kandeli bölüm 13

 


 🎧 Bölüm Şarkısı: Canozan- Toprak Yağmura

13

“Saklamaya çalışma, nafile.
Sevda çocuk gözlerinden uyku gibi akıyor.”

- Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu-

---

Kucağımda kedi yavrusu gibi kıvrılmış uyuyan küçük kıza bakıyordum. Üşümesin diye kamuflaj montumun içerisine almış, kollarımı ufak gövdesine sıkıca dolamıştım. Ufak kalbi kollarımın arasında atıyordu. Esmer teni biraz kirliydi. Saçları iki yandan özensizce toplanmıştı. Gözleri de saçları gibi kahverengiydi ama o uyumadan önce, iri kahve harelerinin içerisinde yıldızlar gibi serpilmiş mavilikleri fark etmiştim. Çok güzeldi.

Helikopterin koltuklarında ve metal zemininde sıkış tıkış, çoluk çocuk oturan anne ve babalara baktım. Kısa bir süre önce İdris’ten, İran’ın Türkmen köylerinden birinin sık sık yağmalandığı ve tehdit edildiği bilgisini almıştık. Bir süre bunun kesilip kesilmeyeceğini öğrenmek için beklemiştik ama bu aç çakallar her gelişlerinde daha fazla zarar vermişlerdi.

Şimdi, bunca insan topraklarından, yuvalarından, anılarından bir avuç çakal yüzünden ayrılmak durumunda kalmıştı. Muhtemelen geride bırakmak zorunda kaldıkları hayvan ve eşyaları, eşkıyalar tarafından yağmalanacak, o bölgede yapılacak temizlemede ise bomboş kalacak evlerinden geriye yalnız harabe ve hayalet bir köy kalacaktı.

Yine de canları sağ olsundu…

Şiddetli rüzgârdan olacak ki helikopter geldiğimiz köyün zemine sert bir iniş yapmıştı. Sarsıntı yüzünden panikleyen çocukların gürültüsüne kucağımdaki, henüz adını bilmediğim küçük kız da gözlerini aralamıştı. Pek keyifsiz sayılmazdı. Sanırım kollarımın arasında kendini güvende hissettiği içindi. Gülümseyerek baktım ona korkmaması için.

“Günaydın fıstık.” derken yanağını sevdim.

Utangaç bir tebessüm belirdi yüzünde. Hiç kalkmak istemiyor gibi başını tekrar göğsüme yasladığında ben de kollarımı daha sıkı sıkıya sardım. Herkes indikten sonra ben de helikopterden indim.

Geldiğimiz köy Arzu’nun görev yaptığı köydü. O da hemen ilerde; yanında muhtar olduğunu düşündüğüm kısa boylu, göbekli, bıyığı sakalından daha gür bir adam vardı. Alnının ortasında bir çizgi ciddiyetle yer etmiş, kısık gözleri gelen Türkmenlerin arasından komutanımızı bulmak adına bizim üzerimizde gezdi. Gözü Alparslan abiyi bulduğunda arkasında birleştirdiği ellerini iki yana açıp, az önceki ciddiyetinden sıyrılarak büyük bir sevinçle ona doğru yürüdü.

“Hoş gelmişsiniz!” derken sonunu uzattı büyük bir mutlulukla.

Alparslan abi gülerek kendinin neredeyse yarısı olan bu adama eğilerek sarıldı. “Hoş bulduk Baran Bey, hoş bulduk.”

“Jandarma haberinizi getirdiğinden beridir hazırlıklara yardım ediyoruz. Yemek de etmişiz. İçiniz ısınsın.” derken heyecanı apaçık belliydi.

Oğuz kucağımdaki küçük kız yüzünden benim çantamı ve silahımı da taşıyordu. Yanıma gelip durdu. Hafifçe eğilip montumdan içeri baktı ve bugün neredeyse hiç gülmemiş olan asık yüzü ufağından tebessüm etmişti.

“İyi misin sen?” diye sormadan edemedim.

Bana bakarken doğruldu. Başını iki yana salladı. “İyiyim ya.” dedi ve yaklaşan Arzu’ya elini kaldırdı. “Öğretmenim merhabalar, merhabalar!” deyip yanına giderek elini uzattı.

Arzu, soğuktan kızarmış yanaklarıyla gülümsedi. Elini sıktı. “Merhaba Oğuz.” Gözleri bana, sonra montumun içindeki kıza kaydı. “Hayrola? Yasemin’le hızlı davranıp doğurdunuz mu?”

Gülmeden edemedim. “Keşke… Nerede o günler?”

Gelip o da Oğuz gibi montumun içerisinde baktığında yüzündeki gülümsemede şefkati gördüm.

“Çok tatlı maşallah.”

“Değil mi? Geldi kuş gibi sokuldu, gitmiyor da.”

“Senin de keyfin yerinde sanki?”

“Öyle, vallahi.”

“Evleniverin de olsun sizin de bir tane.” derken Arzu, büyük bir keyifle konuşuyordu. Bu hâlini hiç garipsemedim çünkü burada bu şakaları yapacağı kimsesi yoktu.

“Sen hâlâ bulamadın mı kendine bir aşiret ağası?” dedi Oğuz takılarak.

“İsteyen mi var?” dedi Arzu, gözlerini kısarak.

“Evde kalacaksın ona göre.”

Arzu kollarını göğsünde birleştirdi, kaşlarını kaldırdı. “Sen kendine bak çakma Herkül. Yaşlanmışsın belli hiç çapkınlık yaptığını görüp, duymuyoruz.”

Oğuz bu lafı cevapsız bırakmış, üstüne öyle dertli bir iç geçirmişti ki kaşlarım çatıldı.

“Harbiden oğlum bir haftadır bir sessizlik, dertli bir hâlin var. Ne oluyor?”

“Oğuz? Oğuz ve sessizlik?” Arzu endişeyle Oğuz’a döndü. Ellerini onun omuzlarına koyup, “Canım-” diyecekken elini ağzına götürdü, öğürür gibi oldu. “Ay çok pardon alışkın değilim. Canım arkadaşım iyi misin?”

Oğuz güldü. “Amma abarttınız ha. Hâlsizim o kadar.”

“Ama neden…” Heyecanlandı Arzu. “Yoksa, yoksa!?”

“Ne yoksa?”

“Aşık mı oldun sen?”

“Yok be kızım, etrafımda kız mı var âşık olayım.” derken başını kaldırıp kaçamak bakışlarla etrafa bakınmıştı.

Arzu onay bekler gibi bana baktığında başımı salladım. “Gerçekten kızlarla takılmıyor.”

“Yok yok… Var sende bir hâller. Tanıyorum ben seni Oğuz.” dedi Arzu şüpheci ve bir o kadar endişeli bakışlarını üstünden çekmeyerek.

O sırada Sude yanımıza geldi. “Korkut Alp, ufaklık uyuyor mu hâlâ?”

Başımı salladım. “Sanırım gitmek istemiyor.”

“Annesi babası yokmuş garibimin.” O da usulca gelip montumun içerisine baktı.

Duyduğumla yüreğime bir taş koydular sanki. “E ne olacak?”

“Muhtemelen bir süre burada kalır, sonra sosyal hizmetlere gider.” derken o da bunu istemiyor gibiydi.

“Böyle ayakta kaldık.” İleride, okulun yanındaki ufak evi gösterdi Arzu. “Gelin bende oturalım. Hem yemek yer, çay içersiniz, hem de dinlenirsiniz.”

Sude ilerideki Yiğit, Alparslan abi, Akif ve Hazar baktı. “Jandarma bölgede nöbette ama belki bize de gerek vardır… ben yine de bir sorayım. Olmadı Korkut Alp ve Oğuz gelsin yanına.”

“Aa lütfen, itiraz kabul etmiyorum gerekirse ben konuşayım.” diye ısrarcı oldu Arzu. “Çok sıkılıyorum ben burada.”

Sude beklememizi söyleyerek gitti. Ve birkaç dakika sonra Yiğit ve Akif’le geri geldi.

“Alparslan abi ve Hazar devriyede kalacakmış. Muhtarla da oturmaları daha uygun olurmuş.”

Arzu hevesle başını sallayıp önden ilerledi.

İçeri girdiğimizde dışarıdan farksız bir soğuk vardı içeride. Tipik bir köy evi olabileceğini düşünerek Arzu’nun peşinden salona girdiğimizde o alelacele elektrik sobasını yakıyordu.

“Oturun hemen ısınıyor zaten.” deyip odadan çıktı.

Akif köşede duran sobanın yanına gitti. Ötesini berisini inceledi. Ağzını açtı.

O sırada Arzu elinde bir yastık ve yorganla gelerek küçük koltuğun üzerine ikiye katladı ve yastığı da koydu. Bana baktı.

“Onu yatır buraya da sen de rahat oturursun.” dediğinde yatağı serdiği yere oturarak fermuarımı yavaşça açtım. Küçük kız biraz kıpırdandı ama derin uykuda olmalıydı ki ben onu bıraktıktan sonra uyumaya devam etti. Üzerini örttüm ve ayakucunda oturmaya devam ettim.

“Sobayı kullanıyor musunuz?” diye sordu Akif.

Arzu başını iki yana salladı. “Bir iki defa denedim. Zor gelince uğraşmadım. Elektrik sobası ve battaniye yeterli geliyor.”

“Böyle olmaz… Zor bir yanı da yok hem. İki odun attın mı sıcacık olur ev.”

“Tekim zaten gerek yok teşekkür ederim.”

“Doğalgaz yoksa duşu nasıl hallediyorsun?” diye sordu Oğuz, etrafı incelerken.

“Elektrikli şofben var.”

“Ben bunu yapayım. Kullanın.” derken Akif, Oğuz’a baktı ve gelmesi için baş işareti yaptı. Oğuz ikiletmeden yanına gelirken, Akif soba borularının duvardaki girişine uzanıyordu.

“Hiç gerek yok…” İsmini bilemediğinden havada kalmıştı.

“Akif,” dedi Akif anlarken ama pek söylediğini umursamamış duvardaki boruyu çıkartmıştı.

“Akif Bey, soba eski işte-” derken Akif’in üstüne sobadan küllerin dökülmesiyle yine lafı bölünmüştü. “Bakın, dememe kalmadı.”

“Bu beni öldürmez.” derken cebinden çıkarttığı mendille rastgele sildi yüzünü. “Ama siz değil, rastgele biri bile bilmeden bu sobayı yakarsa dumanı geri teper. Allah muhafaza ölürsünüz Arzu Hanım.”

“İnat etme Arzu. Çekil hadi.” dedi Oğuz da.

Arzu öylece ikisine baktı. sonra dudaklarını birbirine bastırıp iç çekti. Sonrasında pes ederek salondan çıktı. Bir dakika sonra içeriden gelen tıkırtılardan mutfağa gittiğini anlamıştım. Çok geçmeden de elinde bir sini içerisinde çeşit çeşit börek, çörek, peynir, zeytin ne bulduysa koymuş, geri gelmişti.

Yiğit oturduğu yerden kalkarak ağır olduğu bariz belli olan siniyi elinden almıştı. Arzu’ysa omzuna attığı yer örtüsünü serdi yere ve odanın girişinde, kenarda duran x şeklindeki tahta parçasını örtünün ortasına koydu. Yiğit ise elindeki siniyi üzerine bıraktı.

“Oh maşallah!” dedi Kerem, sofranın çeşitliliğini gördüğünde.

“Hadi bırakın orayı da gelin sizde.” dedi Arzu, sobayla uğraşmakta olan Akif ve Oğuz’a. O sırada diğerleri çoktan kurulmuştu.

Hafif eğilerek uyuyan kızın ısındıkça kızaran yanağını sevdim ve alnına yapışan birkaç tutam saçını geriye ittim. “Adını da bilmiyorum.” deyip kendi kendime güldüm. “Nasıl uyandıracağım ben şimdi bunu?”

Ben bunu düşünürken o çoktan elimin altında ufak ufak kıpırdanmış, gözlerini aralamasıyla bakışları beni bulmuştu. Yattığı yerde güzelce genleşti ve etrafa bakındı. Yolculuk boyu uyuduğundan garipsemiş olabilirdi. “Hadi yemek yiyelim.” deyip yavaşça yorganı üzerinden kenarı ittim. Ellerimi uzattığımda minik elleriyle tuttu ve kalktı.

Arzu, elektrikli sobaya yakın bir yeri işaret etti. “Getir burada yesin. Yeni uyandı üşümesin.” dedikten sonra gözü Yiğit ve Sude’ye kaydı. Yüzüne o bildik meraklı ve yaramaz gülümsemeyi yerleştirdi. “Siz sevgilisiniz değil mi?”

“Biz o işleri bitirdik.” deyip yüzük takılı parmağını gösterdi Yiğit gururla.

Heyecanla kıpırdandı Arzu. “Ay! Biliyordum ya.”

“Nereden biliyordun kızım? Seni almaya geldiğimizde biz bile bilmiyorduk.” dedi Oğuz.

“Hissettim canım. Aralarında o enerjiyi göremediğini söyleme bana.”

“Doğru. Öyle bir enerji yayıyorlardı etrafa.”

“E ne zaman evleniyorsunuz?”

“Nasipse buradan döndüğümüzde istememiz var, Rize’de. Sonrasını henüz planlamadık.” dedi Sude. Aklına gelenle gülümsedi. “Sen de gelsene. Hem hafta sonu ya, sorun olmaz sana da.”

“Bilemedim ki şimdi.”

“Benim bu beyefendiler dışında pek yakın arkadaşım yok. Çiğdem abla, yani Alparslan abinin eşi var ama o evi barkı bırakıp gelemez sonuçta. E sen ve Yasemin de gelseniz bana yardımınız çok olur. Hiç süsle püsle alakam yoktur.”

Kerem merakla baktı. “Ece yok mu? O da gelsin tam takım olursunuz.”

Sadece yanımdaki miniği doyurmakla ilgilendiğimden sustuklarında kısa bir göz attım. Ece’yi merak ettiklerini anlayınca telefonumdan tarihe baktım. “Gelir herhâlde. Bu hafta sonu gidebilir İstanbul’a ama sorarız, bence kırmaz seni abla.”

“Yani geliyorsun?” diye sorar gibi konuştu Sude yeniden Arzu’ya dönerek.

“E geleyim o zaman. Hem Karadeniz’i çok seviyorum ben.”

“Kız, gel biz seni gelin alalım o zaman.” deyip güldü Sude.

“Var mı bana münasip bir eş adayın abla?” dedi ve tutamayıp güldü Arzu. Eminim kendiyle dalga geçtiği içindi bu gülüş.

“Aman abla yakma elin adamının başını. Bulursan da buna höt höt bir şey lazım. Aksi hâlde evin beyi bu olur.” dedi Oğuz.

“E işin kuralı bu zaten Oğuzcuğum.” deyip gülümseyerek Sude’ye baktı Yiğit. “Bir bakmışsın bütün ipler bir hatunun ellerinde ve hâlinden de gayet memnunsun.”

Sude omzuyla hafif itekledi Yiğit’i ama yüzündeki gülümseme hoşuna gittiğini gösteriyordu.

“Ay abla yok mu şuna cazgır, dır dırı bitmeyen bir kız mız. Yetti be uğraşma benimle oğlum!” diye isyan etti Arzu.

“Benim bulmama gerek yok. O kendi belasını kendi bulur.” derken ağzına keyifle bir lokma attı Sude.

“Bulmam. İstemiyorum kimseyi hayatımda ya. Allah Allah!” diye isyan etti Oğuz, bir anda ciddileşmişti. “Görüyoruz hepinizin ne hâllerden geçtiğini. Benim buna ayıracak psikolojim de vaktim de yok. Hem…”

Kimse Oğuz’dan böyle bir çıkış beklemediğinden anlık elindeki lokmalar öylece havada asılı kalmıştı. Birkaç gündür bu hâllerine hiçbir anlam yükleyemiyordum. Çok ciddiydi. Her şeyi kesip atıyor, sık sık dalıp gidiyordu. Benim arkadaşımın canını apaçık sıkan bir şey vardı ama o bile bunu kimseye paylaşmak istemiyordu belli ki.

“Hem belli mi olur, belki şehit olurum. Kimseyi arkamda bırakmak istemem ben-” diye devam ederken Akif sertçe ensesine şaplatmıştı.

Yiğit, “Ellerin dert görmesin Akifciğim.” dedi ters ters Oğuz’a bakarken. “O nasıl laf oğlum!”

Oğuz iç çekerek omzunu silktiğinde Kerem, Akif’e ‘Yapmayın’ der gibi kaş göz yaptı ve elini Oğuz’un sırtına koydu. “Alperen’in o hâli çocukları çok etkiledi illaki. Arada hepimize geliyor böyle bunaltıcı hâller.”

Konuyu dağıtmak için birkaç gündür aklıma takılan bir soruyu attım Oğuz’a. “Oğuz, o günden sonra soracağım soracağım unutuyorum. Ece bize hiç okuldaki ortamından açık açık bahsetmedi. Üstüne geçen de biraz sarhoş gelince hâliyle babam da köpürdü. O gün gördüğün tipler nasıldı?”

“Vallahi ne bileyim Korkut Alp? Benim pek gözüm tutmadı. İki kız iki oğlan vardı. Biri çiftti zaten. Çift olmayan diğer ikisi de bir garipti. Kızın biri, Ece’ye laf sokup duruyordu.” Taha aklında yer ettiğinde gıcık olmuş bir ifadeyle göz devirdi. “Oğlan desen tip tip hâller.”

“E bayağı konuştunuz o zaman? O gün gördüm, getirdim demiştin ya?”

Oğuz’un yüzündeki ifade bir anlık afalladı. Kulakları kızarırken bana bakan bakışlarını kaçırıp başını salladı. “He… Öyle zaten. Beş dakika mı ne oturdum, o kadar…”

Arzu girdi lafa. “Yalan söylüyorsun. Kulakların kızardı.”

“Söylemiyorum…”

“Söylüyorsun Oğuz. Seni dün tanımadım.” diye diretti Arzu.

Oğuz biraz sinirlenmiş biraz ne yapacağını düşünür bir ifadeyle önündeki tabakta duran börekleri ufak ufak parçaladı.

“Of tamam…” deyip bana baktı. “O bahsettiğim lavuk Ece’yi rahatsız ediyor gibi hissettiğim için biraz müdahale ettim.”

“Bu kız neden baş edemeyeceği işlere kalkışıyor ya Rabbim ya!” diye söylendim.

“Babasının duymasını istemedi Korkut. Sen duysan neyse de Baturalp komutanımın ne kadar korumacı olduğunu biliyorsun. Biraz idare ettim o kadar.” Sıkıntıyla iç çekti. “Sakın kimse de bir şey demesin, sormasın. Anlattım diye güvenmez bir daha bana.”

Yemeğin geri kalanında ben sessizce yanımdaki kızı ve kendimi doyurdum. Onu konuşturmaya çalıştığımda ufak tefek konuşmuştu. Bu sayede ismini de öğrenebilmiştim. Elnare…

Elnare’ye karşı içimde kabaran şefkatle onu gerçekten alıp Ankara’ya götürme ve ona yeni bir hayat sağlama isteği vardı. Ama ne yazık ki onu ait olduğu bu ortamdan kolaylıkla alamazdım. Ama bir yandan anne ve babasının olmayışıyla onun yalnızlığını hissetmiştim. Yol boyu yanımdan ayrılmayışı onun ilgi arayışının acı bir kanıtıydı. Belki de ona gerçekten hor gözle bakılıyordu. Keşke her şey daha kolay olsaydı.

Helikopter havalanmadan ve onu yetkililere teslim ederken ikimiz de bir daha birbirimizi kolay kolay göremeyeceğimizin farkındaydık sanki. O yine sessiz sedasız bunu kabullenmiş bir şekilde onu teslim ettiğim kadının elini tutuyorken dizlerimin üzerine çökerek ona baktım. Gülümsüyordum ama gözlerim dolmuştu. Yanaklarını sevdim ve alnını öptüm. Ona benden kalan bir şey bırakmak isteyerek omzumdaki Türk Bayrağı armasını cırt cırtından söküp minik avuçlarının arasına verdim. Şimdi onun için yapabileceğim tek şey, onu dualarıma katıp Allah’ın onu korumasını isteyebilmekti.

---

-Ertesi gün, Rize-

“ULA DEDEMUN KARİSİ!” diye aniden bağıran Sude’ye korkarak baktı Yiğit. Haylaz bir sırıtışla Yiğit’e baktı. “E buralarda böyle Yiğit’im. Alışırsın.”

“Yiğit’in…” derken devamını getirememişti.

“OY BENUM BALLİ KİZUM!” diye büyük bir heyecan ve mutlulukla bağırdı Nurcan ve eski köy evinin balkonundan bahçenin girişine baktı.

Sude koşarak yanına giderken Yiğit ve kızlar da Sude’nin pek şahit olmadıkları bu hâline gülerek peşinden gittiler.

Sude uzun süredir görmediği babaannesinin elini öptü ve boynuna sarıldı hasretle. Babaannesi de ona sıkıca sarılırken saçlarını derin derin koklayarak öpüyordu.

“Benim güzel kızım hoş geldiniz.” deyip geri çekildi ve merdivenin başında bekleyen diğer misafirlerine baktı. “Hiç haber de vermedun kızım. Hazırluk ederdim.”

“Hallederiz babaanne. Yalnız yapmana izin mi verecektim? Beraber yapar hallederiz. İçeri geçelim hem tanışırsın hem konuşuruz ne var ne yok her şeyi konuşuruz. Hadi.” dedi Sude ve babaannesiyle önden girdi eve.

Salonda kanepelere oturduklarında Sude’nin babaannesi Nurcan hepsine kısa bir göz kestirip torununa baktı. Sude mesajı almış gibi, “Babaanne,” diyerek başladı ve tek tek hepsini tanıttı. “Yasemin, Arzu, Ece ve Yiğit.”

“Yiğit…” Hatırlamaya çalışarak kaşlarını çattı Nurcan. “Ha bu seni üzen uşak midur?”

Bir an Sude de Yiğit de afalladı. Birbirlerine kısa bir bakış attıktan sonra Sude devam etti. “He o… ama onun kusuru yokmuş babaanne. Benim hatamdı biz konuştuk, hâlettik.”

“Tanışma şansını şimdi buluyoruz Nurcan babanneciğim.” Elini öpmek için uzandı Yiğit. Nurcan elini uzatarak öpmesine izin verdiğinde Yiğit ilk zaferini kazanmış gibi elini öpüp başına koydu.

“Yorgun musun?” diye sordu Nurcan, gözlerini kısarak Yiğit'i baştan aşağı süzerken.

“Yok babaanne. Bir işini mi göreceğim? Yaparım hemen.”

Nurcan bastonundan destek alarak kalktı ve başıyla gel yaptı. “Gel bakalim benimle iki dakika.”

Yiğit peşinden gitti ve ikisi de evden çıktı. Sude merakla bahçeyi gören camın tülünü kaldırdı ve aşağıya baktı. Diğerleri de hemen yanındaki yerini almıştı.

“Bir çeşit test mi?” diye sordu Arzu.

“Öyle bir şey.” deyip keyifle güldü Sude. Koltuğun sırt kısmının üstüne çıkarak iyice pencerenin kenarına oturduğunda Arzu, Ece ve Yasemin de rahatlıkla seyredecek alan bulmuşlardı.

O sırada Nurcan kütüğün kenarındaki baltayı gösterdi bastonuyla. “Ha burada kesilecek odunlar var. Kışluklar içun. Başla sen, yorulunca gelirsun.”

Yiğit odunlar ıslanmasın diye serilmiş mavi brandayı kaldırdı. “Tamam babaanne. Dört parça mı iki parça mı olacaklar?”

“Bileyisun değil mi odun yarmayı? Sakatlanmayasın fors atacam diye,” diye dalga geçti Nurcan yarım ağızla gülerken.

“Göstereyim mi?” dedi Yiğit. Aslında daha önce hiç odun yarmamıştı ama gerçekten de yapamıyor olduğunun kanıtlanmasını istemiyordu. Ceketini çıkartıp kütüğün yanındaki sandalyeye attı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırdı.

“Göster bakalim marifetini,” deyip biraz geri çekildi Nurcan.

Yiğit üst üste dizili odunlardan bir tanesini alıp kütüğün üzerine koydu. Sonra mesafesini ve baltasının gelmesi gereken yerini ayarlayıp “Bismillah,” diyerek baltayı oduna indirdi. Tam ortadan yaramamıştı ama tekte ikiye bölmeyi başarmıştı.

“Kuvvetin yerinde ha, fena değilsin. Maşallah maşallah…” dedi Nurcan beğendiğini belli ederek.

“Var olasınız uşağum.” Sırtını pat patlar. “Allah’ım sizi her türlü musibetlerden korusun.”

“E Nurcan babaanne, senin kız varken bana hiçbir şey olmaz Evelallah.” deyip cama doğru sırıttı Yiğit. “Onun gücü kuvveti benden fena.”

“Deme,” derken Yiğit’e artık saklamadığı bir gülüşle bakıyordu. “Öyledur benim kızım.”

Sude, Yiğit’in attığı bakışın üstüne camı açıp bağırdı ona. “Hayde Hayde, kışlık odunlar bekler damat uşak! Az laf çok iş!”

Ece kıkırdadı. “Ne fenasın Sude abla ya.”

“Bu aşk değil de ne be.” dedi ona eşlik ederek güldü Arzu.

Yiğit, “Hallederim ne var canım.” deyip Nurcan’dan onay bekledi. “Değil mi babaanne?”

“Karadeniz’e damat olacaksun, tabii halledeceksun. Hayde kolay gele.” deyip yavaş adımlarla eve geri yürürken bastonunu kaldırıp cama salladı. “Girin içeri bakalum sizde. Meraklı Melahatlar sizi.”

Kızların dördü de kıkırdayarak camdan indiler ve hazır bir duruşla oturdular. Birkaç dakika sonra Nurcan tekrar salona gelip Sude’nin bitişiğinde yerini aldı.

Sude’yle aynı renk olan yeşil gözlerini torununa dikip dudaklarını öne doğru hafifçe büzdü. “De hayde diyeceğini.”

“Bismillah babaanne, nasıl anladın?”

“Ellerimle büyüttüm seni tabii anlayacağum.” dediğinde Sude uzanıp kucağında duran ellerini aldı ve tek tek öptü. Yüzüne en sevecen gülümsemesini oturtup babaannesine tatlı tatlı baktı. büyüğü olarak bir ona nazı geçerdi. Biliyordu, babaannesinin biriciğiydi ve babaannesi ona kıyamazdı.

“Nurcan’ım…” derken uzata uzata konuştu. “Yarın, Yiğit’in anasıyla babası gelecekler.”

“Eee?” diye soruyordu ama konuşmanın geleceği yeri biliyordu.

“Eee’si şöyle ki, ben telefonda söylemek istemedim sana. Bilirim sen panik edersin, her şeyi kendin etmek istersin diye yüz yüze söylemek istedim.” Derin bir nefes alarak devam etti Sude. “Biliyorsun, biz Yiğit’le bayağıdır görüşüyoruz. Birbirimizi de çok seviyoruz. Eğer senin de rızan olursa yarın beni istemeye gelecekler.”

Torunu konuşurken Nurcan’ın gözleri doluyordu. İki evladı vardı, onlardan da beş torunu vardı ama Sude hep kendi evladı gibi olmuştu. Burnunu çekti. “El kadar bir şeydun, ne ara büyüdün böyle?” Uzanıp Sude’nin saçlarını sevdi. “Sen razıysan, bana düşen senin yanında olmaktur güzel yavrum.”

Sude uzanıp yanaklarını öptü ve boynuna sarıldı babaannesinin. “Kurban olurum canımın içi.”

Birkaç saniye sonra babaannesi bir anda geri çekildi ve Sude’ye baktı ciddiyetle.

“Ne oldu?”

“Ne mi oldi?” derken çoktan paniklemişti. “Elimizde avcumuzda hiçbir şey yok. Ne vereceğiz adamların önüne. Hiç hazırluk etmedik? Sarması, baklavası, kavurması, pilavı… Ne ara pişireceğiz Sude?”

Ece araya girdi. “Korkma kız ne korkuyorsun burada dağ gibi torunun var, biz varız. Hep bir elden hallederiz ne gerekirse.” dedi keyifle. Bu Karadeniz’e ilk gelişiydi. Üstüne üstlük çok yakını olan iki kişi sözlenecekti. Heyecanını zor zapt ediyordu.

“İyi ki geldinuz. Can oldunuz bana can, neşem yerine geldi ha.” derken az evvel asık duran suratı yeniden gülüşüyle ışıldamıştı Nurcan’ın.

Ece yaramaz bir gülüşle Yasemin’e eğilip “Dedemle shipledim gitti.” deyip sessizce kıkırdadı.

Yasemin gülmemek için dudağını ısırırken Ece’ye gözlerini açarak ‘Yapma.’ der gibi baktı.

O sıra Nurcan’ın gözü gülümseyerek camdan dışarıyı seyreden Arzu’ya kaydı.

“Sen çok mu sevdun buraları?” diye sordu.

Arzu, Sude’nin dizine dokunan eliyle onlara taraf döndü.  “Bana mı demiştiniz?” tekrar gözü saniyelik camdan dışarıya kaydı. “Ne yalan söyleyeyim hasret kalmışım yeşile, şöyle bir manzaraya…”

“Nerede yaşıyorsun ki?”

“Ben Şırnak’ta köy öğretmeniyim.”

“Oyyy kurban olurum sana kınalı kuzum benim.” derken yüzünü biraz minnet dolu biraz da üzülen bir ifade bürümüştü. “Ne işin var oralarda… Sen evli misun?”

“Yok, hayır… değilim.”

“Ha ben seni benim kızın arkadaşlarından birinin eşi zannettim.”

“Olur belki, hiç belli mi olur…” diye mırıldandı Sude.

“Hm?”

Sude başını iki yana salladı gülerek. “Hiç.”

“Evli değilim ama pek hevesim de yok Nurcan Teyzeciğim.” Omzunu silkti. “Bizim neslin de hastalığı bu herhâlde. Güçlü olacağız diye fazla özgür ruhlu olduk. Birine ayak uydurma fikri bile bana bağımlılık gibi zor geliyor.”

“Güçlü ve özgür olmak hastalıksa, ben çok hasta olmak istiyorum.” diye muhabbete daldığında gözlerini devirmeden duramadı Ece.

“Hele buna da bakın, hele.” dedi Sude, Ece’ye bakarken.

“Ne ama, yalan mı? Ne istediğini bilemeyen, annesinin büyütemediği bir adamla ömür mü geçer?”

“Öylesine adam demiyoruz ki?” dedi Arzu.

“Bakın abime, Yiğit abiye, Akif abiye, Kerem abiye, Alparslan abiye… Abilerimin hepsi adam, adam.”

“E Oğuz eşek mi? Onu niye saymadın?” dedi Yasemin

“Evet, iyi dedin eşek o.”

“Sen bana baksana bir?” dedi Sude. Dikkatlice Ece’yi süzdü. “Ne oldu Oğuz’la sana? O da bir garip sen de ona diş biliyorsun. Ne yaptı sana gene?”

“Hiçbir şey.”

“Hadi oradan, berbat bir yalancısın.” diyerek güldü Arzu. “Anlat bak, kız kızayız bu kadar büyüğün var. Akıl veririz belki.”

“Duyuyor musunuz?” dedi Ece ciddiyetle kulak kesildi.

Hepsi bir an ciddiyetle durup dinlediler. Yalnızca dışarıdan gelen odun kırma sesi vardı.

“Neyi?” diye sordu Yasemin.

“Yiğit abi bana seslendi. Ben duydum. Bir şey lazım herhâlde-” deyip kalkacakken Arzu kolundan tutup oturttu geri.

Hiç kaçamazsın, boşuna kıvranma. Tamam, anlatma; ama biz çoktan anladık,” dedi Arzu göz kırparak.

“Ne anladınız?”

Salonda sessizlik olunca Ece tedirginlikle hepsine baktı. Kalbi, az evvelki rahatlığının aksine göğsünü dövüyordu.

“Bakın yok hiçbir şey vallahi ya. Biz Oğuz’la hep küser barışırız. Hep böyleydi.”

“Abi de yok…”

“Arzu abla uzatmayalım hm?” derken Ece hem utanmaktan hem de yavaş yavaş sıkıştığından kızarmaya başlamıştı.

Sude kalktı. “Hadi sen gel bana kahve yaparken yardım et. Sonra da hazırlıklara başlarız.”

O sırada Yiğit, bahçede odunları yarmaya devam ediyordu. Arkasında duyduğu adım sesleriyle arkasına döndü. Hemen yan taraftaki tel örgünün ardından yaşlı bir kadın ona bakıyordu.

“Ula uşak sen kimsun?”

“Yiğit ben teyzeciğim.” dedi Yiğit, baltayı kütüğe saplayarak.

“Kimlerdensun bakayim?

“Misafirim ben, buralı değilim.”

“Nurcan halamun misafiri misun?” derken meraklı meraklı bahçeye girmişti.

“Evet, damadıyım.”

Kadın hayretle bakakaldı. “Vuuuu ne dersun! Damadi ne ara etti Nurcan halam? Bize de hiç haber etmedi.”

“Yeni edecek ondan.” derken kadının tepkisine gülmeden edemedi Yiğit.

Daha da meraklanmıştı kadın. “Kimi alacasun sen?”

“Allah’ın izniyle Sude’yi teyzeciğim.”

Kadın şaşkınca elini dizine vurdu. “Ula bizum Sude’yi mi?”

“Başka Sude’si yoksa.”

Kadın şaşkın ifadesinden kurtulup sırıttı. “Ha sen de burada kenduni göstereysun he? Aferun aferun.” deyip sırtını pat patladı.

“Yok öyle demeyelim. Nurcan babaannemin kışlığıymış. Gelmişken halledeyim dedim.”

“Ne kada da duşunceli bi uşaksun… De bakayum Sude seni nerede buldi?”

“Üniversiteden tanışıyoruz. Şimdi de aynı yerde askeriz.”

Dudaklarını büzüp başını salladı kadın. “De bakayum, var mi başka arkadaşun kardaşun? Benum da Suded gibi çok guzel bi kizum var. Adi Harbiye’dur. Çok hayin guzeldur.”

“Allah bağışlasın ama bendekiler de dolu ya,” derken hatırladı. “Ha, bir bekar Oğuz var herhâlde.”

“Nasi iyi midu sen gibi boyle boyli posli midu?”

“Ohoo o benden de iri yarıdır uzundur maşallah. İyi huyludur, biraz delidir, komiktir…” Biraz daha düşündü Yiğit. “Yemeğe bayılır ama doyuramayabilirsiniz.”

“Ula biz adam doyurmaya bayuluruz. Kizumun eli de pek lezzetlidu.”

“Oh daha ne ister Oğuz. Gelirse inşallah birebir tanışırsınız teyzeciğim.”

“Oh iyi iyi Maşallah. Benum adum da Vesile’dur.” Hemen ileride bir evi gösterdi. “Aha da, ha bu eve otureyrum. Sen bizum uşaksun da artuk” deyip kolunu pat patladı.

Vesile gittikten hemen sonra Yiğit’in telefonuna mesaj bildirimi gelince cebinden çıkarttı telefonunu.

Sude: Ayaklı gazete Vesile teyzeyle sohbetin bittiyse buyur kahveye Yiğit Beyciğummm <3

Yiğit: Odunları örteyim hemen geliyorum

Yiğit: Ayrıca beycuğun yer seni, ona göre <3

Yiğit telefonu cebine sokup kestiği odunlar için kesmediklerinin yanında yer açarak dizdi. Hepsinin üstünü çadırla örtüp eve girdiğinde üşüdüğünü yeni anlamıştı. Hemen salondaki sobanın başında durup ellerini uzatarak ısınmaya çalıştı.

“Üşüdün değil mi yavrum? Ben hemen bırakır gelirsin sandım. Niye gelmedin?”

“İyiyim babaanne, iyiyim. Ne soğuklar görüyoruz ya bu ne ki? Isınırım şimdi.” Hepsine göz attı. “Söyleyin bakayım ne dedikodular yaptınız?”

“Sana sormak lazım Yiğit Bey. Ne dedi sana Vesile Teyze?” diye takıldı Sude elindeki kahve fincanını uzatırken.

“Oğuz’u da evereceğiz herhâlde.” dedi ve Yiğit kendine uzatılan kahve fincanı kulpundan tutup hüpletti keyifle.

“Vesile abla mı dedi?” diye şaşırdı Sude.

“Evet, kızı varmış herhâlde. Harbiye dedi.”

“Harbiye iyi kızdur.” dedi Nurcan, başını sallayarak onayladı.

Ece konuşulanları anlık şaşkınlıkla dinlerken aklına gelen düşüncenin rahatsızlığıyla göğsünü bir his yaktı. Kendisini durdurmak istiyordu ama Oğuz’a karşı olan bu düşüncelerini ve şimdi içinde oluşan kıskançlık olduğunu bilmediği hissi anlamlandıramıyordu. Sesini çıkartmadı. Yalnızca yüzünü asarak sertçe arkasına yaslandı, telefonuyla ilgileniyormuş gibi yapmaya başladı.

Ama Sude’nin gözünden kaçmamıştı tavırları. O biliyordu; Oğuz’un laf saklaması, Ece’nin her Oğuz lafı açıldığında öfkelenmesi ve kaçmaya çalışması… Uzaktan gören biri olarak aralarındakine onlar yerine bir anlam yükleyebiliyordu. Yine de iyice emin olmak istedi, Ece'yi fena hâlde köşeye sıkıştıracak yemi ortaya attı.

“İyidir ya Harbiye. Bir fenalığını görmedim cidden.” deyip Ece’nin tepkisine baktı göz ucuyla. “Elinden her iş gelir. Yemeği, temizliği, köy işi… Güzel de boyu bosu da yerinde maşallah. Oğuz daha iyisini nerede bulacak?”

Ece daha fazla kendini tutamayarak lafa dahil oldu; ama hâlâ onlara bakmıyor, yalnızca sosyal medyasını ekranda hırsla aşağı kaydırıyordu. “Harbiye cidden iyi bir kızsa, eğer Allah’ınız varsa onu Oğuz gibi birine bulaştırmazsınız!”

“O niye kız? İyidir benim Oğuz’um.” dedi Yiğit.

“Sana iyi.”

Nurcan kaşlarını çattı anlamayarak. “Niye Oğuz kötü uşak midur?”

“Çok kötü Nurcan teyze.”

Sude babaannesine baktı. başını geriye attı. “Yok babaanne. Ben kefilim Oğuz’a. Bence severse mert sever. E ikisi de çok yakışır ya.”

“Vallahi ben de Oğuz’u gördüm göreli öyle bir aksi işini görmedim Ece.” dedi Yasemin.

Arzu konuştu. “Yani… Allah var belki kendini düzeltmiştir, Oğuz’u yıllardır görmüyorum ama Oğuz lisede tam bir kız düşkünüydü. Ama belki de ergenliktendi.”

“E demek ki hâlâ büyüyememiş.” deyip telefonu koltuğun kenarına fırlattı Ece, kollarını göğsünde sıkıca bağladı.  “Salak, katlanılmaz, uyuz adamın teki…”

“Kız bu Oğuz herkese iyi de sana ne fenaluk etmiş?”

“Bana ne edecek ya? Anca uğraşır, abimin arkadaşı ondan biliyorum sadece…”

“Neyse bakalım hayırlısı. Birbirlerini bir görsünler, beğenirseler bir şey diyemeyiz.” dedi Nurcan.

Sonraki birkaç saat, gece çökene kadar hepsi bir işin ucundan tutarak yarınki isteme için hazırlığa yardım ettiler. Nurcan odasında yatsısını kıldıktan sonra sallana sallana salonun kapısına geldi. her birini bir köşede telefonla görünce güldü kendi kendine. “Sude hadi yatakları kuralım kızım da yatsın millet. Yoruldunuz.”

Sude’yle beraber Yiğit’te kalktı.

“Ben yatakları taşıyayım.” diye açıkladı kısaca kendini.

“Babaanne, Yiğit’i nereye postalayacağız?” diye takıldı Sude.

“Onun yeri hazur.” deyip muzip bir ifadeyle güldü. “Ahırda yatak var.”

Yiğit Nurcan’a inanamayarak baktı. “Aşk olsun babaanne… Sude neyse de…”

“Ne var? Sude içun yatmaz mısın ahırda?”

“Değil mi Nurcan’ım?” deyip Yiğit’e baktı Sude. “Bu kadar mı aşkın?”

“Yatarım.” derken gayet ciddiydi Yiğit.

Sude ve Nurcan birkaç saniye ifadesine bakıp sonra birbirlerine döndüler ve kahkaha attılar.

“Bu uşak sana fena yanmış Sude kızım.” Yiğit’e yandan tek koluyla sarılıp sırtını sıvazladı. “Ula ben gönderur miyim seni hiç?”

Yiğit yüz bulup Nurcan’a sarıldı. “Sen bana kıyamazsın da bu hatun bana neler eder biliyor musun? Yıllarca süründüm zaten.”

“Ne fenaluklar etti sana bu kız, evladım anlat bakayum.”

“Babaanne ya! Hemen de sattın beni.”

“Vallahi neler etmez ki… Etimi lime lime eder, kapıdaki köpeklere yem eder.” Sude’ye bakıp iç çekti. “Ama ne edeyim ona karşı boynum kıldan ince.”

Sude bir şey demedi ama yüzünde utangaç bir gülümsemeyle baktı.

“Kokuyu alıyor musunuz?” deyip etrafı kokladı ciddiyetle Ece. Herkes havayı koklamaya başladığında güldü.

“Ne kokuyor kız?” dedi Arzu.

Telefonunda ayarladığı şarkıyı açtı ve oturduğu yerde keyifle dans ederek Kenan Doğulu’ya eşlik etti. “Aşk kokusu var. Havada aşk kokusu var. İçimde dört nala, kalplerin koşusu var.”

Hiçbiri beklemediğinden güldüler. Arzu göz devirip gülerken kucağındaki küçük minderi yanında duran Ece’ye vurdu.

“Gel hadi gel.” deyip Yiğit’i misafir yataklarının istiflendiği odaya götürdü Sude.

Yiğit birinin gelip gelmediğini kontrol ettikten sonra kapıyı örttü hafifçe. Sude hemen dolapları açmış çarşafları çıkartıyordu. Yiğit arkasından usulca yanaşıp, Sude’nin belinden tutarak onu tek bir hamleyle kendine çevirdi ve dudaklarını dudaklarına bastırdı.

“Ohh bal gibi.” deyip güldüğünde Sude’de güldü.

“Kendini nasıl bu kadar sevdiriyorsun?” Yanağını sevdi Yiğit’in. “Benim de ayrı kanıma giriyorsun.”

Yiğit, Sude’nin yanağında gezinen elini tutup avuç içlerini derin derin öptü. Sonra kendine çekti ve sıkıca sarılıp boynuna başını usulca gömdü. Sokulduğu yere birkaç öpücük kondurdu ve kokusunu çekti.

“Sen beni seversin de senden olan nasıl sevmez?” derken Sude’de Yiğit’in boynuna sarılmıştı. Sude’nin eli ensesinde saçlarını severken iç çekti. “Çok heyecanlıyım, çok mutluyum… Ha bir de çok seviyorum seni.”

“Ben de seni çok seviyorum Yiğit’im.”

Yiğit hafifçe çekilip yüzüne baktı. Gülümseyerek yüzünü avuçları arasına aldı. “Her şeyim… Canım benim…” Alnına uzun, şefkatli bir öpücük kondurup geri çekildiğinde; Sude’nin yeşil gözlerinde biriken yaşları görünce kaşları endişeyle çatıldı. “A a… Bunlar niye, neden ağlıyorsun?”

“Vallahi mutluluktan.”

“Kurban olurum seni verene. Sen hep mutlu ol diye değil ahırda yatmak, canımı iste onu bile veririm.”

“Sadece sensiz bir hayat istemiyorum artık.”

“Ben de senin güzel yeşillerine tek damla yaş düşmesin istiyorum.”

Gülümsedi Sude. “Biliyor musun, annem şu an burada olsa senin gibi bir damadı olacağına o kadar mutlu olurdu ki… Babaannem de çok sevdi seni.”

“Sabah mezarına gidelim mi? Annenin… Uzun zaman olmuştur.”

“Gidelim.” dedi Sude başını Yiğit’in omzuma yaslarken.

---

“Ece aç ağzını bakayım.” deyip elindeki baklava dilimini Ece’ye uzattı Sude.

Ece uzattığında keyifle ağzını açıp ısırdı ve kalanını eliyle tuttu. “Of var ya… mükemmel olmuş.”

Güldü Sude. “İsteme baklavasının ortası evdeki bekar kıza verilir.” demesiyle Ece’nin lokması ağzında öylece kaldı.

“E Arzu abla yeseydi ya…”

“Ona da yüzüğün kurdelesini yedireceğim.”

“E Yasemin abla yeseydi…”

“Benim nasibim var.”

“E Yasemin nasipse zaten evlenecek kızım.” dedi Sude.

Ece somurtarak yuttuğu lokmanın arkasından kalan baklavayı ağzına tıkıştırdı.

“Ohh yarasın. Tez zamanda gelsin nasibin İnşallah.”

“Babam da öyle diyordu-”

“Sude su alabilir miyim?” diyerek mutfaktan içeri girdi Oğuz.

“Gel…” Ece’ye baktı Sude. Elini gösterdi. “Ece versene bir bardak su. Ellerim şerbetlendi benim hep.”

“Çok önemli bir mesaj geldi bana. Bakmam lazım Yasemin abla verir misin?” demesine kalmadan içeriye giden Yasemin’in arkasından iç çekerek baktı. Telefonunu masaya bırakıp kalktı ve dolaptan su bardağını alarak sürahiden su doldurarak uzattı.

“Sağ olasın.”

“Afiyet olsun.” deyip tekrar oturdu sandalyesine.

Oğuz suyunu içerken bir yandan göz ucuyla Ece’ye baktı. Bardağını yıkayarak bulaşıklığa ters çevirip bıraktı. Sude’ye baktı. “Heyecanlı mısın kız?”

“Hiç heyecanlı değildim ama bir anda geldiler bana da.” deyip titreyen ellerini gösterdi. “Nasıl götüreceğim bu kadar kahveyi?”

“Kadın silahla adam vuruyor da tepsi tutamıyor diyecek millet.” deyip güldü Ece.

Yiğit isteme için kendisi ve Sude’ye ayrılmış sandalyelerden birine oturuyordu. Sandalyenin üzerinde rahatsızca kıpırdanıyor, sessizce herkesin sohbetinden ötede Sude’yi bekliyordu. Tıpkı Sude gibi titreyen ellerimi kucağında ovuşturuyorken içeri giren Sude’yi buldu gözleri.

Sude büyüklerden başlayarak herkesin kahvesini ikram ettikten sonra Yiğit’in önünde eğilerek kahvesini uzattı.

Yiğit birkaç saniye ellerini açıp kapattı kendine getirmek için ama hâlâ titrediklerinde yanında duran Akif’e baktı çaresizce.

“Akif, Allah için önüme koyar mısın?” dedi kısık bir sesle.

Akif normalde gülmekten yarılacağı, dakikalarca dalga geçeceği şeye çıtını çıkartmadı. Yüzünde tatlı bir tebessümle arkadaşının önüne koydu kahvesini.

“Afiyet olsun,” dedi Sude.

“Sağ olasın canım.” dedi sessizce Yiğit ve yanındaki boş sandalyesini işaret etti. “Lütfen otur artık.”

Sude elindeki tepsiyi kenara koydu ve Yiğit’in yanına oturdu.

İbrahim oğlunun hâline güldü.

“Benim Oğlan ağlayacak birazdan.” dediğinde Yiğit babasına çaresiz bakışlarla baktı.

Akif gülerek sırtına vurdu yavaşça. “Ağlayacak tabii, damat olacak kolay mı?” dediğinde herkesten bir kahkaha kopmuştu.

Sude gülerken baktı Yiğit’e.

“Ya dalga geçmeyin benimle.”

“Ağlama tamam.” derken Akif gülmeye devam ediyordu. Kahvesini içerken Yiğit’e de gözüyle işaret etti.

Yiğit uzanıp kahve fincanını aldı ve içti. Tuzlu, acı bir tat beklerken tatlı gelince gerginliği hafifçe yumuşadı ve tatlı tatlı Sude’ye baktı.

Sude’nin gülerken yüzünde asılı kalmış tebessümü yeniden genişledi. Eğildi Yiğit’e. “Afiyet, bal, şeker olsun Yiğit’ime.” dedi sessizce.

“Parmağınla mı karıştırdın ne yaptıysan…” dedi o da sessizce.

“Ne fısıfısıfısı konuşuyorsunuz?” diye merakla fısıldadı Ece.

“Sana ne kız.” dedi Yiğit sessizliğini sürdürerek.

“Sen de kocanı al, konuş fısıfısıfısı Ececiğim.”

Ece gözlerini kısarak kınayıcı bir şekilde baktı Sude’ye. Sonra Yiğit’e kaşıyla işaret etti. “Görüyorsun değil mi Yiğit abi? Ne kadar terbiyesiz tekliflerde bulunuyor benim gibi küçük bir kıza.”

“Haksız mıyım ama?”

Yiğit bir Sude’ye bir Ece’ye baktı. Sonra fısıldarken eğildikleri için doğruldu. “Ben hanımlar arasındaki şeylere karışmam.

“Haklısın diyeceksin. Kalk git yanımdan.” dedi Sude yalancı bir asabiyetle.

“Haklısın canımın içi.” diye düzeltti Yiğit hemen.

“Aferin.”

İbrahim sohbete karışmış herkese göz gezdirdi. Sonra Nurcan’a baktı. “Ee artık gelme sebebimize geçebiliriz herhâlde.” dediğinde salonda herkes sessizleşti.

“Geçelim tabii.”

İbrahim, Sude’ye şefkatle, kendi kızına bakar gibi gülümseyerek baktı. “Nurcan Hanım, maşallah pırlanta gibi bir kız yetiştirmişsiniz. Biz pek konusunu açmayız ama Yiğit’in bir ikiz kız kardeşi vardı. Doğduğunda kaybettik. Sonra da başka bir çocuğumuz olmadı. Yani hep bir kız çocuğu hasretimiz oldu. Şimdi yıllar sonra kendimize bir kız evlat hem de oğlumuza bir yaren, bir yoldaş isteriz. Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızınız Sude’yi oğlumuz Yiğit’e istiyoruz.”

İbrahim sustuğunda odanın içinde yalnızca sobanın cızırtısı sessizliğe eşlik etti.

“Allah rahmet eylesin evladım.” dedi Nurcan ve derinden bir iç çekti.

“Allah razı olsun.” dedi Şule. Evladının kaybını hatırladığında içini bir hüzün yoklamıştı. Yine de yüzüne gülümsemesini ekleyip o an bunun üstüne durmadı.

“Ana baba kaybına alışılıyor da evlat zor… Varken de olmamaları ayrı zor. Benim iki evladım var da neye yarıyorlar? Sude’nin annesi hakkın rahmetine kavuştu da yavrumu bir yere sığdıramadılar. Elhamdülillah büyüttüm ettim. Vatana millete hayırlı olsun diye çok dualar ettim. Şimdi hayırlı bir eş de buldu ya daha ne isterim Yüce Rabbim’den. Yiğit oğlumdan hiç şüphem yok. Benim kızımın kıymetini bileceğine güvenim var, gönlüm de rahat. Allah mesut etsin, iki cihan bir olsun. Hayırlı uğurlu olsun.”

Sude babaannesinin konuşmasıyla annesine olan özlemini, babasına duyduğu öfkeyi bastıramadı. Gözünden akan birkaç damla yaşı elinin tersiyle silerken yüzüne yine de mutluluğuna temsilen gülümsemesini ekledi. Akif’in uzattığı mendille sildi gözünü hemen.

Yiğit’in üstündeki gerginliği bir anda uçup giderken kocaman bir gülümsemeyle Nurcan’ın elini öpmek için kalktı.

Nurcan gülerek sırtını pat patladı. “Oy benim güzel oğlum. Allah mutluluğunuzu daim etsin.”

“Gözün hiç arkada kalmasın.”

“Kalmaz, dağ gibi damadım var nasıl kalsın?”  dedi gülerek.

Hemen yanlarında Sude ve Şule sarılıyordu. “E sonunda benim kızım oldun.” deyip sevinçle daha da sarıldı. “Hoş geldin ailemize güzel kızım.”

“Hoş buldum anneciğim.”

“Annen kurban olsun verene.” derken Yiğit gülümseyerek onlara bakıyordu. O an aklına gelenle Akif’e baktı.

“Hadi yine iyisin.” deyip güldü Akif.

“Sağ ol sağ ol da benim koyun, koç, keçi herhangi birine ihtiyacım var.”

“Ne koyunu?”

“Koyun, meee’leyenden, dört ayaklı ve kıvırcık olurlar genelde…”

“Ne yapacaksın oğlum koyunu bu saatte?”

“Adağım var benim, gitmeden burada halledeyim. Ankara’da bir daha vaktim olmaz.”

“Öyle ha deyince nereden bulayım koyunu?” derken çoktan aklında sorgulamaya başlamıştı. “Ayrıca ne adağı?”

“Yıllar evvel Sude’yi alırsam keseceğim, diye adadım. Yapmam lazım.” dediğinde Sude şaşkınca Yiğit’e baktı.

“Cidden mi?”

“O vakit küsmüştük. Yine kavga etmiştik ve çok sinirlenmiştim sana.” Güldü. “İnat ettim seni alacağım diye. Sonra adak adadım, ihtimali artsın diye bütün tuşlara bastım.”

Alparslan yanlarına yanaştı. Cebinden çıkarttığı nişan yüzüklerinin olduğu kutuyu açarak uzattı. “Gelmişken nişanları da takalım diye düşündüm ben.”

Bu sefer şaşıran Yiğit’ti. “Abi niye zahmet ettin ki?”

Ters ters baktı Yiğit’e ama sinirli değildi. “Sana mı soracağım lan, kardeşim için bu.” deyip ciddiyetinden kurtularak Sude’ye gülümsedi.

“Abi…” dedi Sude mahcup bir şekilde. “Niye habersiz aldın ya?”

Nurcan atıldı Alparslan’a. “Vallahi ben bu uşağı öpeceğim. Gel uşağım gel.” deyip eğilen Alparslan’ı yanaklarından öptü. “Allah senden de razı olsun.”

“Hepimizden teyzeciğim, hepimizden. Hem Sude benim de kardeşim. Çorbada bizim de tuzumuz olsun değil mi?”

Sude titrek bir iç çekti. Tekrar gözleri dolmuştu. “Bugün beni ağlatacaksınız.”

Ece duygulanan ortamın dikkatini dağıtmak için hemen müdahale etme ihtiyacı hissetti. “AY DURUN BEN TUTACAĞIM YÜZÜKLERİ!” deyip kutuyu kaptı. “Nurcan teyzeciğim kurdele ip falan var mı?”

“Vardı bir yerde, dur kızım.” deyip odadan ayrıldı hızlıca bulabilmek için.

Korkut Alp mahcup bir şekilde kardeşine müdahalede bulunmak istedi. “Ece abim-” derken Yiğit gülerek eliyle durdurdu.

“Bırak bırak.” derken güldü ve Ece’nin saçını sevdi.

“Cadaloz kız seni.” dedi Alparslan gülerken.

Nurcan elinde kırmızı bir iple geldi. “Kurdele bulamadım ama bu olur herhâlde.” deyip uzattı.

“Ayy hem de mükemmel olur.” derken ipi alıp yüzüklere dikkatle bağlamaya başladı. Merakla baktı kendisine bakanlara. “Anlamını biliyorsunuzdur herhâlde?” diye sordu ama anlamsız bakışlar karşısında şaşırmamıştı. “Bir Çin inanışına göre Tanrı, kaderi birleşecek iki insanı kırmızı bir iple ayak bileklerinden birbirine bağlarmış. Bu ip esner, kördüğüm olur ama hiç kopmazmış. Eninde sonunda o iki insanın kaderi kesişirmiş. Japonlar da kalp ve bütün organlardan serçe parmağa çıktığına ve aynı şekilde kaderi çektiğine inanıyor.”

“Ayaklı sanat ansiklopedisi gibi bu kız.” dedi Korkut Alp.

“E boşuna mı okuyoruz.” deyip bağladığı yüzükleri kendi avuçlarına koyup Alparslan’a uzattı takması için. “Alparslan, Yiğit, İbrahim abi, Nurcan teyze ve Şule abla hariç herkesin pamuk elleri cebine gitsin. Yoksa makas kesmiyor.”

“Yandık desene.” diye söylendi Akif. Cüzdanını çıkartıp ilk siftahı yaptı ve ipe koydu birkaç iki yüzlüğü.

“Akif abim bonkör haa…” dedi keyifle ve ona bakıp kafasını salladı yeter anlamında. “Tamam tamam.” deyip sırada bekleyen Oğuz’a baktı. “Sen devam et.”

Oğuz çıtını çıkartmadan ipin üstüne dizmeye devam ederken Ece abisine baktı. “Sen neden duruyorsun? Gel gel.”

“Ömür törpümü seyrediyorum.” deyip cüzdanını açtı ve birkaç iki yüzlük de o koydu.

Sude gülerek Ece’ye baktı. “Aferin kız Ece.”

“Bundan iyi ticaretçi olurmuş. Yanlış kariyer yönetimi.” dedi Yiğit de gülerken.

Ece Oğuz’a baktı. “Tamam yol paran kalsın. Yeter.” Alparslan’a uzattı makası.

“Baturalp komutanım sabırlı adammış.” dedi Alparslan makası alırken.

---

İstemeden sonra dışarıya birkaç masa ve sandalye çekmiş, birkaç komşuyu da davet ederek ufak bir eğlenti yapmaya karar vermişlerdi.

Harbiye de annesiyle gelmiş hizmete yardım ediyordu. Herkese çayları ikram ettikten sonra en son Oğuz’a ikram etti. Oğuz etrafa bakarken önünde beliren, sabahtandır peşinde gölge gibi gezinen Harbiye’ye kısa bir bakış atıp tepsideki çayı aldı. “Sağ olun.”

“Afiyet olsun Oğuz Beycuğum.” dedi gülümseyerek Harbiye. Sonra tepsiyi masaya koyarak sandalyesini biraz yakınına çekti. “Eee Oğuz Beycuğum askerluk nasil?”

“Nasıl olsun, ellerinizden öper.” dediğinde hiç de komik olmayan bu lafa abartılı bir kahkaha patlattı Harbiye.

“Ne kada da komik bi uşaksunuz boyle ya.”

Harbiye sinirini bozduğundan Oğuz da güldü. “Öyle derler.”

“Ne doğru demişler vallahi. Biliyor musunuz ben de Ankara’da okudum. Nasip bizi burda karşilaşturdi.”

“Hmm… Ne güzel, ne okudun?”

“Muhasebe okudum. Hesabum kitabum iyidur. Evu çekup çevururum.”

Ece bir süredir ilgilenmemek istese de yakınında dönen bu muhabbete en sonunda sinirleri bozulmuş bir şekilde dayanamayarak güldü.

Harbiye ters ters Ece’ye baktı. “Niya guldun kuçuk kiz?”

“Ay yazık adam takılıyordu ona güldüm buyuk kiz.” diyerek vurguladı Ece. Harbiye’yi sevememişti. Sebebini Oğuz’a bağlamak istemese de ne vakit onu Oğuz’un etrafında dolandığını görse kimseyi umursamayarak saçına başına yapışası geliyordu. Üstelik midesindeki ağrıyı ve ağrıyla beraber gelen sancılı bulantı da sıklaşmıştı. Harbiye’yi dövmese bile onu tetiklediği için her an üstüne kusabilirdi.

“Öyle olsun bakalum.” deyip Oğuz’a döndü tekrar. “Ee Oğuz Beycuğum, sevdunuz mi burayi?”

“İyi güzel vallahi evet.”

“Yaşamak ister misunuz?”

“Yok. Çok nemli, uzun süreli yaşanmaz.”

“Ben Ankara’yi çok severum. Keşke hep yaşasam orada.”

“Ben Ankara’yı da sevmiyorum, mecbur görev için ordayım.”

“Nere gidelum istersunuz?”

Oğuz kaşlarını kaldırarak Harbiye’ye baktı. Sesindeki bıkkınlığı artık gizleme gereği duymadı. “Gidelim?”

“He beraber gidelum, olmaz mi?”

Ece dayanamayarak sandalyesini Oğuz’un öbür yanına çekti. “Sen bilmiyorsun değil mi?”

“Neyi?” dedi Oğuz anlamayarak.

“E biz seni bu harbi kıza verdik.”

“Sen konişma yer faresi. Buyuklerun işine karişilmaz.”

Ece hayretle baktı Harbiye’ye. “Yer faresi derken?”

“Ha boyle minik senin gibi.”

Ece memnuniyetsiz bir şekilde dudaklarını büzdü.

“Oğuz Beycuğum ne vakit gideceksunuz?” Oturduğu yerde gururla gerindi. “Neyli börek seversunuz, edeyum yolda yersunuz diye.”

“Başka marifetin yok mu senin? Ayaklı mutfak robotu musun sen?” diye araya girdi Ece yeniden.

“He oyleyim kıskandun mi? Senun elinden gelmez bellidur, süsun bozilur. Yazık seni alacak adama.”

“Çok kıskanıyorum Harbiye. Öyle ki yerimde duramıyorum. Of anne bana neden öğretmedin sanki, diye ağlar dururum dünden beri.” dedi abartılı bir yakınmayla sonraysa ciddi bir ifadeyle Harbiye’ye baktı.

“İyi git öte tarafa ağla.” Oğuz’a baktı ve hayran hayran iç çekti derince

“Hayatta kalma becerilerini bir erkeğe hizmet etmek için edinmiş bir kıza göre fazla konuşuyorsun.”

“Kalk ha burdan,” dedi Harbiye. Sinirlenmeye başlıyordu.

“Ben niye kalkıyorum? Rahatsızsan kalkabilirsin.”

“Terbiyesuz.”

“Koca meraklısı köylü seni…” diye mırıldandı Ece. Sonrasında kendine yediremediğinden konuşmaya devam etti. “Fare de sensin ayrıca. Koyun suratlı.”

“Ne deysun ula sen!” deyip Ece’ye atılacakken Oğuz araya girerek Harbiye’yi durdurdu. Harbiye bir Oğuz’a bir Ece’ye bakarken, Oğuz gözünü Ece’ye çevirmişti. Kısa bir an bakıştıktan sonra Ece oturduğu yerden kalktı. Masada duran telefonunu alarak bahçenin arkasına ilerledi.

Sinirle gözleri dolarken evin hemen yakınındaki dereye doğru yürümeye başladı. Akşam çökmüştü ama ağlayacak gibi hissettiği için herkesten uzak olması daha iyi olur gibi hissediyordu. Oturacak yer baktı kendisine. Bulamayınca üzerindeki montunu altına çekiştirip olduğu yere oturdu.

Yerdeki çimleri öfkeyle koparırken sessizce ağlamaya başladı. Yüreğinde ismini koymaktan korktuğu çaresiz hissin sıkıştırmasından ağlıyordu.

“Ece?” dedi Yasemin. Hafif dik yamaçtan kaymamaya dikkat ederek Ece’nin yanına indi.

Ece Yasemin’in sesini duyduğunda gözlerini hemencecik silip arkasına baktı.

“Ne işin var burada, bu saatte? Üşüyeceksin ayrıca yerde oturma.” derken yanına gelmişti bile. Yüzünü seçebilecek yakınlığa geldiğinde yüzündeki ifadeyi gördü. Başka bir şey söylemedi ve yanına oturdu.

“Sorun ne?” diye sordu ama Ece konuşmayınca bir süre sustu. “Biliyorum sanırım ama emin değilim.”

Ece burnunu çekip kendisine baktı.

“Oğuz mu?”

“Ne Oğuz mu?”

“Seni bu kadar düşündüren, agresifleştiren, gerip içine çeken…” diye Ece’ye bir süredir onda gözlemlediği davranışlarını tek tek saydığında Ece utandı ve susmaya devam etti.

“Abin ve babandan mı korkuyorsun?” diye sorduğunda Ece’nin dudakları büzüldü ve yeniden sessizce ağlamaya başladı.

“Ece…” Kolunu sırtına sardı Yasemin. “Seni o kadar seviyorlar ki Ece… Ne kadar şanslı olduğunu söylememe gerek bile yok. Baban sana incecik, kırılgan bir cam gibi davranıyor. Nasıl da üstüne titriyor… Hele abin… sen ikisinin de biriciğisin Ece. Korkmana hiç gerek yok.”

Ece yaşlı gözlerle ona baktı. “Oğuz’u da seviyorlar ve bu şey… aramızdaki şey bir ilişkiye evrilirse ve bir şeyler kötü giderse… Mahvolur her şey, hepsi.” Duraksadı. “Ben kendimi zapt etmeye çalışıyorum… ama çok zor geliyor artık.”

“Yapamazsın ki zaten. Sen zannediyor musun Oğuz göründüğü kadar umursamaz, o da senin gibi. Güya birbirinize zıt giderek duygularınızı mı bastıracaksınız?”

“Sürekli yanımda olmasa daha kolay olurdu. Ben İstanbul’a döndüğümde daha kolay olur, eminim.” İç çekti. “Ayrıca Oğuz’un umurunda falan da değil. Ergen olduğumu düşündüğüne eminim. Baksana hareketlerine.”

“Bak Ece, Oğuz’u uzun süredir görmüyor olabilirim ama uzun bir karşılaşmadan sonra bile onda değişen bir şey görmedim. Ta ki şu bir haftaya kadar. Bütün arkadaşları da ondaki garipliğin farkında. Kafası gidik geziyor etrafta. Sana diyeyim mi?”

Ece’nin buğulu gözlerinde ufak bir merak geçti.

“Oğuz o köpek gibi korktuğu, hatta dalgalar geçtiği aşka düşmüş.”

Omuzları düştü Ece’nin. Yasemin sırtındaki elini hareketlendirerek şefkatle sıvazladı sırtını.

“Ece, eğer yıllar öncesinde kalbimin sesini dinleseydim şu an abinle her şeye bu kadar geç kalmamış ve onca acıyı da çekmemiş olurduk. Aynı senin şu an yaptığın gibi kötü ihtimallerle boğdum kendimi ama şimdi durup düşündüğümde it gibi pişmanım. Kendimi de geçtim abine karşı o kadar mahcubum ki… Bize neler çektirdiğimi yeni yeni görüyorum.” Durdu bir süre, Ece'nin gözlerinin içine baktı. “Oğuz her zaman çok rahattı. Âşık olmayacaktı, gamsız tasasız yaşayacağını düşünürdü. O da âşık olsa nelerle uğraşacağını biliyordu çünkü önünde kimse normal bir ilişki yaşamadı, hâliyle gözü korktu. Şimdi sen de onu bu şekilde ihtimallere boğunca Oğuz daha da korktu. Senin için en kötü senaryo ne? Baban ve abin Oğuz’la asla konuşmazlar mı?”

“Evet…”

“Onlar asla senin üzülmene dayanamaz. Oğuz da seni üzmediği sürece ona tavır almazlar. Belki ufak şaşırır, öfkelenirler ama bu geçici bir durum olur canım.”

“Ama ben ona sordum Yasemin abla.”

“Neyi sordun?”

“Başka biri olsaydım beni sever miydin diye, yani ihtimal farklı olsaydı…”

“Ne dedi?”

“Sustu.” Hatırlayınca öfkeyle iç çekti ve Yasemin’e baktı tekrardan. “Susuyor ya ben çıldırıyorum. Hani susuyor ya böyle karşısında avazım çıktığı kadar bağıra çağıra konuşmak istiyorum. Ya bir haftadır midem ağrıyor, bedenim hasta ruhum hasta… O koyun suratlıyı yanında görüyorum ya böyle saçlarım tek tek birileri çekiştiriyor, midem kaynıyor sanki. Geçen hafta beni eve getirdi ya, o günden beri ya bir ya iki defa konuşmuştur benimle. Hiçbir şey söylemedi, yapmadı. Soruma cevap dahil vermedi. Belirsizlik içinde kıvranıyorum resmen. Hem olsun istiyorum hem de olmasın istiyorum.”

Tek seferde konuştuğundan nefesi kalmamıştı ama içindeki öfkeyi tutmayarak pervasızca paylaştığında, içindeki ağır his biraz olsun dinmişti.

“Siz var ya…” Kendini tutamayıp güldü Yasemin. “Siz çok fena olmuşsunuz.” deyip Ece’yi kendine çekerek sıkıca sarıldı

O sırada aynı derenin az yukarısındaki taştan köprünün üstünde Akif oturuyordu. Köprünün taştan korkuluğunun üstüne oturmuş ayaklarını aşağıya sarkıtmıştı. Kulaklığında çalan şarkıya dalmış altında akıp giden dereyi seyrediyordu.

“Akif?” diye seslendi Arzu. Köprünün başındayken Akif’i görmüştü. Akif’in arkası dönük olduğundan kulaklıklarını göremiyor konumundan dolayı da endişeleniyordu.

“Sakın atma kendini bak.” deyip bir adım daha attı. “Ne oldu konuşmak ister misin? Çağırayım mı Yiğit’i Sude’yi ya da kimi istersen…”

Gergin adımlarla yanına yaklaşırken saçlarını geriye itti. “Akif bak yanına geliyorum, sakın ani bir şey yapma. Allah’ım ne yapacağım ben?”

O sıra şarkıdan dertlenen Akif dertli dertli of çekti. “Off of…”

Akif’in yerinde toparlandığını gördüğünde daha da yanlış anlayan Arzu avazı çıktığı kadar bağırdı. “AKİF YAPMA!” Aynı anda korkuyla gözlerini de kapatmıştı.

Şarkının geçişine denk gelmesiyle Arzu’nun çığlığını duyan Akif oraya dönecekken kulaklığın kablosuna kolu takılınca zaten ucunda oturduğu taştan kaydı aşağıya doğru. Elindeki telefonu dereye düşerken refleksle kenara sarılmış ayağını da taşlara desteklemişti. Kendini taşın üstüne kolaylıkla iterken hem hayret hem öfkeyle baktı Arzu’ya. Yüreği göğüs kafesini korkuyla dövüyordu.

“ULA NE BAĞRIYORSUN!?”

“ASIL SEN ORADA NE YAPIYORSUN? BU YAŞTA CANA KIYMAK NE DEMEK! GİT DESTEK AL.”

Akif kenardan köprünün içine atlarken Arzu’nun dediğiyle anlamsız bir ifadeyle baktı.

“Şarkı dinliyordum ne canına kıyması-” derken elindeki telefonunu havaya kaldıracaktı ama elinde olmadığını fark edince az evvel suya düştüğünü anladı. Dereye doğru baktı.

Arzu mahcup bir bakışla bir dereye bir Akif’e baktı. “Ben bir an seni öyle görünce… bir de kenarda oturmuşsun ya…”

“Hiç kendine ait bir yerin olmadı mı? Kafanı dinlemek için falan.”

“Oldu ama böyle tehlikeli değildi.”

Akif düşünmeden elini Arzu’ya uzattı. “Tehlikeli falan değil. Gel dene.”

“Ay yok, baksana dereye deli gibi akıyor. Düşeriz müşeriz ölümüz bile çıkmaz Akif. Allah için sen de yapma.” derken ellerini ovuşturuyordu.

“Gel hadi…” derken son hecesini uzattı Akif. Havadaki elini salladı. “Ben de oturacağım. Hem telefonum sayende düştü. O yüzden bana eşlik etmek zorundasın.”

Arzu istemeye istemeye uzattığı elini tutuğunda Akif’in iri avucu parmaklarını tamamen sardı. Akif onu kenara çekti. Önce kendi oturdu, sonra Arzu oturana kadar elini bırakmadı. Yüzüne ve bacaklarına çarpan rüzgârı hissettiğinde genç kızın gergin ifadesi yavaşça dağılmaya başladı. Ama eli istemsiz bir güven arayışıyla titreyerek Akif’in montunun eteğini bulmuştu, kumaşı sıkıca kavradı.

Güldü Akif.

Arzu kısık gözlerle Akif’e baktı.

“Bence sen psikoloğa git.” dedi Akif az evvel kendisine bu teklifte bulunmasına ithafen.

“Gideceğim… ama seni de şikâyet edeceğim.”

Daha da güldü Akif. “Ne diye?”

“Benim korkularımla alay ediyorsun şu an.” dediğinde Akif artık kahkaha atıyordu. “Ya gülmesene!”

“Aklıma Nihat Hatipoğlu’nun ramazan programında mikrofonda konuşan çocuk geldi. Korkularımı yenmek için ne yapmalıyım hocam. Neyden korkuyorsun? Dinozorlardan. Sen fazla mı televizyon seyrediyorsun? Evet ama sizi de izliyorum hocam-”

Arzu gülerken Akif’in koluna vurdu. Akif beklemediği bu darbeyle yana doğru hafifçe kaydığında, Arzu onun gerçekten düşeceğini sanarak panikle iki koluyla birden Akif'in omzuna ve göğsüne sarıldı. Yüzleri bir anlığına o kadar yakınlaşmıştı ki, Akif’in sıcak nefesi Arzu’nun soğuktan üşümüş yüzüne çarparak değdiği yeri ısıtıyordu. Akif’in kahverengi gözleri Arzu’nun afallamış yüzünde köşe köşe gezindi ve gözlerine yeniden tırmandı. Arzu, Akif’in göğsünün altında deli gibi atmaya başlayan kalbinin ritmini avucunda hissettiğinde kendine geldi.

“Özür dilerim,” diye fısıldadı Arzu, sesi aniden kısılmıştı.

Başını iki yana salladı Akif, bakışlarını onun gözlerinden ayırmakta zorlanarak. “Bence ben seni cidden şikâyet etmeliyim. Canıma kastın mı var kızım?”

“Öyle olsa atarım seni buradan aşağıya.” dedi Arzu sesine yeniden hırçınlığını kazandırmaya çalışarak.

“Şüphem yok. Delisin zaten belli.”

“Sen çok akıllısın sanki.”

“Eh biz askerler tescilli deliyiz zaten.” dedi. Bir süre sessizce sadece çağıldayan dereyi dinlediler. “Sevdin mi buraları?”

“Sevdim, Nurcan teyze beni alacakmış buraya.” deyip kıkırdadı.

“Yaa… kime gelun edecekmuş seni?”

Omuz silkti Arzu. “Bilmem. Ayrıca illa gelin mi alması lazım?”

Aynı şekilde omzunu silkti Akif. Göz ucuyla Arzu'nun rüzgârda uçuşan saçlarına baktı. “Bilmem orasını artık.”

Yine sustular ama bu seferki daha uzun sürmüştü.

“Bir şeyi gerçekten merak ediyorum.”

“Hmm neymiş?”

“Neden bu kadar özgür ruhlu, inatçı ve başına buyruksun? Kabalık etmek istediğimden sormuyorum. Gerçekten senin gibi bir kadın tanımadığım için soruyorum.”

“Benim gibi bir kadın mı, vaov gerçekten böyle bir tabir de…”

Akif, “Ne diyem ağa mı diyem?” diye ağız taklidi yaptığında ikisi de güldü.

“Bu sorunun kökünde ‘Zengin bir veletsin neden bu çile?’ diye yankılandı sesin.”

“Yani haddime değil yargılamak. Sadece merak.”

“Tam olarak bu etiketten sıkıldığım için. Kimse başarılarımı konuşmuyordu. Sadece ne kadar zengin olduklarından, çay partilerindeki o süslü kıyafetler, şaşaalı aksesuarlarla oturan tüm o sosyete kızların belki de bir defa giyip bir daha giymediği kıyafetlerle dolu gardıroplarını daha ne kadar pahalı gereksiz şeyle doldurduğunu konuştuğu sohbetlerden de sıkılmıştım. Arkadaşlarım pahalı kolejlere giderken ben ortaokuldan sonra sadece devlet okuluna gitmek istedim. Gerçek insanlarla tanışmak, gerçek hayatlar görmek istediğim için. Gerçek olmak için…” İç çekti Arzu. “Şimdi anlam yükleyebildim mi size Akif Bey?”

“Peki neden yardım kabul etmiyorsun? Bunun bu mevzuyla ne alakası var?”

“Sadece tek başıma halletmeye fazla alıştım.”

“Peki ailen bir şey demiyor mu? Tek başına, doğuda…”

“Hepsi kendi hayatıyla meşgul.” deyip başını dereye çevirdi Arzu. Ailesinden konuşmak onu rahatsız ediyordu.

Akif onun derdini biraz anlayarak konuştu. “Ne yazık ki ailemizi seçemiyoruz ama neyse ki eşimizi seçebiliyoruz. Sude babası yüzünden o kadar zor bir çocukluk geçirdi ki… Annesi yoktu, ablası evlendi aldı başını gitti… Bir babaannesi, bir de benim ailem vardım. Kendini korumayı öğrettim ona eğitime gittiğimde bulaşan olunca dövsün diye. Meğer benden habersiz o da harp okulunu kazanmış. Hem de benden üst rütbe olarak mezun oldu. Orada tanıştı Yiğit’le de... Bak şimdi evleniyorlar.”

“Sen?”

“Ne ben?”

“Sen hiç âşık oldun mu?” diye sordu Arzu, bakışlarını yeniden Akif'e çevirerek.

“Hayır ama onları gördükçe bütün ruhumla birine açlık duyuyorum. Yanımda biri olsun istiyorum. Ailem olsun istiyorum.”

“Birinin bir şeyi olma fikri tüylerimi diken diken yapıyor. Korkunç değil mi?”

“Aşk korkunç değildir.”

“Aşk diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Biraz bağımlılık, biraz sevgi, biraz saygı… ama o devasa kelime…” Başını iki yana salladı. “Öyle bir şey yok.”

“Bir gün âşık olacaksın ve biri bu fikrini değiştirecek.”

“Kimseyi istemiyorum.”

“İsteyeceksin.”

“İstemeyeceğim.”

“Görürsün.” deyip kalktı Akif ve köprünün içine atladı. Arzu’nun da atlamasına yardım etti.

O saniye yüzlerine düşen ıslaklıkla ikisi de başlarını kaldırdığında yağmur başladı. Bir anda öyle yağmaya başlamıştı ki birkaç saniye içerisinde sırılsıklam olmuşlardı.

“Sudelerin ev uzakta kaldı. Benim evim hemen şurada dinene kadar gidelim.” dedi Akif sesini duyurmak için bağırarak.

“Yok bir şey olmaz giderim ben-”

“İnat etme da, yürü!” deyip Arzu’nun koluna sarıldı ve hızlı adımlarla kendi evine doğru ilerledi.

Birkaç dakika sonra ahşap evin kapısını itip açtı. Zaten sobayı yakıp çıktığı için ev sıcacıktı. Montlarını askıya astıklarında Akif koşar adım gidip havlu getirdi ve Arzu’ya uzattı.

“Saçlarını kurut. Gel sobanın başına.”

“Sağ ol.” deyip dediği gibi sobanın karşısına oturdu ve usulca kuruladı saçlarını.

“Annemin kışlıkları olması lazım. Biraz büyük olur ama ıslak oturmak istemezsen getireyim?”

“Yok Akif, kururum şimdi.”

Akif’in içi rahat etmedi. Birkaç dakika sonra kalktı, odaya gitti. Elinde bir uzun kollu, kazak ve kalın şalvarla geri geldi. Koltuğun üstüne bıraktı. “Burada giy. Bu tellere de üstündekileri as.” deyip sobanın üstündeki telleri gösterdi. “Ben de değişeyim gelirim.”

Akif çıktığında Arzu’nun yüzündeki gergin ifade, yavaş yavaş yerini belli belirsiz bir tebessüme bıraktı. Dediği gibi üstünü değiştirdi, ıslakları astı. İçini tuhaf bir sıcaklık kaplarken koltuğa oturdu ve Akif’i bekledi.

Akif birkaç tıkırtı sonrasında elinde çaydanlıkla salona geldi. Üstüne bırakıp önünde çömeldi ve sobanın kapağını açarak ateşi kontrol etti. Kenarındaki odunlardan birini alıp içine iteledi. O an aklına gelenle Arzu’ya baktı. “Gel bak, soba nasıl yakılıyor öğreteyim.”

Arzu, itiraz etse Akif’in inatlaşacağını bildiğinden hiç itiraz etmeden koltuktan yere indi ve Akif’in yanına oturdu. “Dinliyorum hocam.”

Güldü Akif. “Şimdi bu soba ateşini biraz kaybetmiş o yüzden baştan yakacağız. Al bir tane daha odun oradan. İt içine.”

Arzu sobanın kenarındaki odunlardan birini daha alıp sobanın içerisine koydu. Başını ‘tamamdır’ der gibi salladı.

O sırada Akif gazeteyi uzattı. “Şimdi bunu büzüştür ama uzun bir şekilde olsun ki yakınca içine rahatça koyabilesin. Birkaç tane de içine koy.”

Arzu önce birkaç top hâline getirdiği gazeteyi odunların arasına koydu sonra bir sayfa gazeteyi alıp döndürerek büzüştürdü. “Böyle değil mi?”

“Evet.” deyip çakmağı uzattı.

Arzu gazetenin ucunu tutuşturdu ama sobanın içindeki gazeteler közle alevlenince içine atmakta tereddüt etti. O anki korkusunu fark eden Akif, refleksle Arzu’nun elini tutup sobaya yönlendirdi. Akif’in eli Arzu’nun elinin üzerine kapandığında, ikisinin de nefesi aynı anda teklemişti. Arzu, Akif’e bakmaya utanırken kalbi heyecanla göğsünü dövüyordu. Yanan gazete Arzu’nun bırakıp çekilmesiyle sobaya düştü. Kâğıt sobada alev alırken, Arzu’nun bakışı eline, Akif’in bakışıysa onun yüzüne takılı kaldı.

Alevlenen ateşin turuncu ışıkları yüzlerine vururken, Akif’in bakışları yine bastıramadığı büyük bir merakla yüzünde gezindi. Arzu elinde hâlâ süren sıcaklığı düşünürken; Akif’in eli, sanki yıllardır bu teması arıyor da şimdi bırakmak istemiyormuş gibi havada asılı kaldı bir an.

“Sen,” dedi Akif, sesi odunların çıtırtısı arasında fısıltı gibi döküldü dudaklarından. “Köprüde dedin ya, o sahte dünyadan gerçek olmak için kaçtım diye… Dağda seni elinde silahla canın için savaşırken gördüğüm saniyeden beri, şu kara kış gününde sobasız bir lojmanda üşüdüğüne emin olduğum hâlde yardım istemeden sırf oradaki çocuklara öğretmenlik yapmak uğruna kalışına kadar her hâline şahitlik ettim Arzu.” Başını hafifçe ona doğru eğdi, kahverengi gözlerini Arzu’nun pür dikkat kendisine bakan gözlerine kilitlendi. “Sen tam da bahsettiğin ve olmak istediğin gibisin Arzu. Bu dünyada tanıdığım en gerçek insansın.”

Arzu, Akif’ten işittiği bu ani itirafla ona bakakaldı. Hayatı boyunca babasının parasını ve ismini gören ve Arzu’ya etiket olarak yapıştıran herkesin aksine; karşısında henüz yeni tanıdığı bu adamın onun ruhunu, emeğini ve yüreğinde hırçınlıkla besleyerek bu zamana kadar büyüttüğü bu davasını bu kadar çıplak görmesi kalbini yerinden sökecek gibi oldu.

Tam üzerindeki afallamayı kenara itmiş dudakları bir cevap için açılmıştı ki ikisini de o andan söküp alan Yiğitlerin büyük bir gürültüyle içeri girmesi oldu. Akif afallamış bir vaziyette hızla elini çekerek Arzu’ya baktı. “Bu kadar, anladın değil mi? Başka bir şey yok. Durup alevlenmesini bekleyeceksin.” deyip panikle sobanın kapağını örttü.

“Biz rahatsız mı ettik?” dedi Yiğit belli belirsiz bir sırıtışla Akif’e baktı.

Akif yerden kalktığında Arzu da kalkmıştı.

“Neyi, neden rahatsız edesiniz? Arzu’ya soba gösteriyordum.”

Korkut Alp ve Oğuz, Arzu’nun üstündeki ona ait olmayan kıyafetlere baştan aşağı süzerek baktı. Arzu onlarla göz göze gelince kendisine baktı.

“Az evvel yağmura yakalandık. Akif’in de evi yakınmış…”

“Anladık…” derken Korkut Alp, Arzu’yu daha fazla utandırmak istemiyordu. Ama ne olduğunu da merak etmiyor değildi.

“Biz seni aradık ama ulaşamayınca direkt geldik Akifum.”

“Ulaşamazsınız.” dedi Akif o an telefonunun yokluğunu hatırlayarak.

“O niye?” dedi Oğuz.

“Çünkü artık telefonum yok.” deyip kendi kendine güldü Akif.

Arzu suçlulukla dudaklarını birbirine bastırırken Akif’e baktı. “Ben onu Ankara’ya döner dönmez halledeceğim.”

“Gerek yok. Zaten yeni bir tane istiyordum.”

“Benim hatamdı, telafi etmek istiyorum.”

“Etme.” dedi Akif umursamaz bir ifadeyle.

“Akif’in telefonuna ne yaptın?” diye sorarken Oğuz kendini koltuğa attı.

“Dereye düştü.”

Akif dönüp çaydanlığı kontrol etti.

“Dereye mi düştü? Niye, nasıl düştü?”

“Yiğit ben bir hayvan ayarladım bu arada. Yarın sabah bakarız.” dedi Akif çayı demlerken.

“Eyvallah Akifum.”

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar