kandeli bölüm 12
🎧 Bölüm Şarkısı: Göksel İpekçi- Mecburum
12
“Birini
derinden seversen cesaretlenirsin, biri seni derinden severse güçlenirsin.”
-
Jane
Austen, Gurur ve Önyargı-
---
“Bayağı bayağı evleniyorsunuz yani? Cidden?” derken
Akif karşısında, koltuğa sere serpe oturmuş iki arkadaşına inanamayarak
bakıyordu. Bakışları bir Yiğit’in, bir Sude’nin parmağına gidip geliyor, zihni
bu gerçeğe bir türlü inanamıyordu.
“Daha ne kadar soracaksın Akif?” diye yılgınca iç
geçirdi Sude ve yüzük takılı elini havaya kaldırıp Akif’in yüzü önünde salladı.
“Bak şuna, bak!”
“İnanamıyorum kızım, ne yapayım?” deyip Akif sırtını
yasladı koltuğa.
Hangarın içerisindeki koltuk takımına karşılıklı
oturmuşlardı.
“Bana bak…” dedi Yiğit, göz ucuyla Akif’i süzerek.
Akif bakışlarını ona çevirdiğinde devam etti. “Sen üzülüyor musun yoksa?”
“Neye üzüleceğim? Kardeşlerim mutlu yahu!” dedi
inkarla. Mutluydu. Bugünlerini görmek için, ikisinin arasını düzeltmek için her
şeyi yapmıştı vaktinde. Ama içten içe kendisini kemirip, kemirdiği yeri yakan
bir his vardı ve şimdi bu hissin sebebini çözemiyordu.
“Bulalım sana da birini. Ondan mı böylesin acaba?”
dediğinde Akif gözlerini hayretle açarak Yiğit’e baktı.
“Yok daha neler Yiğit! İyiyim ben böyle. Olan da nasiple
olur… Hiç öyle zorla iş olur mu?”
“Sen öyle diyorsan, tamam.”
“Sanki bana bulacak Adrina Lama.” dedi Akif burnunun
ucunu buruşturarak. O sırada koltuğun öbür köşesinde toparlanmış bir şekilde
telefonuyla oynayan Oğuz’dan kocaman bir kahkaha yükseldi.
“Yok Adana kebap abi!”
“Ne diyorsun lan?” dedi Akif. Oğuz’un bu hallerine
alışmıştı artık ama şimdi ne olduğunu gerçekten anlamamıştı.
“Abi koskoca Adriana Lima’yı da bilirsin. Adrina Lama
ne?”
“Hele eşeğin ettiğine bakın.” diye homurdandı Akif, huysuzlanarak
başını çevirdi.
“Uğraşmayın benim Akifum’la.” dedi Sude daha fazla arkadaşıyla
uğraşılmasına izin vermeyerek. “Bana bak Matara Gazisi çekerim kulaklarını!”
Oğuz ağzına hayali bir fermuar çekti. Gözü, hangarın
ortasındaki masaya ilişti. Masanın üzerinde üst üste yığılmış istihbarat
dosyaları, ışık altındaki beyaz kâğıtlara düşen gölgelerle iyice ağır
görünüyordu. Korkut ile Hazar, başları öne eğik, çoktan dünyanın neşesinden
sıyrılmış bir ciddiyetle belgeleri inceliyordu.
Oğuz onlara doğru adımladığında ikisi de kimin
geldiğine bakmak için göz ucuyla Oğuz’a döndü.
Bıkkınlıkla nefes alıp verdi Korkut Alp ve
sandalyesine yaslandı. “Görünürde hiçbir şey yok…”
Hazar elindeki kağıtlara son defa bakarken, “Belki de
herif yalnızca Yasemin’e takıktır. Birini sırf bir başkasına kötü davrandı diye
bu şekilde yargılamak da doğru gelmedi bana.” dedi.
“Mutlaka sakladığı bir durum var. Yasemin bir şeyler
gördüğünü söylemişti.” deyip Yasemin’den aldığı ve kâğıda bastırdığı
fotoğraflara baktı Korkut Alp.
“Herif mal gibi abi. Belki de Hazar abi haklı. Belki
de Yasemin’i aldatıyordu da onları gizlemeye çalıştı falan.” dedi Oğuz, masaya
hafifçe yaslanarak.
“Yine de içim rahat değil.” dedi Korkut Alp.
Kötü kokular alıyordu. İçini kaplayan anlamsız bir ağırlık
vardı ve Ali bu karanlıkta sadece zerreydi. Yasemin artık yanında, yamacındaydı
ama içinde gün geçtikçe yer eden bu hissi geçirmek için ancak hayra yormaya
çalışıyordu. Belki de Yasemin’i
yeniden kaybedebileceğini sanmanın yaşattığı bir çeşit tedirginlikti.
Yiğit arkalarından yanaşarak elini Korkut Alp’in
omzuna koydu. Kısa bir şekilde o da masaya baktı ve onu rahatlatmak için
gülümsedi. “Boş ver sen Ali’yi Veli’yi.
Aramıza geldiğinden beri hep bir şeyleri dert etmekten başka halini görmedim
oğlum ben senin. Çok kısa bir süre, sadece kısa bir süre Yasemin’le tekrar
olmanın sevincini gördüm... Sonra yine yerini o eski düşünceli haline bıraktın
Korkut. Yapma be abim bunu kendine.”
Yiğit’in haklılığı karşısında hiçbir şey diyemedi
Korkut Alp. Yalnızca başını yana eğip omzunu silkmekle yetindi.
“Hep böyleydi abi bu. Dert olmasın yine dert edecek
bir şey buluyor. Erken yaşlanacak.” diyen Oğuz’a göz devirdi Korkut Alp gülerek.
“Aman sen de bu gamsızlıkla ölsen umurunda olmayacak.”
diye söylendi Korkut Alp.
“Aşk olsun Korkut Alp, o kadar da değil. Benim canım
ne kadar kıymetli bilmiyor musun sen?” diye yalandan bir sitemle konuştu Oğuz.
“Olsun kardeşim, ne olur artık sana da aşk olsun!
Derdimi anla.”
Yiğit keyifle gülüp öbür elini Oğuz’un sırtına vurdu.
“Hadi yine iyisin lan! Bu duayı o kadar içten etti ki, yakındır senin yârinin
de seni bulması da.”
Oğuz hem çaresiz hem de güler bir ifadeyle, bir Korkut
Alp’e bir Yiğit’e baktı. Başını yana yatırıp ‘cık’ sesi çıkartırken Korkut
Alp’i gösterdi. “Ya bunun içi çok temiz harbiden alacağım başıma belayı.” dedi
ve Korkut Alp’in yakasına yapıştı. Hafifçe arkadaşının yakasını sallarken
ağlamaklı bir sesle konuşmaya devam etti. “Ne olur geri al! Acı bana… Duanın
üstüne tıklayıp CTRL+Z’ye bas ve geri al Korkut Alp!”
Korkut Alp kahkaha atarak yakasındaki ellerden
kurtulmaya çalıştı. “Olmaz artık bırak yakamı.”
Daha sıkı tutundu Oğuz. “Ben daha çok gencim.” Göz
ucuyla hangardakilere baktı. Gözü Akif’i kestiğinde başıyla işaret etti. “Yaşı
gelenlere savdım sıramı.”
“Geçmiş olsun canım kardeşim benim. Allah başka dert
vermesin.” derken Korkut Alp, Oğuz’un bileklerinden çekip yakasını ellerinden
kurtardı. Üstünü silkeledi, yakasını düzeltti büyük bir keyifle. Biliyordu ki
Oğuz’un en büyük korkularından birisi, gerçekten de âşık olmaktı. Ama yine
biliyordu ki arkadaşı bu korkusuna rağmen çok güzel sevebilirdi. Evet, Oğuz
çapkın bir erkekti ama hiçbir zaman bir kızı incitmemişti.
Oğuz oflaya poflaya dolabının olduğu duvara gitti.
Artık toplaması gereken dolabının kapağını açıp içerisindeki kıyafetleri tek
tek omzuna attı ve tek tek katlaya katlaya rafa koymaya başladı. O sırada
cebinde titreyen telefonunu umursamama kararı aldı. Ama ısrarla gelmeye devam
eden bildirim dikkatini daha fazla dağıtmaya devam edince dayanamadı ve
cebinden çıkartıp bildirime baktı.
Ece’den peş peşe gelen mesajlara ait bildirime tıkladı
ve açtı.
Ece: Oğuz
Ece: OĞUZ
Ece: O
Ece: Ğ
Ece: U
Ece: Z
Ece: BAKSANA
Ece: MESAJIMA
Ece: OF
Ece: HADİ
Ece: HEH GELDİN SONUNDA
Oğuz: ne oluyor kızım ne
var.
Ece: Çok acil yardımın
gerekiyor
Oğuz: yine kimi
kaçıracağız?
Ece: Ya çok komiksin
ahhahah
Ece: Hayat memat
meselesi
Oğuz: bunu en son
söylediğinde baban beni vurabilir diye üç buçuk atıyordum.
Oğuz: başımı belaya
sokma hiç.
Ece: Bu sefer benim
yardıma ihtiyacım var
Ece: Son defa
Ece: bir defacık daha
Ece: olmaz mı Oğuz…
Ece: OLUR DE
Oğuz: ne için olduğunu
söyle.
Ece bir süre bu mesaja baktı. Arkadaşları İstanbul’dan
ansızın çıkagelmişti. Üstelik arkadaşları çat kapı gelmeleri yetmiyor gibi
yanlarında sevgili olmanın ucundan döndüğü eski flörtünü de getirmişlerdi. Ondan
ekstra rahatsızlık duyuyordu. Oğuz’a ne derse getirebilirdi ya da doğruyu
söylerse gelir miydi, bilmiyordu. Burada yalnız oturmaktan da sıkılmıştı.
Parmakları klavyenin üzerinde dolanıyorken ekrana
bakmayı sürdürüyordu. Ofladı.
Oğuz: söylesene kızım.
Ece: Benim İstanbul’dan
arkadaşlarım geldi de
Ece: Eğer müsaitsen
bana eşlik eder misin dicektim
Ece: İşin yoksa yani
Ece: Ama vardır dimi
Ece: Boş ver
Oğuz bir an başka arkadaşı olup olmadığını sorgulama
hatasına düşecekken yazdıklarını geri sildi. Ece’nin tıpkı abisi gibi yalnız
bir çocukluk geçirdiğini biliyordu. Küçüklüğünde sürekli yer değiştirdiği için büyüdükçe
hiç arkadaş edinmek istemediğini, zaten onlarla hep ayrılacağına inandığını
biliyordu. Korkut Alp anlatmıştı. Ece’nin zamanla gelişen bu tutumunun da onu
sanata çevirdiğini anlamıştı.
Oğuz: gelirim.
Oğuz: konum at bana.
Ece’nin sevinçle dudakları iki yana kıvrılırken içi
heyecanla kıpırdamıştı. İki saattir arkadaşlarıyla oturmaktan sıkılan ruhu
Oğuz’un bu teklifini kabul etmesiyle yeniden hareketlenmişti. Hemen kafenin
konumunu attı ve teşekkür ederek telefonunu kocaman gülümsemesiyle masaya bıraktı.
O sırada göz göze geldiği Taha sayesinde yüzündeki gülümseme kademe kademe silinip
asıldı ve tiksinen bir ifadeye dönmüştü. Gözlerini devirip yanında oturan kız
arkadaşlarının sohbetine dahil olmaya çalıştı ama Taha’nın bakışlarını
ensesinde hala hissedebiliyordu.
O sırada Oğuz, Ece’nin attığı konuma kısaca bakmış ve
telefonunu cebine geri koymuştu. Hızlıca elindeki kıyafetleri gelişigüzel
katlamış ve eski yerlerine tıkıştırmıştı. Az evvelki uğraş edinme çabası şimdi
sabredemediği bir işe dönüşmüştü. Saatine baktı. Mesai saatinin bitmesine pek
kalmamıştı. İzin alıp, orduevine gidip üzerini hızlıca değişerek Ece’nin yanına
gidebilirdi.
Dolabının kapağını kapatırken Ece’nin mesajı sanki
onun sesinden gibi esmişti kulağına. Tatlı tatlı ne istediğini söylüyordu.
Kendi kendine gülmeden edemedi. Ece’de karşı koyamadığı bir sevimlilik ve
şeytan tüyü vardı. Ne istese bir anda kendisini onu ikiletmeden yaparken buluyordu.
Ona karşı direnci yoktu. ‘Korkut Alp’le bağımdan olsa gerek…’ diye
düşünüyor, başka bir şeye yormak istemiyordu.
Alparslan ortalarda olmadığı için Yiğit’in yanına
gitti.
“Komutanım izninizle biraz erken çıkabilir miyim?”
diye sordu.
Yiğit başıyla onayladığında hızlı adımlarıyla
hangardan dışarı attı kendisini. Oda arkadaşından ödünç aldığı arabayı kafenin
önüne çekti ve konumu son defa kontrol etti. Arabadan inip kafenin camından
içeri baktı. Ece’nin bahsettiğinden öte burası daha içki satan bir mekandı. İçeriyi
aydınlatan sarı loş ışıkların altında gülüşen genç kalabalık… Gözleri
istemsizce Ece’yi aradı. Bir masanın köşesinde, yanındakilere gülüyormuş gibi
yaparken aslında bakışlarının dalgınlığını gördü.
Kapıyı açıp içeri adım attığında kapının üzerindeki
çan çaldı. Beraberinde yüzüne hafif sıcak ve kahve, alkol ve parfümlerin karman
çorman, boğucu kokusu çarptı.
Ece başını masadan kapıya çevirdi. Gözleri kapıda
duran ve sabırsızlıkla beklediği Oğuz’a takıldı. Onu bekliyordu ama yine de
şaşırarak ne yapacağını bilemedi. Bir an hareketsiz kaldı, sonra dudakları
kıpırdadı. Gülümsemeye çalıştı ama nedense dudakları ince bir çizgi halinde
kalakalmıştı.
Oğuz’un yüzünde hafif bir tebessüm oturmuştu. Ne çoktu
ne az… Yine de Ece’ye geçecek kadar samimiydi. Onlar fark etmese de masadakiler
birbirine bakmış, aralarındaki görünmeyen kıvılcımı görmüşlerdi. Onlar fark
etmese de o an, kısala kısala ikisini orada bir araya getiren kutsal bir bağ ip
vardı. Beraberlerken sıcacık olup içlerini ısıtacak, mesafeler olduğunda
birbirlerinin yalnızlıklarını duyacakları kuvvetli bir bağ…
Kapıyı örtüp onların masalarına adımlarken Ece de
ayaklanmıştı. Sonunda yüzünde kocaman bir gülümseme yayılmıştı. Oğuz masanın
önünde durduğunda o da yanında yerini almıştı.
O an Ece, onun yanında ne kadar ufacık kaldığını kısa
bir bakışla onu süzdüğünde farkına varmıştı. Geniş omuzları, uzun boyu…
“Bizi tanıştırmayacak mısın Ece?” diyen Sevgi’ye çevirdi
başını Ece.
“Bu Oğuz…” dedi ve kendince, ufacık olduğunu düşündüğü
bir yalan söyleyiverdi. “Sevgilim.”
O an ikisinin de kalbi sıkıştı. Birbirlerine baktılar.
Oğuz, Ece’nin mavi harelerine bakarken az evvel
duyduğu cümleyi doğru duyup duymadığını tartıyordu.
Ece ise Oğuz’un kahverengi gözlerine tüm mahcubiyetini
ikram ederek bu yalanına devam etmesini diliyordu.
Oğuz göz ucuyla masayı süzdüğünde tüm keyifli bakışlar
arasında somurtan, hatta kendisini büyük bir kibirle süzen Taha’ya baktı.
Taha’nın bakışlarının anlık Ece’ye takıldığını gördüğünde az evvel Ece’nin
söyledikleri zihninde anlam kazanmıştı. Tahminini doğru bularak Ece’yi zora
sokmadan bu akşamı idare etme kararı aldı. Ceketinin cebindeki elini çıkartıp
masadaki erkeklerden başlayarak herkesle tokalaştı büyük bir samimiyetle. En
son masanın öbür ucundaki Taha’yla bakıştı. Ne Taha elini uzattı ne de Oğuz.
Taha’nın kendisini inceleyen tavırlı ve üstten bakan
bakışlarını girdiği anda fark etmişti. Aklı sıra gözdağı veriyor, kendisini güçlü
gösteriyordu. Oğuz da bunu fark etmiş bir şekilde ona bu hazzı yaşatmamak adına
her zamanki kendinden emin tavrını daha sıkı giyindi. Taha elini uzatmadığında
hiç oralı olmayarak oturdu, kolunu rahatça Ece’nin yaslandığı koltuğun sırtına
bıraktı.
Ece’nin arkadaşlarından Fırat bir kadeh de Oğuz’a
doldurup önüne koydu. Oğuz önce kadehe, sonra Ece’ye baktı. Fırat’ın uzattığı
bardağı parmaklarıyla hafifçe masanın içine doğru itti. “Ben içmeyeyim araba
kullanacağım.”
“Bir kadehten ne olacak ya?” diye itiraz etti Fırat.
Ece’nin elindeki yarım bardağını kafaya dikmesini,
sonra bardağı bırakıp ellerini bacakları arasına sıkıştırışını seyretti.
Gerginliği bariz hissediliyordu.
“Sohbetinize eşlik edeyim, belki bir kahve ya da çay
içerim.” diye kararlılıkla konuştu.
Fırat başıyla onaylayıp arkasına yaslandı ve sevgilisi
Doğa’yı kolu altına aldı.
Bu sırada Doğa konuşmaya girdi. “Ay çok özür dilerim
adın neydi?” derken kumrala boyanmış düz, uzun saçlarından bir tutamla
oynuyordu.
“Oğuz,” diye cevapladı kısaca.
“Ece bize hiç bahsetmedi senden.” dedi Sevgi.
Oğuz göz ucuyla yanında bütün rahatsızlığıyla oturan
Ece’ye baktı. Doğrudan onun bakışlarıyla kesişti. Sadece birkaç saniye öylece
bakıştıklarında çok uzun bir süre susmuş gibi hissetti ve bakışlarını kaçırdı
Oğuz.
“Bizim için de çok yeni. Belki de fırsatı olmamıştır.”
diye kısaca cevaplarken arkasına yaslandı.
“İşin doğrusu bayağı şaşırdık.” deyip alaycı bir
kahkaha attı Doğa.
Oğuz karşısında asla gizleme girişiminde bulunmadan, apaçık
bir şekilde Ece’yle alay eden bu kıza karşı hiç hoş duygular hissetmiyordu. O
ve Taha’nın bu masada Ece’yi geren iki kişi olduğunu biliyordu.
Fırat girdi bu sefer sohbete. “Ya kızlar haklı
şaşırmakta. Ece bu zamana kadar kendisine gelen kim varsa elinin tersiyle itti.
Şimdi birisiyle görüşmesi şaşırttı bizi.” diye durumu toparlamak ister gibi
açıkladı.
“E peki nasıl tanıştınız?” diye yine meraklı bir soru
yöneltti Doğa.
“Kaderin cilvesi mi diyelim?” diye Ece’ye baktı Oğuz.
Gülümseyerek onu rahatlatmaya çalıştı. Ece’nin her zamanki neşeli, çok konuşan
hallerinin aksine şu an susması, donuk bakışlarla sadece dinlemesi kendisini de
geriyordu. Onu sohbetlerine çekmek için kolunu omzuna attı. Onu göğsüne doğru
hafifçe çekti.
Ece bu temasla biraz daha içinde çekildiği köşeden sıyrıldı.
Derin bir nefes alarak başını salladı. “Bir tanıdık sayesinde.”
Fırat, “Meslek ne abi?” diye sordu. “Okuyor musun?”
“Yok, ben askerim.”
Sevgi dudaklarını büzerek acır bir ifadeye büründü.
“Zordur şimdi ya… E sen burada, Ece İstanbul’da idare etmesi de zor olmayacak
mı?”
“Ece zaten sık sık gelip gidiyor. Ben de aslen
İstanbulluyum. İzinlerimi orada geçirirken mutlaka ona vakit ayırırım. Ayrıca
işimin zor tarafları elbette var ama her işin vardır diye düşünüyorum.”
Taha ikisinin yakınlığıyla daha da rahatsız oldu ve
içkisini tekte bitirdi. Vaktinde Ece’ye açılmış, bir süre konuşmuşlardı ama Ece
yüzünden hayalini kurduğu o ilişkiye hiç başlayamamışlardı. Bu yüzden öfkesini
zapt etmeye çabalıyordu.
“Askerler için pek hoş şeyler söylemiyorlar ama…” diye
ortaya bir laf attığında, Oğuz ona baktı.
“Ne gibi şeyler söylüyormuşlar?”
“Çapkın olduğunuzu, her gittiğiniz yerde bir başka
sevgiliniz olduğunu falan…” derken Taha da gözlerini dikmiş ona bakıyordu.
“Yapan vardır ama ben yapmam. Ayrıca bunun askerlikle
de bir alakasını görmüyorum. Maymun iştahlı erkek, ne işle uğraşırsa uğraşsın
bu etiketi almaz mı?”
“Çok emin konuşuyorsun.”
“Öyleyim çünkü.” Derin bir nefes aldı Oğuz ve
gözlerini Taha’nın gözlerine dikti. “Ayrıca, geldiğimden beri de susup,
sabrediyorum ama bakışlarını biraz daha Ece’nin üstünde gezdirmeye, onu
rahatsız etmeye devam edersen sana hiç hoş şeyler olmayacağının garantisini
verebilirim.”
Taha bu tehdidin üstüne kısa bir süre daha Oğuz’a
baktı, sonra bakışları arkadaşlarına çevirdi. Oturduğu yerde arkasına yaslanıp
usulca sustu.
Ece, Oğuz’un dizine elini koyup onu sakinleştirmek
için dikkatini kendine çevirdi. Oğuz dizindeki elin sahibine döndüğünde
doğrudan Ece’nin yüzünü gördü. Gülümseyen, sevimli bir ifadeyle kendisine
bakıyordu. Yanakları ve burnu hafif kızarmıştı. Oğuz, Ece konusunda tüm
duygularını geri plana atmaya o kadar alışmıştı ki artık farkında değildi. Yanlış
buluyordu ama engel olmaya çalıştıkça dahası üstüne geliyordu.
“Ben… sanırım biraz fazla içtim. Midem bulanıyor.”
dedi mırıldanarak. “Gidelim mi?”
Oğuz başını usulca salladı ve ayaklandı. Ece’nin
çantasını ve ceketlerini tek eline aldı. Masadakilerle vedalaşmaları fazla uzun
sürmedi. Ece ayağa kalktığında dengesini kaybedecek gibi oldu. Oğuz hemen
beline destek olurken Ece de koluna sarılmıştı.
Kafeden çıktıklarında serin Ankara havası hemen
çarpmıştı. Oğuz, Ece’nin sarsak adımlarını durdurup koluna attığı kabanını
giydirdi.
“Başımın belasısın harbiden.” diye de söyleniyordu.
“Tatlı ama dimi.” derken Ece, alkolün verdiği o
cesaretle başını hafifçe geriye atmış, Oğuz'un gözlerinin içine muzipçe
bakıyordu. Ama dengesini
sağlayamadığından yine sendelemiş ve yine Oğuz tarafından tutulmuştu.
“Eve bıraktığımda tatlıyı acıyı göreceğiz. Ne
diyeceğim ben babana?”
“Deme bir şey.” deyip omuz silkti.
Oğuz sıkıntıyla iç geçirip onu arabaya doğru
yönlendirdi. “He, aynen. Komutanımın karşısına geçip ‘Kızınız kafayı çekmiş,
ben de onu getirdim.’ derim, o da bana madalya takar zaten.”
Arabaya bindiklerinde Ece, kapıyı kapatır kapatmaz
başını koltuğun arkasına yasladı. Gözleri yarı aralık, dudakları kurumuş
gibiydi. Oğuz direksiyona geçerken bir an ona baktı. Ece başını hafifçe ona
çevirdi. “İyi ki geldin…” dedi fısıldar gibi.
“Kıyamadım yine başımın belası. Bir daha yok ama…” dedi
ve arabayı çalıştırarak sürmeye başladı. Bir süre ikisi de konuşmadı ama
Ece’nin gözleri sık sık Oğuz’a değiyordu.
Ancak yolda giderken çok geçmeden, arabanın hızı ve
dışarıdaki ışıkların dengesiz akışı Ece’nin zaten bulanan midesini iyice ağzına
getirdi. Ece vücudunda hissettiği ani üşüme ve terlemeyle oturduğu yerde
toparlandı ciddiyetle. Elini kusma korkusuyla ağzına kapatıp kendini zapt
etmeye çalıştı.
“Oğuz… dur! Kusacağım galiba,” diye inledi boğuk bir
sesle. Boştaki eliyle kapıya vurdu panikle. “Çek kenara…”
Oğuz, ani bir hamleyle arabayı emniyet şeridine kırdı.
Araç durduğu an, Ece kapıyı açıp kendini dışarıya doğru attı. Yolun kenarına
dizlerinin üstüne çöküp artık tutamayarak öğürmeye başladığında, Oğuz çoktan
yanına varmıştı. Arkasına çömeldi; bir eliyle Ece’nin yüzüne düşen sarı
saçlarını arkadan sıkıca topladı, diğer elini onu rahatlatmak isteyerek sırtına
koyup hafifçe sıvazladı.
Ece birkaç dakika boyunca öğürüp kustuktan sonra
yorgunca titreyen vücudunu kaldırmaya çalıştı. Oğuz onu tutup dikkatle
oturttuğunda hem kustuğu hem kötü hissettiği için ağlamaya başlamıştı.
“Tamam, geçti bak ağlama.” derken Oğuz gelirken içtiği
suyunu açıp uzattı.
Ece şişeyi titreyen elleriyle alıp bir yudum aldı ve
ağzını çalkalayarak tükürdü. Başını kaldırıp Oğuz’a baktığında Oğuz ağladığı
için ıslanan yanaklarını sildi.
“Daha iyi misin?”
“İyiyim, teşekkür ederim.”
“Hiçbir şey edemezsin, yürü hadi dondum.” derken
hafifçe güldü Oğuz. Onu kollarından tutup kaldırdı ve arabaya bindiğinde
kapısını kapattı. Yolun kalanında sessizce oturmuşlardı ama eve yaklaşırken Oğuz
aklına takılanı sorma ihtiyacını bastıramadı.
“Taha’yla aranızda bir şey mi var?”
Ece sıkıntıyla üfleyerek anlık dışarı baktı ve tekrar
Oğuz’a döndü. “Ne yazık ki vardı ama artık yok. Çok kısa bir süre konuştuk
sadece.”
“Aşamamış gibiydi.”
“Geleceğini bile bilmiyordum. Doğa’nın işidir kesin.”
dedi ve muzip bir sırıtışla Oğuz’a doğru döndü. “Neden sordun? Beni mi
kıskandın yoksa?”
Oğuz sertçe yutkundu, gözlerini yoldan ayırmamaya
çalıştı. “Ne kıskanması kızım! Herif dikmiş gözlerini seni bön bön
seyrediyordu. Rahatsız oldun diye müdahale ettim.”
“He aynen aynen.”
“Of sus çok sarhoşsun Ece. Sinirlerimi bozuyorsun.”
Ece biraz sustu ve emniyet kemeriyle oynadı ama
içindeki yaramazlığı bastırmakta zorluk çekiyordu.
“Oğuz…”
“Efendim?”
Ece sormaya hazırlandığı sorudan dolayı kalbinin deli
gibi çarptığını hissetti. Dudakları aralandı ama her şeyi mahvetme korkusuyla
sustu. Oğuz aracı Ecelerin evinin biraz gerisine park edip ona döndü.
“E söylesene…”
“Yok.”
“E lafı atıp susamazsın Ece çatlarım. Hadi söyle,” dedi
Oğuz merakla Ece’nin gözlerinin içine kilitlenmişti.
Ece omuz silkeleyerek emniyet kemerini açtı. “Gideyim
artık ben, geç oldu.”
Oğuz, Ece'nin açtığı kemeri tek bir hamleyle tutup
geri taktı. Klik sesi arabanın içinde yankılanırken Ece’nin şaşkınlıkla nefesi
teklemişti. Oğuz yüzündeki her zamanki şakacı ve gamsız ifadeyi tamamen ortadan
kaldırmış; yerine Ece’nin daha önce hiç görmediği, daha ciddi ve hesap soran
kararlı bir hâle bürümüştü. “Söyle dedim Ece. Kaçma.”
Ece bu hareket karşısında afallayarak Oğuz’a
bakakaldı. Pes etmeyeceğini anlayınca iç geçirdi.
“Israrına değecek bir şey değildi.”
“Söyle, ona da ben karar veririm.”
Ece gözlerini Oğuz’un yüzünde gezdirdi ve hazır
hissetmek için birkaç saniye sustu. İçi sıkışıyordu.
"Abim sayesinde tanışmasaydık..." dedi sesi
titrerken. "Yani... Ben komutanının kızı, arkadaşının kardeşi olmasaydım.
Tamamen farklı, sıradan biri olsaydım... O zaman bana yine böyle sadece
korunması gereken bir çocuk gibi mi bakardın? Yoksa... başka bir gözle bakar
mıydın Oğuz?"
Sıkıntılı bir iç daha geçirdi. Dili varmıyordu
aklından geçenlere. Oğuz’un aralarına mesafe koymasından korkuyordu.
Oğuz, duyduğu bu çıplak itiraf karşısında adeta
vurulmuşa döndü. Ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bilemedi. Ne diyebilirdi ki?
Ece, en yakın arkadaşının, can dostunun kardeşiydi. Komutanının gözbebeğiydi.
Ona yan gözle bakmaması gerekirdi. Hatta şu an böyle bir konuşmaya girmemeliydi
bile. İçi sıkıldı. İhanet ediyormuş gibi hissettirmişti. Daha evvel hiç bu
kadar sıkışık bir durum içerisinde bulunmamıştı. Kalbinin tam ortasında bir
yer, bu soruyla birlikte cayır cayır yanmaya başlamıştı. Boğazına bir ağırlık
çöktü, elini boynuna atıp ovuşturdu. Sustu.
Ece bu sessizliği hoşnut olmadığı bir cevap olarak
aldı ve kaşlarını çattı. Oğuz’un kendisine olan yakınlığı neden özel yorumlamıştı
onu bile bilmiyordu. Kendi kendine olan öfkeyle başını iki yana salladı. Midesi
stres ve alkol nedeniyle bulanmaya başlamıştı. “Boşboğazlık ettim. Aklım
yerinde değil benim.”
Oğuz üzerindeki afallamadan sıyrılıp elini cebine
attı. Korkut Alp’in numarasını bulup aradı, telefonu Ece’nin tarafındaki kulağına
götürürken onunla göz temasından kaçınmak için elini aralarında siper etmişti.
“Alo?” diyen Korkut Alp’i duyduğunda ne ara tuttuğunu
bilmediği nefesini verdi ve kaşını kaşıdı.
“Alo… kusura bakma kardeşim gece gece aradım ama-”
Korkut Alp, “Hayrola? İyi misin?” derken merakla
oturduğu koltuktan ayaklandı ve camın önüne adımladı.
“İyiyim iyiyim de… Korkut… baban ayakta mı uyuyor mu?”
Korkut Alp sorunun nedenini anlamayarak kaşlarını
çattı ve yandan bir bakışla televizyon seyreden babasına baktı. “Televizyon
seyrediyor, neden ki?”
“Ben Ece’yi getirdim de yanlış anlayacak şimdi…”
derken gerginlikle Ece’ye baktı.
Ece gözlerini devirerek kemerini çözdü ve arabanın
kapısını açtı. “Kimse senden bir açıklama beklemiyor. Ne korkak adamsın ya…”
diye söylenerek indi ve kapıyı çarptı.
“Hasbinallah ya!” deyip Oğuz da indi arabadan apar
topar.
“Ne oluyor oğlum?”
“Ne olacak Ece Hanım’ın işleri işte, kapıdayız açar
mısın?” deyip kapatıp cebine attı telefonunu. Ece’yi kolundan yakalayıp
durdurdu.
Birbirlerinin gözlerine kenetlendiler. Oğuz büyük
giriş kapısında dikilen silahlı koruma askerlerinin kendilerine baktığını
bildiğinden çenesini sıkıp sustu.
“Benim söylediklerimin hiçbirisini ne kafaya tak ne de
başka bir şey…” dedi Ece ciddiyetle.
“Ece-”
“Sus.” deyip elini kaldırdı susması için. Başını iki
yana salladı. “Babama da açıklamamı ben yaparım. Rast geldik ve sen beni
getirdin o kadar, tamam mı?” dedikten sonra zaten Oğuz’un çok sıkı tutmadığı
kolunu kurtararak kapıya gitti ve açtı.
Oğuz da peşinden gidip bahçeden içeri girdiğinde
Korkut Alp evin kapısında bekliyordu. Onlar kapıya yürürken Korkut Alp’in
kapalı tuttuğu kapı açılarak arkasında babası belirdi. Oğuz içinden dualar ede
ede merdivenleri çıktı.
“İyi akşamlar,” dedi ve selam verdi başıyla sonra
Ece’ye baktı. “Komutanım arkadaşlarla takılmak için çıkmışken Ece’yle denk
geldik. Bırakmazsam aklım kalırdı geç oldu.”
Baturalp kaşlarını şüpheyle çattı ve bir Ece’ye bir
Oğuz’a baktı. Sonra bakışları Ece’ye sabitlendi. “Geç içeri bakayım.” dediği
anda Ece yanından geçecekti ki durdurdu Ece’yi. Eğilip kızının üzerini
kokladığında aldığı alkol ve sigara kokusuyla geri çekildi ve Ece’ye öfkeyle
baktı.
“İçki mi içtin sen?”
“Çok az… özür dilerim.” Ece, babasının karşısında
küçülür gibi oldu.
“Azı çoğu mu var kızım bu işin? Kafeye gidecektiniz
hani. İçki nereden çıktı?”
“Çok içmedim baba… sadece biraz arkadaşlarla-”
“Arkadaş dediğin, seni böyle işlere götürüyorsa
arkadaş değildir!” diye kesti sözünü Baturalp. “Kırmızı çizgilerimi çok net
bildiğini düşünüyordum Ece.”
Ece, dudaklarını büzüp gözlerini kaçırdı. “Biliyorum… Sadece
eğlenmek istedim…” dedi, sesi neredeyse duyulmaz haldeydi.
“Baba etmiş bir cahillik Ece, bir daha yapmaz değil mi
abiciğim?” diye araya girdi Korkut Alp.
“Söz veriyorum. Özür dilerim baba.” derken neredeyse
ağlayacaktı. Babasının öfkesine nadir denk gelirdi.
Baturalp derin bir nefes aldı, yüzündeki kaslar
yumuşadı. Birkaç saniye boyunca sessizlik çöktü. Sonra eli istemsizce kızının
saçına uzandı, parmakları saçlarını okşadı. “Tamam, çık odana.”
Ece başını sallayıp içeri girdiğinde Baturalp, hala
kapının önünde duran Oğuz’a baktı. “Sana da zahmet olmuştur Oğuz. Kusura
bakma.”
“Ne zahmeti komutanım. Bu halde onu orada bırakacak
değildim.”
Gülümsedi Baturalp. Saman alevi gibi siniri
alevlendiği gibi sönmüş, yine o babacan tavrını takınmıştı.
“Var mı aracın?”
“Var komutanım, var.” deyip gülümsedi. Ama içinde, az
önce Ece’yle ettiği muhabbetin mahcupluğu vardı. “İyi geceler hepinize.”
“İyi geceler, dikkatli sür.”
---
Yasemin dönüp durduğu yatakta sıkıntıyla doğruldu. Saat
gece yarısını epey geçmiş, herkes çoktan yatmıştı ama kendi gözüne uyku
girmiyordu.
Baturalp’in Ece’ye kızdığı anı düşünüyordu. Bir
babanın öfkelenmesinin hemen ardından kızının saçlarını nasıl şefkatle
okşayabildiğini... Ve elbette, kendi babasını düşünüyordu. Onun sevgisizliğini,
kestiği cezaları, acımasızlığını...
Yüreğinde söküp atamadığı, atamadıkça orada ağırlaşan
bir yük vardı. Zihninde bir yer sürekli yaptıklarının doğruluğunu sorguluyor,
yüreği ise ona karşı tüm dürüstlüğüyle her şeyin iyi gideceğini söylüyordu. Korkut
Alp’i zora sokmuş gibi hissediyordu. Dile getirilmese de bunun farkındaydı. Kendini
hayatına bodoslama dalmakla suçluyordu.
Suçlamayıp ne yapacağım, diye
düşünüyordu.
Hayatı boyunca hep bir yerlerde birilerine yük gibi
hissettirilmişti. Hayatı boyunca yalnız Korkut Alp ona yük değil, değer gibi
hissettirmişti. Birinin kendisini bu şekilde sahiplenebildiğini yeniden
hissedebildiğinden beri; geçmişindeki hiç kimsenin -anne ve babası başta olmak
üzere- aslında pek de kendisini değerli görmediğini anlıyordu.
Yataktan kalktı ve sessizce odasından çıktı. Tam o
sırada Korkut Alp’in de odasına girmek için kapıyı açtığını gördü.
Korkut Alp de onu fark etmişti. Gülümseyerek yanına
geldi sessizce. Fısıldayarak konuştu. “Neden yatmadın?” diye sorarken,
parmağını usulca Yasemin’in yanağında gezdirerek onu sevdi.
“Uyku tutmadı. Sen neden yatmadın?”
“Susamıştım. Onun için kalkmıştım ama belli ki sebebi
başkaymış.” deyip Yasemin’in kapısını itti ve henüz kapanmamış kapıyı açtı ve
onu içeriye çekti.
“E git yat…”
“Yatacağım ama sevgilimle,” derken Yasemin’in elini
bırakmadan yatağa ilerledi.
Yasemin’in yüreği heyecanla sıkıştı. “Ne?”
Korkut Alp yatağı açtı, uzandı ve yanındaki boşluğu
pat patladı. Yasemin kısa bir süre aval aval bakınca güldü. “Gelsene.”
Yasemin çekinerek yanına yattığında Korkut Alp tuttuğu
yorganı üzerlerine örttü. Sağ kolunu katlayıp dirseğini yastığa yasladı ve
başını avcuna bırakarak yukarıdan, hayranlık dolu gözlerle Yasemin'i seyretmeye
başladı. Yasemin’in içini garip bir huzur kaplamıştı. O huzur yüzüne yayılırken
başını koyduğu yerde hafifçe geriye atarak Korkut Alp’in yüzüne baktı. Elini
yorganın içinden çıkartıp yüzünü sevmeye başladı.
Korkut Alp’in kalbi hızlanırken gözleri huzurla
kapandı. Elini eline koyup avcunu öptü birkaç defa.
Kıkırdadı Yasemin. “Hala kendime hayret ediyorum
biliyor musun?”
Korkut Alp ona baktı. “Neden?”
“Sensiz vakitlerimi nasıl yaşamışım diye. Çünkü tam
anlamıyla yalnızca senin yanındayken gerçekten yaşadığımı, nefes alabildiğimi
hissediyorum. Lisedeyken de öyle, şimdi de öyle… Öncesinde aldığım nefes bile
anlamsızdı; sanki sen geldin ve yeniden anlam kazandı gibi bir şey… Açıklaması
zor...”
“Çok daha güzel olacak. Sana söz verdim Yasemin.
Hiçbir şeyin seni üzmesine hatta uyutmamasına izin vermeyeceğim.”
Yasemin’in dudakları istemsizce titredi, gözleri
buğulandı.
“Hayır, ağlaman için söylemedim.” derken Korkut Alp
telaş ve pişmanlıkla konuşmuştu. Eğilip alnını derin bir iç çekerek öptü
Yasemin’in. “Bir tanem benim.”
Yasemin ağlamamak için kendisini sıkarken burnunu
çekti. “Yok ağlamıyorum…”
“Aklını ne meşgul ediyor? Konuşmak ister misin?”
Sustu bir süre Yasemin. “Öyle düşünüyordum sadece.”
“Neyi bir tanem?”
“Babanı, babamı…” deyip iç çekti Yasemin. “Babanızın
babalığına şahit oldukça ben ne yaşamışım diye düşünmeden edemiyorum. Bugün
cidden, ilk defa kızdığını gördüm. Sonra hemencecik geçti gitti… Sen de Ece de
çok şanslısınız. Sayende bu şansa ortak da olabiliyorum ama yine de düşünmeden
edemiyorum.” diye kısaca kendini açıkladı. Bunu yaparken gözünden akan yaşı
elinin tersiyle sildi hemen. “Ama şimdi tamamen mutlu olmaya odaklıyım.” diye
devam etti. Gözleri yaşlarla parıldarken yüzüne kocaman gülümsemesini
yerleştirdi.
Korkut Alp, Yasemin’in yüzündeki buruk tebessüme
karşılık gülümsedi. Bakışları saçlarına kaydığında hoşnutsuz bir şekilde
somurttu. Sağ eliyle nazikçe saçındaki tokasını çekerek örgüsünü çözdü. Tokayı
kendi bileğine takarken, kıvırcık buklelerinin yastığa ve Yasemin’in omuzlarına
dökülmesine izin verdi. Sonra hafifçe çenesini tuttu ve başını kendisine doğru
kaldırdı.
“Bundan sonra,” deyip yüzüne yaklaştı ve dudaklarını sol
yanağına bastırdı. “…duygularını saklamak,” Başı usulca diğer tarafa kaydı ve sağ
yanağını da aynı şefkatle öptü. “…istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda
değilsin.” Son olarak dudaklarını onun alnına uzun uzun mühürledi ve hafifçe
çekilip doğrudan kahverengi, buğulu gözlerine baktı.
“Bunca yıldır her şeyi yalnız yapmış olabilirsin ama
bundan sonra hiçbir şeyi yalnız yapmaman için başta ben varım, sonra diğer
herkes var...” Burnunun ucunu öptü; çok geri çekilmeden, gülümseyerek burnunu
burnuna usulca sürterken bir eli yanağına yerleşti. Başparmağı elmacık kemiğini
okşarken fısıldadı. “Ben seni çok seviyorum, Yasemin.”
Korkut Alp kendisini öptükçe Yasemin’in içi kıpır kıpır
oluyordu. Bu gerçekten sevgiydi, hissedebiliyordu çünkü iyileşiyordu. Her
dokunuşta, sevişinde, öpüşünde, sesini işitişinde bile iyileştiğini, yüreğinin
o nasır tutmuş kısımlarının yenilenerek yumuşadığını hissediyordu. Evet bu
değişimler ona biraz olsun acı çektiriyordu ama tamamen iyileştiğinde buna
değeceğini biliyordu.
“Ben de seni çok seviyorum Korkut Alp’im. Ben de
seni…”
Yasemin’in kalbi hâlâ hızlı hızlı çarpıyordu. Onun
gözlerine baktığında orada yalnızca sevgi değil, aynı zamanda güven de görüyordu.
Bir an için dünya susmuş, zaman durmuş gibiydi. Korkut Alp’in elleri yüzüne,
saçlarına ve boynuna nazikçe dokunurken, Yasemin tüm geçmiş acılarını bir
kenara bırakmış, sadece bu anın içinde var oluyordu.
Korkut Alp kolundan destek alıp hafifçe Yasemin’in
üzerine eğildi ve aralarındaki kısa mesafeyi yok ederek dudaklarını Yasemin’in
dudaklarına değdirdi. Başlangıçta nazik ve dikkatliydiler. Sanki bu anın
gerçekliğini bozmaktan, bir rüyadan uyanmaktan korkuyorlardı. Yasemin gözlerini
kapattı, elleri istemsizce Korkut Alp’in boynuna dolandı. Parmakları onun kısa
kesilmiş saçlarının arasına karıştığında, Korkut Alp'in göğsünden derin, sessiz
bir inilti koptu. Dudakları birbirine değdikçe, içindeki tüm karışıklık, tüm
kaygı, her bir düşünce eriyip yok oluyordu. Sadece nefes alışverişleri, kalp
atışları ve birbirlerine bağlı olduklarını hissetmenin sıcaklığı vardı.
Öpücük yavaş yavaş derinleşti, dudakları birbirini daha
büyük bir tutkuyla, daha büyük bir açlıkla ararken hafifçe nefesleri birbirine
karışıyordu. Korkut Alp yavaşça Yasemin’i kendine daha yaklaştırdı. Büyük ve
sıcak elleri Yasemin'in sırtından aşağıya doğru kayıp belini kavradı ve onu
tamamen kendi bedenine yapıştırdı. Göğsünü onun göğsüne bastırdı; ikisinin de
deli gibi atan kalpleri sanki aynı göğüs kafesinde buluşmuştu.
Yasemin’in içi, bu ani ve baş döndürücü yakınlıkla
birlikte titredi; uzun zamandır biriktirdiği hasret, özlem ve güven eksikliği,
her dokunuşta bir nebze daha kayboluyordu. Ellerini Korkut Alp’in saçlarına
daha sıkı doladı, parmakları nazikçe saçlarını tararken, Korkut Alp’in elleri
sırtına ve beline sahiplenici bir tutuşla yerleşti. Yasemin'in alt dudağını
nazikçe kendi dudakları arasına aldığında, Yasemin'in dudaklarından kaçan cılız
iç çekiş, odadaki tek sesti.
Ciğerleri havaya muhtaç kaldığında zorlukla
dudaklarını birbirinden ayırdılar. Korkut Alp karanlıkta net bir şekilde göremese
de Yasemin’in yanakları kıpkırmızıydı, gözleriyse arzuyla parlıyordu. Korkut
Alp, alnını Yasemin’in alnına yaslayarak dudakları onun dudaklarına belli
belirsiz sürterken fısıldadı. “Ben daima burada, sana bir nefes kadar uzakta olacağım.”
Yasemin gözlerini kapadı ve sadece Korkut Alp’in
kollarının içinde kendini bırakmayı seçti. Korkut Alp onu kendinden ayırmadan
öylece yatağa uzandı. Üzerlerine yorganı çekti. Saçlarını öpüp yanağını başı
üzerine yasladı.
Yorumlar
Yorum Gönder