyleyen kendisi değilmiş gibi-
narin bir öpücük bıraktı.
Bu tavırlarını saçma buluyordu ama ona karşı duyduğu
hastalıklı sevgiye de engel olamıyordu. Yasemin’in tâbiriyle, onu bir fanusta
ya da kafeste tutmak Ali'ye tarif edilmez bir güç ve mutluluk veriyordu. Onun
sevgi dili, koruma şekli buydu. Farkında olmadığı bir hastalık gibi işlemişti
kalbine bu.
“Sen şimdi güzelce dinlen, şu güzel kafanı da böyle
asılsız kuruntularla yorma,” deyip alnına uzun, şefkatli bir öpücük bıraktı.
Geri çekildi ama hemen gitmedi. Yüzünü Yasemin'in yüzüne yaklaştırdı, burunları
birbirine değdi. Gözlerini Yasemin'in gözlerine dikip hafifçe gülümsedi ve
bekledi. Bir karşılık, bir yumuşama, bir sadakat işareti arıyordu.
Yasemin, Ali'nin bu ısrarcı yakınlığıyla boğulduğunu
hissetti. Başını çevirip daha fazlasına itiraz etmek istedi ama bunu yaparsa
Ali’nin iyice köpüreceğini bildiğinden, dişlerini sıkarak gözlerini yumdu. Ali'nin
beklediği karşılığı vermek için hafifçe öne eğilip dudaklarını onunkilere
değdirdi. Sadece, bir an önce gitmesini sağlamak için verilmiş zoraki, ruhsuz
bir temastı bu. İstediğini verip onu susturacak ve ondan usulca kurtulmanın bir
yolunu düşünecekti.
Ancak Ali, bu isteksizliği hissettiği an kontrolü
eline aldı. Başını hafifçe yana yatırıp Yasemin’in dudağını kendi dudaklarının
arasına hapsetti. Yasemin’in bir anlık o kısa öpücüğünü, kendince baskıcı ve
tutkulu bir hâle dönüştürdü. Yasemin'in nefesini kesercesine, sanki ona
"Sen benimsin, benden başka kimseye ait olamazsın" diye haykırır gibi
uzun ve ısrarlı bir şekilde öptü. Yasemin’in iki yanındaki elleri, bedeninin
kaskatı kesilmesiyle birer yumruğa dönüştü; tırnakları avuçlarına battı. Ali’nin
dudaklarının baskısı altında, midesindeki bulantı artık bir çığlık gibi
boğazına yükseliyordu.
Ali nihayet istediğini almış, zafer dolu bir adamın o
kendinden emin ifadesiyle geri çekildi. “Geldiğimde ne istiyorsan onu
yapacağız, tamam mı bir tanem?” diye fısıldadı ve arkasını dönüp gitti. Dış
kapının kapanma sesi evin içinde yankılandığında, Yasemin hâlâ salonun
ortasında bir put gibi ayakta duruyordu.
Dudaklarına ve alnına değen, ona ait olmayan bu his
midesini bulandırmıştı. Yavaşça kendine gelirken elinin tersiyle dudaklarını derisi
soyulacakmış gibi hırsla ve sertçe sildi. Aklında Ali’nin söyledikleri dönüp
duruyordu.
“Babanda kazandığın değersizlik hissine
sarılmışsın…”
Salonun ortasında çöken derin sessizlik ve yalnızlık,
Yasemin’i usulca içine çekerken, içindeki karmaşa ve zihnindeki kalabalık,
büyük bir uyumsuzlukla yüzeye çıkıyordu. Başını yanında durduğu masaya çevirdi.
Eksiksizdi. Tabaklar büyük bir özenle dizilmiş, peçeteler kusursuzca
katlanmıştı. Çatal bıçaklar tam yerinde, pırıl pırıldı.
Etrafa baktı. Duvarlarda nesilleri görmüş pahalı
tablolar, belli yerlerde duran antika vazo ve objeler… Kayınvalidesinin biricik
çiçekleri ve kayınbabasının gözbebeği kütüphanesi… Bütün bu gösteriş ve şaşaa
içerisinde geldiğinden beri kendini hiçbir yere koyamayan Yasemin…
Boğazında bir yumru yutamadıkça büyüyordu. Onu daha
fazla bastırmak yerine büyümesine izin verdi. Gözleri doldu, bir damla yanağına
yuvarlandı. Ardından bir diğeri… Sessiz, gösterişsiz.
Üzerine çöken ağırlığı taşımakta zorlanırken
sandalyeye yığılır gibi oturdu.
Bir köşeye bıraktığı telefonunu aldı. Elleri titrediği
için şifreyi girerken birkaç kere yanlış girmişti. Ekranı açar açmaz Korkut
Alp’in mesaj kutusu açılmıştı. Tek sığınağının o olması hem canını yakıyor hem
de ona tarifsiz bir güven hissettiriyordu. Korkut Alp hep onun yanındaydı.
Çıkarsız, tüm sevgisiyle…
Yasemin:
Korkut Alp
Ben yanına gelmek istiyorum
Yazdığının tek tik olmasıyla göğsünden hüsran dolu bir
iç çekti Yasemin. Korkut Alp’in meşgul olduğunu biliyordu ama içindeki bu
yangını söndürecek tek bir sözüne, tek bir "Ben buradayım" cümlesine
muhtaçtı. Numarasını tuşladığında ulaşılmamasıyla aklına göreve gitmiş
olabileceği geldi. Mesajlaşalı çok geçmemişti ama ihtimali vardı. Telefonunu
kapatıp cebine sıkıştırdı ve alelacele odasına çıktı.
Gözyaşlarını avuç içleriyle sildi. Alelacele üst kata,
odasına çıktı. Kapıyı kapattı. Gardırobun üstünden bavullarını indirerek
yatağın üzerine fırlattı. Kıyafetlerini rastgele içine doldurmaya başladı.
Düşünmüyordu. Sadece gitmesi gerektiğini, eğer bu evde
bir gece daha kalırsa ruhunun tamamen Ali’nin kurallarına teslim olacağını hissediyordu.
Ancak son kazağı da bavula yerleştirip fermuarı
çekerken, o ilk anki öfkeli kararlılık yerini sinsi bir tereddüde bıraktı.
Yerde, dizlerinin üstüne çöktü. Bir yanı tedirgindi ama öteki yanı bu doğru
diyordu. Onun şu an tek ihtiyacı olan şey güven hissiydi. Korkut Alp’in ona gibi
Ece’yi arayacaktı, aklındaki tek güvenli limandı.
Arama rehberini aşağıya kaydırıp Ece’nin ismini bulduğunda
ekrana bir süre baktı. İçinde devasa bir kararsızlık dalgası dolandı.
"Daha kız beni tanımıyor bile, nasıl ararım?" diye geçirdi içinden. Telefonu
kapatıp yatağa atacaktı ki, iradesini içinde kalan tüm cesareti ele geçirerek
arama tuşuna bastı.
Telefonu kulağına götürdü. Sinyal sesini dinlerken
kalbi göğüs kafesini kıracak gibi vuruyordu.
Birkaç sinyal sesinin sonunda, karşı taraftan uykulu
ve hafif şüpheli bir ses geldi. “Alo?”
“A-alo…” diyebildi birkaç saniyenin sonunda ama sesi o
kadar cılız çıkmıştı ki boğazını temizlemek ve yeniden konuşmak zorunda
kalmıştı. “Alo, Ece?”
“Evet benim siz kimsiniz?”
“Ben Yasemin… Rahatsız ettim özür dilerim.”
‘Yasemin’ ismini duymasıyla telefonun diğer ucunda Ece
için zaman kısa bir an durdu. Abisinin günlerdir zihnini kemiren, uğruna
uykusuz kaldığı o kadının adını duyar duymaz yattığı yataktan şaşkınlıkla
doğruldu. Az evvel yabancı biriyle konuştuğunu düşünürken takındığı mesafeli hava,
yerini anında meraklı ve heyecanlı bir tavra büründü. “Estağfurullah Yasemin… iyi
misin?”
“Ben seni böyle aniden rahatsız etmek istemezdim
ama...” Yasemin’in sesi utançtan ve çekinceden kırılıyordu, kelimeleri
toparlamakta zorlanıyordu. “Abine ulaşamadım. Durum biraz... biraz acil. Seni
arayabileceğimi söylemişti.”
“Hayır, saçmalama! Rahatsız etmek ne demek?” dedi Ece.
“Sen iyi ol yeter. Senin için ne yapabilirim, anlat bana.”
Yasemin derin bir nefes alıp içindeki son cesaret
kırıntısına tutundu, kararsızlığını bir kenara itti. “Ece ben Ankara’ya gelmek
istiyorum.”
“Şu an İstanbul’da mısın?”
“Evet.”
Ece hızlıca düşündü. “Tamam şöyle yapalım. Ben şu an Ankara’dayım
ama sana evimin adresini atayım, oraya git. Yedek anahtar doğalgaz kutusunun
üstünde. Ben de biriyle gelirim seni alırım, Ankara’ya geliriz. Olur mu?”
“Seni zora sokmuyorum değil mi?” diye tereddütle sordu
Yasemin. Kendi başı çokça sorunla baş ediyordu zaten. Bir de Ece’yi bu işe sokmak
rahatsız hissettirmişti.
Ece’nin dudaklarında sıcak bir gülümseme yayıldı;
yataktan çoktan kalkmış, üzerini değiştirmeye başlamıştı bile. “Hayır, sakın
bir daha böyle bir cümle duymayayım. Hem... Ben de abimin biriciğiyle tanışmayı
çok istiyorum.”
Bu cümlenin ardından telefonda kısa, şaşkın bir
sessizlik çöktü. Ece pot kırmış gibi hissederek dudağını ısırdı; Yasemin ise yere
sabitlediği bakışlarını utançla etrafta gezdirdi.
“Eee, yani… Başımın üstünde yerin var canım, demek
istedim.” dedi Ece hemen toparlamaya çalışarak.
“Teşekkür ederim.”
“Ne demek. Sen şimdi atacağım adrese git, beni bekle…”
Ece aniden durdu, sesi ciddileşti. “Tehlikede değilsin değil mi? Eğer büyük bir
sorunsa babamla konuşayım senin için tanıdık birilerini göndersin.”
“Ay, yok… En azından şimdilik öyle bir durum yok.
İyiyim, sağ ol Ece.”
İkisinin de yüzünde gülümseme yayıldı. Bir süre sessiz
kaldılar. Ne Ece kapatıyor ne Yasemin konuşuyordu; ama ikisi de aralarında
Korkut Alp sayesinde kurulan o güçlü köprüyü hissetmişti. Güven hissetmişti
Yasemin.
“Sonunda Ankara’da kahve içebileceğim biri olacak
desene,” dedi Ece, ortamdaki ağır, gergin havayı dağıtmak ve Yasemin’in
neşesini yerine getirmek için.
“Çok isterim. Hem de çok,” diye aynı heyecanla
karşılık verdi Yasemin.
“Tamam, şimdi kapatıyorum. Hemen vakit kaybetmeden
hazırlan ve çık. Eve gidince de beni yeniden ara tamam mı? Aklım sende
kalmasın.”
“Tamam, teşekkür ederim yeniden.” dedi Yasemin. “Görüşürüz.”
“Görüşürüz.” deyip telefonu kapattı Ece. Üzerine
geçirdiği sweatshirt’ün şapkasını başından çıkarttı. O sırada hâlâ düşünüyordu:
Yasemin için bu saatte, bu kadar acil, kimden yardım isteyebilirdi?
O sırada aşağıdan çalan kapıyı duyup merdivenleri
zıplayarak indi. Kapıyı açtığında karşısında ruhsuz bir suratla dikilen Oğuz’u
görünce istemsizce yüzünü buruşturdu.
Oğuz’un göz altları belirginleşmişti. Üzeri sivildi; Kahverengi
deri ceket, mavi bol bir kot pantolon ve beyaz boğazlı bir kazak giymişti.
Moralinin yerinde olmadığı ilk bakışta belliydi.
Ece’nin yüzünde o an bir kıvılcım çaktı. İçinde doğan
ani fikirle gözleri parladı, kaşları hafifçe kalktı ve dudaklarının kenarı
kıvrıldı.
“Ne var lan?” derken aslında Ece’nin bu ifadesi onu
biraz ürkütmüştü. Bakışlarında, hayra alamet olmayan bir şeyler dönüyordu. “Bakma
bana o ifadeyle.”
“Gel gel hemen.” deyip Oğuz’u kolundan tutup içeri
çekti. “Ehliyetin var, değil mi?”
“Ne alaka kızım?” Oğuz söylenerek içeri girdi ve
kapıyı örttü. “Baban beni raporluyum diye gönderdi yine size. Bana yemek
hazırlasana.”
Sesi hem sitemli hem de yorgundu.
Ece, göz devirdi. Tam önüne geçerek ellerini onun
göğsüne dayadı. Bu ani temasla Oğuz bir an duraksadı. “Bana lazımsın.”
“Ne konuda ya? Yorma beni, moralim bozuk Ece.”
“Yasemin’e yardım edeceğiz.”
Bu cümleyle Oğuz’un kaşları kalktı. Tüm yorgunluğu bir
anlık şaşkınlığa dönüştü. “Yasemin mi? Niye?”
“Detayları ben de bilmiyorum ama Ankara’ya gelmesi
gerektiğini söyledi. Abim görevde mi?”
Oğuz başıyla onayladı. “Sabah gittiler.”
“Tamam, senin ehliyetin var mı?”
“Var ama arabam yok.”
“Babam makam aracını kullandığı için diğeri garajda
duruyor.” Sırıttı. “Hani sen de oğlusun ya, hiçbir şey demez sana.”
Oğuz birkaç saniye ağzı açık bakakaldı Ece’ye. “Sana
inanamıyorum ben. Başka zaman olsa kıskançlıktan ölürsün, şimdi gelmiş ne
yapıyorsun.”
Ece, bir anda ciddileşti. “Ay yeter be!” dedi
bağırarak. “Sen abim mutlu olsun istiyor musun, istemiyor musun be adam?!”
“İstiyorum tabii.”
“Kes çeneni de yürü o zaman.”
Oğuz tam karşılık verecekken Ece’nin sert bakışları
durdurdu onu. Dudaklarını büzerek pes etti.
“Babanın herhangi bir azarında senin o sarı saçlarını tek tek yolarım Ece.”
Ece sinsice gülümsedi. Montunu üzerine geçirirken,
“Hiçbir şeycik olmaz. Her şey abimin mutluluğu için.” dedi.
“Yemek yemeyecek miyiz?” diye sordu Oğuz gözü kaçamak
bakışlarla mutfak tarafına kayarken.
Ece portmantoda asılı kabanını giyip, botlarını
ayağına geçirdi ve çekmecesinden arabanın anahtarını aldı. Mutfağa adımlayan Oğuz’un
koluna sarılarak çekiştirdi. “Sen ne isterse,n ben sana onu alacağım yolda. Ama
hemen gitmemiz gerek Oğuz, hadi.”
“Alacaksın ama bak.” derken itiraz etmeden Ece’nin
kendisini sürüklemesine izin verdi.
“Söz söz.” dedikten yarım saat sonra sözünde durmuştu
EceAnkara çıkışında, Oğuz’a istediği dürümlerden hazırlatmak ve yol için içecek
bir şeyler almak için durmuşlardı.
“Kendine de aldın değil mi?” derken poşetin içine
baktı Oğuz.
“Aldım tabii.” derken kartını çıkarıp kasiyere
uzatmıştı ki Oğuz’un ondan önce davrandığını görünce kaşlarını çatarak ona
döndü. Ellerini huysuzca beline yerleştirdi.
“Ben alacaktım.”
“Ben varken hayatta olmaz.”
“Ay erkekliğin mi tuttu, of. Hiç hoşlanmam böyle
şeylerden.” diyerek omuz silkti.
“Ne olur hoşlan Ece.” deyip alayla güldü Oğuz. Sonra
poşeti tezgâhtan alıp kasiyere elini kaldırdı. “Eyvallah usta.”
Kolunu Ece’nin omzuna sarıp onu dışarı yürüttü.
“Huysuz prenses, sen de başka zaman alırsın tamam mı?”
Ece dirseğini hafif sert bir şekilde Oğuz’un karnına
geçirdi. “Sensin prenses.” deyip arabanın kapısını açıp bindi.
Oğuz gülerek şoför koltuğuna bindiğinde elindeki
poşetleri Ece’yle arasına bıraktı. Motoru çalıştırdıktan sonra kemerini taktı.
Araba, tekrar otobana doğru yavaşça ilerlerken radyoda hafif bir müzik
çalıyordu. Dışarısı hâlâ griydi ama içeride renklenmeye başlayan sıcak bir hava
vardı.
O sırada Ece, Oğuz’un bıraktığı poşeti kucağına alıp
dürümün kağıdını yırttı ve uzattı. “Eve geldiğinde senin moralin neye bozuktu?”
diye sorarken ayranını da açarak tutamaç yerine koydu.
“Benim şu rapor meselesi yüzünden.” diye kısaca kesti
attı.
“Anlamadım.”
“Bu sabah abinler göreve giderken ben sırf raporum
devam ediyor diye gidemedim işte. Sonra tek kaldığımı görünce baban beni size
yolladı. Hayır yani ben iyiyim. Beni engelleyecek bir şey yok.”
Ece ona döndü. Gözleri biraz yumuşamıştı bu kez. “Bak
Oğuz... Ben o kadarını bilemem ama bence birini ya da bir şeyi korumak için
illa çatışmanın ortasında olman gerekmez. Bazen orada olmayan biri, çok daha
önemli bir görev üstlenebilir. Mesela şöyle düşün; bugün sen de görevde
olsaydın ben Yasemin için İstanbul’a nasıl gidecektim? Bazen sadece olması
gereken olur.”
“Bu teselli mi?” dedi Oğuz biraz burun kıvırarak.
“Hayır,” dedi Ece. “Bu gerçek.”
Bir süre sadece yoldaki uğultu duyuldu. İkisinin de
gözleri yoldaydı, ama kafalarında başka şeyler vardı.
Oğuz yarısına kadar açılmış dürümünü tek eliyle çıkartamayınca
Ece’ye uzattı. “Biraz daha açar mısın?”
Ece elinden alıp kalan kâğıdın da yarısını yırtarken
az daha merak ederse çatlayacağı için susamadı. “Bir şey sorayım mı?”
Oğuz, Ece’nin eline verdiği dürümü alıp büyük bir
ısırık aldı ve göz ucuyla baktı. Kaşları çatılmıştı ama gözlerinde merak vardı.
“Sor ama zor olmasın.”
“Yasemin’le abim nasıl tanıştılar? Yani yüzeysel
biliyorum da detay bilen tek kişi sensin. Abim anlatmadı.”
Oğuz çiğnemesini yavaşlattı. O günlerin hatırası
yüzünde hafif bir tebessüm oluşturdu. “Abin yapılacak balodan pek hoşnut
değildi. Sırf görev almamak için azar işitmek, ceza almak uğruna provalardan
kaçardı. Meğer Yasemin’de öyleymiş. Bir gün provadan kaçtıkları sırada Kandeli’de
karşılaşmış, tanışmışlar. Sonra da baloda eş oldular, beraber prova ettiler;
ama tabii Yasemin baloya katılamadı.”
“Günlüğünde de bu tip bir şey yazmıştı-”
Oğuz’un kaşları kalktı, şaşkınlıkla Ece’ye döndü.
“Abinin günlüğünü mü okudun?!”
“Hayır!” Ece hemen gözlerini kaçırdı. Ellerini
savurdu, sesi panikti. Yanaklarına aniden sıcaklık hücum etti. “Belki… birazına
denk gelmişimdir...”
“Denk gelmişsindir?” Oğuz dudağı kıvrılıp başını
salladı alayla.
“Tamam ya, temizlik yaparken merak ettim, biraz
baktım. Ama vallahi biraz baktım.”
Oğuz muzip bir bakış fırlattı Ece’ye. “Yerini
hatırlıyor musun?”
“Değiştirmediyse evet,” Ece kıkırdadı ama sonra hemen
ciddileşti. Oturduğu yerde Oğuz’a doğru döndürdü bedenini. “Sence Yasemin abim
için doğru kişi mi?”
“Abini biliyorsun, genelde içinde yaşar her şeyi.
Sessiz, sakin…”
“Senin tam tersin.” diye destekledi Ece.
Güldü Oğuz. “Evet, aynen öyle. Benim tam tersim. Abin onu
tanıdım tanıyalı matruşka gibi, katman katman bir kişilik. Ama onu Yasemin’in
yanında gördüğüm zamanlarda o matruşkanın en içine sakladığı, bastırdığı tüm
yumuşak tarafları, duyguları ortaya çıkıyor. Yani evet. Yasemin abin için doğru
kişi bence.”
“Sen de sanki biraz anlıyorsun bu edebiyat işlerinden,
ha?” deyip güldü Ece.
“Yok be nerede? O senin için. Sanat sepet bizlik
değil.”
“Niye ya? Gayet güzel ifade ediyorsun kendini.
Örneklemeler falan…”
Oğuz, ağzındaki dürümle bir yandan direksiyonu
döndürürken diğer yandan Ece’ye kaçamak bir bakış attı. “Sen benimle dalga
geçiyorsun ama itiraf et, edebiyat yapınca azıcık etkilendin.”
Ece gözlerini çevrede akıp giden tarlalara kaçırdı.
“Hayır be, ne etkilenmesi? Sadece şaşırdım. Normalde bu kadar… düşünceli
konuşmazsın.”
“Demek normalde düşüncesizim, öyle mi?” Kaşlarını
yalancı bir alınmışlıkla çattı.
“Düşüncesiz demek istemedim. Sadece genelde daha
düzsün, pek önünü arkasını tartmıyor gibi…” derken Ece’nin ne demek istediğini
gayet iyi anlamıştı Oğuz. Gülerek elindeki dürüm kağıdını buruşturup Ece’nin
kucağına attı.
“Sus, konuştukça batıyorsun. Allah için sus.”
“Tamam konuyu değiştireyim o hâlde.” derken çöpleri
poşete toplayıp ağzını bağladı ve ayakucuna koydu. Sonra yeniden meraklı
bakışlarını Oğuz’a çevirdi. “Senin aşk durumları ne?”
“Oradan bakınca Eros bana uğramış gibi mi duruyor?”
Ece gülmemek için dudağını ısırdı. “Sanki uğrasaydı
işe yararmış gibi söyledin. Hepimiz senin ne kadar çapkın, zampara, hovarda bir
tip olduğunu biliyoruz.”
“Eee tabii… Ben bütün kızlar, bütün kızlarsa benim
için.” deyip güldü. “Şaka bir yana bence aşk, sevgi, sevda artık adı her ne
haltımsa şu duygunun… biraz korkutucu.”
“A-a, o niye?”
“Ya durup dururken bütün varlığını birine adamak
normal mi sence? Bana hiç mantıklı gelmiyor.”
Ece omzunu silkti. “Aşk zaten mantıklı bir duygu
değildir.”
Oğuz başını ona doğru hafifçe çevirdi, dudaklarının
kenarında hafif bir alay ifadesi vardı. “Hanımefendi?” dedi ince bir imayla.
“Ne be?”
“Biri mi var yoksa?”
“Nerede?” dedi Ece kelimeyi biraz uzatırken sesi
hafifçe tizleşti, şaşkınlıktan çok alaya kayan bir tonla sordu.
“Var var...” dedi Oğuz, gözlerini tekrar yola
çevirirken gülümsemesini saklamadı. Ece'nin bu hafif panik hâli çok hoşuna
gitmişti.
“Yok ya, Vallahi yok.” dedi Ece iç geçirerek. Sonra
gözlerini ön cama dikti. “Ama olsa fena olmazdı. Herkesin bir sevdiği var,
vakit geçiriyorlar.”
“Geç kalmış gibi konuştun. Arabayı kenara çekip
kendimi yola atacağım şimdi.” dedi abartıyla Oğuz. “Kızım deli misin nesin sen
ya?”
---
Yasemin, Ece’nin kendisine gönderdiği adrese gitmek
için taksiyle Üsküdar’a kadar gelmişti. Sokağa araç giremediği için taksici
Yasemin’i hemen altındaki caddede bırakmak zorunda kalmıştı.
Üsküdar’ın denize yakın ama merkezin telaşından uzak
bir sokağındaydı burası. 90’lı yılların izlerini taşıyan, çoğu üç dört katlı,
balkonsuz ama birbirine sokulmuş binalarla çevrili, Arnavut kaldırımlı dar bir
sokak…
Elinde iki bavulla önce sağına soluna baktı Yasemin. Sonra
önünde uzanan merdivene yaklaştı. Bir bavulunu bıraktı. Hızlıca büyük olanın
kısa ve uzun kenarındaki kulplarından tutarak merdivenleri ağır adımlarla
tırmanmaya başladı. Zar zor merdivenin tepesine geldiğinde bavulu yere bıraktı.
Ellerini beline koyup soluklandı. Az evvel üşüyen bedeni şimdi yanmaya
başlamıştı. Saçlarını bileğindeki tokayla rastgele toplayıp sallana sallana
aşağı indi ve küçük bavuluyla kol çantasını da yukarı taşıdı.
Yokuştan çıkarken etrafı inceledi Yasemin. Bitişik
binaların sokağa sıfır dairelerinden gelen çocuk sesleri, açık bir pencereden duyulan
mutfak şangırtıları, az ileriden çırpılan ıslak çamaşır sesi…
Hayat, kendi hâlinde, kusurlu, gürültülü ve Yasemin
için o kadar gerçekti ki burada…
Gülümsedi. Yeniden hayatın içinde ve huzurlu
hissetmenin verdiği bir mutluluk bürüdü içini.
Ece kolay bulabilmesi için adresle beraber binanın
fotoğrafını da atmıştı. Az ötede onu görünce son bir güç toplayıp hızlıca
kapısına vardı. Bavulları binanın girişinde bıraktı. Eski kahverengi demir kapıyı
açmak için itecekti ki arkadan birisi çekti kapıyı. Biraz öne yalpalamıştı.
Karşısında kendisine merakla bakan kadına gülümsedi Yasemin.
Kendisinden biraz kısa, toplu ve yüzünde yaşının getirdiği ince kırışıklıklara
sahipti. Başında kenarları boncuklu bir yazma, sırtında dizlerine uzanan siyah
bir kaban vardı ama bir yere gitmediği belliydi. Ayaklarında terlik elinde
anahtar ve cüzdan vardı. Yasemin’i baştan aşağıya süzdü, özellikle hemen
yanlarındaki bavullarda biraz fazla oyalandı. Sonra başını hafif yana yatırıp
gözlerini kısarak Yasemin’e baktı tekrar.
“Kime baktın kızım?” diye sordu kadın, sorgulayıcı bir
tonla.
“Ece’ye geldim, Ece Kutlu.” dedi Yasemin kibar ama
mesafeli bir gülümsemeyle.
“Hee… Ece.” derken başını salladı. Gözleri merakla
Yasemin’in üstünü başını tarıyordu. “Ece ara tatil için memlekete gitmişti ama geri
mi gelecek?”
“Evet…” dedi kısaca Yasemin. Başka ne diyeceğini
bilememişti.
“Bavullar ağır görünüyor, asansör de yok binada.”
“Hiç sorun değil, teşekkür ederim.”
“E iyi madem, selam söyleyiver Ece’ye belki denk
gelmeyiz.” dedi kadın ama bu pek inandırıcı bir cümle sayılmazdı. Zira kendisi tüm
gün gelene gidene bakmayı, komşularıyla laflamayı çok seven biriydi.
“Aleykümselam.” deyip gülümseyerek yavaş adımlarla
uzaklaşan kadına baktı birkaç saniye Yasemin. Eliyle tuttuğu giriş kapısını
iyice açtı, içeriye adım attığında duvarlardan yayılan hafif bir rutubet kokusu
karşıladı onu. Bavullarını çekti hemen içeriye ve kapıyı örttü. İçeride loş
turuncu bir ışık yandığında bavullarını kapının hemen yanındaki duvara asılmış
posta kutularının altına koydu. Beşinci kata kadar tekrar indirecekleri
bavulları taşımayacaktı, zaten çok yorulmuştu.
Ece’nin dairesinin olduğu kata çıkana kadar
bacaklarındaki yorgunluk daha da artmıştı. Sırtında da ince bir ağrı kendini
belli ediyordu. “Terli terli sırtıma vuran soğuktan olsa gerek.” diye
düşündü. Kapının hemen solundaki doğalgaz kutusunun üstüne uzandı ve eliyle
anahtarı aradı. Eline değen metalle tutup indirdi. Biraz tozdu. Üfleyip sildi
ve kapıya takıp çevirerek kapıyı açtı.
Ayakkabılarını çıkartıp içeri girdi ve kapıyı kapattı.
İçeride hoş bir koku vardı.
İçeri doğru yürüdü Yasemin. Yürüdükçe yerdeki bazı
parkeler çıtırdıyordu. Salona girdiğinde duvarı genişçe kaplayan pencereden
içeriye, binanın içindeki kasvetin aksine çok güzel ve aydınlık bir ışık
giriyordu. Kolundaki çantasını pencerenin hemen önündeki koltuğun kenarına
bırakıp kabanını çıkartırken camdan denizin göründüğünü fark etti.
Koltuğa yerleşip çantasının içinden telefonunu
çıkarttı ve Ece’yi aradı. Birkaç saniye sonra açılmıştı. “Efendim.” derken sabahkine
göre daha enerjik bir şekilde açmıştı telefonu Ece.
“Ece, ben geldim eve.”
“Hoş geldin.” deyip güldü. “Kolay buldun mu?”
“Evet evet, sadece yokuş biraz yordu.” derken koltuğa yaslandı
Yasemin.
“Of sorma, nefret ediyorum o yokuştan.”
“Sen nasıl geliyorsun?”
“Ben mi?” deyip Oğuz’a kısa bir bakış attı. “Oğuz’la
geliyorum. Bolu’dayız şimdi. İki bilemedin üç saate yanındayız. Rahat rahat
takılabilirsin. Dolapta abur cuburlarım, kahve, çay falan ne istersen artık
senin.”
“Sağ ol canım.”
“Ne demek- Aa aklıma geldi senden bir şey rica
edebilir miyim?”
“Tabii, yapabileceğim bir şeyse yaparım.”
“Salondasın galiba?”
“Evet.”
“Koltuğun arkasında, pencere mermerinde kaktüslerim ve
sukulentlerim var. Onlara su döker misin?”
Ece’nin bu isteği üstüne güldü Yasemin. “Dökerim
tabii.”
“Teşekkür ederim çiçeğim. Şimdi kapatayım sen de az
dinlen. Hemencecik geleceğiz.”
“Tamam, hayırlı yollar. Selam söyle Oğuz’a da.”
“Aleykümselamm.” deyip kapattı Ece telefonu.
Yasemin çantasının içini biraz kurcalayıp ağrı kesici
ilacından bir tane aldı. Bitkilerin sularını dökmek için kalktı ve mutfağa gitti.
Bulduğu plastik bir sürahiye çeşmeden su doldururken raftaki çay bardaklarından
birini de doldurup ilacını içti. Tekrar salona geri geldi ve koltuğa dizleri
üstünde çıkarak camın önündeki bitkileri tek tek suladı.
Sürahiyi geri bırakıp tekrar salona geldiğinde gözü
köşeye takıldı. Oraya giderek Ece’nin çizdikçe duvarın dibine istiflediği
resimleri vardı. Dikkatlice tek tek baktı Yasemin. “Ne kadar yetenekliymiş.”
diye geçirdi içinden.
Hemen onların yanındaki küçük kahverengi konsol
üstündeki fotoğraflara baktı. Çerçeveler arasında ilk dikkatini çeken, Ece’nin
arkadaş grubuyla doğum gününü kutlamak için gittiği mekânda çekildiği fotoğrafı
oldu. Eskiden Korkut Alp Ece’den ne ne kadar bahsettiyse o kadar hayalindeydi. Tabii
o zamanlar küçüktü şimdi epey değişmiş olabileceği gibi, çok da güzeldi.
Sapsarı saçları beline kadar uzanmıştı. Üzerinde
beyaz, derin dekolteli boyundan bağlamalı bir elbise vardı. Elleriyle başından
neredeyse düşmekte olan tacını tutarken kocaman gülümsüyordu. Kelimenin tam
manasıyla parlıyordu.
Diğer fotoğraflara bakarken aralarında bir tanesi
ilişti gözüne. İçinde tanıdık bir kıpırtı gezindi. O kıpırtı dudaklarıyla
yüzüne yayıldı. Korkut Alp ve Ece’nin bir fotoğrafıydı. Korkut Alp kardeşinin
beline, Ece’yse abisinin boynuna sıkıca sarılmıştı. Ece boy farklarından dolayı
havada kalmıştı. yanakları birbirine yapışmış kameraya içtenlikle
gülümsüyorlardı.
Yasemin o fotoğrafın önünde uzun uzun durdu. Parmaklarını
çerçevenin kenara sürdü. İçinde taşıdığı bütün o karmaşa, suçluluk, özlem,
korku ve çaresizlik bir anlığına boğazında düğümlendi. Derin bir nefes alma
ihtiyacı hissetti. Titrekçe iç geçirirken en nihayetinde konsolun önünden
çekilebilmişti.
Koltuğa oturduğu an çalan telefonu yüzünden irkildi.
Koltuğun üstündeki telefona uzanıp ekrana baktı.
Ali arıyordu.
Endişe ve korkuyla aramanın sonlanmasını bekledi.
Birkaç saniye hiç bitmeyecek gibi hissettirmişti. Arama sonlandığında tekrar
aramadan önce telefonunu sessize aldı ve biraz öteye attı telefonunu. bacaklarını
karnına çekerek onlara sarıldı. Bakışları tedirginlikle az önce koltuğun öbür
köşesine fırlattığı telefonundaydı.
“Anladıysa ve beni bulursa, Ece’ye zarar
gelir mi?” diye düşündü. “Ama ya anlamadıysa ve sadece
sabahki meseleden dolayı aradıysa?”
Kendini yana doğru bırakıp başını koltuk koluna
bıraktı.
Üzerindeki huzursuzluk uyku olarak üzerine çökerken
gözlerini yumdu ve iç çekti. “Allah’ım yüreğime ferahlık ver.” diye
geçirdi içinden.
“Daha hızlı süremiyor musun şunu?” diye huzursuzlukla
söylendi Ece.
İstanbul’a gireli biraz olmuş Üsküdar’a doğru
yaklaşıyorlardı. Ece birkaç kez Yasemin’i aramış, ulaşamayınca mesaj da
atmıştı. Ama hiçbir şekilde ulaşamamıştı.
“Daha hızlı süremem. İstanbul’u bilmiyorsun sanki.” dedi
Oğuz. Ece’nin telaşını anlayarak onu rahatlatmak istiyordu. “Sakin ol biraz.
Çok az kaldı. Belki şarjı falan bitmiştir… Uyuyakalmıştır ya da duş alıyordur?”
“Nasıl sakin olayım? Ya başına bir iş geldiyse?”
“Ali ona hiçbir şey yapamaz.” diye burnundan soludu
Oğuz. Direksiyonu tutan elleri hafifçe kasılmıştı. “Geçen abinle balo için geldiğimizde
ağzına bir tane geçirme isteğimi bastırmıştım. Şimdi elime geçerse anasından
emdiği sütü burnundan getirir, evire çevire onu-” Küfredecekken yanındakinin
Ece olduğunu hatırlayarak göz ucuyla ona baktı. Sözünü yutmak zorunda kaldı.
Dikkatle onu dinliyordu Ece. Küfredeceğini anladığında
ve Oğuz kendisine o mahcup bakışla baktığında gülmeden edemedi. Başını
sallayarak önüne dönüp yola baktı. “Bence de ondan yapmalıyız.”
“Bir an gaza geldim Ece.”
“Ne olacak? Benim küfretmediğimi mi düşünüyorsun?”
Güldü ve ukala bir bakış attı Oğuz’a. “Artık o küçük kız değilim, hatırlatırım.”
“Evet değilsin. Gizli gizli abinin eşyalarını
kurcalıyor ve küfredebiliyorsun…”
“Benimle alay etmeye devam edersen sana da küfrederim
Matara Gazisi Beyefendi.”
“Bak ya…”
“Sür şoför! Sür de şu bitli mahalleden bir an önce
kurtulalım…” dedi Ece, Cennet Mahallesi’ndeki Pembe’yi taklit
ederek.
Oğuz hayretle baktı bu taklidin üstüne bir yandan da yoldan
gözünü ayırmamaya çalışıyordu. “Cennet Mahallesi’nde yaşamadığına emin misin?”
deyip gülerken önlerine makas atan araçla aniden frenlemek zorunda kaldı. Sağ
eli otomatik olarak Ece’yi tutmak için ona uzanmıştı.
Sert frenle birlikte Ece’nin vücudu öne savruldu;
gözlerini korkuyla kapatırken nefesi yarıda kesilmiş, dudaklarından tiz ama
kısa bir ses dökülmüştü. birkaç saniyenin ardından göğsünde Oğuz’un elini
hissetti. Gözlerini kırpıştırarak açarken şoku atlatmaya çalıştı. Önce Oğuz’un
eline baktı, sonra başını Oğuz’a çevirdi.
Önlerine kıran siyah araçtan kıl payı kurtarmıştı Oğuz.
Refleksle direksiyonu sıkıca kavrayan eli gevşedi. Gözleri sinirle açıldı.
Gevşeyen eliyle vurduğu korna, dar sokakta yankılandı. Dişlerini sıktığından
çenesi gerilmişti, burnundan hızlı hızlı soluyordu.
Siyah arabanın kapısı bir hışımla açıldı. Gözünde
siyah güneş gözlüğü takılı, siyah kabanı içinde yine siyah bir takım giymiş,
gömleğinin üstten üç düğmesini açık bırakmıştı. Gözündeki gözlüğü kel kafasının
üstüne taktı. Aracından inip hemen kendi aracının arkasına, Oğuz’un az kalsın
çarpacağı çamurluklarına doğru yürüdü. Bir yandan tesbih tuttuğu elini kolunu
sallayarak söyleniyordu. “Ehliyetini nereden aldın be, Allah’ın Ankaralısı!”
“Ben şimdi seni nasıl o çamurluğa sokuyorum, bekle.”
diye söylendi Oğuz ve sertçe kapıyı açtı.
Ece anın şokuyla Oğuz inene kadar bakakalmıştı. Sonra birden
kendine geldi. “Oğuz!” dedi panikle. Kemerini çözüp arkasından indi. “Oğuz, gel
hadi. Uğraşma şunla.”
Adam çirkin bir bakışla arabadan inen Ece’yi baştan
aşağıya süzdü. Sonra Oğuz’a baktı. “Sevgilini dinle delikanlı.” derken Oğuz’a
doğru dönmüş, kaşıyla arkasında kalan Ece’yi işaret etmişti.
Oğuz adamın bakışlarını gördüğünde neredeyse patlamak
üzereydi. Birkaç adımda iyice adamın dibine girdi ve yakasını tuttu.
Adam büyük bir rahatlıkla Oğuz’un yakasındaki elini
bileğinden tuttu. “Ya şurada kızı etkileyeceğim diye girdiğin hâllere bak.
Çakma süper kahraman.”
“Sana buradan bir çakarım var ya feleğin şaşar.”
“Az kalsın arabama da vuracaktın zaten. Polis
çağıracağım. Açık açık adam dövüyorsun bir de. Hem suçlu hem güçlü-”
“Lan kör gözünü sikerim senin!” deyip adamı yakasından
tuttuğu gibi arabasının içine kafasını soktu. “Bak lan biz buna sinyal diyoruz,
bu alttaki de fren…” Tekrar yakasından çekerek adamı dışarı çıkarttı. “Gördün
mü?”
Ece ellerini beline koymuş arkalarında söyleniyordu. “Kadına
laf atıp sonra dayak yiyince polis diye zırlıyorsun!” diyordu ama Oğuz’a da
müdahale etmiyordu.
Adam bu kadar sert bir tepki beklememişti. Oğuz’un
sinirle kıpkırmızı kesilen yüzüne ve neredeyse kendisini oyacak gözlerine tedirginlikle
bakmaya başladı.
“Şimdi o çok değerli arabanın tamponu ben senin götüne
sokmadan evvel buradan siktir git. Yoksa elimden bir kaza çıkacak. Arabanla
değil ambulansla gitmek zorunda kalacaksın.” dedi ve pis bir şeye dokunmuş gibi
eli bir anda yakasını bıraktı. Yüzünde büyük bir tiksinme ifadesi oturdu ama
gözleri hâlâ aynı öfkeyle adamın gözlerine kitliydi. Arabanın kapısını tuttu ve
adamın binmesini bekledi.
Adam apar topar bindi hemen arabasına.
Daha kontağı çeviremeden Oğuz tuttuğu kapıyı büyük bir
gürültüyle çarptı. Sonra Oğuz yarı açık cama eğilip adama baktı. Sahte bir
gülümseme takındı. “Başınıza şapka takmayı unutmayın, üşürsünüz. Hayırlı günler
dilerim.” deyip çekildi.
Adam hızla uzaklaşırken Oğuz sinirini çıkartmanın keyfiyle
güldü kendi kendine. Ece’ye doğru döndüğünde elleri belinde suratsızca
baktığını gördü. Gülümsemesi asıldı.
“Ne var?”
“Adamın ağzına sıçmadığın kaldı hâlâ ‘ne var’
diyorsun. Hayret bir şey ya!”
“Haddini bildirdim. Pişkinliğini görmedin mi? Bir de
piç piç bakıyor sana. Dua etsin o kafasını egzoza sokmadım.”
“Bana fırsat vermedin ki ağzının payını vereyim.”
“Ben verdim doymadın mı?”
“Ay tebrik ederim.” deyip alkış tuttu Ece.
“Erkekliğini tebrik ediyorum canım. Sen olmasan ben onu itin götüne sokup
çıkartamazdım çünkü.”
Birkaç saniye hayranlıkla baktı Oğuz. Ufak bir
sırıttı. “Küfredebiliyormuşsun.”
“Söylemiştim.”
Başını iki yana sallarken güldü Oğuz. O sırada açık
kalan kapısından arabaya binmişti. Kemerini bağlarken Ece de biniş kontağı
çalıştırmıştı. Gaza basmadan durdu ve Ece’ye baktı.
“Ne?” dedi Ece.
“Gördün mü?” deyip ön camdan siyah arabanın durduğu
tarafı gösterdi.
Camdan baktı. Neyi görmesi gerektiğini anlamayınca
kaşları anlamsız bakışlarıyla çatıldı ve yine Oğuz’a baktı. “Neyi?
“Geri zekalı bu havada güneş gözlüğü takmıştı.” deyip
gülmeye devam ederken sürdü arabayı Oğuz.
Çok değil on dakika sonra sokağa yaklaştıklarında Ece
köşeyi gösterdi.
“Sen buraya bir yere park et. Sokağa arabayı
çıkartamayız. Şuradaki merdivenleri görüyor musun?”
Oğuz başını salladı.
“Oradan çıkacaksın biraz yukarı çıkınca solunda
kalacak. On beş numaralı apartman. Kapıyı aralık bırakacağım, beşinci katta
evim.” deyip arabadan indi apar topar. Bir an evvel Yasemin’in iyi olduğunu
görmeye ihtiyacı vardı.
Koştur koştur çıktı yokuşu. Apartmana girdiğinde yanan
loş ışıkta ilk gördüğü köşedeki bavullar oldu. Onları orada görmek içine biraz
olsun su serpti. Son bir güçle merdivenleri çıktığında artık takati kalmamıştı.
Nefes nefese çantasından anahtarını çıkarttı. Nefessizlikten elleri titriyordu.
Bir eliyle anahtarı deliğe iterken, diğeriyle kapı koluna tutunup güç aldı.
Kapıyı açtığı an ayakkabılarını ayağından fırlatırcasına çıkararak kendini
içeri attı.
“Yasemin!” diye seslendi. Ece salona geçtiği anda
durdu. Gözleri koltuğa takıldı. Yasemin, koltukta dizlerini karnına çekmiş,
başını yastığa yaslamış uyuyakalmıştı. Üzerinde yalnız bir kazak, yüzünde derin
bir yorgunluk ve çok hafif bir huzur vardı. Ece, birkaç saniye
boyunca olduğu yere çakılıp kaldı. Karşısındaki manzara hem rahatlatıcı hem de
iç burkucuydu.
Dudaklarını büzüp sessiz bir nefes koyuverdi,
"Uyuyakalmış..." diye fısıldadı kendi kendine.
Üzerinden montunu çıkarırken, evin petekleri kapalı
olduğu için serin olduğunu fark etti. Koltuğun kenarında katlı duran pikeyi
açıp Yasemin’in üzerine usulca örttü. Sonra koltuğun boş kalan ucuna dikkatlice
oturdu.
Salonda sessizlik vardı.
Yalnızca dışarıdan gelen şehir uğultusu, martı sesleri, bir de mutfaktaki
buzdolabının zaman zaman titreşen sesi… Kafasını koltuğun arkasına bıraktı. Gözleri
bir an tavana takıldı. Yorgunluğu omuzlarından aşağıya akıyormuş gibiydi.
Çok geçmeden, Oğuz
kapının üzerinde takılı kalmış anahtarı çevirip içeri girdi. Kapıyı örtüp gözleriyle
içeriyi tarayarak birkaç adım içeri girdi. Gözleri önce Ece’ye, ardından
koltuktaki Yasemin’e kaydı. Adımlarını sessiz tutmaya çalışsa da tahtaların
gıcırdaması bir anlığına havayı böldü.
Tam o sırada, Yasemin
kıpırdandı.
Kaşları hafifçe çatıldı
önce. Göz kapaklarını ağır ağır araladı. Başı hâlâ ağrıyordu. Sonra başını
yastıktan kaldırdı, gözlerini ovuşturdu. Zihni bir an nerede olduğunu
algılayamazken gördüğü ilk şey Ece oldu. Hemen ardından, birkaç adım ötede
ayakta dikilen Oğuz’a çevirdi gözlerini.
“Günaydın kaçak gelin.”
diye sessizliği böldü Oğuz.
İstemsizce güldü Yasemin.
“Günaydın Oğuz.”
“Ya bak, bir bu kız benim
esprilerime gülüyor.” diye keyifle konuşmaya devam ederken merakla etrafa
bakınmaya başlamıştı.
Ece buna hiç aldırış
etmedi. Tek tepkisi göz devirip Yasemin’e bakmak oldu.
Yasemin de yattığı yerden
doğrulup bağdaş kurarak ona bakmıştı. Mahcup görünüyordu. Elleriyle kazağının
kollarını çekiştirdi.
Ece endişesini ve
mahcubiyetini anlayarak bütün gün boyunca yapmak istediği şeyi yaptı; içtenlikle
gülümseyerek aralarındaki mesafeyi kapattı ve Yasemin’e sıkıca sarıldı.
Ece geri çekilirken,
“Telefonuna ulaşamayınca çok korktum. Şarjın mı bitti?” diye sordu.
Başını iki yana salladı
Yasemin. “Ben eve geldiğimde Ali aradı. O panikle anladı mı anlamadı mı diye
korkunca telefonumu da sessize almak zorunda kaldım. Endişelendirmek
istememiştim özür dilerim. Zaten yeterince zahmet verdim size.”
“Bir daha özür dileme.
Abim sana arayabilirsin demişse arayabilirsin. Hatta, hiç düşünmeyip beni
aramış olmandan çok mutluluk duydum.” diyerek Yasemin’in elini sıkıca tuttu
Ece.
Yasemin’in öteki yanına
oturdu Oğuz. “Şimdi anlat bakalım. Ne oldu da bu kararı verdin?”
Yasemin, Oğuz yerine
oturana kadar onu gözleriyle takip etti ve gelen bu sorunun ardından omuzlarını
yavaşça düşürdü. Gözlerini Oğuz’dan çekip kucağında kenetlediği ellerine dikti.
Oğuz’un kendini yargılamayacağını biliyordu. Yine de içinde bir yerlerde
zamanında Korkut Alp’e yaşattığı acıları onun da sırtlandığını ve şimdi Ali
gibi yanlış bir kararla baş etmesinde yardım edeceğini bilmek Yasemin’i içten
içe utandırıyordu. Derin, titrek bir nefes aldı.
“Ali’nin tavırlarındaki
değişim…” dedi, sesi pürüzlü ve kısıktı. Yutkunup boğazını temizledi. “…beni
çok rahatsız etmeye başladı. Aslında Korkut’la yeniden karşılaşmasaydık bunu
fark eder miydim bilmiyorum.” Başını usulca kaldırıp Ece’ye baktı; gözleri
dolmuştu ama ağlamamak için direniyordu. “Üzerimde nasıl bir himaye kurmuş,
beni nasıl adım adım avcunun içerisine almış… Anlayamamıştım bile. Kör
gibiydim.”
Oğuz ve Ece hiç araya
girmeden, büyük bir dikkatle onu dinliyordu.
“Onunla ilk
karşılaşmamızdan sonra ise Ali bambaşka bir adam oldu çıktı.” Yasemin'in sesi
boğazında yutkunamadığı yumrudan dolayı gitgide zor ve ince çıkıyordu. “Daha
kıskanç, yorucu, boğucu… Zaten hiç arkadaşım yoktu, yalnız Arzu vardı. Düşün,
onunla bile görüşmeme laf ediyordu. Bugün, sabah da kavga ettik ve…” Sustu.
Gözlerini kaçırıp yere baktı. “Abartıyor muyum? Olabilir mi böyle şeyler?
Anlamıyorum.”
Ece bu soruyu duyar
duymaz kesip attı. “Hayır, tabii ki de olamaz Yasemin!” Duydukları karşısında
iyice sinirlenmişti. “Çok iyi yapmışsın oradan çıkmakla. Böyle şerefsizler
yüzünden birçok kadın bu zorbalığı sevgi sanıyor. Yaptığı
şeyin sevgiyle uzaktan yakından alakası yok.”
Oğuz’sa daha sakin
kalmaya çalışarak Yasemin’e gülümsedi. “Hiç endişen olmasın. Kapı gibi
arkandayız kızım. Biz olmasak bile Korkut Alp olurdu. Onun seni bir saniye bile
orada bırakmayacağını kendin de çok iyi biliyorsun.”
Ece gülümseyerek baktı
Yasemin’e. Kafasını dağıtmalıydı. “Demek abimin bu kadar avel bir hâle sokan
kız sensin.”
“Sen abini bir de lisede
görecektin.” diye Ece’ye katıldı Oğuz da.
---
Ertesi gün, sabah
saatleri…
Oğuz, Ece ve Yasemin karargâh
binasının koridorunda, Baturalp’in kapısını görebilecekleri bir köşede
duruyorlardı. Oğuz omzunu duvara yaslamış gözünü kapıdan ayırmıyordu. Ece onun
karşısında, Yasemin ise arkasındaydı.
“Ben hiç bilmiyormuşum
gibi davransam?” dedi Oğuz ve Ece’nin tepkisini görmek için yandan bir bakış
attı. Oğuz bıkkınlıkla bir nefes verdi. Göğsünde kavuşturduğu kollarını çözüp
Ece’nin eline hafifçe vurdu ve tırnak yemeyi bırakmasını sağladı.
Ece anında parlayan bir
ateşle parlayan gözlerini Oğuz’a dikti. “Ne biçim yandaşsın sen be?!” derken
Oğuz’un az önce vurarak indirdiği elini sinirle onun omzuna çarptı.
Ece’nin vurduğu yeri
tutarken sıkıntıyla iç geçirdi ve yine kapıya döndü Oğuz. “Ne yapayım kızım?
Senin baban, benim komutanım. Sana 'kızım bir daha yapma' der, beni ise Irak’a
sürer!”
“Babam kendisi söylemedi
mi, ‘Oğuz da benim bir oğlum.” diye.”
“Dedi diye, ‘Buyur
Baturalp baba, kardeşim için kız kaçırdım. Bunu da senin arabanı izinsiz
çalarak yaptım.’ mı demeliyim?” diye söylenirken cümlenin sonunda Ece’ye
döndü ama arkasında kendisine dikilmiş mavi bakışlarla yutkunmak zorunda kaldı.
Yaslandığı duvardan ayrıldı ve anında hazırola geçerek yerinde toparlandı.
Ece ağzını açmış
konuşacakken Oğuz’un arkasında neye baktığını merak edip döndü.
Merdivenin başında,
arkasında koruma askeriyle dikiliyordu Baturalp. Oğuz’daki bakışları, Ece’ye, sonra da çıtı
bile çıkmayan ama bakışlarında büyük bir tedirginlik taşıyan Yasemin’e döndü.
Gözleri kısa bir an durdu Yasemin’in üstünde Oğuz’un ağzından duydukları o an
anlam kazanmıştı.
“Ben de arabamın nasıl
kendi kendine karargâha geldiğini sorgulamıştım. Failleri belliymiş.” dedi
Baturalp. Ses tonu dümdüzdü; ne kızgınlık ne de alay
barındırıyordu. Oğuz ve Ece için en korkutucu olan da buydu. “Odama geçin
geliyorum birazdan.”
“Emredersiniz komutanım.”
dedi Oğuz.
Baturalp ilerlerken,
yakın koruması Doruk ikisini korkutmak adına eliyle boğazını keser gibi yapıp
Oğuz ve Ece’ye kendilerini işaret etti. Bunu yaparken dudaklarını oynatarak
sessizce “Siz bittiniz.” diyordu.
Odaya girdiklerinde Oğuz
ellerini beline koyup mantıklı düşünmek için sakinleşmeye çalıştı. “İyi
günündeyse hafif bir cezayla kurtarırım, kötü günündeyse öbür bacağımı da o
sakatlar gibi geliyor.”
“Eğer ki beni satacak
olursan da ben senin kafanı kopartır fakültedeki başsız heykellerden birine
monte ederim. Nasıl fikir?”
“Çıktık bir yola artık.
Zaten seni satarsam baban bunun bedelini daha büyük ödetir bana. En iyisi
dürüst olmak.”
Yasemin bir süredir süren
sessizliğini bozdu. “En başında bu benim fikrimdi-” derken Oğuz aydınlanmış
gibi heyecanla lafını kesti.
“Hayır!” Ece’ye baktı
gülerek. “En başında bu, abinin fikriydi.”
Ece hayretle baktı. “Ay
yok artık Oğuz!” derken babasının gelmesiyle ellerini önünde birleştirip anında
masum bir tavır takındı.
Baturalp bütün
ciddiyetiyle sandalyesini çekip makamına kuruldu. Bakışlarını tek tek hepsinde
gezdirip oturmaları için masanın önünde karşı karşıya konulmuş deri koltukları
gösterdi. Sonra kızlarla birlikte oturan Oğuz’a dikti bakışlarını. “Sen kalk.”
dedi net bir sesle.
Oğuz süt dökmüş kedi gibi
ellerini önünde birleştirerek yeniden ayağa kalktı ve karşısında dikildi.
“Dinliyorum nedir bu
tantana?”
Ece dikleşerek oturduğu
koltukta biraz daha öne çıktı. “Babacığım ben anlatayım sana.” deyip
dudaklarını büzdü ve birkaç saniye sustu. Bakışlarını boşluktan çekip babasına
baktı. “Abimin başının altından çıktı hepsi.”
Bunu demesi üzerine Oğuz
ve Yasemin saklanamayan bir şaşkınlıkla Ece’ye döndüler.
Baturalp, Oğuz ve Ece’nin
saçma cevaplarıyla uğraşmak istemeyerek doğrudan Yasemin’e baktı. “İkiniz çıkın
ben yalnız Yasemin’le konuşmak istiyorum.” dedi.
İkisi de itirazsız bir
şekilde odadan ayrıldığında Baturalp makamından kalktı. Yasemin’in oturduğu
koltuğun karşısındakine oturdu. Karşısında büyük bir saygı ve de korkuyla oturan
Yasemin’e bakarken bakışlarına şefkat yerleşmişti.
“Nasılsın kızım?”
Yasemin kaygılı
bakışlarını ayaklarından kaldırıp Baturalp’e baktı. İnce bir gülümseme
yerleşmişti dudaklarına. “Ece ve Oğuz sayesinde iyiyim.” Sonra mahcupça çöktü
omuzları. “Onları bu işe ben bulaştırdım efendim. Lütfen ikisine de herhangi
bir ceza vermeyin. Bütün sorumluluk benim.”
“Korkut Alp, bana senden
bahsetmişti. Ece bu işe bulaşmasaydı da oğlum eminim ki seni oradan çekip
çıkarırdı.”
“Ben aslında ilk Korkut
Alp’e ulaşmak istedim ama… Operasyondaymış.” Yasemin’in midesi bulanmaya
başlarken koltukta git gide küçüldüğünü hissediyordu. Zihninde türlü korku
dolanıyordu. Ya Baturalp bu sorumluluğu reddederek kendini geri gönderirse? Ya
bu kararını şımarıkça bulup Ali’yle arasındaki ilişkiye karışmak istemez ve
engel olmazsa?
Baturalp başıyla
onayladı. “Dün gittiler, Allah’ın izniyle yoldalar.” Dirseklerini dizlerine
desteklemiş ellerini önünde birleştirerek Yasemin’i dikkatle seyretmeye
başlamıştı. Saniyeler geçtikçe karşısında ezilip büzülen bu kızı gördükçe,
sanki onunla beraber yüreği de iki kaya arasında eziliyor gibi hissediyordu. Derin bir iç çekti. Yapması gerekeni
biliyordu. “Bak kızım. Hepimiz genç olduk. Hepimiz hatalar yaptık ve ders
çıkarttık. Ben senin durumunu az çok biliyorum. Sen yolunu çevirmeye eminsin
değil mi?”
Yasemin, Baturalp’ten
duyduğu sözler üstüne büyük bir umutla gözlerine baktı. az evvel yüreğine
ekilmeye çalışılan vesveseleri elinin fırlatıp attı. “Nasıl da babası gibi;
huyu suyu, gözleri…” diye geçti aklının bir köşesinden ve devam etti. “Yine
aynı maviler, yine aynı güven hissi…”
Başını salladı Yasemin.
“Eminim.” derken sesi titriyordu.
“Pekâlâ, ben başta bir
kız babası olarak seni kendi kızımdan ayırmayacağım Yasemin. Ne gerekiyorsa ben
üstleniyorum kızım. Ama şunu da ekliyorum,” derken tane tane konuşuyordu. Ne
Yasemin’i incitmek ne de amacından sapmak istiyordu. “…bunu bir noktada oğlumun
mutluluğu için de yapıyorum. Uzun zaman sonra onun gözlerinde yeşeren o umut
kırıntılarını yeniden kaybetmesini istemiyorum. Hayal kırıklığıyla duygularına
daha fazla kapanmasını istemiyorum.”
Yasemin’in gözleri
dolmuştu.
“Bizim işimiz zor
Yasemin. Askerlik göründüğünden çok daha zor. Öyle filmlere, dizilere benzemez.
Korkut Alp’in dedesi de askerdi, ben de askerim… Sayısız operasyona gittim.
Vücudumda çok fazla yara var. Ama bir şey söyleyeyim mi? Bir baba olarak ben
oğlumu şuradan gönderdiğim vakit diken üstünde yaşıyorum. Ödüm kopuyor bir
yerine zarar gelecek, bir gün şehadet haberini alacağım diye. Burada hepsi
benim bir evladım. Oğuz’a gülüyoruz ediyoruz ama kalçasından yaralandığından
beri o kadar üzgünüm ki…” Karşısında sessizce ağlamaya başlayan Yasemin’e
baktı. Kalkıp yanındaki koltuğa oturdu. Yasemin ona doğru döndürdü başını.
Gözlerini sildi ve Yasemin’in omuzlarını tutup onu dikleştirdi.
“Ama kızım üzülmek onlara
güç vermiyor. Sen Korkut Alp’i seviyorsun değil mi?”
Yasemin silinen
gözyaşlarının peşi sıra yenilerini akıtıyordu yanaklarına. Bu soruyu hiç
düşünmeden cevapladı. “Çok seviyorum.” Hıçkırıklara boğulurken omuzları yeniden
çökecek gibi oldu ama Baturalp engelledi.
“O vakit bu dik duruşu
hiç kaybetmeyeceksin kızım. Sevginin de Korkut Alp’in de arkasında bu dik
duruşla duracaksın. Anladın mı beni?”
Yasemin yeniden başını
sallarken ağlamasını bastırmaya çalışıyordu.
Baturalp sırtını pat
patlarken Yasemin’i kendisine çekerek diğer eliyle başını omzuna yasladı. “Hiç
korkma güzel kızım. Hiç…”
Yasemin’in ağlaması bu
sarılmayla şiddetlendi. İçinde her yere saçılan cam kırıkları o nefes aldıkça batıyor,
ince ince kanatıyor gibi hissediyordu. Canını yakan daha şimdi tanıştığı bir
adamın onu bu kadar sahiplenerek babalık yapması ama kendi babasından bir defa
bile destek hissedememesiydi. Ne bir güzel söz ne de sırt okşaması… Bir gün
olsun güzel bir söz işitememenin farkındalığını ilk defa bu kadar yüzüne
çarpıldığını hissetti.
Baturalp geçen bir saatte
Yasemin’in bilgilerini alarak tanıdığı polis arkadaşından koruma kararı
istemişti.
Ece ve Yasemin tüm bu
işlemler yapılırken Ankara ayazına rağmen bahçede dolanıyorlardı. Yasemin
tekmeleyerek bir taşı beraberinde götürüyordu ki taş ayağından uzak yere
kayınca kafasını kaldırdı. Yolun aşağısından yanında birkaç askerle Ali’nin
gelmesini beklemediğinden olduğu yerde kalakaldı. Nefesi boğazına dizildi. Ece
de onun geldiği yere baktığında Ali onları fark etmişti.
Üstünde dün sabahki takım
elbisesi vardı, ama o düzenli adam gitmişti; gömleğinin üst düğmeleri açık,
kravatı gevşemişti. Gözleri kan çanağı gibiydi ve tam karşısındaki Yasemin’e
kilitlenmişti. Onu karargâhta görmek, bardağı taşıran son damla olmuş gibiydi.
“Demek buradasın.” dedi,
sesi kararlı ama içinde zorlukla bastırılmış bir öfke vardı. Büyük adımlarla
yanına vardı. “Bitti mi oyunun? Ne bu rezalet?”
“Oyun falan yok Ali.”
Ali'nin yüz seğirdi. Bir
adım daha atıp Yasemin'in koluna uzanacaktı ki Ece, hiç düşünmeden Yasemin’in
önüne geçti. Bir duvar gibi dikildi. “Ona dokunursan seni pişman ederim.”
derken doğrudan Ali’nin gözlerine bakıyordu.
Ali gözlerini kısıp Ece’nin
gözlerine baktı. Abisiyle neredeyse aynı gözlere sahip olduğundan Ali neler
olduğunu az çok anlamıştı. Sinirle sızlayan burun kökünü tuttu. Gülüyordu ama
bu, sabrının sınırında olan bir adamın gülüşüydü. “Ya inanamıyorum sana. Tamam!”
Yasemin’e baktı. “Sırf şu aptal arkadaşlarınla görüşebilmek için girdiğin hâllere
bak Allah aşkına Yasemin. Tamam, ne istersen öyle olacak. Ama yürü gidiyoruz.”
“Gelmiyorum Ali.”
Yüz hatları gerildi
Ali’nin. Dişlerini sıkarak konuştu. “Yasemin yürü dedim sana.” Ece’ye baktı.
“Çekil sen de ayağımın altından.”
“Ayağını var ya… Siktir
git lan! Delinin zoruna bak.” deyip elini itti Ali’nin.
O sırada birkaç dakikalık
yolu kalan helikopterin içinde saatlerdir süren bir sessizlik hâkimdi.
Korkut Alp, dizlerinin
üzerinde duran kaskına boş boş bakıyordu. Kulağındaki telsizden aralıklarla
gelen çatırdamalar kafasının içerisindeki rahatsız edici uğultuya karışıyordu. Parmakları
soğuktan kızarmıştı. Eldivenlerinin arasından dışarı sızan parmak uçları,
titrek bir şekilde birbirine sürtünüyordu.
Göğsünün ortasında tuhaf
bir ağırlık vardı. Alperen’in elini bıraktığı andan beri geçmemişti. Görev
bitmişti belki ama içindeki eksiklik, sanki havadaki bu yoğun griyle birlikte
göğsüne sinmişti.
Kafasını kaldırdı.
Karşısında oturan Yiğit’le göz göze geldiklerinde, birbirlerine yalnızca kısa
bir baş selamı verdiler. Konuşmaya gerek yoktu. Herkes aynı duyguyu taşıyordu.
Sude gözlerini kapamıştı,
ama uyumuyordu. Alparslan pencereden dışarı bakıyordu, dudakları arasından bir
tespih duası mırıldanıyor gibiydi.
Piste geldiklerinde
başını camdan dışarı çevirdiğinde ötede Oğuz’u gördü. Elini gözlerine siper
etmiş alçalan helikoptere bakabildiği kadar bakıyordu.
Tüm bu sıkılmışlığının
üstüne onu görmek dudaklarında ince, yorgun bir tebessüm oturttu.
Helikopter hafif bir
sarsıntıyla yere oturduğunda personel kapıyı açmıştı. İlk inen Korkut Alp’ti.
Koşarak yanlarına gelen Oğuz’un hafif topallar hâline gülmeden edemedi.
“Hoş geldiniz!”
“Hoş bulduk, koşmasana
oğlum. Birkaç operasyon daha gelmemek istiyorsun galiba.”
“Sus!” deyip elini
kaldırdı sussun diye. “Sus bana öyle şeyler söyleme.”
Yanlarından geçen Yiğit,
Sude’ye dönerek başıyla Oğuz’u işaret etti. “Ben de bir şey eksik diyordum tüm
operasyon boyunca. Oğuz’un sesiymiş.”
Oğuz gözlerini kısarak
arkalarını süzdü. “Ben duyuyorum sizi, buradayım.”
“Ağlama çocuk, ağlama!”
Oğuz göz devirip tekrar
Korkut Alp’e döndü. Gözlerinde sürprizinin verdiği heyecan vardı.
Güldü Korkut Alp. Bir
eliyle silahını tutarken ötekini Oğuz’un omzuna sararak yürümeye başladı. “Çok
mu özledin lan beni? Bir güncük oldu daha.”
“Özledim tabii oğlum.
Ama…” Sırıtır. İyice meraklandırmak istediğinden uzatıyordur.
“Ama?”
“Ama işte… Özleyen
başkaları da olabilir…”
“Vallahi hiç hâlim yok
Oğuz. Alperen’den bir haber geldi mi hiç?”
Kaşlarını çattı Oğuz. “Alperen
mi, hayır. Ne oldu ki?”
İç çekti Korkut Alp.
“Alperen, onları bulduğumuzda yaralıydı. Durumu epey ciddiydi. Durumunu
öğrenmem lazım.”
Oğuz’un heyecanı
duydukları karşısında dağılmıştı. “Hemen gidip öğrenelim.”
“Sen ne diyordun? Ben
hiçbir şey anlamadım kafam allak bullak.”
“Biz Yasemin’i getirdik.”
Korkut Alp olduğu yerde
çivilenmiş gibi durdu. “Ne yaptınız?!”
“Kızma hemen. Çaresizdi.”
Korkut Alp’in gözlerinde
hem şaşkınlık hem bir anlık sevinç parladı. “Nerede?”
Eliyle aşağı yolu
gösterdi. “Karargâh binasının oralardadır. Ece’yle yürüyorlardı.”
Korkut Alp bir saniye
bile kaybetmeden elindeki çantayı koşar adım hangarın önüne fırlattı.
“Lan!” dedi Oğuz, onun
ardından. “Zimmetli o çanta sana! Öyle atılır mı?!”
Korkut Alp, yokuştan
aşağı koşarken uzaktan yükselen bir ses kulağına çalındı. “Yasemin, yürü dedim
sana!”
Ali'nin sesiydi bu. Korkut Alp’in adımları yavaşladı. Yüzündeki gülümseme
tanıdık ve hiç sevmediği o sesle dağıldı. Telaşlı bakışları az ötede gördüğü Ali,
Ece ve Yasemin’e takıldı.
Ona yetişen Oğuz da onun
baktığı yere bakıyordu. “Bu nereden çıktı ya?” diye mırıldandı.
Ece kollarını iki yana
açarak Yasemin’in önünde bir duvar gibi durmuştu. Yasemin’in gözleri öfke ve
korkunun ortasında kararsız parlıyordu.
Sabrı tükenirken Ali
Ece’ye “Çekil önümden!” diye bağırdı. Boğazındaki damarlar patlayacak gibiydi.
“Hayır, çekilmiyorum! Ne
yapacaksın? Vuracak mısın?” diye diklenmeye devam etti Ece. Gram korkusu
olmadığı gibi karşısındaki adamın kendisine hiçbir şey yapamayacağını
bildiğinden rahattı.
“Yeter!” dedi Yasemin,
titreyerek. “Bitti diyorum sana! Anla artık!”
Parmağındaki yüzüğü
çekiştirerek çıkarttı ve Ali’ye fırlattı. “İstemiyorum! Seni de, seninle
alakalı hiçbir şeyi de istemiyorum Ali!”
“Eh! Yeter yaptığın
çocukluk!” deyip Yasemin’in kolunu yakalamıştı.
Ece, Ali’yi durdurmak
adına kolunu çekmek isteyerek koluna sarıldı. Ali elini tüm gücüyle
savurduğunda Ece yere düşmüştü.
Ali önünden kalkan engelle
rahatça Yasemin’i yakaladı. Ama Yasemin direniyordu. Öfke hâliyle öteki eli
havaya kalkmıştı ki Korkut Alp çoktan yanlarına varıp Ali’nin elini havada
yakaladı.
Ali öfkeli bakışlarını
elin sahibine çevirdiğinde Korkut Alp’in kıpkırmızı kesilmiş yüzüyle
karşılaşmıştı.
Korkut Alp’in bakışları öfkeyle
titriyordu. Alt çenesi kenetlenmiş, yüzü donmuştu. Dişlerinin arasından sadece
bir cümle sızdı o an.
“Ben seni uyarmadım mı?” diye
kükrediği saniye, boşta kalan eliyle Ali’nin Yasemin’i tutan diğer eline
uzandı. Sadece bileğini değil, Ali'nin elini ve parmaklarını tamamen avcunun
içine hapsederek, elini dışa doğru, ters bir açıyla kıvırdı. Hiç tereddüt
etmeden, sert ve acımasız bir hareketle bilek eklemine tüm gücüyle yüklenerek
bileğini kırdı.
Ali acıyla bağırırken
Korkut Alp hariç hepsi şok geçiriyordu.
Ama Korkut Alp bununla
kalmadı. İçinde kabardıkça kabaran öfke onun sabrının taştığı noktaydı. Yalnızca
bileğini bükmekle kalmadı, acıdan kıvranan Ali’yi yere savurdu. Yüzüstü yere
düşen Ali sağlam elinden destek alarak kalkmaya çalışırken, Korkut Alp üzerine
atıldı.
Yerdeyken tek eliyle Korkut
Alp’in göğsüne dayanıp uzaklaştırmaya çalıştıysa da Korkut Alp’in gücüne karşı
koyamadı.
Bastırılmış öfkenin,
aylarca yutulan haykırışların, Yasemin’in gözyaşlarının, Ece’nin düştüğü anın…
Hepsinin hesabıydı bu.
İlk yumruk Ali’nin
çenesine indi.
İkincisi tam göz altına.
Üçüncüsünde Ali’nin başı
yana savruldu ama Korkut Alp’in dizleri onu yere sabitlemişti. Yumruklar ardı
ardına geldi. Her yumrukta Korkut Alp’in yumrukların gücü artıyordu. Gözü
hiçbir şeyi görmüyordu artık.
Şok durumundan ilk çıkan
Yasemin oldu ama korkudan ne yapacağını bilemiyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor
ama nefes alamıyordu. İçindeki küçük kız çocuğu karşısındaki manzaraya bakmak
istemiyordu, gözlerini kaçırmak için çırpınıyordu fakat ayakları yere çakılmış,
bedeni ona ihanet edercesine direniyordu. Ellerini nereye koyacağını bilemedi;
bir an Korkut Alp’e uzanmak için havaya kalktı sonra panik içindeki bir kuş
gibi öylece çırpındı. Korkut Alp onun için savaşıyordu ama karşısındaki gözü
dönmüş hâli ona yalnızca babasını ve dayaklarını hatırlatıyordu.
Korkut Alp’i durdurmak
istedi, ileriye doğru cılız bir hamle yaptı ama dizlerinin bağı çözüldü. Tam o
an, boğazından hırslı, sarsıcı ve hıçkırıkla karışık derin bir feryat koptu.
“Korkut Alp… Dur lütfen!”
Yasemin yere, dizlerinin
üstüne oturmuş hıçkıra hıçkıra ağlayarak Korkut Alp’e bakarken, hıçkırıkları
Korkut Alp’in öfkeyle uğuldayan kulaklarında adeta bir bomba etkisi yaratmıştı.
Hemen yanından gelen hıçkırıkları daha net duyarken Korkut Alp’in inmek üzere
kalkan yumruğu havada asılı kaldı.
Başını Yasemin’e
çevireceği sırada, yerde yüzü kanlar içinde yatan Ali, Korkut Alp’in bu ani
duraksamasını, dikkatinin dağılmasını fırsat bildi. Tüm gücünü sol omzuna
toplayarak Korkut Alp’in tam çenesine hırslı bir yumruk savurdu.
Korkut Alp’in başı
beklemediği darbeyle yana savrulduğunda Ali’nin üzerindeki hakimiyeti sarsıldı.
Ali, can havliyle Korkut Alp’i üzerinden itip yana doğru yuvarlandı. Hâlâ
doğrulmaya, burnundan akan kanları elinin tersiyle silerken nefretle Korkut
Alp’e doğru hamle yapmak için toparlanmaya çalışıyordu.
Yasemin, Ali’nin Korkut
Alp’e saldıracağını anladığı an yerinden fırlayıp hemen önündeki Korkut Alp’e
sarılarak siper oldu. Kendine geleceğinden korktuğu darbeye karşı sadece Korkut
Alp’in başına ve omuzlarına sarılmış, sıkıca gözlerini yummuştu.
Ali, Yasemin’in bu
hamlesiyle saniyeler içinde tamamen delirdi. Elinin acısı kaybolmuş, içinde çığ
gibi büyüyen kıskançlık ve yenilmişlik hissi gözünü tamamen kör etmişti. “Bana
bunu nasıl yapar?” düşüncesi zihnindeki son mantık kırıntısını da yakarak
yok etti. İpi kopmuş bir hayvan gibi yerden fırlayıp Yasemin’i Korkut Alp’in
kollarından söküp almak için saldırdı.
Korkut Alp, kendine siper
olmuş kolların arasında bir anlık şok yaşasa da; Ali’nin kıskançlıkla hâlâ Yasemin’e
uzanmaya, ona dokunmaya cesaret ettiğini gördüğü an gözleri tamamen karardı. “Hâlâ
nasıl cesaret edebilir?” diye düşünürken Yasemin’i tek bir hamleyle arkasına
doğru aldı.
“Gel lan! Dalağını
sikmezsem şerefsizim!” Ali’nin tüm bu pervasız çırpınışlarını ve üstüne yaptığı
hamlesini ezmek için üzerine bu kez az öncekinden çok daha yıkıcı, gözü dönmüş
bir öfkeyle saldırdı. Ali'yi tekrar yere serip yumruklarını çenesine ardı
ardına indirmeye başladığı sırada Alparslan, Yiğit ve Sude karargâh binasına
gitmek için yokuşu inerken duydukları sesle hızla o tarafa yönelmişlerdi.
“Ne oluyor lan burada?!”
diye bağırdı Yiğit. Ardından Alparslan ve Sude geliyordu. Hepsi birkaç
saniyeliğine manzaraya kilitlendi.
Ali’nin yerdeki hâli, Korkut
Alp’in kana bulanmış elleri ve gözleri… Gözleri hâlâ öfkeyle kararmıştı.
Alparslan hemen Korkut
Alp’i omzundan yakaladı. “Tamam, dur!”
Ama Korkut Alp
silkelenerek onun elinden de kurtuldu. “Çekil!”
Yiğit diğer kolundan
tuttu. “Dur artık Korkut!”
İkisi zor bela Korkut
Alp’i Ali’nin üzerinden kaldırıp geriye çekerken, Korkut Alp hâlâ öfkeyle
aldığı nefesleri arasında hırlıyordu. Ayakları kayıyor, tekrar geri dönmek
istiyordu.
“Bıraksanıza lan!” diye
haykırdı.
Ama bırakmadılar.
Alparslan’ın sesi tok ve kararlıydı. “Kendine gel! Bak bana!” derken Korkut
Alp’i iri cüssesi altında zar zor zapt etmeye çalışıyordu.
Korkut Alp, bir anlığa
nefes nefese durdu. Göğsü inip kalkıyordu. Yumrukları hâlâ sıkılıydı. Eğer
eldiveni olmasaydı tırnakları avcunda yer edebilirdi. Göz bebekleri büyümüş,
alnındaki damar kabarmıştı. O an yüzünde, tanıdıkları Korkut Alp değil; içi
yanan, yıllarca biriken tüm duyguları tek patlamada kusan başka biri vardı.
Alparslan’ın sesi yine
yankılandı. “Yeter!”
Korkut Alp, gözlerini
yerde inleyen Ali’ye çevirdi. Gözleri hâlâ bulanıktı ama sonunda nefesi
ağırlaştı. “Bu son uyarım,” dedi titrek bir sesle. “Seni bir daha onun yanında
yöresinde görürsem… Dinim imanım üstüne yemin ederim seni gebertirim Ali! Dene
bir daha elini sür!”
Ali’nin patlamış dudakları
arasından sadece boğuk, kanlı bir öksürük sesi çıkabildi. Kanlı yüzünü
çevirecek hâli bile yoktu.
Alparslan, Korkut Alp’i
birkaç metre ötedeki ağacın dibine çektiğinde Korkut Alp’in bakışları hâlâ aynı
yerdeydi. Yiğit yüzünün önüne eğilip yanağını yavaşça tokatladığında bakışları ona
döndü. Yiğit’in dudaklarından alaycı ama şaşkın bir gülüş kaçtı. “Ulan manyak
mısın nesin?”
“Yok abiciğim, yok.
Millet deliye biz akıllıya hasret yaşayarak öleceğiz. Lan bir tane mantığı
yerinde adam var dedim. Sakin dedim. Oğlum… Korkut Alp sen hepsinden beter
çıktın.” diye söylendi Alparslan. Hayretler içerisinde bakıyordu karşısındaki çocuğa.
Korkut Alp aklı uyuşmuş,
vücudu taze öfkenin etkisiyle hem titreyip hem de karıncalanırken gözleri yeni
bir hedef buldu. Sude ve Ece’nin götürdüğü Yasemin...
O an aklında bir gerçek
yeniden yankılandı; Korkut Alp’in, Yasemin için yapamayacağı tek bir şey yoktu.
Ve ilk defa Korkut Alp, hem
kendi içinden çıkan bu vahşi sevgiden korkmuş hem de onu korumak için dünyayı
yakabilecek ölesiye bir cesaret kazanmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder