kandeli bölüm 9
🎧 Bölüm Şarkısı: Kaan Tangöze- Sorma
9
“Kalem,
fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!
Şaheserler
süngülere yazılır ancak!”
-
Hüseyin
Nihal Atsız, Davetiye-
---
İstanbul’dan döndüğüm günden beri, Yasemin’le o akşam konuştuklarımız
zihnimin tam ortasında, öylece asılı kalmıştı. Ne zaman kendi sessizliğime
çekilsem, zihnimde attığım voltalar dönüp dolaşıp beni yine o akşama, o ana; Yasemin’in
bana ruhunu soyunan o bakışlarına çıkarıyordu. Gözlerindeki çaresiz ama bir o
kadar da kararlı toprak rengi hareler, zihnimin duvarlarına çarpıp çarpıp
duruyordu.
Bir taraftan gerçekten içim rahatlamıştı. Yıllardır
hatırladıkça savaştığım ve göğüs kafesimi sıkan o nefessizlik hissi, onun
dilinden dökülen gerçeklerle yerini derin bir nefese bırakmıştı. Beni terk
etmemişti, benden vazgeçmemişti; koparılmıştı…
Öte yandaysa Ali vardı. Onun Yasemin’le yan yana
geçirdiği her gün, her dakika, içimde büyüyen amansız bir tehdide dönüşüyordu.
Bir bordo bereli olarak bir hedefi saniyeler içinde etkisiz hale getirebilirdim.
Fakat sevdiğim kadının o adamla aynı çatının altında nefes aldığı gerçeği
karşısında, elim kolum bağlı oturmak dışında bir şey yapamamak beni
delirtiyordu.
Ya Yasemin’in değişen fikirleri onu yanlış bir şeylere
iterse?
Derin ve titrek bir nefes aldım. Başımı yasladığım
koltuktan kaldırarak karanlıkta bomboş bir aydınlık yaratan televizyona baktım.
Kafamı dağıtmak için açık bırakmıştım ama nafileydi. Ekranda akıp giden
görüntüler sessiz birer gölgeden farksızdı; benim dakikalardır izlediğim tek şey,
zihnimin içinde durmadan dönen balo gecesiydi.
Ayaklarımı sehpanın üzerinden indirip telefona
uzandım. Derin bir iç çekişle, parmaklarım daha ekrana dokunmadan vazgeçip geri
bıraktım. Arkama yaslandım. Gözlerimi telefondan ayıramıyordum; sanki ekrana
yeterince uzun ve dikkatli bakarsam, Yasemin’den gelecek bir mesaj ekranı
aydınlatacak gibi.
Dayanamadım. Telefonu yeniden elime aldım ve ekranını
açtım.
Saat 01.41’di.
Vakit epey geçti, yazamazdım. Ali yanında olabilirdi. Aynı
çatı altında. Belki aynı odada... Belki de o an, o herifin iğrenç nefesi onun
nefesine değiyordu.
Bu ihtimal zihnimde belirdiği saniye, göğüs kafesimin
üstüne koca bir taş oturdu. Damarlarımdaki kanın önce buz kestiğini, sonra
derimi yakacak kadar kaynadığını hissettim. Onu korumak, ona zarar gelmesini
engellemek birincil önceliğimdi elbet. Ama şu an, gecenin bu kör vaktinde
elimde telefonla öylece dururken asıl savaştığım şey sadece mantığım değildi. Asıl
savaşım, başka bir adamın benim sevdiğim kadına dokunma ihtimalinin içimde
uyandırdığı o amansız, dizginlenemez kıskançlıktı.
Ben bu hisse o kadar yabancıydım ki; Ali’nin düşüncesi
zihnime düştüğü an, kanımda tüm benliğimi ele geçiren ve değiştiren bir zehir
dolaşıyor gibi deliriyordum. Zihnimde Ali’nin Yasemin’in en ufak parçasına
dokunan ellerini kırıyor onu parça parça ediyordum; fakat dışarıdan
bakıldığında, ölümcül bir sessizlikle öylece duruyordum.
Şimdi benden gelecek ufak bir bildirim onu zor duruma
düşürebilirdi, evet. Onu korumak isterken kendi ellerimle ateşe atamazdım.
Ekranı kapattığım esnada beni hep tenhaya sıkıştıran
tarafım bir şeytan gibi kulağıma fısıldadı. Yine kendimizi kaptırıyoruz.
Yasemin başaramazsa? Ali’yle devam etmeye karar verirse… Ya biz yine ona
kanarak boş boş hayaller içine girdiysek… Bir defa oldu, bir defa daha
olabilir.
Başımı iki yana salladım. Düşüncelerimi, bu zehirli
şüpheleri zihnimden söküp atmak istercesine silkelendim.
Yasemin, yaşadığımız bunca acıyı…
Hayır.
Yaşadığı bunca acıyı kendi seçmedi.
Ben onun samimiyetine, onun bana eskiden duyduğu ve hâlâ
duyduğunu gördüğüm sevgisine güvendim; güvenmeye de devam edecektim. Gözlerinde
yalan yoktu. Korku vardı, çaresizlik vardı ama asla yalan yoktu.
Hem balo günü…
Bakışları yeniden gözümün önüne düştüğünde, göğsüme ılık
bir sızı yayıldı. Parmak uçlarının yüzümde usulca gezmesi, elinin avuç
içlerimde hapsoluşu, kokusunun ciğerlerime doluşu büyük bir tatminle tüm
hücrelerimi uyuşturuyordu. Gülümsemeden edemedim.
Hâlâ beni sevdiğine inanıyordum. Benim ona olan
sevgimin değişmemesi gibi…
“Bu saatte, yüzünde o gülümsemeyle seni sesi kısılmış
televizyon karşısına diken meseleyi merak ettim doğrusu.” diyen babamın tok ve
dingin sesini duyduğumda biraz irkilerek o tarafa döndüm.
Ne zaman geldiğini fark etmemiştim bile. Üzerinde her
zaman giymeyi sevdiği lacivert eşofman takımı, burnunun üstünde okuma gözlüğü
ve elinde bir kitap vardı. Yüzünde meraklı ama son derece şefkatli bir ifadeyle
bana bakarken önümden geçip kumandayı aldı. Televizyonu kapattı ve odanın
köşesindeki sallanan koltuğuna oturdu yavaşça. Elindeki kitabı dizine koyup yan
tarafındaki abajurun ışığını yaktığında az önce televizyonu kapattığı için
kararan oda, sarı loş bir ışıkla aydınlanmaya başlamıştı. Babamın yüzündeki
kırışıklıklar, loş ışığın altında daha da ortaya çıkmıştı.
“Evet?” diye sorduğunda oturduğum yerde dikleştim.
Babamla annem, ben ve Ece’nin hiçbir zaman hata
yaptığımızda yakalanacağız diye korkup titrediğimiz, aşırı keskin sınırları
olan ebeveynler olmamışlardı. Aile içerisinde tamamen şeffaf ve güvenli ilişkilerimiz
vardı. Babama her şeyimi anlatabilirdim, bunu biliyordum. Ondan çekinmiyordum;
azar işitmekten veya ters bir eleştiri duymaktan zerre kadar korkum yoktu.
Çünkü bize hep yaptıklarımızın sorumluluklarını yüklenmeyi öğretmişti.
Fakat benim asıl tereddüdüm, içimde yıllardır ara ara kanayarak,
üst üste bağladığı kabukları söküp atmamaya direnen bu en mahrem yaramı,
sevdamı, kelimelere dökmenin verdiği o ağır savunmasızlıktı. Tıpkı geçenlerde
annemin beni köşeye sıkıştırması gibi babama da küçük bir çocuk gibi savunmasız
kalmaktan, tüm duvarlarımın yerle bir olmasından korkuyordum. En çok da, onun
da annem gibi Yasemin’e cephe almasından… Artık bir çocuk olmadığım gibi,
Yasemin söz konusu olduğunda başımın ne kadar dik olabileceğini de
kestiremiyordum. Kalbim, mantığımın çok ötesinde atıyordu.
“Nereden başlayayım?” diye sordum. Sesim beklediğimden
çok daha yorgun çıkmıştı.
Babam burnunun ucuyla güldü ve elindeki kitabı
dizinden kaldırıp yanındaki kahve sehpasına bırakarak arkasına yaslandı.
“Anlaşılan bizim için uzun bir konuşma olacak Korkut Paşa. Nereden başlamak
istiyorsan buyur, başla.”
“Bir kız var.”
“Buradan bakılınca meselenin bir erkek olmadığı zaten
belli oluyor oğlum.” dedi alayla gülerken.
Başımı yana yatırıp yalvarır bakışlarla baktım. "Baba
yapma," diye mırıldandım. Zaten kendi kendime bile itiraf etmek yeterince
zorken, bir de karşımdaki kişinin beni alaya alıyor oluşu iyice beni kendi içime
doğru çekiyordu.
“Karşında komutanın yok şu an, baban var. Çekinme
benden oğlum. Ne zaman kızdım ben sana?” dedi, sesindeki o tatlı alayı silip
yerine tam bir baba şefkatini yerleştirerek.
Doğruydu. Beni hiç gereksiz bir mevzuyla azarlayan bir
baba olmamıştı. O, düştüğümde elimden tutup kaldıran bir adamdı.
“Adı Yasemin,” deyip ciğerlerimdeki tüm havayı
boşaltırcasına derin bir iç geçirdim. Kendimi koltukta geriye doğru bıraktım ve
ellerimi karnımda birleştirdim. “Lisedeyken tanışmıştık. Sonra lisenin son
haftalarındayken bir anda gitti. Ben sandım ki, bir başkası için ya da benimle
sadece sıkıldığı için takıldı ve bitti. Hani bizim timle ilk görevimiz öğretmen
birini kurtarmaktı ya…” Yüzüne çevirdim bakışlarımı hatırlayıp hatırlamadığını
görmek için. Başıyla onayladı. Dikkatle beni dinliyordu.
“İşte o kız, Arzu, bizim arkadaşımızdı. Yasemin’in de
en yakın arkadaşıydı. Biz Arzu’yu ziyarete gittiğimizde Yasemin de oradaydı.
Yıllar sonra ilk defa görmüştüm. Kızgındım, kırgındım ama…”
Lafın gerisini getiremedim. Kelimeler boğazımda
düğümlendiğinde babam aradaki o boşluğu, benim bile kendime itiraf edemediğim çıplak
bir hakikatle doldurdu.
“Ama… Hâlâ seviyordun?” dedi. Kelimeyi o kadar sade, o
kadar doğal söylemişti ki, içimdeki o karmaşık duygular bir anda düzlüğe çıkmış
gibi hissettim.
Sırıttım bu cevabına ve işaret parmaklarımı birbiri
etrafında döndürdüm. Ne kadar kaçmaya çalışsam da hakikat buydu. Hâlâ seviyordum.
Gülüşüm, o gecenin devamını hatırlamamla yavaşça
soldu. Parmaklarımın hareketini durdurup yerimden huzursuzca doğruldum ve
ellerimi dizlerime bastırdım. “Sonra biraz tartıştık. Ben onu anlamadan
dinlemeden içimi boşalttım sadece. Sonra Ali geldi, nişanlısı... ve bana
vurdu.”
“Sen vurdun mu?” diye sordu babam anında. Gözlerindeki
o şefkatli baba ifadesi, saliseler içinde yerini korumacı ve soğuk bir komutana
bırakmıştı.
Başımı iki yana salladığımda babam sıkıntıyla iç
çekti. Vurmamam onun canını sıkmıştı. Eminim ki içinden "Neden o
herifin çenesini kırmadın?" diye geçiriyordu.
“Dudağındaki yaranın sebebi de ortaya çıkmış oldu.”
deyip sandalyesinde öne arkaya yavaşça sallandı. “Sonra ne oldu?”
“Sonra bu durum benim içime oturdu tabii. Ertesi gün
yine Arzu’nun yanına gittim, yoksa bilmediklerim aklımı yiyip bitirecekti. Meğer
o zamanlar Yasemin’in babası, Yasemin’i alıkoymuş. Bir şekilde beni öğrenmiş ve
her şeyi mahvetmiş. Yasemin’in bana söylemeyi geçtim, diplomasını alacak
fırsatı bile olmamış. Adam kaburgasını çatlatmış bir de…”
Boğazıma koca, dikenli bir yumru oturdu. Bu gerçeği bu
kadar basit ve kolay bir şekilde dile getirmek, bunları öğrendiğim günkü acıyı
tekrar kalbime saplamıştı. Dile kolaydı. Ben onu beni terk etti sanıp içten içe
suçlarken, o küçücük yaşında babası olacak herifin dayakları altında, üstelik
de benim yüzümden ezilmişti. Derin, kesik bir nefes aldım; göğsümün üzerindeki
o ağır baskıyı hafifletmek ister gibi omuzlarımı düşürdüm. Onu yapayalnız
bırakmışım gibi hissettiriyordu. Ona yeterince varlığımı hissettirememişim de
bu yüzden bana bu olabileceklerden açıkça bahsedememiş gibi hissettiriyordu. Benim
kollarımın arasında güvende olması gerekirken, bütün o cehennemi tek başına
sırtlamış, yaşamıştı.
“Allah’ın belaları bir bitmediler ki…” dedi babam
tükürür gibi. Sonra benim gibi iç geçirdi. “Ah be kızım…” dedi şefkatle. Kendi
evladının canı yanmışçasına üzülmüştü.
“Geçen mezunlar günü için İstanbul’a gittiğimizde o da
oradaydı. Aslında ondan çok kaçmak istedim.” Elimi göğsüme koydum, sanki
oradaki ritmi yavaşlatmak ister gibi. “Ali’yle birlikte olması beni gerçekten çok
üzüyor, sinirlendiriyordu. Ama biz baş başa kalabildiğimizde tüm yaşadıklarını
anlattı bana.”
Bakışlarımı babamın gözlerine çıkardım. Gözlerimin
hafifçe buğulandığını hissettiğim o an, gülsem mi ağlasam mı bilemediğim bir
yüz ifadesiyle baktım ona.
“Resmen oturup birbirimize ağladık. Baba… Ben onu
ağlarken değil, gülerken görmeye alışkındım. O karşımda o kadar çaresizdi ki… Ruhunu
mengene gibi sıkan bir kafesin içinde, çırpınan yaralı bir kuş gibiydi. Tek
istediği özgür olmak. O yüzden ilk fırsatta Ali’yle evlenme kararı almış ama o
adam babasından da beter biri. Kıskanç, kısıtlayıcı…”
“Peki bu durum için Yasemin istemediği sürece ne
yapabilirsin ki?” diye sordu babam, gerçekçi bir yaklaşımla.
“İstiyor,” deyip kararlılıkla devam ettim. “İstiyor.
Sadece fırsatını kollamam lazım. Onu çekip çıkartabilecek en ufak bir fırsat.”
Babam bir süre hiçbir şey demedi. Sadece karşısında,
kararsız ve aşkından deliye dönmüş bir çocuk gibi büzülmüş hâlimi izledi. Karşısında
bir asker değil, içi karışmış bir oğul vardı. O an yüzündeki o düşünceli baba
ifadesi, çoktandır görmediğim bir sığınağa dönüşmüştü. Babamın sessizliğinde
yargılama yoktu; sadece benim fırtınamı dindirmeye çalışıyordu.
Başını ağır ağır salladı. Gözlüğünü burnunun üstünden
indirip kitabı üzerine bıraktı ve dizlerinden destek alarak kalktı. Tam karşıma
sehpaya oturdu.
Mavi gözleri loş ışıkta koyu bir hal almıştı. Sanki
bir anlığına aynada kendi yaşlılığıma bakıyor gibi hissettim. Aynı kararlılık,
aynı inat, aynı savaşçı ruh o gözlerde bana ayna oluyordu.
“Bak oğlum,” dedi. Sesi yumuşak ama bir o kadar da
alttan alttan uyaran bir sertlikteydi. Bu, cepheye gidecek bir askere verilen
son taktik kadar mühimdi. “İnsan, sevdiği için savaşır. Aldığın karar, yapmaya
çalıştığın şey belki ikiniz için de zor bir savaş hâline gelecek. Yaralanacaksın,
kanayacaksın, belki de o kızı oradan çıkarana kadar kendi ruhundan çok şey
vereceksin.”
Gözlerimi kaçırmak istedim ama onun, ruhumun en
derinine inip her şeyi okuyan bakışlarından kaçamadım. Kendimle savaşırken
kulağıma olumsuz fikirler fısıldayan o içimdeki şeytanı, elinde bir sopayla
kovalıyordu sanki.
“Bu herif… Ali… Eğer ki Yasemin’i ve seni bu derecede
yaralayacak kadar tehlikeliyse…Yani eğer öyle olduğuna dair en ufak kuşkun
varsa onunla savaşmaktan asla geri durma. Tüm zırhını kuşan ve Yasemin’i o
bataklıkta tek başına çırpınmak zorunda bırakma ama onu çıkaracağım diye
kendini de o bataklıkta boğulmak zorunda bırakma.”
Yutkundum ama boğazım düğüm düğümdü. Babamın bu onayı,
içimde zapt etmeye çalıştığım o korumacı içgüdüye verilen en büyük emirdi
sanki.
“Sen benim oğlumsun. Biz gözü kara askerleriz ve biz
askerler ne için savaşırız biliyor musun?”
Dudaklarım hareket etti ama sesim dışarı çıkmadı.
İçimden o yegâne kelimeyi geçirdim: Sevdamız.
“Sevdamız.” dedi. Ruhumun temeli olan bu kelimeyi
işitmek tüm bedenimi saran hücreleri bir an için titretti ve beni adeta
uyandırdı. Vatan sevdası, bayrak sevdası, yâr sevdası… Bizim için hepsi aynı
kutsal terazideydi. O an anladım ki, Yasemin benim sadece geçmişim değil,
uğruna savaşacağım en haklı davamdı. “Bir insana bu şans bir defa gelir oğlum.
Allah sana ikinci bir şans sunmuşsa demek ki ikinizin de bu hayatta
birbirinizden alacaklarınız bitmemiş. Babanın oğluysan, işin ucunda canın olsa
bile ardına bakmadan yürürsün. Ama evvelinde karşımızda kim var bilmeliyiz.
Hazar’a bildiklerini ilet, istihbarattan bilgi alacaktır. Bu adamın zaaflarını,
neyin peşinde olduğunu öğrenmeden körü körüne ateşe atlamak bizim işimiz değil.”
Birkaç saniye durup bana doğru biraz daha eğildi. Elini
enseme attı ve kalkarken alnını alnıma yasladı. Teninden yayılan ona has baba
kokusu, bütün korkularımı bir anda söküp aldı. Gülümsedim. Başını biraz geri
çekip başımın üstünü şefkatle öptü ve ensemdeki eli gurur duyar gibi sırtımı
pat patladı.
“Kalk git hadi uyumaya, geç oldu.”
Söylediği gibi yaptım. Odama gidip yatağıma
uzandığımda günlerdir sırtımda taşıdığım tonlarca ağırlıktaki yük hafiflemişti.
Zihnimdeki o şeytan babamın sopalarıyla uzaklaşmış, yerine Yasemin’le
geçireceğimiz güzel günlerin hayallerini fısıldayan daha umutlu bir ses
gelmişti. Bu rahatlamayla gözlerim itirazsız kapanmıştı.
O sabah babamla karargâha gittiğimde Oğuz çoktan ana
binanın girişinde sabah ayazına rağmen elleri cebinde dimdik bekliyordu.
Üzerinde kamuflaj kabanı ve altında ise kamuflaj pantolonu vardı. Üşümüş gibi
görünmüyordu, ama sol bacağına hafifçe yük vermemeye çalıştığı ufak, saniyelik
sekmelerinden belliydi.
Babam onu baştan aşağı süzdü. Yüzünde tipik bir asker
ciddiyeti vardı, ama gözlerinin kenarında ince bir alay çizgisi belirmişti.
“Kalçan ne durumda Oğuz?” diye sordu, sesi hem ciddi
hem de içinde ufak bir şakacılık taşıyordu.
“Gayet iyi komutanım. Ancak rapor hâlâ sürüyor.” dedi
hayıflanarak. Sesinde, bir an önce dağlara dönmek için kıvranan, dört duvar
arasına hapsolmuş bir askerin sabırsızlığı vardı.
Babam, alayla başını salladı. Sonra elini onun omzuna
yerleştirip tok bir şekilde bastırdı. “Demek ki hâlâ tam olarak iyileşmiş
değilsin.” dedi, ardından gülümseyerek devam etti. “Üzülme, keyfine bak. Sana
söz, iyileştiğinde en zor görevleri sana vereceğim. Burnundan fitil fitil
getireceğim tüm yattığın günleri.”
“Baş üstüne komutanım. Gıkım çıkarsa sıkın öteki
topuğuma.”
Babam kahkaha attı. “Öyle olsun Çetin.” deyip
merdivenleri çıkmaya yöneldi.
Oğuz, babamın omuzunu hafifçe sallayarak
uzaklaşmasının ardından bana döndü. “Günaydın, Gün Işığım.” dedi sırıtarak. Az
evvel babamın yanında takındığı ciddiyetinden sıyrılarak, yerine o bildik
muzipliğini getirmişti. Kolunu omzuma doladı ve boynumu sıkıştırarak kendine
doğru hafifçe çekti.
Benden daha yapılı olması onun için bir avantajdı. Ama
onunla nasıl güreşmem gerektiğini çoktan öğrenmiştim. Dirseğimi kaburgasına
biraz sert bir darbeyle geçirdim.
“Sana da günaydın, Matara Gazisi.” derken boğuştuğumuz
için sesim boğuk çıkmıştı. Ama keyfim oldukça yerindeydi.
Kollarını üstümden çekerken abartılı bir iniltiyle
vurduğum yere sarıldı. “En yakın arkadaşına, dostuna…” Başını yana yatırdığında
yüzünü acıyla buruşturdu. “Hele ki gazi bir askere böyle davranmak sana hiç
yakışıyor mu Korkut Alp?”
Göz devirirken ellerimi üstünden çektim. “Aman! Şimdi
sana hiç dokunamayız ha. İyi ki bir matara üstüne oturdun.”
Anında yalandan kıvranmasını keserek doğruldu ve
sırıttı. “Dokunmayacaksın bana tabi ki, ayağını denk alacaksın Kutlu.”
“Kes de yürü. O silahlar bitmezse Akif abiler bizi
denk düşürecek. Sonra görürsün sen gaziye nasıl muamele ediyorlar.” deyip
ellerimi ceplerime soktum. Yeniden yürürken yüzümde huzurlu bir gülümseme
vardı. Gözüm ona tekrar değdiğinde o da bana gülümsüyordu. Bakışlarımı
postallarımıza indirdim.
“Balodan beri seni daha mutlu görmek beni
rahatlatıyor.” dedi birden.
Ayaklarımızdan gelen ritmik çakıl hışırtıları
yavaşlamıştı.
“Mutluyum.” diye itiraf ettim.
“Farkındayım.” deyip iç çekti. Benim mutluluğum onun
üzerindeki huzursuzluğunu dağıtmıştı. Benimle dertlendiğini biliyordum, benim
asık suratımın, karanlık ruh hâlimin onu da ne kadar yorduğunu biliyordum. “Yasemin’le
o gün ne konuştuğunuz hakkında en ufak fikrim yok. Ama senin üzerindeki kara
bulutları dağıttığına göre her şey yolunda.”
“Henüz her şey yolunda demek için erken ama her şey
yoluna girecek. Halledeceğim.” derken hangarların yerine gelmiştik. Yan yana
sıralanmış timler için ayrılmış hangarlardan üçüncüsü bizim timimize aitti.
Oğuz biraz hızlanırken cebinden hangara ait anahtarı
çıkarttı. Kapıya yanaşıp açacakken bir şey onu durdurdu.
“Ne oldu-” soracağım esnada elini aniden ağzıma
kapattı ve işaret parmağını dudaklarına götürüp susmamı belirtti. Kaşları
kalktı, gözleri dikkatle kısıldı. Nefesini bile tutmuştu.
İlk başta ayırt edemediğimiz sesler, birkaç saniye
içinde belirginleşmeye başladı.
“Acaba hayvan mı kaldı içeride Oğuz?” dedim fısıltıyla;
ama kafamda bin bir ihtimal dönmeye başlamıştı.
Başını iki yana salladı. “Kapıyı kilitlemiştim. Şimdi
açık.” diye fısıldadı, kaşlarını çatarak kapıya daha da yaklaştı. “Birileri var
içeride.”
İyi duyabilmek adına sac kapıya kulağımızı yasladık. Metalin
dondurucu soğuğu yanağımı yakmıştı.
Kısa bir sessizliğin ardından net bir şekilde
kıkırdama ve fermuar sesi gelmişti. Kıkırdamanın kime ait olduğunu net bir
şekilde anlamıştık.
Sude…
Ağzımı açıp konuşacakken yine duyduğum kıkırtıya kısık,
boğuk bir inilti karışmıştı. Şaşkınlıkla gözlerim açılırken aynı anda Oğuz’la
birbirimize baktık. Onun yüzünde oldukça mutlu, adeta gol atmış bir çocuğun
zafer ifadesi vardı.
“Anlaşılan,” dedi fısıltıyla, dudak kenarına yayılan
sırıtmasını zor tutarak, “…işleri yola koyan yalnız siz değilsiniz. İçeride
film dönüyor.”
Elini kapıya attı. Ama hemen açmadı. Bu kez normal ses
tonuyla konuştu. “Bizimkiler sabah gelmeyeceğiz demişlerdi. Kapıyı kim açtı ki
acaba?” derken içeriye aslında toparlansınlar diye zaman tanıyordu. Gülmemek
için zor duruyordu.
“Bilmiyorum ki?” dedim, onun oyununa dahil oldum.
Elimle, “Hadi, aç.” dercesine işaret ettim.
Başını hafifçe sallayıp sürgülü kapıyı yana doğru
çekti. Kapının metal tekerlekleri rayların üzerinde gıcırdayarak içeriye
geçecek kadar bir aralık bırakmıştı. Tahminimizdeki gibi içeridekiler Yiğit ve
Sude’ydi. Hızlıca toparlanmışlardı ve hangarın iki alakasız köşesinde, sanki az
önce hiç kıkırdayan onlar değilmiş gibi, birbirleriyle zerre alakaları yokmuş
gibi oyalanıyorlardı.
İkisine tek tek göz attım. İkisinin de nefes
alışverişleri hızlıydı, Sude'nin yanaklarında hafif bir kızarıklık vardı.
“Günaydın komutanım.” diyerek içeri adım attım. Yüzümdeki
alaycı tebessümü saklamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Günaydın.” dediler aynı anda. Sonra aralarında kısa
bir bakışma geçti.
Burnunu çekti Yiğit. Elindeki belgeleri rafa bıraktı,
bize döndü. “Ne işiniz var lan burada sabah sabah?”
“Silah temizlemeye geldik komutanım.” dedi Oğuz. Sesi
dünyanın en masum, en çalışkan askeri gibi çıkmıştı.
“Başka işiniz mi yok? Sabahın altı
buçuğunda silah mı temizlenir lan?”
“Niye komutanım önemli bir işinizi mi böldük?” dedi
Oğuz imayla. Canına susamıştı. Kolundaki saate baktı. “Ayrıca saat 07.45.”
Yiğit’in bakışları arkamdaki Oğuz’a takılırken bir an
duraksadı, sonra o imayı kendi içinde tarttı. Gözlerini kaçırmadan önce
dudaklarını birbirine bastırdı. Bizi dövmekle susmak arasında gidip geldiği o
birkaç saniyede, yanaklarındaki hafif kırmızılık onu ele veriyordu; ki biz
zaten her şeyi anlamıştık.
“Yok be oğlum, ne işi?” dedi kısa sessizliğinin
sonunda. Ama sesi ne tam rahat ne de tam
inandırıcıydı. Telaşı belliydi. “Hiç hoş geldiniz demek de yok.” deyip konuyu
çok bariz değiştirmeye çalıştı.
“Hoş geldiniz komutanım, kusura bakmayın.” dedi Oğuz, hâlâ
o sinir bozucu sırıtışıyla.
Benimse gözüm Yiğit abinin yüzük parmağına takılmıştı.
Gülümseyerek tekrar gözlerine baktığımda Yiğit anlamıştı.
O da gülümsedi. Diğer eliyle yüzüğünü tuttu ve yavaşça
oynattı. Mahcup ve utangaç bir hale bürünmüştü. Gözü hangarın arka duvarı
tarafında duran Sude’ye gitti ve bana sessiz, gururlu bir cevap daha verdi.
O an içimden yalnız sarılmak geçmişti. Hiç düşünmeden birkaç
adım atarak boynuna sarıldım.
“Çok mutlu olun komutanım.” dedim. Sesim çocukça
sevinçliydi ama içimde öyle derin bir kıpırtı vardı ki… Bu sadece onlar için
değil, belki bir gün biz de diyerek kendime de fısıldadığım bir duaydı.
Yiğit sırtıma sardı kollarını. Elleri sırtımı bir abi
şefkatiyle sıvazladı. “Hep beraber aslanım, hep beraber.”
“Sabah şerifleriniz hayrolsun gençler!” diyerek büyük
bir neşeyle içeri daldı Kerem abi. Sesi hangarın metal tavanında yankılanmıştı.
Ona dönüp baktığımızda Akif de peşinden içeri
girmişti.
Kerem’in elinde iki poşet vardı. Hemencecik masaya
bıraktı ve içindeki kâğıdın ağzını açtı. İçeriyi anında sıcak susam ve simit
kokusu sarmıştı. Yiğit ve Sude ablayı fark etti. “Vay benim gardaşlarım da
izinden gelmişler.” derken neşesi ikiye katlanmıştı. “Oğuz hemencecik bir çay
koyuverin. Sıcacık simit aldım gelirken. Mis gibi.”
Sude az evvel durduğu köşeden Kerem’in yanına geldi.
Simitten bir parça kırdı. “Günaydın.” diye karşılık verdi Kerem’e ve ısırdı.
Akif ıslık çalarak montunu üzerinden çıkardı ve
dolabına adımlarken gözü Yiğit’ten tarafa takıldı ve ıslığı kesildi. Yüzündeki
keyifli ışığa bir anda kapkara bir gölge düşerken montunu hemen oracıkta yere
bıraktı. Yiğit’e doğru seri adımlarla gitti ve yüzüğünün takılı olduğu elini sertçe
tutup kaldırdı.
“Ne yapıyorsun be manyak?” dedi Yiğit. Şaşkınlığı
yüzünden okunuyordu.
“Bu ne lan?!” Yiğit’in elini gözüne sokarcasına
salladı. “Hani vazgeçmezdin? Bu kadar mıydı senin sevda sevda diye yanıp
tutuştuğun? Bu mu lan ibne?! Sude'yi bırakıp gidip başkasıyla yüzük taktın öyle
mi?!”
Yiğit’in apışıp kalmıştı. Yardım isteyen bakışları
hemen arkadaki bize kaydı. Sonra yeniden Akif’e döndü kararlılıkla. “Sana
bunu-”
Akif konuşmasına izin vermedi ve elini sertçe itekledi.
“Gözükme lan gözüme!” Gerçekten sinirliydi. “Ulan ben bu kıza ne diller döktüm
senin için. Kardeşim dedim lan ben sana. Rezil ettin!”
“Akifciğim…” diye söze girdi Sude oldukça sakin bir
sesle. Elindeki simidi çiğnemeye devam ediyordu.
Akif, Sude’ye taraf dönüp laf sayacakken Sude yüzük
takılı parmağını havaya kaldırdı.
“Kocama bağırma Akif.” diye usulca uyardı Akif’i. Sesinde
o kadar tatlı, o kadar sahip çıkan bir ton vardı ki...
Tam o an Akif abinin yüzündeki duygu değişimi çok
netti. Öfkeden kızarmış Karadenizli damarı saniyeler içinde inmiş, yerini koca
bir afallamaya bırakmıştı. Hemen ardından, yüzü saf bir mutlulukla aydınlandı.
Bir kahkaha patlattı. “Aslan kardeşim benim be!” dedi
Yiğit’i kemiklerini kırarcasına kucaklarken. Az önce bağıran, söven adam
gitmiş; yerini sevincini içinde tutamayan, gözleri dolu dolu bir kardeş
almıştı.
“Ben böyle döneklik görmedim.” diye girdi araya Kerem.
“Az evvel çocuğun ağzına sıçıyordun. Şimdi 'aslan kardeşim' oldu.”
Akif, Yiğit’ten ayrılıp Kerem’e bilmiş bir bakış attı.
“Döverim de söverim de, sana ne Keremciğim. Bizim aile meselemiz bu.”
Kerem iç çekerek göz devirdiğinde bakışları
tartışmadan oldukça keyif alan Oğuz’a takılı kaldı. “Çay koy sen de pişmiş
kelle gibi sırıtma. Vallahi alacağım şimdi hepinizi ayağımın altına ha!” diye
söylendi.
“Abi ben ne alaka şimdi ya?” diye haklı bir isyanda
bulundu Oğuz ama sesinde tam bir şımarıklık vardı. Yine de usulca kalktı ve
elektrikli ocağın olduğu köşeye yöneldi.
Diğerleri masanın etrafına oturduklarında ben sessizce
silahın parçalarını temizlemeye devam ediyordum.
“Ne zaman oldu bu?” dedi Kerem merakla.
“İzin çıkar çıkmaz Sude’yi Muğla’ya götürdüm,
annemlerle tanıştı falan… O sıra oldu.” dedi Yiğit keyifle.
“Vay vay vay, Muğla’lara bile gidilmiş… Bizim dünyadan
haberimiz yok Kerem.” dedi Akif.
“Aşk olsun vallahi Yiğit.” dedi Kerem.
“Aşk olmuş işte abi daha ne olmasını istiyorsun sen?” dedi
Oğuz çayı demliğe boşaltırken.
“Siz İstanbul’a gittiniz, nasıl geçti?”
Tam o sırada çöken sessizlikte benim farkında olmadan
çektiğim derin iç geçirişim yankılandı.
“İyi geçti demek oluyor bu sanırım.” dedi Akif
gülerek.
Başımı kaldırıp onlara baktım; dudaklarımda, içimde
kıpırdayan sıcaklığa eşlik eden o tanıdık, küçük gülümseme belirmişti. “Uzun
zamandır iyi bir şeyler olmasına oldukça ihtiyacım vardı. Çok şükür oldu abi.”
dedim. Sonra cebimde titreyen telefonumu çıkartıp telefonuma baktım. Yasemin’in
mesajının bildirimiydi. Baş parmağım kilidi açarken yüzümdeki gülümseme kendine
iyice yer edinmişti. Gülümsememi gizleyemiyordum.
“Bu gemide bir sen bir ben kaldık Akif abi.” dedi Oğuz,
sesi alaycı ama sıcaktı.
Oğuz’a gülerek kısa bir bakış atıp mesaja girdim.
“Bak şu gülüşe.”
“Bize bir telefonla gülümsemek bile nasip olmadı
Oğuz,” dedi Akif kendi çayına bakarak.
“Yok abi o bir sana nasip olmamıştır. Kızlar benim
peşimi bırakmıyor.” dedi Oğuz ve büyük bir keyifle kahkaha attı.
“Zampara herif seni!” dedi ve Akif ve masanın üzerinden
silah temizlerken kullandığım fırçayı aldı. Fırlatacakken elini tuttum.
“Abi lazım o bana.” deyip hafifçe kalktım ve elinden
aldım.
“Bak nasıl kurtarıyor beni canım ya.” dedi Oğuz.
“Başka bir şey fırlatırsın abi. Bu bana zimmetli ya
kırılmasın yani.” deyip yerime oturdum gülerek. Sonra çoktan açılmış mesaja
baktım.
Yasemin:
Günaydınn Korkut <3
Sesinden duymayı yeğlerdim. Uzatılmış günaydın
kelimesi, ismimin onun dudaklarından dökülüşünü duymak istiyordum.
Günaydın yazıp boşluk bıraktım. Canım yazmak
istiyordum ama içimde bir çekince dolandı. Yazdım. Sildim. Tekrar yazdım ve
yine sildim. Parmaklarım klavyenin üzerinde kararsızca dolandı ve başımı yana
yatırdım.
Öbür omzumun arkasından bir kafa uzandı. “Yaz işte.” dediğinde
Sude olduğunu anladım. Ona kısa bir bakış atarken o daha fazla rahatsız
etmeyerek sırtımı pat patlayarak Oğuz’un yanına yürüdü.
Korkut Alp:
Günaydın canım <3
Yazdım ve heyecanla telefonu kapatıp masaya bıraktım.
Kendimi tekrar lisede ve ergen gibi hissetmiştim. Kendi kendime gülerken silahı
yeniden elime aldım. Avuç içlerim terlemişti.
“Ah yazııık…” diyen Akif’i duydum ama aldırış etmedim.
“Ben de bunu akıllı sanıyordum. Korkut Alp’i de kaybettik.”
“Açık söylemek gerekirse geldiğinden beri Korkut Alp’i
ilk defa bu halde görüyoruz ve bu hâli epey sevimli geldi.” dedi Sude.
“Az biraz da konuşsa, tam olacak.” deyip elimden silahı
aldı Yiğit.
“Temizliyordum abi.”
“Silahlar zaten temizlenmedi mi oğlum? Kendine neden
iş çıkartıyorsun?”
“Biz çıkartmadık işi abi,” deyip parmağıyla Akif ve
Kerem’i gösterdi Oğuz. “Bunlar çıkarttı.”
Akif, Kerem’e baktı. “Bu çocuk benden dayak istiyor.”
dedi ve ters bakışlarını Oğuz’a dikti. “Bana bak çocuk seni evire çevire
döverim.”
“Ne abi yalan mı?”
“Değil de ‘bunlar’ nasıl hitap lan?” diye yükseldi
Akif.
“Abi cidden buna mı kızdın?” deyip güldü Oğuz.
Kerem girdi lafa. “Akif abin Karadenizli Oğuzcuğum
isterse üzümün çöpüne bile sinirlenir.”
“Tamam sen boş ver silahı.” deyip masadaki parçaları
taktı silaha Yiğit.
Telefonum yeniden titrediğinde açtım hemen.
Yasemin:
İyi misin
Meşgul etmiyorum değil mi?
Korkut Alp:
Çok iyiyim, sende her şey yolunda mı?
Yasemin:
Ben de iyiyimm
Şimdilik her şey yolunda
Ali iş seyahatine gidecek ve birkaç gün
rahat olacağım sanırım. O gittikten sonra seni arayabilir miyim? Sanırım bir
şeyler öğrendim.
İşine yarayabilir
Yazdıkları zihnimde kırmızı alarmların çalmasına sebep
oldu. Bir şeyler mi öğrenmişti? Yasemin’in o tehlikeli adamın dünyasında bir
şeyler eşelemesi, ateşe çıplak elle dokunması demekti.
Korkut Alp:
Risk alma
Kendini tehlikeye atacak hiçbir şey yapma
tamam mı?
O gittiği vakit, rahat olduğun an beni
arayabilirsin
Yasemin:
Yok yok
Her şey yolunda şu an
Senin dediğin gibi dikkatli davranıyorum
Ama Korkut, Ali ciddi işlerle uğraşıyor
sanırım
Dün odasına girdiğimde birisiyle
görüşüyordu ve bir anda beni kovdu.
Daha önce hiç böyle yapmamıştı.
Korkut Alp:
En kısa sürede konuşalım bunu olur mu
Sana söz verdim
Bana güven
Seni alacağım oradan
“Dikkat!” diyen Yiğit’in gür sesi, ortamdaki sıcak
sohbeti ve kahkahaları bıçak gibi kesip atmıştı. Telefonumu refleksle kapatıp
masaya bıraktım ve hızla ayağa kalktım. Omuzlarım doğruldu, bakışlarım
ciddileşti.
Saniyeler içinde herkes eski formuna dönmüştü; asker
ciddiyeti, biz fark etmeden hücrelerimize işlemişti zaten. Eğlenen, şakalaşan
adamların yerinde artık hazır ve nazır duran bir tim vardı.
Hangarın hafif aralık duran kapısı Yiğit’in dikkat
çekmesiyle iyice aralanmış ve Alparslan abi tüm heybetiyle içeriye ilk adımını
atmıştı. Yüzünde her zamanki ciddiyeti hakimdi.
Hemen peşinden Hazar içeri girdi. Bir eliyle dosyaları
taşıyordu. Kapının önünde kısa bir an durup boştaki eliyle iterek kapattı.
Alparslan abi yanımıza yanaşırken konuştu. “Gençler,
günaydın.” Sesinde mutsuz bir tını hakimdi. “Muhabbetinizi bölmeyi ve izinleri
bu kadar erken iptal etmeyi hiç istemezdim ama durum ciddi.”
Oğuz’un yeni demlenmiş çayı doldurmak üzere tuttuğu
bardağı, tezgâhın üzerine usulca bırakışını izledim. Kısa bir sessizlik oldu.
Kimse homurdanmadı, kimse “neden” demedi. Sadece o eski asker içgüdüsüyle, göz
göze geldik ve hangarın ortasındaki masanın etrafına toplandık.
“Dün geceden beri sınır ötesinde görevde olan Duman
Timimizden haber alamıyoruz.” derken dosyalara yer açmak için masadaki
tabakları biraz ileri itti. Haritayı açtı.
Bir timden haber alınamaması... Bu, askeri literatürde
en korkutucu senaryoydu. Ya telsizleri bozulmuştu ki bu çok umulan ihtimaldi,
ya da çoktan pusuya düşmüşlerdi.
Alparslan abi devam etti. “Son sinyal bu civardan
alındı. Ciddi bir hava koşulu olmasıyla birlikte bölgede terör unsurları olma
ihtimali de yüksek. Onlara ulaşmak için hemen hazır olup çıkmamız gerek.”
“İlk hedef koordinat tespiti. Hava kararmadan evvel
diğer timle bağlantı kurulmalı. Gerekirse çatışmalı tahliye yapılacak.” Başını
haritadan kaldırdı. Gözleri tek tek hepimizin üzerinde gezindi. “Sorusu olan?”
Kimseden çıt çıkmayınca başını salladı. Masa yemek
için hazırladıklarımıza baktı. “Yanınıza alın yolda yersiniz.” deyip belgelerden
bir tanesini alarak hangardan ayrıldı.
Oğuz, sıcak kalan çayı büyük termosun kapağını açıp
içine boşalttı. Buhar ince bir çizgi gibi yükselip kayboldu.
“İyi akıl ettin Oğuz’um, aferin.” dedi Akif abi. Çay
kırmızı çizgisiydi tabi.
Kerem de masaya yeni çıkardığı simitleri poşetlerine
geri koydu ve ağzını bağlayarak dolabına gitti. Dolabından çantasını çıkartıp
içerisine koydu.
O sırada herkes hazırlanmaya başlamıştı. Çantaları son
defa kontrol edip, yeşil kamuflajı çıkartarak beyaz kar kamuflajlarını giydik.
Hangarın içinde sadece fermuar, şarjör takma ve cırt cırt sesleri duyuluyordu.
Kimse konuşmuyordu.
Oğuz da benimkinin yanındaki dolabını açıp termosu
çantasına koydu ve hızlıca üzerini değiştirdi. Kısa bir an sorgulayan
bakışlarıma denk geldi ve bakışlarını kaçırdı. Neden baktığımı anlamıştı ama
hiç konusunu bile açmadı. Sessizce hazırlığına devam etti. Sakatlığına rağmen
bizimle gelmek, geride kalmamak için inat ediyordu.
Başımı iki yana sallarken metal dolabın rafına
bıraktığım telefonum tekrar titredi. Oradan alarak Yasemin’den gelen mesaja
baktım. “Kendine dikkat et.” yazmıştı.
Oturup yalnızca onunla sohbet etmek, bana ne anlatacak
dinlemek istiyordum. Ama bunun yerine sadece “Sen de.” yazabildim. Sonra
telefonumu uçak moduna alıp yeleğimin cebine sıkıştırdım. Dünyayla olan
bağlantımı kestim. Artık sadece silahım, timim ve önümdeki görev vardı.
Dolabımın kapağını kapayıp eldivenlerimi elime
geçirirken Yiğit kaş gözle Oğuz’u işaret etti. “Ne yapıyor?” der gibi bakarken
sadece omzumu silkebilmiştim.
Herkes hazır olduğunda hangarın önünde yan yana
Alparslan abiyi beklemeye başlamıştık. O da bizi çok bekletmeden sert
adımlarıyla yanımıza geliyordu. Bizi süzdü. Kaşları çatılırken yanımıza çoktan
varmıştı. Gözleri Oğuz’un üstündeydi.
“Ne yapıyorsun sen?” diye sordu, sesi buz gibiydi.
Oğuz’a baktım göz ucuyla. Başını kaldırdı ama gözünü
kaçırmadı. “Dediğiniz gibi hazırım komutanım.”
“Sana mı dedim oğlum ben?” dedi Alparslan abi. Azarlıyordu
ama bağırmıyordu. “Raporun bitmedi. Ne kadar istesen de ne Pusat’ı ne Duman’ı
riske atamam. Burada kalıyorsun.”
Sessizlik oldu. Oğuz’un bakışları ötedeki helikoptere
düştü. Ardından iç çekerek tüfeğini usulca yere koydu. İçinden çok itirazın
geçtiğini duyabiliyordum. 'Ben de geleceğim, yaralı da olsam kardeşlerimi
yalnız bırakmam' diye bağırmak istediğini duyabiliyordum. Ama sustu,
konuşmadı.
“Geri kalan hazırsa, hemen helikoptere.” dedi
Alparslan abi. Sonra Oğuz’a baktı gülümseyip omzuna elini koydu ve sıktı. “Bir
sonrakinde hemen yanı başımda götüreceğim seni. Tamam mı aslanım?”
Oğuz, gözlerindeki buruk ifadeyi gizleyemeyerek
Alparslan abiye zoraki bir gülümsemeyle baktı ve başını salladı. “Emredersiniz
komutanım.”
Helikopterin metal gövdesi, pervanelerin sağır edici
uğultusuyla titrerken, başım hafifçe yana düşmüş pencereden aşağıda akıp giden
karla kaplanmış arazileri seyrediyordum. Uçsuz bucaksız beyazlık, sanki
dünyadaki tüm yaşamı yutmuş, geriye sadece ölümün o soğuk sessizliğini bırakmış
gibiydi. Oğuz içime oturmuştu. Yüzündeki isteği, çabasına rağmen silahını
usulca yere bırakışı... Gülümsemişti ama gözlerinde, benim anladığım ve
tanıdığım türden bir burukluk vardı. Gelebilmek için Alparslan abinin gözünün
içine bakmıştı, ağzından çıkacak tek bir lafı beklemişti.
Ama Alparslan abiyi de anlıyordum. Hem kuralların
dışına çıkıp, inisiyatif alarak böyle bir riski göze alamazdı hem de Oğuz’a
daha fazla tehlikeye atmak istemezdi. Görevimiz o karlı dağlarda mahsur kalan
kardeşlerimizi kurtarmaktı; üstelik şimdi birisini daha toprağa verme korkusu,
hepimizin göğsünde pimi çekilmiş bir el bombası gibi duruyorken hiç yoktan yere
Oğuz’u da riske atamazdık.
Öğlene doğru saatlerde cehennemin donmuş hâline
benzeyen dağlık araziye inip ilerlemeye başlamıştık. Şubat ayının dondurucu
soğuğu, sadece tenime değil; her nefeste içime, kemiklerime kadar işliyordu.
Ritmik bir şekilde postallarımızın altında ezilen kar ve buzların çıtırtısını
işitiyordum. Dört yanımız, kör edici bir beyazlık ve ölümcül bir sessizlikle
sarılıydı. Rüzgâr, dağların sivri yamaçlarına çarpıp adeta yaralı bir kurt gibi
uluyordu.
Duman Timi’nin son sinyal verdiği bölgeye çok uzak
olmayan bir noktada indirilmiştik. Kar kalındı; zemin yumuşak gibi dursa da
altında buz saklıydı ve sertti. Ayakta kalmak kolay değildi. Hava hâlâ griydi.
Bu bölgelere yazın gelmemiş olsam, burayı hep böyle kasvetli, hep böyle renksiz
ve güneşten yoksun sanacaktım.
Önde Alparslan abi, Yiğit ve Hazar’la birlikte iz
taraması yapıyordu, biz çapraz yayılmış, silahlarımız omuzlukta, parmaklarımız
tetikte peşlerinde ilerliyorduk.
Gözüm dikkatle çevredeydi ama babamın dün sopayla
kovaladığı o arsız şeytan geri gelmiş, büyük bir keyifle kahkahalarla aklımda depar
atmaya başlamıştı bile.
“Geç kaldınız.” diye
fısıldadı tam kulağımın dibinden.
“Komutanım,” diyen Yiğit’in gergin sesini telsizden
duyunca hepimiz anında adımlarımızı durdurup o tarafa bakmıştık. “Kan lekesi
var. Karşımızdan gelmişler ve bu tarafa gitmişler.” deyip eliyle öteki tarafı
gösterdi.
Karın saf beyazlığının üzerine sıçramış, donarak koyu
bir vişne çürüğü rengini almış o kan damlaları, mideme koca bir yumru
oturmasına sebep oldu. Birileri vurulmuştu. Ve kanın miktarına bakılırsa, hiç
de sıyrık gibi durmuyordu.
Sude, Yiğit’in gösterdiği tarafta bir yamacı gösterdi.
“Orası siperlik olabilir gibi duruyor. Rüzgârı pek almıyor sanki.”
Alparslan abi başını sallayıp eliyle istikamet
işaretini verdiğinde, hepimiz birer gölge gibi hızlıca yön değiştirdik.
Kayalığın yamacına geldiğimizde korkunç sessizlik
vardı. Çevreye baktığımızda gerçekten de kan lekeleri ve ayak izleri bu bölgede
kesilmişti. Karların üzerinde boş kovanlar, karın tüm pürüzsüzlüğünü bozmuş sürünme
izleri ve küçük çaplı bir çatışmanın geride bıraktığı o isli barut kokusu
havada asılı kalmıştı.
Alparslan abi yumruğunu havaya kaldırıp işaret etti,
hepimiz anında olduğumuz yere mevzilendik. Parmak ucum tetiğe hafifçe dokundu.
Bu mağaranın içinde kardeşlerimiz de olabilirdi, bizi bekleyen bir pusu da. Yiğit
yavaşça, sırtını kayalığa vererek öne doğru hamle yaptı. Saniyeler sonra eliyle
işaret etti. “Temiz.”
İçeri ilk girenlerden biri bendim. Gözlerim karanlığa
alışmaya çalışırken, silahımın feneriyle içeriyi taradım. Biraz içeri
ilerlediğimde, mağaranın dondurucu soğuğuna rağmen içeriyi dolduran o yoğun kan
ve ter kokusunu aldım. Köşeye sinmiş beş kişi vardı. Silahlarımız anında
onlara, onların silahları da bize doğrultulduğunda, loş karanlıkta birkaç
saniye birbirimizin kim olduğunu algılayamamıştık. Hepimizin parmağı tetiği
ezmek üzereydi. Arkamdan gelen Alparslan abiyi gördüklerindeyse tüm bu gerginlik
anında kırıldı ve silahları indi. Ben de onlarla indirdim.
“Alparslan?” deyip ayaklandı bir tanesi. Sesi çatallı
ve bitkindi.
“Benim Zafer, benim.” dedi Alparslan abi üzgün bir
sesle. “Durum nedir?”
Yorgunluktan çökmüş ama biz olduğumuzu anlamanın
rahatlığını taşıyan gözlerle bize baktılar. Aralarından biri sırtını taş duvara
vermişti. Sol bacağı dizin hemen üstünden turnikeyle sarılmıştı. Yüzü
bembeyazdı. Nefes alışı cılızdı.
Yanına biraz yaklaştığımda bakışlarını bana
çevirmişti. O an göz göze geldiğim kişi Alperen’di.
Bordo bereli kurslarına başladığımız zamanlardan
arkadaşımdı. Aynı soğukta aynı çamurda sürünmüştük. Eğitimin sonunda farklı
timlere düşmüştük ama arada bir karargâhta karşılaşırdık. Normalde beni görünce sırtıma vurup “Lan
Korkut Alp, sen hâlâ yaşıyor musun?” diye takılırdı. Şimdiyse bırak elini
kaldırıp vurmayı, gözünü açacak hâli yoktu. Hep gülen, en ağır eğitimlerde bile
bir espri patlatıp hepimizi güldüren o iri yarı çocuk, kimsesizliğin en ücra
dağlarından birinde bu rutubetli mağarada mum gibi eriyordu.
“Uydu telefonu çatışmada isabet alınca karargâhla
iletişimi kaybettik.” dedi Zafer Komutan. “Siz gelmeden bir iki saat önce
çatıştık son defa. Alperen orada yaralandı. Dişini sıkıyor ama epey kan
kaybetti. Hemen tahliye istememiz gerek. Durumu kötü.”
Alperen’in yüzüne uzun uzun baktım. Kıpırtısızdı. Yüzü
bembeyaz, dudakları kurumuş ve aralık… Nefesi, ince bir rüzgâr gibi zorla
çıkıyordu ciğerlerinden. Bedeninin içinde bir savaş vardı ama onu artık dışarı
yansıtabilecek gücü kalmamış gibiydi. Göğsü her kalkıp indiğinde içimde bir şey
daha ağırlaştı.
Alparslan abi dönüp, “Durumu nasıl?” diye Alperen’in
öteki yanına çökmüş Kerem’e sordu.
“Komutanım, nabzı bayağı zayıf.” dedi Kerem, elleri
hızla Alperen'in boynundaki nabzı ararken.
Kerem çantasını hızla açıp içinden termal
battaniyeleri, taze sargı bezlerini ve bir serum poşetini çıkardı. "Korkut,
bana yardım et. Damar yolu açmam lazım."
Kerem'in uzattığı feneri alıp Alperen'in koluna
tutarken, ellerimin titrediğini yeni fark ediyordum. Kerem damar yolunu açtı,
serumu taktı ve en sonunda termal örtüyü açtı. “Korkut, omuzlarından tutup
hafifçe kaldıracağız.”
Alperen’i öne hafifçe çekmesine yardım ettiğimde,
Kerem gümüş renkli termal battaniyeyi onun sırtına ve tüm bedenine sıkıca
sardı.
O sırada Akif abinin mağaranın dışından uydu
telefonuyla helikopterle iletişime geçtiğini duyuyordum. Tahliye istiyordu.
Yaralıyı taşımak için hızlıca battaniye açıldı. Yiğit
ve Hazar onu dikkatlice yerinden kaldırırken ben baş ucuna çömeldim. Elim,
Alperen’in omzuna gitti.
“Alperen…” dedim kısık bir sesle. Kafası hafifçe yana
döndü. Gözleri hâlâ açıktı ama bakıyor da görmüyor gibiydi. Tanıyor muydu beni,
emin olamadım. “Yanındayım.”
Dudakları kıpırdadı ama sesi çıkmadı. Baygın
bakışlarıyla öylece bana bakıyordu sadece.
Kerem adım adım yanımızda ilerlerken bir eliyle serum
torbasını yukarıda tutuyor, diğer eliyle Alperen'in durumunu sürekli kontrol
ediyordu ama ses etmiyordu. Herkes suskundu. Bu suskunluk içimde bir yerleri
deşiyordu. Midemde yer edinen ağrı, nefes almamı zorlaştıran o batık hissi
birbiriyle yarışarak bana acı veriyordu. Üzerime çöken ağırlık peşlerinden
attığım her adımda üzerime abanıyordu.
Mağaranın dışına çıktığımızda kar yeniden yağmaya
başlamıştı. Ama ince ince, usul usul yağıyordu.
Tempolu ama dikkatli adımlarla geldiğimiz açıklığa
doğru ilerliyorduk. Uzaklardan gelen helikopterin sesini duyduğumda boğazımdaki
düğüm biraz olsun gevşemişti ama geçmedi.
Helikopterin yaklaşmasıyla Alparslan abi, “Pusat,
Duman’ı tahliye ettikten sonra biz kalıyoruz. Görev devri… O çakalların izini
sürüp cehenneme göndermek artık bizim işimiz.” dedi.
“Emredersiniz komutanım.” diyebildik yalnızca.
Alperen’in elini tuttum ve onu yormamak adına gözleri
hizasına geldim. Gözlerim doluyordu. Yutkundum. Nefesi belli belirsizdi, acı
çektiği çok bariz ortadaydı.
“Görev biter bitmez yanına geleceğim. Bana böyle
görevini yıkmanın bedeli dürüm ısmarlamak olacak. Hem de çift lavaş, bol acılı.
Unutma, tamam mı lan?!” deyip burukça güldüm. Boğazım düğümlenmiş, gözyaşım yanağıma
taşmıştı. Sildim hemen.
Gülümser gibi oldu. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı
kıvrıldı ama gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu.
Elini sıktım. Buz gibiydi. “Ama şimdi sık dişini tamam
mı? Dayan.”
Helikopter uzaktan belirmiş ve biraz ötemizdeki
açıklıkta hızlıca alçaldı. Rüzgârı yüzümüze vurduğunda kollarımızla yüzümüze
siper yapmıştık. Kar, pervane yüzünden etrafa savrulurken ortamda rahatsız
edici bir uğultu hakimdi.
Helikopterin yan kapısı hızla açıldığında, içerideki
sıhhiyeciler dışarı fırladı. Yanına yaklaşıp içerisindeki personele Alperen’i
teslim ettik. Kerem, durumu bağırarak helikopterdeki doktora aktarıyordu. Duman
timinden geri kalan herkes de onun arkasından binmişti. Zafer komutan binmeden
evvel Alparslan abiye son bir kez sarıldı.
Onlar uzaklaşıp küçülürken içimdeki boşluk ve
huzursuzluk büyümüştü. Helikopterin sesi dağların arasında yankılanarak bir
noktaya dönüşüp kaybolduğunda, geriye sadece rüzgârın acımasız uğultusu ve
üzerimizdeki teçhizatların tıkırtısı kalmıştı
“Gidiyoruz!” diye bağırdı Alparslan abi. Sesi tüm
duyguları az önce Alperen’le helikoptere yüklemiş ve göndermiş gibi soğuk ve
hiddetliydi. Yüzündeki kar maskesini yukarı çekerken, gözlerindeki
ateş hepimize sıçradı. "O itlerin kanı bu karları kırmızıya boyamadan,
hiçbirimize geri dönmek yok! Anlaşıldı mı Pusat?"
“Emredersiniz komutanım!”
Yorumlar
Yorum Gönder