kandeli bölüm 11

 🎧 Bölüm Şarkısı: Dolu Kadehi Ters Tut- Dilerim Ki

11

“Güç neşâtın kademin kalbe alıştırmaktır.

Yoksa gam her ne zaman istese hazır bulunur.”

[Asıl zor olan neşenin ayağını kalbe alıştırmak, yani mutlu olmayı öğrenmektir; keder ve gam zaten her zaman kapıdadır.]

- Nâbî-

---

Nefesim göğsümden kesik kesik çıkıyordu. Çektiğim her nefesle kızgın demirin altına uzanmış bir körükle göğsümdeki yakıcı öfke daha da alevleniyor gibiydi. Yumruklarım hâlâ sıkılıydı. Avuç içlerim yanarken parmak uçlarım buz kesmişti. Ellerimi gevşetmeye çalıştım ama tüm bedenimi ele geçiren öfkem buna pek izin vermedi. Ali’nin üstünde taş kesilmiş, bütün ağırlığımla üzerine çöküşüm bedenini yere sabitlemişti. Dişlerimi öyle sıkmıştım ki, çenemden şiddetli bir ağrı sızıyordu.

Kulaklarımda bitmek bilmez, sağır edici bir uğultu vardı. Boğuk, derinden gelen bir uğultu ve dışarıdan ona karışan diğer gürültüler... Hepsi birbirine karışmıştı. Bir noktadan sonra sesleri ayırt edemiyor, sadece o uğultunun içindeki öfkeye saplanıp kalıyordum. Gözümün önüne çekilmiş öfkeden perde, etrafımdaki dünyayı tamamen silikleştirmişti.

Ali altımda debelenip duruyordu. Bir kolunu yüzüne siper etmiş, yeterince dağılmış yüzünü yumruklarımdan korumaya; öteki eliyle de beni iteklemeye çalışıyordu ama nafileydi.

Beni bu noktaya getiren tam olarak neydi, o an onu bile anlamamıştım. Yasemin’in haksızca benden koparılması mı, Ali’nin kardeşimi ve Yasemin’i az evvel hırpalıyor oluşu mu… Yoksa hepsinden bağımsız Alperen’in canıyla savaşmasına neden olanlar mı?

Bilmiyordum ama hepsinin hıncını Ali’ye patlaması içimde en ufak pişmanlık ya da üzüntü kıpırdatmıyordu. Aksine, parmak boğumlarımda hissettiğim yanık acı, içimdeki kindar zehri ortadan kaldırabilecek yegâne çıkış yoluydu.

Tüm bunlar olurken bir el omzuma bastı ve beraberinde kulağımın dibinde, uğultuyu biraz olsun kesecek bir ses gürledi. “Tamam bırak!” demişti. Alparslan abinin sesiydi. Beni geriye çekmesine izin vermedim. İşin doğrusu vücudum o an bana ait gibi değildi; sanki yıllardır zincirlenmiş vahşi bir hayvan nihayet serbest kalmıştı.

Omzumu hiddetle silkeleyerek elinden kurtuldum. “Çekil!” derken karşımda kim olduğu zerre umurumda değildi.

Bir başka el bu kez sol kolumdan yakaladı. Yiğit’in sesi geldi kulağıma. “Dur artık Korkut Alp!” Onun da sesi karanlığın içinde yankılanıyordu.

İkisi de sağımdan solumdan tüm güçleriyle asılmasıyla geriye çekildim. Bedenim direniyordu ama artık gücüm de tükeniyordu. Dizlerim titredi, ayaklarım altımdaki çakıllara sürtünerek kaydı. Ali orada, yerde hırıltıyla inlerken hâlâ dönüp tekrar üstüne atlamak istedim. Hırıltılı, öfkeli bir sesle “Bıraksanıza lan!” diye haykırdım. Sesim kendi kulaklarıma bile tanıdık değildi. Ben daha evvel, hiçbir zaman öfkenin beni ele geçirip kontrolü ele almasına izin vermemiştim.

Beni zor bela sürükleyerek kaldırımın kenarına getirdiklerinde gözlerim etrafta gezindi. Görüşüm anlık bulanıklıklarla gidip geliyordu. Yasemin’i gördüm bir ara. Biraz ötede, gözyaşları yanaklarından süzülüyor, elleri titriyordu. Bana bakıyordu. Öyle bir bakıştı ki o… İçinde hem korku vardı hem çaresizlik. Benim gibi o da ilk defa bu halime şahit olmuştu.

Hep kaçtığı şiddeti bende görmek onu korkutmuş muydu? Yani benden mi korkmuştu? O an gelen farkındalıkla irkildim, yerimde toparlandım. Korumaya çalıştığım kadının gözünde, kaçtığı canavarlardan birine dönüştüğümü anladığım o kısacık saniye… Bu düşünceyle kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu. Nefesim kesildi, yumruklarım bir anlığına gevşedi. Bütün gücüm, onun gözünde gördüğüm tek bir damla gözyaşında boğulup gitmişti.

“Bu son uyarım,” dedim titreyen bir sesle. Gözlerimi yerdeki Ali’ye çevirdim. “Bir daha onun yanında yöresinde görürsem… Dinim, imanım üstüne yemin ederim seni gebertirim Ali. Dene hadi, bir daha elini sür.”

Ali’nin dudakları aralandı, ama sadece kan ve boğuk bir öksürük çıktı içinden. O hâlde bile inatla gözlerini bana dikebiliyordu. O da benim ona baktığım gibi nefretle bakıyordu bana. Birileri olduğumuz yere koşuşturup onu yerden kaldırdığı sırada, beni de iyice uzaklaştırmak adına kaldırımdan bir ağacın altına çekmişlerdi.

Yanımda Yiğit vardı, yüzüme eğildi. Tokat gibi ama hafifçe yanağıma dokundu. Gözlerimi ona çevirdim. Dudaklarında alaycı ve inanamayan bir gülüş vardı. “Ulan manyak mısın nesin?” dedi.

Ardından Alparslan abi hayretle ve bir o kadar da sitem yüklü bir sesle konuştu. “Yok abiciğim, yok. Millet deliye biz akıllıya hasret yaşayarak öleceğiz. Lan bir tane mantığı yerinde adam var dedim. Sakin dedim. Oğlum… Korkut Alp sen hepsinden beter çıktın.”

Yerden destek alarak ağacın dibinde iyice toparlandım. Dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi, bacaklarım hâlâ kontrolsüzce titriyordu. Başım eğikti.

“Özür dilerim komutanım.” dedim cılız bir sesle. Komutanlarıma karşı mahcup hissetmiştim. Ama biraz daha derine inecek olursak, Ali’ye karşı içimde zaman geçtikçe harlanan öfke konusunda en ufak bir pişmanlık yoktu. O öfke hâlâ damarlarımda kaynıyordu. Mahcubiyetim ona değil, sadece taşıdığım bu üniformaya ve yanımdaki adamlara duyduğum saygıdandı. Onun ötesine asla geçmeyecekti.

“Dikkat!” çeken askerin gür sesiyle ayaklandık hepimiz ve hazır ola geçtik. Gelen kişi Albay Şahin Kurtgöz’dü.

Albayın ağır adımları çakıllı zeminde yankılandıkça göğsümün ortasında bir baskı büyüyordu. Sert ve küçümseyici bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi. Bu gürültünün patırtının suçlusunu anlamak için hepimizi tek tek yokluyordu. Sivri çenesi yukarı kalkmış bir vaziyette, sabırlı olduğunu kanıtlamaya çalışsa da çatık kaşları arasında yer etmiş derin çizgi, sabrının her an taşacağının kanıtıydı.

En son bir bana bir de yerden askerin yardımıyla ayaklanan Ali’ye baktı. Ali’yi tanımış olacak ki seri adımlarla yanına vardı ve kolundan destek oldu. “Ali? Ne bu hal?”

Ali, elinin tersiyle patlamış dudağından akan kanı sildi. Pek işe yaramamıştı. Parmakları kana bulanmış, silmeye çalıştıkça yüzünü daha da kirletiyordu. Yüzünün her yeri kan ve topraktı. Eliyle elmacığını yokladı. Apaçık bir morartı ve şişlik vardı. Acıyla kısılan gözlerle bana baktı. “Arkadaşla ufak bir münakaşaya girdik Şahin abi, ama hallettik.”

‘Şahin abi’ mi?

“Ufak bir münakaşa mı? Ayakta zor duruyorsun lan.” Başını keskin bir hareketle bana çevirdi. “Derhal açıklama bekliyorum Kutlu!”

Boğazımı temizleyerek dimdik ona baktım. “Kışkırtan taraf oydu komutanım.”

“Sen onun kim olduğunu biliyor musun?” Alaycı bir gülüş çıktı dudakları arasından. “Kışkırtan tarafmış…”

Aslında böyle söylemesi benim için biraz komikti. Çünkü karşımda duran bu albay en ufak fırsatta benim askeri başarılarımı babama yoruyor, sesimin çıkmayacağını bildiği her fırsatta beni torpille suçluyordu. Şimdi bana Ali’nin kim olduğunu sorması niyeydi? Bir bilişim şirketinin veliahdı, sırf kendisinin tanıdığı diye askeriyenin içinde dilediği gibi at koşturabilecekse kendi inanç sistemine ihanet etmiş sayılmaz mıydı?

Bu ikileme gülmek isterdim ama bunun yerine kaşlarım daha da çatıldı. “Benim için kimse değil komutanım.”

“Kes! Hâlâ cevap veriyorsun. Bu vaziyetin savunmasını masamda istiyorum Kutlu.” derken Ali’ye dönmüş cebinden çıkarttığı kumaş mendille yüzünde kanayan noktalara tampon yapmaya başlamıştı.

“Emredersiniz komutanım.” dedim sabırla. Dilimin ucunda kalan kelimeler boğazıma dikenli bir tel gibi düğümlendi. Eğer burada üniformalı bir asker değil de sıradan bir adam olsaydım, yemin ederim bir saniye daha susmazdım.

Ali’nin kanlı dudağında belli belirsiz bir sırıtış belirmişti. Düştüğüm durum, yediği dayağı unutturup onu tatmin etmiş bir halde gibiydi. Yumruklarım yeniden sıkılmak istedi. Sadece göz göze gelmemiz bile ikinci bir kavgaya davetiye çıkarabilirdi. Anlamış olacak ki Yiğit abinin elini sırtımda hissettim, montumu sıkıca tutmuştu.

O an arkamızdan tok ve aceleci adım sesleri geldi. “Ne oluyor burada?” diye soran babamdı. Her zamanki sempatikliği ve babacanlığından eser yoktu. Kendimi bildim bileli Albay Şahin’le aralarında bir soğukluk hakimdi. Zaten her fırsatta albayın beni yermesi de bu soğukluğu diri tutuyordu. Babam bu adamı gram sevmiyordu.

Babam yanımıza geldiğinde Albay, elini Ali’den çekerek hızla babama döndü ve isteksiz bir baş selamı verdi. “Korkut Alp ve benim misafirim arasında ufak bir anlaşmazlık yaşanmış.”

Çelik mavisi gözleri tek tek hepimizin üzerinde dolaştı, en son bende sabitlendi. Mantıklı bir açıklama bekliyordu. “Sebep?”

Yutkundum. Ali’nin Yasemin’in kolunu çekiştirdiği, Ece’yi yere savurduğu an gözümün önünde şimşek gibi çaktı. Boğazımda metalik bir tat hissettim. Sözlerim dudaklarımdan zorla çıktı.

“Başıboş karargâhta gezdiği yetmezmiş gibi bir de kardeşimi ve Yasemin’i hırpalıyordu komutanım. Kendimi zapt edemedim. Özür dilerim.” dediğimde babamın kaşları hayretle yukarı kalktı. Tekrar arkasındaki albaya baktı. Babam gibi bir baba için, hele ki Baturalp Kutlu gibi bir adam için, kızına el kalkması bardağı taşıracak son damlaydı.

“Burası park mı? Misafirin ne hakla içeride tek geziyor?” diye gürledi babam.

“Çıkıyordu komutanım-”

“Çıkarken de oraya buraya saldırıyor, benim kızımı ve misafirimi rahatsız edip askerlerimi galeyana mı getiriyor?” Babam birkaç adımda albayın karşısına dikildi. Aralarındaki boy farkı artık bariz belliydi. Babam gölge gibi üzerine çökmüştü.

“Şahin,” dedi tok ve tehditkâr bir sesle. “…burada haddini aşan yalnız Korkut Alp değil. Bu ara gözüme çok batıyorsun. Sen de haddini bil, ona göre.”

“Pusat, hangara!” deyip elini defol git dercesine Ali’ye sallarken albayın koruması olan askere konuştu. “Sen de şuna eşlik et aracına kadar.”

Babamın emriyle hepimiz hangara doğru yürümeye başlamıştık. Gelene kadar da tek bir çıt çıkmamıştı. Babam bizimle gelmemişti ama ondan yiyeceğimiz azarı Alparslan abiden de yiyeceğimizden, peşimizden gelmemesi hayrımıza olmuştu bence.

Hangarın kapısı hafif aralıktı. Kızlar önden geldiklerinden içeride olmalıydı. Oğuz hepimiz geçebilelim diye yana doğru çekerek kapıyı iyice araladı. İçeri girdiğimizde ortadaki masada oturan Yasemin, Ece ve Sude ablanın bakışları bize dönmüştü.

Yasemin’e baktım. Gözleri, sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri boğazında boğuluyordu. O kırılgan bakışın arkasında birikmiş bir fırtına vardı; dokunsam ağlar gibiydi. Bitmiş miydi? Yani artık ona özgürce sarılabilir miydim? Doyasıya sarıp sarmalayıp, kokusuna doyabilir miydim? Yoksa o gözler, biraz önce bende gördüğü şiddetin korkusunu mu saklıyordu? Nefesim boğazımda düğümlendi yeniden. Yasemin benden korkmazdı değil mi?

Bir tarafa çekildiğimde daldığım boşluktan beni çıkaran Oğuz’du. Dolaplarımıza çekiştirirken bana eğilip sessizce konuştu. “Zaten gergin ve korkuyor seni de böyle görürse dayanağı kalmaz Korkut.”

Gözlerine baktığımda yüzünde gülümsemeyle bana bakıyordu. Bu Oğuz için ‘Rahatla, ben buradayım. İdare ederiz.’ demekti.

İşe de yarıyordu.

Derin bir nefes alarak kendimi rahatlattım. Montumun fermuarını indirip ve üzerimden çıkartarak dolap kapağımdaki askıya astım. Eldivenlerimi kanlı ellerimden sıyırıp lavaboda hızlıca yıkarken algılarım artık daha açıktı. Hangarda hâlâ sessizlik hakimdi. Yalnızca kıyafetlerin hışırtısı ve adım attıkça postallardan gelen tok ses vardı.

Oğuz yanımdan ayrılıp Alparslan abilere doğru yürürken neşeyle konuştu. “Yarım bıraktığımız çayı yeniden demleyeyim değil mi ben? Çaysadık.”

“Hâlâ çay diyor ya Rabbim…” diyen Alparslan abiye baktım kaçamak bakışlarla. “Geç hele karşıma.”

Oğuz ikiletmeden karşısında durdu. Çatık kaşlarla Oğuz’u sorgular bir şekilde süzdü.

“Oğlum sen neden Korkut Alp’i ayırmak yerine mahalle karısı gibi seyrettin lan? Biz gelmesek ne olacaktı?”

Oğuz omuz silkerek masum masum baktı. “Vallahi komutanım siz gelmeden önce ben bir ayırmaya çalıştım ama ayrılacak gibi değildi. Zaten pek ayırasım da yoktu. Korkut Alp yapmasa benim yapasım vardı. Ellerine sağlık canım arkadaşım.”

“Hasbinallah ve ni’me’l vekil…” diye homurdandı Alparslan abi. “Rabbim sizi bana sınav diye mi verdi?” dedikten sonra kısa bir sessizlik oldu yine. Oğuz cevap vermeyerek yalnızca baş selamı vererek tekrar demliğe gitti.

O an, bir sandalyenin gıcırdamasıyla sessizlik bozuldu. Akif ellerini ensesine atıp geriye yaslandı, dudaklarının kenarı kıvrıldı. Sonra pat diye kahkahayı bastı. “Ula o kadar keyiflendim ki…” derken sesi gerçekten de keyif kelimesinin tanımı kadardı.

Kerem dayanamayarak onun kahkahalarına katıldığında Alparslan abi iyiden iyiye aklını kaçıracak gibi bakıyordu.

“Sessiz atın çiftesinden korkacaksın diye boşuna dememişler abi. Nasıl koydu şamarı herifin ağzının ortasına.” diye konuşmaya devam etti Akif.

Yiğit abi, Alparslan abiyi sakinleştirmek için ona baktı. “Komutanım Allah yukarıda o herif fazlasını bile hak etti. Korkut Alp’i az çok tanıdık, bu çocuğu bile çileden çıkarttı demek ki…”

“Ne kadar haklı olursa olsun-” diyecekken Ece girdi araya.

“Ay Alparslan abi yapma Allah aşkına.” derken göz devirdi. O ara masanın başına çoktan gelmiştim. Kalkıp benim yanıma geldi ve kolumun altına sokulduğunda gülmeden edemedim. Kollarımı omzuna sardım.

“Abim az bile etti ona.” Ağlamaklı konuşurken tırnağına baktı. “Ben bu tırnakları daha yeni yaptırmıştım. Bak! Kırıldı onun yüzünden.”

“Ben de tam diyecektim ki; Ece, Ali’ye çok güzel kafa tuttu, Sude abla gibi iyi asker olurdu bundan diye. Çok sürmedi.” derken tezgâh olarak kullandığımız masaya yaslandı Oğuz.

“Tırnak da yaparım, adam da döverim. Hatta seni de döverim Oğuz, uğraşma benimle ya!”

“Sen böylesin kızım. İşin olana kadar ballı dil, işin bitince çamur sil.”

İyice sardım kollarımı Ece’ye. Ona sarılmak iyi gelmişti. “Uğraşma kardeşimle Oğuz.” dediğimde o da sarılmıştı.

Tam o sırada Alparslan abinin cebindeki telefonu titredi. Ekrana baktığında yüzündeki o bıkkın ifade saniyeler içinde ciddiyete büründü. “Zafer,” diyerek telefonunu açtı ve bizden birkaç adım uzaklaştı. Hangardaki az evvelki tatlı atışmalar bıçak gibi kesilmiş, herkesin dikkati bir anda Alparslan abiye dönmüştü. Benimse kalbim Alparslan abiden gelecek en ufak habere karşı amansızca atmaya başlamıştı. Alperen’i dağdan kanlar içinde uğurladığım hâli gözümün önüne gelince göğsüm daraldı, gayriihtiyari nefesimi tuttum.

“Çok şükür… Anlaşıldı Zafer, kendine geldiğinde de haber et bana. Aklım sizde kardeşim. Allah’a emanet olun.” Alparslan abi telefonu kapatıp bize döndüğünde, sert ve gergin omuzlarının rahatlayarak düştüğünü gördüm. yüzünde derin bir huzur oturmuştu. “Gençler, Alperen ameliyattan şimdi çıkmış. Durumu iyiymiş, Allah’a şükür hayati tehlikeyi atlatmış aslan parçası.”

O an hangarın içinde hep bir ağızdan derin, titrek bir "Oh" koptu. Göğsüme oturan o kara, ağır kaya parçası nihayet ufalanıp dağılmıştı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

“Abiciğim,” dedi yalnız benim duyabileceğim bir sesle.

Kapalı gözlerimi açıp ona baktım. “Hmm…”

“Yasemin’i alıp götürsene bir yere. Babamın arabası burada, anahtarı alırsın.”

Doğru. Bunca hengamenin içinde Yasemin’le iki kelimeyi rahat rahat edemeyecektim. Başımı sallayıp Ece’nin sırtındaki elimle sırtını sıvazladım. Alparslan abiye baktım.

“Komutanım savunmamı yarın masanıza bırakırım. Bugün izninizle çıkabilir miyim?” dediğimde anlamsız bir bakış attı birkaç saniye.

“Ne savunması?” diye mırıldandı önce. Hatırlayıp anladığında kaşları havalandı, bakışlarını bana dikti. “Savunmayı bana değil Şahin Albay’a verirsin. Ben istemiyorum.” Birkaç saniye sustuktan sonra başını salladı. “Ve çıkabilirsin.”

“Teşekkür ederim komutanım.”

Yasemin’e çevirdim gözlerimi. O, hâlâ biraz mahcup, biraz çekingen, ellerini birbirine kenetlemiş bir vaziyette oturuyordu. Gözleri ben ne yapsam dokunsam ağlayacak olan ifadeyle beni takip ediyordu. Başımla gel der gibi yaptım. Hiç düşünmeden kalktı, sanki bunu bekliyor gibiydi.

Çantasını alırken bana değil, önce Ece’ye baktı. Sonra yine bana döndü.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Şey… bavullarım…” dedi utangaç bir sesle. Bir an durup kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. O an, bütün hengâmeden sonra yüzüme ilk defa gerçek bir tebessüm yerleşti. Sanırım onu otele bırakacağımı düşündü.

Ece konuştu. “Bavullar arabada, araba da sizinle eve gelecek zaten. Her şey kontrolüm altında.”

Omzuna nazikçe kolumu attım, onu kapıya yönlendirmek için. “Duydun mu? Her şey Ece’nin kontrolü altındaymış, rahat ol.” dedim ve hafifçe güldüm. Ben güldüğümde Yasemin’in de yüzüne küçücük bir tebessüm kondurdu. Küçücüktü ama benim için nefes almak gibiydi.

Babamdan arabayı alıp Yasemin’i Mogan Gölü yakınlarına getirmiştim. Arabayı park ettikten sonra gölün yanındaki yürüyüş yolunda yan yana yürümeye başlamıştık. Benim yanımda rahatsız hissetmesini istemiyordum. Bu yüzden ona sorular sormadan, sıkıştırmadan sadece ayaklarımızın ritmini dinleyerek bir süre sessizce yürüdük.

“Aç mısın?” diye sorduğumda bana baktı.

Başını iki yana salladı. “Yok, hayır. Değilim.”

Derin bir nefes alıp soğuk havayı çektim içime. “Ben… O şekilde davrandığım için özür dilerim. Bir an kendimi tutamadım. Aslına bakarsan tutmak için zorlamadım da. Bir süredir içimde ona karşı tuttuğum öfke… Sizi o halde görünce…” Yasemin’e baktım.

Kıskançlıktandı, diyemedim

“Ben biliyorum Korkut Alp.” Benim gibi derin bir iç çekti. Birkaç adım ötemizde gölü gören bir bankı gösterdi. “Oturalım mı?”

“Oturalım.”

Yan yana, hafifçe birbirimize dönük oturmuştuk. Dizlerimiz birbirine değiyordu. Bir dirseğimi bankın sırtına destekledim ve onu seyrettim.

Zayıftı. Bu yüzden yüz hatları keskindi. Yüzü küçüktü ve benim için dünya üzerindeki en güzel yüzlerden biriydi. İri gözlerine eşlik eden koyu kirpikleri hüzünlü bakışlarını hemencecik ortaya çıkartıyordu. Öyle ya, Yasemin duygularını dile getirmekte zorlansa da hep bakışlarından belli ederdi. Hiç değilse ben anlardım, görmezsem de hissederdim.

“Şimdi belki ‘Bu kız benim söylememin üstünden çok geçmemişken kaçtı geldi. Ben olmasaydım ne olacaktı?’ falan diyorsundur.” derken parmakları, kabanının düğmesiyle durmaksızın oyalanıyor bakışları ara ara tepkimi görmek için yüzüme değiyordu. Hâlâ kendini bana yük olmuş gibi hissediyordu.

Elbette kaşlarım çatıldı.

“Yasemin, eğer beni o günün hemen ertesi sabahı arasaydın ben hiç sorgulamaz, seni oradan almadan hayatta Ankara’ya gelmezdim. Belki evlenmiş olsaydın ve günün birinde, ‘Korkut Alp, gel beni al’ desen ben yine hiç sorgusuz gelir seni alırdım. Sana bu teklifi yapan da kardeşimi aramanı söyleyen de bendim.” Dikkatini tamamen bana vermesi adına düğmeyle uğraşan elini tuttum. Üşümüştü. “Doğru olduğunu düşünüp benim söylediğimi yaptığın için… Ve… Bana güvendiğin için teşekkür ederim.”

Gözleri bana bakarken çok şey hissettim. Ta yüreğime uzanıp dokunan, orada tutsak ettiğim ve ölsünler diye hiçbir zaman beslemediğim ona ait duygulara uzanan ellerinin, tüm o kuytulara eriştiğini ve oraya yine can verdiğini hissettim. Çünkü o yolu yalnız Yasemin biliyordu.

“Ben sana güvenmeyip kime güvenecektim Korkut Alp? Arzu bir tarafa dursun, benim hayatımda doğru bildiğim her şey yalanmış. Sevgi zannettiklerim, değer zannettiklerim… Sağlıklı sandığım tüm duygular benim en büyük hatammış. Neden yaptığım her şeyi yanlış yapıyorum ben?” diye sordu. Ruhunda yaşadığı o büyük ızdırap benim de içime çöktü.

“Bunu sen seçmedin ki Yasemin-”

“Gayet de ben seçtim.” diye böldü lafımı. “En başından beri başımıza ne geldiyse benim yüzümden geldi Korkut Alp. Ben sana babamdan bahsetmiş olsam belki de bunca zamandır asla ayrı kalmazdık. O gün kaçsaydım, bir şey yapsaydım bunca seneyi bu ızdırapla ikimize de cehennem etmezdim. Yetmedi bir de Ali’yi aldım hayatıma…” Histerik bir gülüş çıktı dudakları arasından. Kendine gülüyordu. “Kurtuluş gördüm. Beni babamdan kurtaracaktı, bana rahat bir hayat geçirtecekti.”

Başını eğdi. Ellerimize baktığı sırada gözünden bir damla yaşın düştüğünü gördüğümde boğazıma bir yumru oturdu. Elini daha iyi kavradım.

“Korkut ben…” Başını yana eğip omzunu silkti. Bana baktı. “Ben onca yıl seni aradım. Herkeste, her şeyde… Ali’nin bana ilgisinde. Beni en çok kandıran buydu ya… Onun bana olan manipülatif hallerini asla görmüyordum. Farklı dünyalardan iki insanız diye kabullenmiştim. Sonra Arzu’yu benden uzaklaştırdı, bana sürekli ne yapmam gerektiğini söylemeye başladı. Ne giydiğime, nereye gittiğime, nasıl davrandığıma bile laf söylüyor, ne yapmam ya da nasıl yapmam gerektiğini söyleyip duruyordu.”

“Seni buraya getiren ne oldu?” diye sordum. Ben bunları zaten biliyordum.

“Ali’nin garipleşen hallerinden çok sıkıldım. Beni zaten sürekli yönetiyordu ya… Buna bir de gizlemeye çalıştıkları şeyler eklendi.” Ciddileşerek yerinde toplandı. “Korkut, Ali bence hiç normal şeylerle uğraşmıyor.”

Kaşlarım çatıldı. “Ne gibi şeyler?”

“Yani normalde çalışma odasına girmeme laf etmezdi. Zaten onların şirketinde çalışacağımdan işleri öğrenmeme yardım ediyordu. Ama son bir ya da iki aydır odasına girdiğimde kapıyı çalmamı söylüyor. Belki rahatsız oluyor diye düşünüyordum ama mutlaka toparlamaya çalıştığı bir şeyler vardı. Çünkü hemen gel demiyordu. Birkaç defa odaya girdiğimde incelediği kağıtları nereye koyacağını bilemedi, beni azarladı veya telefonda görüşürken direkt telefonu yüzlerine kapatıyordu. Bunlar şüphelenmemi sağladı. Başta beni aldatıyor diye düşündüm. Halleri çok garipti çünkü.”

“Ne saklamaya çalıştığını hiç gördün mü? Belgede neler yazdığını falan…” dediğimde başını sallayıp telefonunu çıkarttı. Telefonundan bir fotoğraf açıp bana uzattı.

“Yana kaydırabilirsin. Birkaç tane daha var.”

Ne olduklarını incelemeye çalıştım. Birkaç çizelge, planlar vardı. Makine benzeri şeyler ama anlam çıkartamadım. “Alilerin şirketi neyle ilgiliydi?”

“Bilişim şirketi.”

“Sen bu fotoğrafları bana gönder. Daha rahat kafayla inceleyeyim olur mu?” diye sordum ve telefonu ona geri uzattım. Alıp fotoğrafları hemen bana gönderdi.

Bir süre sessiz kaldık. Gölün kıyısına çarpan dalgaların sesleri, tepemizde uçuşan kuşların cıvıltıları ve ara ara Yasemin’in iç çekişlerini dinledim.

“Şimdi ne olacağına dair hiçbir planım yok. Öylece çıkıp geldim ama… Ne olacak? Bursa’ya geri dönemem, İstanbul’a da öyle... Arzu desen ülkenin öteki ucunda.”

“Burada kalacaksın.”

“Bir süre öyle olacak, sonrası ne olacak?”

“Sonrasını sonra düşünürüz olur mu? Ben halledeceğim her şeyi. Bana güvenip geldin ben de bu güveni diri tutmak için elimden geleni yapacağım. Merak etme sen.”

Gözlerine yerleşen minnetle bana baktı gülümseyerek. Sonra hiç beklemediğim bir anda kollarını bedenime sardı. Oradaki yerini biliyor gibi sineme başını yasladığında kollarım ona dolandı. Yanağımı başı üzerine bıraktım. Tanıdık kokusu zihnimde hareketlilik yaratırken dudaklarım iki yana kıvrıldı. Yıllar sonra, hiç değişmeyen o huzurlu hissiyle Yasemin yine kollarım arasındaydı ve itiraf ediyorum ki birazdan kalkıp çocuklar gibi hoplayıp zıplayacak, oradan oraya koşturacaktım. İçimde kıpırdaşan o coşkun çocuksu mutluluğu dizginlemekte epey zorlanıyordum ve bunun tek sebebi şu an koynuma sokulmuş kendi huzurunu benimle paylaşan Yasemin’di.

Geri çekilip bana baktı. “Bana karşı hiç kızgın değil misin gerçekten?”

Başımı iki yana sallayıp bir elimle yüzüne düşmüş perçemi kenara çektim. “Artık hiç kızgın ya da üzgün değilim. Sen de olma. Benim için bunca yılı telafi edebilmenin tek yolu var; o zaman yapamadığını yapıp sırtını bana yasla ve bana güven Yasemin.” Elimi yanağına koyduğumda yüzüne yayılan gülümsemeyle yanağındaki gamzesi belli belirsiz ortaya çıktı. Başparmağımla o küçük noktayı sevdim.

“Eskisi gibi olmak istiyorum…” derken bakışlarını kaçırmıştı. Onunla olmak istemeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Nasıl istemezdim? Ben bunca yıl onun hasretini çekmişken ne zannediyordu?

“Eskisinden daha iyi olacağız. Sana söz çok mutlu olacağız.”

Tekrar güzel hareleri benimkilerle buluştuğunda artık daha kararlı bakıyordu. Tüm pişmanlıklarını bir kenara bırakmış ve tertemiz bir sayfa açmaya kararlı gibi…

“Ben de söz veriyorum Korkut Alp,” derken elini tutan elimi avuçları arasına aldı. “Bana izin verdiğin müddetçe ben senin için, kaybettiğimiz her şey için yerine bin mislini koyacağım. Öyle ki sen hiç onlar için üzülmeyeceksin Korkut…  Ben her şeyi telafi edip bu sefer asla korkmayacağım.”

İçimde zapt etmeye zorlandığım kahkahayı büyük bir coşkuyla dışarı saldım. O bana her şeyin düzeleceği vaatlerini veriyorken ben zaten çoktan buna olan inancımı alevlendirmiştim.

Benim kahkahamla beraber onun da kıkırtısı kulaklarıma gelmişti. Kendimi yeniden liseli gibi hissediyordum. Lise bittiğinden beri içimde çıkmasına pek izin vermediğim çocuksu heyecan, onu ortaya çıkaranı bulduğundan bu yana durmuyor, sürekli varlığını öne çıkartıyordu. Ben Yasemin’in yanında asla o ciddi Korkut Alp olamıyordum.

İki elim yanaklarına yerleştiğinde gözlerini kapatmış, beraberinde derin bir iç geçirmişti. Alnımı onun alnına yasladığımda, içimde dolup taşan huzurun aynı anda ikimize de aktığını hissettim.

Yasemin kucağında duran elini benim bir yanağıma yerleştirdiğinde benim de gözlerim kapandı. Elim eli üzerinde yerini alırken yanağımı bir kedi gibi avcuna yasladım. O an sanki bütün dünya sustu; insanların sesleri, kuşların cıvıltısı, rüzgârın uğultusu yok oldu ve o bankta sadece biz ikimiz kaldık.

Sahiden insan için ne büyük nimetti; Allah’ın yarım yarattığı yüreğini bir başkasıyla tamamlaması… Onun yanında nefes alırken, sanki ciğerlerine tüm ormanların serinliğini, gökyüzünün ferahlığını çekiyormuş gibi huzura kavuşabilmesi...

Avcunda başımı çevirip dudaklarımı avcuna bastırdım. Aklıma geldiğinde avcuna kokulu bir öpücük bıraktım ve gözlerimi açarak ona baktım.

“Anneannen gibi… Kokulu kokulu…” dediğimde gülümsedi.

“Unutmamışsın.” derken ellerime dikkat kesilmişti. Elimin üzerini çevirdiğinde dudaklarındaki tebessüm yerini ciddiyete teslim etti. Sabahtan kalma sıyrıklarım ufak tefek kendilerini belli ediyordu. Sıkıntıyla iç çekip ellerimi dudaklarına götürdü ve parmak eklemlerimin üzerine kokulu öpücüklerinden birkaç taneyi nazikçe kondurdu.

“Nasıl unutabilirdim ki… Özellikle yaz olup yaseminler açtığında seni gömdüğüm o karanlık kuytularda daha çok kıpırdanıyordun. Kış olup rüzgâr çarptığında benim hastalanmamam için verdiğin çabaların aklıma geliyordu. Ben İstanbul’a bile küstüm Yasemin. Ama Allah yine bir sebep çıkarttı da seni yüreğimde diri tuttu. Yoksa kim kimi o kadar yüreğinde tutar ki?”

“İyi ki Korkut Alp, iyi ki… Ben… Allah’ın beni sevmediğini düşünüyordum.” derken böyle bir düşüncenin dudaklarından dökülmesine izin vermesine afallamıştım. “Doğdum doğalı başıma gelen tek iyi şey, belki de seninle tanışmamdı. Ne annemden ne babamdan yana yüzüm güldü, seni kaybettiğimde öyle büyük çıkmazlara, öyle faydasız kapılara düştüm ki… Son zamanlarda hep Allah’ın beni hiç sevmediğini düşündüm. Haklı da gördüm… Onun için ne yaptım ki, diye düşündüm. Sonra yine, belki de ben yine mahvolacakken seninle yollarımızı birleştirdi Korkut. Her seferinde beni boğulmaktan kurtardı. Benim aciz ve zayıf ruhumu seninkine yakınlaştırdı. Belki de bunca zamandır ne yaşadıysam, Allah benim bir çeşit ibret almam için bunları başıma verdi.”

“Allah tüm kullarını sever, sakın bir daha böyle düşünme. Hatta seni ve dert verdiği tüm kullarını çok daha fazla seviyor. Sen onunla daha çok muhabbette ol, meşgul ol diye tüm bu dertleri üst üste veriyor. Yoksa seni sevmediğinden değil. Hiç öyle bir şey olabilir mi?”

“Tek emin olduğum şu; beni seninle gerçekten ödüllendiriyor. Ben de bu ödül için bu sefer her şeyi yapacağım.”

“Ben de bana emanetine sahip çıkacağım. Bu çiçeğe iyi bakacağım. Benim güzel çiçeğim.” Parmaklarım nazikçe buklelerinde dolandı. “Ben görevden geldim ve kurt gibi acıktım Yasemin. Yemeğe gidelim hadi.” deyip birden ayağa kalktım ve elimi uzattım.

Elimi tutup kalktıktan sonra sessizce yürüdük. Ortamın atmosferi sayesinde kendimi yıllar önce Kandeli’de yürüyor gibi hissetmiştim. Yine yanımda, eli avcumun içinde yerini edinmiş Yasemin’im ve ben vardık. Gelecek için bir süreliğine endişelenmeyi kesip anı yaşamayı seçtim. Hiçbir problem yokmuş, Ali ve onun Yasemin’de bıraktıkları yokmuş gibi… Biz yıllardır ayrı kalmamışız ve bunca zamanı kaybetmemişiz gibi yüreğimde yer etmiş o eksikliği görmezden gelerek şu anı doya doya yaşamaya karar verdim.

Şu an o ne düşünüyordu merak etmiyor da değildim.

Eminim hâlâ yaptığının doğru olup olmadığını tartıp, yine kendini sıkıştırmaktaydı. Onu kendiyle baş başa bırakmak şu an yanlıştı. Lisede de böyleydi. En ufak mevzuyu bile kendiyle baş başa kaldığı an içinde büyütür, sessizce kendi başının çaresine bakardı. Ama biliyordum bu onun suçu değildi. En başından beri böyle bir aileye sahip olmaktan gelen bir etkiydi. Hep başının çaresine bakmak zorunda kalmanın verdiği bir zorluk. Anlıyordum ama artık hiçbir şeyi tek başına düşünmek zorunda değildi. ne vakit ki zorlanırsa başını bana yaslayabilirdi. Ben onun ailesi de olmaya razıydım. Yeter ki Yasemin günün sonunda benim yamacımda dursun. Yeter ki o mutlu ve huzurda olsun.

“Ne yemek istersin?” diye sorduğumda bir süre ilerimizdeki restoranlara baktı. Sonra dudaklarını büzüp bana döndü.

“Ama gülmeyeceksin…”

“Söyle sen, belki gülmem.” diye alay ettiğimde boştaki eliyle hafifçe vurdu. Gülerek başımı salladım. “Tamam gülmem.”

“Köfte ekmek yemek istiyorum.” dediğinde beni yine şaşırtmıştı.

“Emin misin? Bak restoranlara da gidebiliriz-”

“Biliyorum, senden utandığımdan ya da yük olmaktan değil. Ben köfte ekmek yemek istiyorum.” dediğinde kafamı salladım.

“Eğer bu kadar istiyorsan tabii yiyeceğiz.” dediğimde beni peşinden sürükledi.

Yaşlı bir amcanın küçük el arabasından yaptığı tezgâha geldiğimizde köfte kokularını alan karnım unuttuğu açlığını hatırlattı. İki tane köfte ekmek siparişi verdiğimizde gözlerim tezgâhta gezindi. Esen rüzgârla birlikte dumanlar üzerimize geliyor, hava kararmaya yüz tuttuğu için yakılmış ve tezgâhı aydınlatan sarı ampuller hafif rüzgârda sallanıyordu. İçimi hoş bir huzur kaplarken zihnim tanıdık bir parça görmüş gibi beni yıllar öncesine götürmüştü.

“Ya siz çıkın Allah aşkına…” diye söylendi Arzu ve az ötedeki kaldırımı gösterdi. “Ben orada oturacağım.”

“İnadın tuttu gene.” deyip Arzu’nun eline sarıldı Yasemin. “Ne diye hurafeye inanıyorsun? Yalan onlar yalan…”

“Hayır değil! Benim çok yakınım öyle evlendi. Galata’ya kiminle çıkarsan onunla evlenirsin.”

“Arzu hadi gel çıkalım, belki evleniriz ne var?” dedi Oğuz. Sesindeki alay öylesine barizdi ki, yüzündeki sinsi gülümsemeyi göstermese de anlaşılıyordu. Arzu dehşetle Yasemin’e dönük yüzünü Oğuz’a çevirdi.

“Ölürüm de evlenmem! Hayatta çıkmam ben yukarı, o kadar!” derken ellerini hışımla geri çekmiş, kollarını göğsünde sıkıca kavuşturmuştu.

Oğuz’un bozulan yüz ifadesine gülmeden edemedim.

“A-a ben çok meraklıyım sanki deliye bak! Sana mı kaldım ben kızım.”

“Zampara!”

“Keçi!”

“AY YETER!” diye isyan etti en sonunda Yasemin ve benim elimi tutup çekiştirdi.

O an tek yaptığım arkamızda kalan ikisine gülmekti. Birbirlerine bizim için katlanıyorlardı. Uzaktan kim görse birbirlerini sevmediğini anlardı. Söz konusu bizken çok iyi anlaşıyorlardı ama mevzu ikisine gelip biz aradan çekildiğimizde kedi ve köpekten farksız bir ikiliye dönüşüyorlardı.

Yasemin’le Galata’nın tepesine çıktığımızda güneş yeni batıyordu. Esen tatlı sıcak bir poyraz yüzüme Yasemin’in kokusuyla beraber çarpıyordu. Parmak uçlarında durarak aşağıya baktı ve hemen korkuyla çekildi.

“Hezarfen harbi deliymiş… Buradan deney için atlanır mı ya?”

“İnsan tutkusu için her şeyi yapabilmeli.”

“Ama canından olunca ortada tutku mutku kalmaz.”

Güldüm. “Eh tabii orası öyle.”

Tekrar manzaraya karşı döndüğünde kollarımı arkasından ona sardım. Elleri benim ellerimi tutmuş ve onun da sırtı benim göğsüme yaslanmıştı. Başının üstünden şakağına, oradan da yanağına inen birkaç öpücük kondurdum. Başımı omzu üstünde tutarken göz ucuyla ona baktım. Gülümsüyordu.

“Buraya çıktığımıza göre ben kesin seninle evlenirim.” dediğimde gülümsemesi genişledi.

“Ya hurafeyse…” deyip inatlaştı.

Omuz silktim. “Yine de evleneceğim.”

“Diyorsun?”

“Diyorum…” derken başımı hafifçe geriye çekip daha net baktım yüzüne. “Görürsün.”

“Görmek istiyorum.”

---

Evin kapısını kendi anahtarımla açıp Yasemin’i içeriye buyur ettim. O çekinerek önden girdiğinde ben de peşinde girip kapıyı örttüm. Biz ayakkabılarımızı çıkartırken Ece koşarak geldi.

“Hoş geldiniz!” diyerek neşeyle Yasemin’in boynuna atladığında ikisi de kıkırdadılar. Ne ara bu kadar kaynaşıp sevmişlerdi birbirlerini anlamadım ama bu manzara göğsümdeki bütün ağırlığı söküp almış, çok da hoşuma gitmişti.

“Hoş bulduk!” diye aynı neşeyle karşılık verdi Yasemin.

Annem gözünde beyaz çerçeveli, çiçekli boncuklu askısı iki yanından sarkan okuma gözlükleriyle salondan çıkıp geldiğinde birkaç saniye yüzünde hoşnut olmadığında takındığı o tanıdık dudak büzme ifadesi vardı. Sonra hemen ifadesini toparladı. Yasemin’le alakalı duruşunu biliyordum. Bana da kızıyordu; neden bu kadar bağlı olduğumu, hâlâ neden o zamanki ergen aklımla hareket ettiğimi anlamıyordu. Ama ben bağlılığı onlardan öğrenmiştim.

“Hoş geldiniz.” dedi ve gözlüğünü indirdi.

“Hoş bulduk anneciğim.” dediğimde gülümsedi.

Hemen ardından annem bakışlarını Yasemin’e çevirdi. “Yorgun olmalısın, Ece ve babası anlattılar durumu. Dilersen yemekten önce duşa gir, üzerini değiş… Biraz rahatlamış olursun.”

Yasemin elleriyle oynayarak annemi dinledikten sonra yanında duran bana baktı. Ona güven ve cesaret vermek istercesine elimi sırtına koyup Ece’ye baktım.

“Annem doğru söylüyor. Rahat ol. Ece sana yardımcı olsun. Hadi Ece…” dediğimde Yasemin bir şey diyemeden Ece çenesi düşerek onun eline sarılmış girişten yukarı uzanan merdivenlerden onu çekiştirmeye başlamıştı bile.

Annemin sitemkâr boğazını temizleme sesini işittiğimde başımı ona çevirdim. Bakışlarındaki hesap sorar ifadeyle iç çektim ve tatlı tatlı yanaştım yanına. Ellerimi yanaklarına koyup öptüm.

“Asma o güzel yüzünü İnci Sultanım.” dedim.

“Kıyamayacağımı bildiğinden yapıyorsun bunu, yapma.” dedi yalancı bir sinirle azarlayarak.

“Ben dedim gelsin diye. Onu henüz tanımıyorsun, hiç tanışmaya fırsatınız olmadı. Ama anne o sana nasıl anlattıysam azı yok fazlası bile var.” Ellerim yüzünden ayrılırken kollarım iki yanımda salındı. Başımı yana yatırdım. “Benim için Ece’ye nasılsan, ona karşı da öyle olur musun?”

Başını yana çevirdi, yüzünü buruşturdu. O sırada salondan babam çıkıp geldi ve arkasından omzuna elini attı. Annemin başını çevirdiği tarafa geçti ve başını ona çevirdi gülümseyerek. Annem onun dokunuşuyla ona bakmıştı.

“Öyle yapacak zaten, değil mi canım?” dedi babam ve annemden onay bekler bir şekilde bekledi.

“Öyle…” İç geçirdi ve bana baktı annem. “Biz konuştuk siz gelmeden evvel. Zaten evime misafir gelene kaba davranacak değilim. Sadece…”

“Sadece oğlunu kıskanıyor aslanım.” Güldü babam keyifle ve annemin omzuna sardığı eliyle annemi kendine çekip tek koluyla iyice sarıldı. “Çocuklarımızın büyüdüğünü kabullenemiyor.”

“Yarın bir gün kızın ‘Baba ben evleneceğim.’ deyip sana damat getirsin de o vakit konuş Baturalp Bey.” dediğinde babam adeta vurulmuşa döndü. Beyaz yüzü saniyeler içinde kızarmış, ifadesi donuklaşmıştı. Annemle empatisini kurmak bir yana, o ihtimalin düşüncesi bile onu mahvetmişti.

“Ne damadı be! Benim kızım daha küçücük…” derken hem kıskanç bir öfkeyle sesini yükseltmiş hem de annem biraz daha zorlasa gerçekten ağlayacak gibi bir ifade oturmuştu suratına.

Annemin tarafına geçmeye karar verdim.

“Küçük mü?” dedim alayla gülerken. “Eşek kadar oldu baba, ne küçüğü?”

“Sen yapma bari oğlum.” Sanki Ece oradaymış gibi, hüzünlü gözleri merdivenden yukarı kaydı. “Baba yüreğim dayanmayacak, yapmayın ya…”

Annemden tatlı bir kahkaha işittiğinde başını tekrar ona döndü. Annem ellerini yüzüne uzatarak çocuk sever gibi yanaklarını sıktı. Keyfi yerine gelmişti.

“Aman bu baba ne kıskanç bir baba olmuş böyle…” deyip hâlâ gülmeye devam ederken bana baktı annem. Elleri babamın üzerinden ayrılmış bana mutfağı işaret etmişti. “Gel sen bana yardım et. Sofrayı kuralım.” dedi. Bu benimle baş başa konuşmak isteyişinin üstü kapalı çağrısıydı.

Babam da bu çağrıyı bildiğinden elini sırtıma atıp destek verircesine vurdu. “Kolay gelsin.” deyip bu sefer gülen o olmuştu.

Annemden önce mutfağa giden ben oldum. Yemekleri çoktan yapmış olduğundan mutfağa girdiğimde yüzüme sıcak ve iştah açıcı bir yemek kokusu çarptı. Yeni yemiş olsam da söz konusu annemin yemekleri olduğunda onlara her daim yerim oluyor ve de sanki hiç yememişim gibi karnımda bir gurultu başlıyordu. Merakla tencerelerin kapaklarını açıp ne olduğuna baktım. Mercimek çorbası, haşlama tavuklu türlü yemeği ve pilav…

“Biliyor musun, Yasemin bunları çok sever.” deyip anneme döndüm. Salata malzemelerini çıkartıyordu.

“Ya… Tesadüf olmuş işte.” derken yanıma gelip elindeki soğan, domates, salatalık ve biberi önüme koydu.

Kesme tahtasını önüme alıp bıçak çıkarttım. Önce soğanı ortadan ikiye ayırıp soymaya başladığımda konuştum. “Kızma ona…”

“Kızsam ne değişecek ki sanki… Siz başınıza buyruk iş yapmış, hatta babanı bile katmışsınız… En son babalar duyar derlerdi, bizim evde çakralar tersine dönüyor herhalde.” diye alıngan bir sesle konuştuğunda asıl problemi anlamış oldum. Anneme baktım. Yüzünde asık bir ifadeden öte üzgün bir hal vardı.

“Benim hatam. Ama inan bana hiç fırsatım olmadı ki anneciğim. Baloya gittiğimizde ben söyledim Yasemin’e bir sorun olursa bana ulaş diye. Sonrasında göreve çıktık. Bana değil Ece’ye ulaştı ve şimdi burada. Ben hiç sizden bir şey saklar mıyım?”

Omzunu silkti iç çekerek.

Soğanı bırakıp ona döndüm tamamen. Sarıldım sıkıca. “Sultanım benim…” Saçlarını öptüğümde o da bana sarmıştı kollarını.

“Söz, bir dahasına sana demeden bir adım atmayacağım.” dediğimde sırtımdaki eli popoma vurdu.

Şaşkınlıkla güldüğümde o gayet ciddi bir ifadeyle kaşlarını çatmıştı.

“Saklayamazsın zaten.” deyip başını iki yana sallarken devam etti. “Anneyim ben anne… Annelerden hiçbir şey saklanmaz.”

“Eşeklik ettim anacığım…” deyip beni affedip affetmediğini anlamak için tepkisine baktım.

Hiç umursamadı bile. Malzemeleri gösterdi.

“Salatanı bitir çabuk.”

“Anlaşılan kendimizi affettirmek zor olacak İnci Sultan.” derken kabullenerek önüme döndüm.

Sofrayı, salondaki geniş yemek masasına kurmuştuk. Mutfaktaki küçük masa yerine burayı daha çok seviyordum. Kalabalık sofraların özlemini çocukluğumda çok çektiğim için şimdi bu geniş sofrada yenen her yemek bana çok değerli hissettiriyordu. Burada yenen yemekte mutlaka hayatımızdan özel birileri olurdu. Şimdiyse Yasemin vardı.

Elimdeki ekmek sepetini masanın bir köşesine yerleştirirken çalan zille başımı istemsizce girişe çevirdim.

Ece, “Ben açıyorum!” diye bağırıp, merdivenlerden her zamanki patırtı kütürtüsüyle indi ve kapıyı açtı. Akabinde “Dedeciğim!” diye çığırtısını işittiğimde gelenin dedem olduğunu anladım.

Dedemi karşılamak için girişe gittiğimde hemen arkasından kapıyı örten Oğuz’a baktım.

“Yine mi sen lan?” dediğimde dedem elindeki bastonunu bacağıma vurdu. Hızlı vurmamıştı ama korkuyla iki büklüm olmuştum. Gülerek dedeme sarıldım. Karanfil ve tıraş kolonyası kokusu genzime doldu.

“Bu oğlanı ben getirdim. Laf etme.” diye uyardığında sesi ciddiyetten uzak güler bir ifadedeydi.

“Sen istemesen de paşa dedem istiyor diye kalacağım Korkut Alp Efendi. Kudur.”

“Dede şımartmayın şunu ya…”

Dedem başındaki kalpağı çıkartıp bana uzatırken göz ucuyla hâlâ kapının önünde bekleyen ve bana büyük bir sırıtışla bakan Oğuz’a baktı. “Olsun, seviyorum ben bu keratayı.”

“Hiç bulaşamam bugün bana çok yardım etti.” diye ağzının içinde geveledi Ece. Muhtemelen dedem anlayıp bir yerlere çekmesin diyeydi.

“Duydum ben duydum…” derken dedem oldukça keyifliydi. Anlaşılan haberleri işitmiş ve yakından öğrenmek için gelmişti.

“Baba, hiç haber etmedin. Ben alır gelirdim seni.” diyen babam, dedemin üzerinde rozetleri takılı kabanını almıştı. Eski korgeneral olan dedem, askerliği yalnızca sözde bırakmıştı. Ama hâlâ asker gibi yaşamaya devam ederdi. Erken kalkar, tıraşını aksatmaz, yemek saatleri bile dakik olur, eğer o gün hali varsa karargâhı ziyaret edip içtimalarda bile bulunurdu. Askerliği yürekten seven ve ölene dek yapacağını söyleyen bir dedeydi. Ne vakit çocukları bu duruma karışacak gibi olursa da Allah’ın kendisine şehitliği nasip etmemesinden duyduğu üzüntüyü anlatır, şehit olan silah arkadaşlarının canını feda etmesi gibi o da bu şekilde kendisini feda ettiğini söylerdi. Hiç emekliliğiyle övünmez aksine ondan gocunurdu. Anne babam ne kadar ısrar etse de bizle kalmazdı. Babaannem öldü öleli orduevine yerleşmiş, masraflarını en düşük seviyede tutup artan parasını her ay aksatmadan bir öğrenciyle paylaşırdı. Askerliğinde de hep askerlerinin cebine para koyduğunu söyler dururdu.

“Oğuz oğlum öyle yalnız yalnız oturuyordu aldım geldim işte. Gelinim mis gibi de yemek yapmış.” deyip aksak adımlarla sallana sallana salona gitti.

Oğuz’a baktığımda ayakkabılarını çıkartıyordu.

“Hiç öyle bakma! Kutay dedem ısrar etti yoksa yatacaktım ben.” diye kendini savunduğunda güldüm.

“Tamam lan ağlama hemen. Biz alıştık sofrada sana tabak koymaya zaten.”

“İnci Sultan döktürmüş gene değil mi? Mis gibi kokuyor.” derken ona laf atmamı asla takmamıştı.

“Arsız şey…” diyen Ece gözlerini kısmış, yüzünü buruşturmuş bir şekilde ardından bakıyordu.

“Yasemin iyi değil mi?” diye sorduğumda bana baktı ve başını salladı.

“Gelir şimdi o da giyiniyordu.” deyip sırıttı. “Çok mu özledin biriciğini?”

“Sus kız!”

Başını geriye atıp cık sesi çıkarttı. “Susmam abiciğim, susamam… Ben ki bir sanatçı olarak sizin bu aşkınızdan çok zevk duyuyorum.”

Hiçbir şey demedim. Sözlerinin içimde yarattığı hazzı inkâr edemezdim. Lisedeki Korkut Alp olarak gerçekten coşkuyla bu sevgiyi yaşadığımı biliyordum. Ve şu anki Korkut Alp olarak yılların üzerimde biriktirdiğiyle bunu asla saklayamazdım.

Ayak tıkırtılarıyla başımı merdivene çevirdim. Yasemin’di.

Üzerine rahat gri bir eşofman takımı geçirmiş, hırkasının içine siyah bir uzun kollu giymişti. Yüzündeki yorgun ifadenin yerini daha dingin bir hal almıştı. Nemli kıvırcık saçlarını tek bir örgü yapmış omzuna salmıştı. Merdivenin aşağısında kendisine bakan bana ve Ece’ye bakıp gülümsedi. Son basamağa geldiğinde merakla salona doğru baktı.

“Sıhhatler olsun.” dedim.

Gülümseyerek bana baktığı sırada Ece ayaklarının önüne kendisinin çok sevdiği kirpili panduflarını bıraktığı için başını eğip onlara dikkat kesildi.

“Giy ayakların üşümesin.” derken daha yıpranmış olan kendisininkileri gösterdi. Yeni almış olduklarını Yasemin’e verdiğini anladım. “Benim de aynısından var hem.”

“Ya Ece ne gerek var-”

“Sus ve giy, hadi.” deyip itiraz beklemeden salona gitti.

Onun bu heyecanlı hallerine gülmeden edemedim. “Ece bunca yıl bir abla beklemiş anlaşılan. Bu heyecanının başka açıklaması olamaz.”

“Çok tatlı ama ben çok sevdim Ece’yi. Meğer ben de hep bir kardeş istemişim.”

“Bıktırırsa söyle,” deyip onu salona yönlendirdim. Yan yana oturduğumuzda evimizde en sevdiğim yer nihayet tamamlanmış gibi hissettim. Huzurlu bir iç çekişle gülümsedim.

Annem çorbaları dağıttıktan sonra bir süre herkes yalnızca kaşık sesleri eşliğinde yemeğiyle ilgilendi. Yasemin’in ilk dakikalara göre daha rahat olup yemeğini de iştahla yiyor oluşunu gördüğümde ben de rahatlıkla yemeğime devam ettim.

“Demek gelin hanım sen oluyorsun?” dedi dedem en sonunda dayanmadığını belli eder bir ses tonuyla. Elbette ki masadaki herkes bunu kime dediğini anlamıştı.

Yasemin’in ne diyeceğini bilemez bakışları hızla beni buldu. Gülümsedim.

“Nasipse inşallah dedeciğim.”

“Ben senle mi konuşuyorum izin versene kız konuşsun.” dedi dedem.

“Anlaşılan bugün dedemin en sevdiği torun değilsin.” diye keyifle gülerek konuştu Ece.

“Korkut Alp’in de dediği gibi…” deyip kısa bir an duraksadı.

Dedem onun bu ıkınmasını anlamıştı. “Dede diyebilirsin kızım. Kutay benim adım, Kutay dede diyebilirsin.”

“Kutay dedeciğim.” diye ekledi Yasemin.

“Vallahi ben hiç beklemezdim. Bizim oğlan hep usludur, sakindir… Kız kaçıracak herif, hiç değildir.” Güldü. “Açıkçası Korkut Alp’in ot gibi yaşayıp gideceğinden, hiç gençlik heyecanları yaşamayacağından korkardım. İyi oldu bu, çok memnun kaldım.”

“Benim oğlum serserilikten ne anlar baba.” diye atıldı annem. “Aşk olsun… Ayrıca iki askerle büyüdü. Disiplinsizlik ne bilmiyor. Ondandır onun usluluğu.”

Dedem başını iki yana salladı. “Vallahi ne askerler ne çocuklar gördü bu gözler İnci. Sen bir yetiştirdin, ben binlercesini yetiştirdim.” dedi, elini masaya vurur gibi dizine hafifçe çarparak. “İş disiplinle olmuyor. Kan olacak… O kan var ya, adama neler yaptırır.” Bir kahkaha daha savurdu. “Ben de böyle delikanlıydım. Bana da ‘Asker adama kız verilmez’ diye Gülizar’ımı vermemişlerdi. Ben de onu kaçırdım. İyi de ettim.”

Ece hemen doğruldu yerinde, gözleri ışıldıyordu. “En sevdiğim hikâye! Hadi anlat dede, hadi!”

Dedem bir süre sustu, sanki hatıranın içine dalıp gitmiş gibi. Gözleri uzaklara kaydı, sonra derin bir iç çekti. “Ben rahmetli eşimle görev için gittiğim Balıkesir’de tanıştım… O vakit toyum tabii. Görevde ilk senelerim. Bir köye gittik komutanımızla, korumalık ediyorum. Muhtarın kapısında bir tane de arkadaşım yanımda. İşte orada gördüm Gülizar’ımı.”

Annem gülümsedi. “Allah rahmet eylesin, pek güzeldi Pamuk’um.”

Dedem başını ağır ağır salladı. “Hem de nasıl güzeldi… Çiğ gibi…” dedi, gözleri buğulanarak. “Muhtarın kızıymış. İçeri girmek için izin isteyince, o da bana kaldırdı bakışlarını… Balıkesir’in denizi gibi tertemiz, masmavi gözler… Ben apışıp kaldım tabii. Arkadaşım aldı onu içeri, ben arkasından bakakaldım. O gün…” Sesinde titrek bir hüzün vardı.

Oğuz dayanamayıp araya girdi. “Dede, ilk görüşte mi vuruldun yani?”

Dedem güldü, eliyle Oğuz’un dizine hafifçe vurdu. “Hem de öyle bir vuruldum ki oğlum… Onun üzerine fırsat buldukça hep o köye gider oldum. Tabii Gülizar da bana gönül verdi. Çaktırmadan bakışıyoruz, göz göze geliyoruz… Derken dayanamadım, anamgile haber ettim. Ta Ankara’dan kalkıp geldiler istemeye.”

“Ve tabii vermediler.” dedi babam gülerek.

“Vermediler tabii!” dedi dedem, sesini biraz yükselterek. “Asker adama kız mı verilir? Ama yılmadım. Üç defa daha istemeye geldiler anamgil. Bir yıl böyle sürdü gitti. Baktım böyle olmayacak Gülizar’a haber ettim bir sabah kaçıverdik. Hemen de nikah kıydık. Bunun üstüne korktuk tabii, Baturalp’in abisi doğana kadar gitmedik Balıkesir’e. Helallik istemek gerek…”

Dedem derin bir nefes aldı, bakışlarını yere indirdi. “İnatçıydı rahmetli kayınbabam. Uzun süre helallik de vermedi. Ama… ne olursa olsun…” Sesinde yumuşak bir titreme vardı. “Ben Gülizar’ımı hiç muhtaç etmedim. O da beni hiç üzmedi.”

Masada bir süre sessizlik oldu. Herkesin yüzünde aynı hüzünlü gülümseme vardı. Ana yemeğe geçildiğinde Yasemin’in dudağındaki çocuksu gülümsemeyi gördüm. O huzur bana da bulaştı.

“Salatadan da yesene… Ben yaptım.” dedim sessizce ama tabii herkes sessiz olduğundan duyulmuştu.

“Ben bir bakayım ya.” dedi Oğuz ve kaşığını daldırdı salataya. Ağzına aldığında yüzünü ekşitti. “Nar ekşisi çok olmuş, sirkeyi de kaçırmışsın. Bu ne be?”

“Sen yeme.” deyip göz devirdim.

“Yasemin aman yeme ha… Tansiyon, şeker, kalp damar ne varsa Allah muhafaza tak!” diye devam etti Oğuz, eliyle boğazını keser gibi bir işaret yaparak.

Yasemin hiç oralı olmadan dolu dolu bir kaşık alıp Oğuz’a inat yapar gibi hepsini ağzına tıkıştırdı. Sonra ağlamaklı bakışlarla bana döndü. Cidden o kadar kötü mü olmuştu?

Merakla bir kaşık da ben alıp yediğimde tadının gayet normal olduğunu fark edip ikisine de anlamsızca baktığımda, dayanamayıp ikisi de gülmüştü. Beni oyuna getirmişlerdi.

“Ya hadi buna ben artık hiçbir şey demiyorum da… Yasemin…” dedim alıngan bir halde.

Yasemin dudaklarını birbirine bastırarak gülüşünü gizlemeye çalışırken elini omzuma atmıştı.

“Şaka ya… Şaka…” Yüzümü görebilmek için eğildi. “Çok güzel olmuş. Cidden… Bana hep yapar mısın?”

Ece boğazını temizleyince ikimiz de sofrada olduğumuzu hatırlayarak toparlandık. Yasemin kızarmıştı. Bense az önceki alıngan tavrımdan sıyrılmış gülüyordum. Dedem de yemeğinin arasında bize bakıp bıyık altından keyifle gülüyordu.

“Maşallah maşallah.” deyip bir başka kaşık yemek aldı dedem. Yasemin’e baktı. “Kızım sen okul okudun mu?”

Yasemin başını salladı. “Fizyoterapi okudum.”

“Oh maşallah. Bizim aileye artık bir sağlıkçı gerekliydi zaten.”

Yasemin tatlı ve mahcup bir ifadeyle gülümsedi.

“Asker eşi olabileceğine güveniyor musun Yasemin?” diye sordu annem. Sesinde mesafe vardı ancak bunu gerçekten merak ettiğine emindim. Kendisi de çok zorlanmıştı.

Yasemin önce yanındaki bana, sonra masanın öbür ucundaki anneme baktı. Dudaklarını araladı, ama birkaç saniye ses çıkmadı. Sonra derin bir nefes aldı.

“Ben…” dedi kısık bir sesle. “Pek anlayışlı, birbirini seven bir aileden gelmedim.”

Masada hafif bir sessizlik oldu.

Yasemin omuzlarını hafifçe toparladı. “Sanırım bu yüzden olacak ki… Korkut Alp yanımda olmasa bile, onun sevgisinin varlığı bana güç veriyor.” Gözlerini bana çevirdiğinde boğazım düğümlendi.

Başını hafifçe omzuna eğdi ve omzunu silkti. Bir an susup dudaklarını ısırdı. “Biliyorum, zamanında onu çok yalnız bıraktım. Hâlâ da iliklerime kadar bunun pişmanlığını ve mahcupluğunu hissediyorum. Muhtemelen uzun bir süre daha hissedeceğim.”

Yasemin derin bir nefes daha aldı. “Ama artık değil. Bundan sonra Korkut Alp için her şeyi yapacağım.” Sesinde kararlılık vardı, fakat gözlerindeki ince titremeyi hemen fark etmiştim “Ama size söz veriyorum ben bundan sonra Korkut Alp için her şeyi, ama her şeyi yapacağım. Çünkü bunca sene sonra bile o bana, anne babamdan görmediğim hoşgörüyü, nezaketi ve sevgiyi gösterdi. Bugün burada bana el uzatan sizlerle, şu çatı altında kavga dövüş olmadan yiyebildiğim her lokma için ben ona ve size olan minnetimi göstereceğim.”

Masadakilerin bakışları arasında derin bir nefes daha aldı. Dudakları titremesine rağmen sözleri netti:
“Ve evet… Asker eşi olmak kolay değil. Biliyorum. Ama ben onu, ister on gün, ister on ay görmeyeyim… Yine de her defasında aynı heyecanla şu kapıda karşılayacağım.”

Ben gözlerimi tavana diktim. Ağlamak istemiyordum ama içimde bir şey öyle bastırıyordu ki… Yasemin yüreğime ağır ağır yerleşiyordu.

Annem o an gülümsedi. Yumuşamış yüzü, ilk defa Yasemin’e tamamen şefkatli ve sıcak bir kabullenmeyle dönüktü. “Elbette yalnız olmayacaksın.” dedi.

“İnci annen sana çok yardımcı olacaktır.” diyen babam da anneme imayla gülümsüyordu. “Sabah zaten benim desteğimi de konuştuk değil mi Yasemin?”

Yasemin minnetle başını salladı. “Çok teşekkür ederim.”

“Kimse beni ve Oğuz’u konuşmuyor…” diye homurdandı Ece, ellerini kavuşturup kollarını bağladı. Sonra Oğuz’a döndü, onay ister gibi. “Bugünün kahramanları bizdik, değil mi Oğuz?”

“Kahraman yapacağım ben sizi.” dedi babam ters ters baktı ikisine de.

“Komutanım ben tamamen Ece’ye uydum. Fikir onundu.” diye sıyrılmaya çalıştı Oğuz.

“Bak yine satıyorsun beni. Yazıklar olsun senin gibi askere. Kuyruğun sıkışınca ilk başta yanındakini satacaksın demek ki.”

“Yok canım benim o sadece sana özel. Kusura bakma komutanım karşımdayken ben tabii ki senin tarafında olmayacağım.”

“Yaptığınız şey her ne kadar iyilik için de olsa, ya benim arabama bir şey olsaydı?” dedi babam.

“Baturalp!” diye atıldı annem.

“Ne var ya? Ben o arabaya kırk yılda bir oturuyorum.”

“Komutanım arabanızı kaça satarsınız?”

“Kaç paran var?”

“Var biraz işte komutanım…”

“Yetmez paran.” derken keyifle ağzına bir lokma attı babam.

“Yeterdi belki?”

“Yetmezdi.”

“Öyle olsun komutanım. Eyvallah…”

“Öyle oldu Oğuzcuğum.” dedi babam, son sözü söylemenin verdiği o küçük zaferle.

 

 

 

                                                                                                   


Yorumlar

Popüler Yayınlar