kandeli bölüm 15

 


15

"Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden.

Ben sana âşık olduğumu,

Ölsem söyleyemem."

-Özdemir Asaf- Çiçek Senfonisi-

---

Rize, Mayıs 2016

Rize’nin dağları, baharın cömert yeşilliklerinin bin bir tonuna bezenmiş, çiğler yüzünden zümrüt gibi parıldıyordu. Sis ince bir tabaka hâlinde, ahşap evlerin pencerelerine, kiremitlerine, hatta insanların yüreklerine sızan beyaz, ılık bir nefes gibi çökmüştü.

Karadeniz’in kendine has, nemli toprak, taze ot ve yeni açan komar çiçeğinin kokusu genzi yakarken, bahçede kazanlar içerisinde kavrulan et ve demlenmeye bırakılmış pirincin kokusu onlara karışıyordu. İçerideyse bambaşka bir iklim, bambaşka bir telaş hüküm sürüyordu.

Nurcan’ın evinin küçük salonu, arı kovanından farksızdı. Evin ahşap döşemeleri, üzerindeki kalabalığın ağırlığıyla tatlı tatlı gıcırdıyordu. Hilal, annesinin üzerine giydirdiği, ona biraz bol gelen ama dünyanın en güzel kıyafetiymiş gibi taşıdığı kırmızı kadife bindallısının mutluluğuyla bir oraya bir buraya koşuyordu. Başındaki minik fesin ucundaki pullar şıngırdıyor, patırtılı ayak sesleri ve attığı kahkahalar bu kalabalığa çocuksu bir neşe katıyordu.

Arzu mutfaktan ellerini kurulayarak çıktı. "Nurcan Teyze, sen otursana bir Allah aşkına!" diye seslendi, salonun ortasında oradan oraya koşturan yaşlı kadına. "Ben hallederim, vallahi bak. Sen misafirlerinle ilgilen."

Nurcan, belini tutarak kuzinenin başından doğruldu. Yorgundu ama yüzünde güller açıyordu; en nihayetinde, canından çok sevdiği Sude’sinin, büyüttüğü kızının mürüvvetini dünya gözüyle görebilmenin haklı gururunu yaşıyordu.

"Deli kız," dedi Nurcan, Arzu'ya şefkatle bakarak. "Asıl sen misafirsin, otur hele. Yoruldun sabahtan beri."

"Olur mu öyle şey? Sude benim ablam sayılır. Onun düğününde yorulmayacağım da ne zaman yorulacağım?" Arzu, sedirin kenarında boş bardakların olduğu tepsiyi alırken gülümsedi. O sırada gözleri, Nurcan’ın yanında oturan kadına takıldı.

Kadın, salonun en başköşesindeki sedire bir bacağını altına alıp ötekini karnına çekerek oturmuştu. Başında, kenarları iğne oyalı, siyah bir örtü vardı ama üzerindeki yeşil hırka, gözlerinin rengini ortaya çıkarıyordu. Kalemle çizilmiş gibi keskin kaşları ona sert bir ifade katsa da onların aksine yumuşacık, dingin ve zeki bakan gözlere sahipti.

Arzu mutfağa gitmeden evvel ona da gülümsedi ve yeni geldiğini tahmin ederek başıyla hafifçe selamladı. “Hoş geldiniz teyzeciğim!” dedi içtenlikle.

Nurcan, Arzu’nun arkasından gülümserken başıyla o tarafı işaret etti. “Bak Hacer,” dedi gururla. “Sude’nin arkadaşı bu kız, Arzu. Sabahtan beri elim kolum oldu maşallah.”

Hacer, elindeki çay bardağını yavaşça tabağına bıraktı. Gözlerini ayırmadan, tam karşısındaki mutfakta ara sıra görünen Arzu'yu titizlikle inceledi. Baştan ayağa süzdü. Arzu'nun üzerinde sade bir bluz ve rahat bir pantolon vardı; saçlarını alelade toplamıştı ama yüzündeki o doğal kızarıklık, o telaşlı ama zarif hâli kadının dikkatini çekmişti.

"Maşallah..." dedi Hacer, sesi tok ve otoriterdi. "Pek de hamarat, pek de güler yüzlü. Kimin nesidir bu kız Nurcan abla?"

“İstanbullu esasında ama şu an Şırnak’ta öğretmenlik yapıyor.” Nurcan, Hacer’in niyetini, bakışlarındaki tartıyı pek tabii anlamıştı. Kendi içinde de hâlihazırda bulunan o isteği durdurmayarak Arzu’yu övmeye başladı. “Öğretmen kızım, pırlanta gibi maşallah Hacer.”

“Öğretmen ha?” derken Hacer’in kaşları hayretle kalktı. “Hem okumuş hem mütevazı… böylesi zor bulunur bu devirde Nurcan Abla. Şimdikiler pek bir ukala.”

Tam o sırada, evin dış kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye, kucağında odun yığınıyla, alnından terler akan Akif girdi. Nemli hava ve odun taşımanın yorgunluğuyla yüzü pancar gibi kızarmıştı.

"Ula ana!" diye bağırdı içeri girer girmez, nefes nefese. Elindeki odunları kuzinenin yanına dizerken devam etti. "Bu odunlar da bitti, başka iş var mıdır?”

“Yok uşağım, yok. Ellerine sağlık.” dedi Hacer gülerek.

Arzu, elindeki kurulama bezini omzuna atıp kuzinenin yanına geldi. Akif’in yanına çömelerek, elindeki kalın bezle kuzinenin kapağını tuttu. Yüzüne vuran sıcak havayla hafif geri çekilip içindeki tepsiyi hafifçe çekip kontrol etti.

Akif odunları bir bir dizip merakla onu seyrederken elini uzatıp tepsiyi alacak Arzu’yu durdurdu.

“Dur ben alayım, ağırdır.” deyip cevabını beklemeden Arzu’nun elindeki bezi alıp tepsiyi içinden çıkarttı. Arzu’ya baktı. “Nereye?”

Arzu kuzinenin üstünü gösterdi. “Buraya bırakabilirsin herhalde?” deyip Nurcan’a baktı. “Buraya değil mi Nurcan Teyze?”

Nurcan o sırada aklından geçirdiği keyifli hayallerden sökülmüştü. “He kızım, kalsın orada. Akif’um örtesin üstünü o bezle.”

Akif başını salladı ve kendine denileni yaptı. Göz ucuyla Arzu’ya bakacakken annesinin sesiyle irkildi.

Hacer, oğlunun bu şapşal hâlini görünce bıyık altından gülümsedi. "Gel ula buraya, hayırsız uşak. Ne bağırıp duruyorsun?"

“Yoruldum ana ya, az oturayım diyorum hemen yeni iş kitliyorsunuz.” diye söylenerek yanına oturdu.

Hacer kınayan bir şekilde yüzünü buruşturdu, bastonunu hafifçe Akif’in ayağına vurdu. “Ayıp ula, ayıp. Ha bak bu kız hiç şikâyet ediyor mu? Sabahtan beri ayağı yere değmedi.”

Arzu utanarak başını yana eğdi. “Estağfurullah, ne yaptım sanki.”

“Tanışıyorsunuz değil mi siz?” diye yokladı Hacer, bir Arzu’ya bir oğluna bakarken.

“Tanışıyoruz tabii ana.” dedi Akif, ensesini kaşıyarak.

“İyi iyi…” dedi kendi kendine keyifle.

Akif, Arzu’ya dönüp ‘Annemi mazur gör, huyu budur’ der gibi, hafif mahcup, biraz da çaresiz bir bakış attı.

Arzu, Akif'in o koca cüssesiyle annesinin yanında küçük bir çocuk gibi kalışını, o mahcup hâlini görünce kıkırdamadan edemedi. Akif, Arzu'nun güldüğünü duyunca, yüzünde yer etmiş sert ifadesi eriyip gitti, yerine sadece Arzu’ya özel o utangaç tebessüm yerleşti.

Hacer, bu bakışmayı, aralarında çatırdayan elektriği kaçırmadı. Tecrübeli gözleri, oğlunun Arzu'ya bakışındaki o farklı pırıltıyı, Arzu'nun da Akif'e gülerken yüzündeki yumuşamayı hemen yakaladı. "Ben karışmadan olmuş bu iş," dedi içinden.

Arzu öylece dikildiğini fark ettiğinde ellerini pantolonunun iki yanına sildi. “Ben sana su, çay bir şey getireyim Akif. Yorulmuşsun belli, dilin damağın kurumuştur.” deyip en kolay bahaneyle, o yoğun bakışların altından sıyrılmak için mutfağa kaçtı.

Arzu mutfağa gittiğinde Hacer hiç beklemeden Akif’in kulağına eğildi. “Ula benim şapşal oğlum… gözünün önündeki ceylanı görmez misin? Akif’um…”

Akif kimi kast ettiğini hemen anladı ama ses etmedi.

“Ben çok beğendim Akif…” deyip geri çekildi yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle gözlerini de süzmeyi ihmal etmedi.

Akif’in içinde daha önce tanımadığı bir sıcaklık dolaştı. Anında kulakları, yanakları kızardı. "Ana..." dedi itiraz edecek gibi oldu ama sesi çıkmadı.

Gözleri yerdeki halı desenine takılmış düşünürken önünde beliren tepsiyle başını kaldırdı. Arzu çay uzatıyordu. Tabağıyla beraber bardağı aldı.

“Sağ olasın,”

“Afiyet olsun,” derken Arzu hâla doğrulmamıştı. Şeker almasını bekliyordu.

“Şekersiz içiyorum.” deyip kaşığını da tepsiye koydu. Arzu başını sallayıp çıkarken de arkasından bakakaldı. O esnada solundan gelen çay kaşığının tıkırtılarıyla o tarafa döndüğünde annesiyle Nurcan’ın imalı imalı sırıttığını gördü. İkisinin de bakışları, tepsiyle birlikte mutfağa kaçan Arzu’yu işaret ediyordu. Aynı anda çaylarını höpürdettiler.

Arzu mutfaktaki işlerini halledip sessizce bir hayalet gibi dışarıya süzüldü. Ortamdaki imadan utanıp kendini dışarıya attığında, yüzüne çarpan taze havayı içine çekti. Burnuna ulaşan et kokusuyla köşede usul usul pişen kazanlara kaydı aklı.

Ellerini hırkasının ceplerine sokup kazanlara doğru yürüdü. Pişip pişmediğini anlayacak mıydı emin değildi, sadece uğraş arıyordu.

En baştaki kazanın kapağını, kenarda duran kalın bir bezle hafifçe araladı. Beklediğinden ağırdı. Yoğun bir buhar yüzüne vurdu, görüşünü bir anlığına bulanıklaştırdı. Sonra burnuna dolan et kokusuyla karnı sabahtan beri en güçlü hâliyle guruldadı.

Sağ eliyle kapağı tencerenin kenarına dayayıp düşürmemeye çalışırken, sol eliyle de büyük tahta kaşığı kavrayıp eti altüst etmeye uğraştı. Pek beceremedi.

"Pişmiş midir acaba?" diye mırıldandı kendi kendine. Yemek yapmayı bilirdi ama böyle devasa kazanlar, köy usulü ateşler onun yabancısı olduğu bir dünyaydı. Kapağı kapatıp kapatmamak arasında tereddüt etti.

Akif evin kapısını örtüp ayakkabılarını giyerken aşağıdaki Arzu’yu görünce duraksadı bir an. Daha önce adını koymadığı ilgisi, annesinin sözleriyle ilk kez görünür olmuştu. Toparlandı. Yavaş adımlarla merdivenden inerken sanki kaçırmaktan korktuğu bir kelebeğe yanaşıyor gibi temkinliydi.

Ne diyecekti, en ufak fikri yoktu.

Kenarda odunları kestiği yerin dağınıklığına baktı. Oraya gitti, yere çömeldi. Yerde -normalde pek umursamayacağı- döküntü odun parçalarını topladı. Odun toplamak sadece bir bahaneydi; asıl derdi, annesinin aklına düşürdüğü o ceylanın etrafında dolanmaktı. Bir gözü hâlâ Arzu’dayken aklı, nasıl muhabbet edebileceklerini sorguluyordu. Kalbi, yıllardır girdiği çatışmalarda bile bu kadar düzensiz atmamıştı. Bir kadına yaklaşmak, hele ki annesinin onayını almış bir kadına yaklaşmak, ona göre yüreğini eline alıp mayın tarlasında yürümekten farksızdı. Aklından geçen her cümlenin hayalî karşılığındaysa bir mayın patlıyor gibi hissettiriyordu.

Derin bir nefes aldı ve yerde onu oyalayan son odunu da kenara koydu. Üzerindeki eski oduncu gömleğinin kollarını biraz daha sıvadı. Ellerine baktı; reçine, toprak ve odun tozuyla kaplıydı ama umurunda değildi.

Cesaretle Arzu’dan tarafa bir adım attı, sonra durdu. “Önceden de konuştuk neden bu kadar zorlanıyorum ki?” diye düşündü. Başını iki yana sallayıp aklındaki bütün kaygıları savurdu ve seri adımlarla Arzu’nun yanına doğru yürüdü.

“Kolay gelsin,” dedi. Sesi, kendi kulağına bile kısık gelmişti. Boğazını temizlediğinde Arzu’nun kendine dönmesiyle devam etti. “Tadına mı bakıyorsun?”

Arzu, Akif’in yanında belirmesinden hafif irkilse de aldırış etmedi. Varlığını yadırgamıyordu. Onu dağınık, doğal ve hafif terlemiş hâliyle görünce istemsizce gülümsedi. "Bakmaya çalışıyorum diyelim," dedi. “…ama tam anlayamadım. Kapağı tutarken karıştırmak, bir de şu dumanla çok zor.”

Akif, kazanın yanına geldi. Arzu'nun hemen yanı başındaydı şimdi. Aralarındaki mesafe iyice azalmıştı. Akif yanına sokulduğunda kolu Arzu’nunkine hafifçe değdi. Akif, burnunu kazana doğru uzatıp derin bir nefes çekti.

"Mis gibi kokuyor," dedi. Gözleri artık kazanın içinde değil, Arzu'nun buhardan nemlenmiş kirpiklerine takılıydı. "Bizimkiler bu işi çok iyi yapar ama bir tadına bakmak gerek.”

Tam elini kazanın kenarındaki bir et parçasına değdirecekken, havada şak diye bir ses yankılandı.

Arzu, refleksle Akif’in elinin üzerine hafifçe vurdu.

“Sakın!” dedi Arzu. Kaşlarını çatmış, ciddi görünmeye çalışıyordu ama gözlerinin içi gülüyordu. “Ellerinin hâline bak Akif.”

Akif, vurulan elini geri çekip şaşkınlıkla baktı. Gerçekten de kapkaraydı. Mahcup bir şekilde sırıttı, o koca cüssesi yine bir anda küçüldü.

"Ula doğru... Unuttum ben onu," dedi, ensesini kaşıyarak. Sonra çocuksu bir masumiyetle ekledi. "E nasıl bakacağız tadına? Çatal kaşık getireyim mi içeriden?"

Arzu, Akif’in bu hâline, o güçlü kuvvetli adamın bir anda itaatkâr bir çocuğa dönüşmesine dayanamadı. İçini ısıtan sıcak dalgaya, ona duyduğu şefkate engel olamadı. Akif, sadece bir asker, bir arkadaş değildi artık gözünde; kusurlarıyla, doğallığıyla, o kocaman kirli elleriyle bile sevimli gelen bir adamdı.

"Gerek yok," dedi fısıltıyla. Sesi, daha yumuşaktı. "Ben bakarım."

Arzu, tahta kaşığın ucuyla kazanın içinden, en üstten, lif lif olmuş, dumanı üzerinde tüten küçük bir et parçası seçti. Parmak uçları sıcaktan hafifçe yandı ama aldırmadı. Eti nazikçe parmaklarının arasına aldı.

Akif, merakla ve biraz da hayranlıkla onu izliyordu. Arzu’nun eti kendi ağzına atacağını sanıyordu.

Ama Arzu öyle yapmadı.

Elindeki sıcak eti dudaklarına yaklaştırıp, nazikçe üflerken hafifçe Akif’e doğru döndü. Nefesi, etin üzerindeki dumanı dağıtırken Akif gözlerini dudaklarına bakmaktan alıkoyamadı. Yüreği sanki Arzu’nun üflemesiyle titremişti. Derin bir iç çekti ve dudaklarını ıslatarak yutkundu.

Arzu ılıttığına inandığı et parçasını Akif’in ağzına uzattı.

Akif o an donakaldı.

Dünya durdu. Rize’nin rüzgârı, kazanın fokurtusu, kuşların sesi... Hepsi bir anda sustu. Sadece Arzu’nun ona uzanan o narin, beyaz eli ve parmaklarının ucundaki o küçük lokma kaldı. Akif'in kalbi göğüs kafesinin sınırlarını zorluyordu.

Arzu’nun gözleri, Akif’in gözlerine kilitlenmişti. Bakışlarında bir davet, bir şefkat ve belki de o güne kadar adını koyamadıkları o duygunun ilk somut itirafı vardı.

"Açsana ağzını," dedi Arzu, sesi titrek bir fısıltı gibiydi.

Akif, hipnotize olmuş gibi dudaklarını araladı. Arzu, parmaklarının ucundaki eti, Akif’in dudaklarının arasına nazikçe bıraktı. Parmak uçları, saniyelik bir an için Akif’in alt dudağına değdi.

O temas...

O küçücük masum temas, Akif’in bütün düşüncelerini susturdu. Yüreğinde yer yerinden oynadı. Arzu’nun teninin sıcaklığı, o an yediği etin lezzetini bile unutturmuştu.

Arzu elini geri çektiğinde, parmak uçları karıncalanıyordu. Elini yanına indirdiğinde birkaç defa açıp kapattı. Yanakları alev alevdi. Ne yaptığını, aralarındaki sınırı nasıl aştığını yeni yeni fark ediyordu. Ama pişman değildi.

Akif, lokmayı çiğnemeyi bile unutup aniden yuttu. Boğazından geçen yakıcı sıcaklık, göğüs kafesindeki her yeri yakıp geçmişti.

Nefesini tuttuğunu fark eden Arzu derin bir soluk aldı. "Nasıl?" diye sordu, gözlerini kaçırarak tencereye bakıyormuş gibi yaptı. "Pişmiş mi?"

Akif, boğazını temizledi. "Pişmiş..." dedi. Sesi çatallı çıktı. Gözlerini Arzu’dan alamıyordu. "Hayatımda yediğim... En güzel şeydi."

Arzu, utangaç bir tebessümle başını eğdi. "Afiyet olsun."

O sırada Ece, Sude’nin odasının camından dışarıya bakarken bu anlara şahit olmuş, heyecanla sessiz bir çığlık atarak odanın içerisine dönmüştü.

“Ay inanamıyorum! İNANAMIYORUM!” dedi heyecanını dile getirerek yatağa atladı.

Sude, Yasemin ve Meryem, Ece’nin neden bahsettiğini anlayamayarak meşguliyetlerini bir anlık keserek ona baktılar.

“Ne oldu?” dedi Sude sıkılmış bir sesle. Akşam için heyecanlıydı ama hazırlıkları takip edemediğinden geriliyordu.

“Akif abiyle Arzu abla…” deyip kıkırdadı.

Arzu’nun ismi geçtiğinde Yasemin daha bir ilgiyle dinlemeye başlamıştı.

Ece, yatağın üzerinde bağdaş kurup heyecanla öne doğru eğildi, gözleri kocaman açılmıştı. Sanki dünyanın en büyük sırrını ifşa ediyordu.

"Bahçedeki kazanların orada... Arzu abla, kendi elleriyle Akif abiye yemek yedirdi! Hani filmlerde olur ya, zaman durur, müzik girer... Tam öyleydi. Akif abinin yüzünü görmeliydiniz, alık alık bakakaldı.”

Yasemin elindeki makyaj çantasını yatağa bıraktı. Şaşkınlıkla, “Arzu mu?” diye sordu. İnanmakta güçlük çekiyordu. “Bizim Arzu? Emin misin kızım, benim arkadaşım erkek deyince öteye kaçar.”

“Ta kendisi!” dedi Ece büyük bir tatminle. “Duvarlarını yıkmış gibiydi, enkazı da Akif abinin tepesine yıkıldı bence.”

“Bir dakika, bir dakika…” dedi Sude. Akif’in aşk için ne kadar yanıp kavrulduğunu bilse de o ihtimalin Arzu’ya düşmüş olmasına şaşırmıştı. “Arzu ve Akif mi?” Meryem’e döndü. “Kız Meryem, senin kocanın yediği içtiği Akif’le. Kesin anlatmıştır ona. Sana bir şey demedi mi?”

Meryem başındaki şalın omzundan sarkan kısmını düzeltti ve başını iki yana salladı. “Vallahi abla hiçbir şey söylemedi Kerem bana.”

Yasemin, içinde kabaran o tatlı merakla pencereye koştu. Peşine Sude de gelip yanında durmuştu. Perdenin kenarını hafifçe aralayıp aşağıya baktılar.

Arzu, kazanların başında tek başına kalmıştı. Arkası dönüktü ama omuzlarının duruşundan, başını hafifçe öne eğişinden bile heyecanını okuyabiliyordu Yasemin. Biraz ileride, bahçeden ayrılan Akif’i gördü. Yürüyüşü bile değişmişti sanki; ayakları yere basmıyor, leyla gibi sallanarak gidiyordu.

“Yanmışlar, yanmışlar…” dedi Sude keyifle içeriye döndü. Hemen yanında dolabın kapağında asılı duran bindallısıyla karşı karşıya geldi. Saat yaklaştıkça yüreği daha bir daralıyordu. Buruk hissediyordu. Derin bir iç çekti.

Odanın neşeli havası, Sude’nin o derin iç çekişiyle biraz duruldu. Ece, yataktan kalkıp Sude’nin yanına gitti, koluna girdi.

"Sude abla... Hadi giy artık şunu. Daha makyajını yapacağız, saçını maşalayacağız… Çok işimiz var.”

Sude, kırmızı kadifeye elini sürdü. Kumaşın yumuşaklığı parmak uçlarını gıdıkladı.

"Kızlar..." dedi Sude, sesi her zamanki otoriter tonundan sıyrılmış, titrek bir hâl almıştı. "Ben... Ben annemsiz nasıl gelin olacağım? Kına yakılırken türkü söylenince... Ben nasıl duracağım ayakta?"

Odanın içindeki neşe, yerini anında yoğun, kırık bir hüzne bıraktı. Yasemin, Sude’nin diğer yanında durdu, elini tuttu.

"Hiç değilse yalnız değilsin," dedi Yasemin, Sude’nin elini sıkıca kavrayarak. "Biz varız. Şule Teyze var, İnci annem var, Nurcan babaanne var... Bak, Arzu bile sabahtan beri senin için koşturuyor. Biz senin kız kardeşlerin sayılırız abla. Kan bağı şart değil, can bağı var."

Meryem oturduğu yerde hüzünle baktı Sude’ye. “Hem bak, Allah bir kapıyı kapatırsa diğerini açarmış. Sen anneni kaybettin ama şimdi kocaman bir aile kazandın. Yiğit abi seni el üstünde tutuyor, annesi desen pervane oluyor etrafında."

Sude, dolan gözlerini tavana dikti, ağlamamak için direndi. "Biliyorum... Sadece..." Yutkundu. Boğazı yanıyordu. "Doyumsuz gelebilir ama… Garip işte. İnsan en mutlu gününde eksiğini hissediyormuş."

Ece’nin gözleri doldu. “Hissedebilirsin tabii ama yalnız değilsin. O eksikliği biz yamayacağız.” deyip başını Sude’nin omzuna yasladı.

Sude gülümser gibi oldu. Ece’nin tarafındaki eli onun yanağını sevdi.

“İyi ki varsınız, sağ olun.”

Ece burnunu çekti ve başını kaldırdı. Burnu kızarmış, mavi gözleri yaşlarla dolduğu için pırıl pırıl bakıyordu. “Bak giderim Yiğit abiye derim ki; karın ağlıyor, zırlıyor. Al şunu öp, geçsin.”

Sude ciddiyetle dinlese de Ece’nin saçmalamasıyla zaten dolu olan gözünden bir damla yaş süzüldü ve güldü. Elinin tersiyle yanağını sildi, burnunu çekti.

Ece sandalyeyi gardırobun aynası önüne getirdi. Eliyle oturma yerine pat pat vurdu. “Hadi otur başlayalım.” deyip yatağa koyduğu maşayı duvardaki prize taktı.

Ece işe başlamadan evvel telefonundan şarkı listesini açmış, kenara bırakmıştı. Keyif ve büyük bir özenle saçlarına maşayı sararken, Yasemin de makyajını yapıyordu.

Tam o sırada, kapının aralığından küçük bir kafa uzandı.

Hilal...

Üzerindeki minik, kırmızı kadife bindallısı ve başındaki pullu fesiyle, yürüyen bir nar tanesini andırıyordu. Meraklı kahverengi gözleri, odadaki bu hummalı çalışmaya kilitlenmişti.

Sessizce, parmak uçlarına basarak içeri süzüldü. Masanın üzerindeki parıltılı makyaj malzemeleri, bir hazine sandığı dolusu altın bulmuşçasına ilgisini çekmişti. Yasemin’in elinden bıraktığı büyük, pofuduk allık fırçasına uzandı minik elleriyle.

Fırçanın yumuşak tüylerini önce kendi avcunun içinde gezdirdi, gıdıklanıp kıkırdadı. Sonra sandalyede oturan Sude’ye yaklaştı. Başını yana eğerek ona baktı.

"Sude abla uyuyor mu?" diye sordu fısıltıyla Ece’ye.

Sude, minik kızın sesini duyunca gözlerini araladı. Aynadan, bacağının dibinde bitmiş, elinde kocaman fırçayla kendisine bakan Hilal’i gördü. O sert yüz hatları, bir anda yumuşacık bir tebessümle dağıldı.

Ece, elindeki saç tutamını maşaya sararken gülümsedi. "Yok fıstığım, uyanık.” Elbisesini gösterdi. “Onu da senin gibi prenses yapıyoruz.”

Hilal’in gözleri heyecanla kocaman oldu. Elindeki fırçayı havaya kaldırdı. "Ben de yapayım mı?"

"Gel bakalım," dedi Sude.

Hilal, fırçayı Sude’nin yanağına doğru uzattı ama boyu yetmiyordu. Yasemin gülerek Hilal’i kucağına aldı, Sude’nin yüzüyle aynı hizaya getirdi.

"Hadi," dedi Yasemin. "Sen sür allığını."

Hilal, sanki dünyayı kurtaracak gibi bir ciddiyetle fırçayı Sude’nin yanağına değdirdi. Rastgele, pıtır pıtır hareketlerle fırçayı gezdirdi.

"Çok güzel oldun!" dedi Hilal, eserine hayranlıkla bakarak. Sonra kendi yanaklarını şişirdi ve Ece’ye döndü. İşaret parmağıyla kendi yüzünü gösterdi. "Bana da? Ece abla, bana da sür! Ben de premses olayım."

Ece, maşayı kenara bırakıp fırçayı aldı elinden. Paletten hiç boya almadan, fırçayı Hilal’in burnunun ucuna, alnına ve yanaklarına değdirdi.

"Fındık burna biraz pırıltı..." dedi Ece, oyun yaparak. "Elma yanaklara biraz pembe... Ve hazır!"

Hilal, aynaya bakıp kıkırdadı, yanaklarını elleriyle kapattı. "Babam beni görünce 'Âşık oldum!' diyecek," dedi bilmiş bilmiş.

Odadaki herkesin içi eridi bu lafa.

"Der tabii," dedi Sude, Hilal’in burnunu hafifçe sıkarak. "Baban sana her gün âşık zaten fıstığım."

Hilal’in bu neşeli hâli, odadaki hüzünlü havayı dağıtmıştı ama Meryem’in gözlerindeki buğuyu artırmıştı. Meryem, oturduğu yerden Hilal’i izlerken eli farkında olmadan karnına gitti. Henüz kimseyle paylaşamadığı o küçücük sırrı düşündükçe hem içi ısınıyor hem de geçmişten kalan bir korku göğsüne oturuyordu.

Kerem’le evleneli iki sene kadar oluyordu. Kendini bildi bileli anne olmak istediği ve Ankara’da kendini epey yalnız hissettiğinden Kerem’den tek ricası bir bebeklerinin olmasıydı. Bir defa bebeğini kaybettiği için de şu an, varlığı kendisi için bile yeni olan bebeğini babasına söylemekten bile çekiniyordu. Yine aynı senaryonun yaşanmasından korkuyordu. O yüzdendi ki, Hilal’e karşı aşırı hayran, aşırı korumasızdı. Ne vakit denk düşseler içinden tonla dua okuyor, Allah’ın onu koruması için yüreğinden Hilal’in üzerine bir koruma örtüyordu.

Hilal, Sude’nin bindallısının önüne geçti. Sonra kendi üstündeki bindallısına baktı. “Ayyy Sude abla sen de mi bundan giyeceksin?”

Sude, Ece tel tokaları saçına taktığı için başını ona çeviremedi ama göz ucuyla baktı ve gülümsedi. “Evet bebeğim.”

Hilal, kırmızı kaftanının eteklerini savurarak Sude’nin yanına yanaştı. Başını geriye atıp hayranlıkla Sude’ye baktı.

“Sude abla,” dedi, sesi cıvıl cıvıldı. “Sen şimdi Yiğit abiyle evlenince, annemle babam gibi mi olacaksınız?”

“Nasıl yani fıstığım?”

“Yani...” Hilal küçük parmaklarıyla saymaya başladı. “Aynı evde yaşayacaksınız, o seni işe bırakacak, akşam yemek yiyeceksiniz... Sonra da bebeğiniz olacak.”

Odadaki herkes bir an duraksadı. Sude’nin yanaklarına ani bir sıcaklık yayıldı.

Hilal, büyük bir ciddiyetle devam etti. “Annem dedi ki, evlenince insanların bebekleri olurmuş. Senin de bebeğin olursa, ona ben ablalık yapabilir miyim? Oyuncaklarımı bile paylaşırım!”

Ece muzip bir şekilde güldü. “Bunu Yiğit abiye hemen iletmeliyiz bence. Seve seve yardım edecektir.”

Sude dudaklarını birbirine bastırdı. Aynadan Ece’ye bakıyorken ‘Yapma.’ der gibi baktığında Ece kıkırdayarak omzunu silkti.

Onları dikkatle dinleyen Hilal’in aklında lamba yandı. “Anne!” diye seslenerek odanın kapısına koştu, açıp dışarı çıktı.

Ece güldü. “Kesin babamlar nerede, diye sormaya gitti.”

“Aferin Ece, soktun kızın aklına.” dedi Sude.

“Ne var? Sanki kimse tahmin etmiyor değil mi sizin yarın akşamdan sonra neler yapabileceğinizi.” derken aynadaki Sude’nin yansımasına bilmiş bir tavırla konuştu.

“Kes! Allah için sus.”

“Utandın mı?” diye sınırlarını zorladı Ece.

Sude reddetmedi ama onaylamadı da. Başı istemsizce omzuna eğilirken üzerindeki hayali kırışıklıkları giderdi.

Ece dayanamayarak Sude’nin yanağını öptü ve arkasından omuzlarına sarıldı. “Ya yiyeceğim seni şimdi.”

Tüm hazırlıklar birkaç saat içinde tamamlanıp akşam çökerken kızıl güneş hafiften kendini göstermiş, sonra yamaçların ardına saklanarak yerini lacivert bir alacakaranlığa bırakmıştı. O akşam bulutlar bile Yiğit ve Sude’nin mutluluğuna aksilik olmasın diye ortadan kaybolmuşlardı.

Erkekler Nurcan’ın bahçesini ışıklandırmış, masa ve sandalyeleri dizmişlerdi. Ortada geniş bir alan bırakmış, Sude için bir taht getirmişlerdi.

Kadınların gülüşmeleri, çocukların koşturmacası ve ses sisteminin ayarlanırken çıkarttığı cızırtılar, ahşap evin duvarlarından içeri sızıyordu.

Tüm bunların aksine salon sessizdi.

Sude, pencerenin kenarındaki sedirde oturmuş, dışarıdaki yavaş yavaş kalabalıklaşan bahçeye bakıyordu. Üzerindeki kırmızı bindallı, loş ışıkta parlıyordu. Yasemin, Arzu ve Meryem de hazırlanmış, Sude’nin etrafında son kontrolleri yapıyorlardı.

“Ya ne alaka? Siz giyemezsiniz!” diyerek içeri giren Ece, Oğuz ve Akif’in arkasından koşturarak bu sessizliği böldü.

Akif ve Oğuz da pek oralı olmadan Sude’nin karşısına geçtiler. İkisinin kılığını görünce odada kısa bir süre çıt çıkmadı. Sude içindeki gerginliği bir kenara iterek dolu dolu bir kahkaha patlattı. Karşısında nedime kızlar için getirdikleri bindallı kaftanlarını zar zor üzerlerine geçirmiş, başlarına ise kırmızı tül ve gülle süslü taçlardan takmış ikiliyi görünce dayanamamıştı.

Başını iki yana salladı Sude. “Siz gerçekten iflah olmazsınız.” derken kahkahasının arasından zar zor konuşabildi.

“Bunlar sayılı, abi çıkartın ya. Biz ne giyeceğiz?” diye huysuzlanmaya devam etti Ece. Kollarını göğsünde birleştirip asık suratıyla Akif’ten cevap bekledi.

Akif ona baktı. Gülerek yanağından bir makas aldı. “Abisinin gülü bunsuz nedime olamıyor musun?”

Ece inatla kaşlarını yukarı kaldırdı. “Olamıyorum.”

“O vakit olma çünkü ben vermeyeceğim.” dedi hiç beklemediği bir cevapla.

Ece inanamayarak önce Akif'e, sonra bir şey desin diye Sude’ye baktı.

Sude bu bakış üstüne, “Ben karışmıyorum.” diyerek ellerini teslim olur gibi havaya kaldırıp, aralarından sıyrıldı.

Meryem dâhil oldu. “Ece sen benimkini giyersin balım. Ben pek sevmem böyle şeylere katılmayı zaten. Olur mu?” dedi.

“Olur mu öyle şey ya? Onlar giymesin…”

“Olur olur.”

Sude, bu delilerin arasında olmaktan duyduğu o garip huzurla derin bir nefes aldı. Gözleri, odadaki herkesin üzerinde tek tek gezindi. Yasemin ve Arzu’nun heyecanlı bakışları, Meryem’in şefkati, Ece’nin enerjisi... Ve tabii ki, hayatını emanet ettiği o iki deli adamın, sırf o gülsün diye düştükleri bu hâlleri.

“Tamam,” dedi Sude, ciddiyetle. Oturduğu yerden kalktı. “Anlaştıysanız ben artık inmek istiyorum. Daraldım.”

Akif, başındaki çiçekli tacı düzelterek ciddiyetle, elindeki kına tepsisini kavradı. “Emredersiniz komutanım! İstikamet: Kına meydanı. Görevimiz: Hem ağlamak hem ağlatmak.”

Oğuz, Akif’in elindeki kına tepsisini alıp Ece’ye uzattı.

“Al bari bunu da önde sen tut, mızmızlanma.” dedi.

Ece, eline tutuşturulan tepsiyi hırsla kavrayıp arkasını döndüğünde, Oğuz’un bakışları kızın omuzlarına, inatçı duruşuna takılı kaldı. Ece tek kelime etmedi ve en öne geçti. Oğuz’a karşı öfkesi ve kırgınlığı devam ediyordu. Buraya geldiler geleli hiç konuşmamışlardı. Görmezden geldiğinde işi daha kolaydı, öyle devam etmeye kararlıydı.

Oğuz sıkıntılı bir şekilde nefesini bıraktığında ortamda bir tek bu duyulmuştu. "Yapma be Ece…" dedi içinden. Bu sessiz gerilimi, odada bir tek Yasemin fark etmişti.

Ece kapıyı açtı.

Ahşap merdivenlerin başında durduklarında, aşağıdan gelen sesler bir dalga gibi yüzlerine çarptı. Davulun tok sesi, kalplerinin ritmini değiştiriyor; kemençenin o ince, sızılı ağlayışı Rize’nin sisli havasına karışıyordu.

En önde Ece, elinde mumlarla süslü tepsiyle merdivenleri inmeye başladı. Arkasında, omuzlarına epey dar gelen kaftanlarıyla, dünyanın en heybetli ama en komik nedimeleri olan Akif ve Oğuz... Onların arkasında ise Sude ve peşinde Yasemin, Arzu ve Meryem belirdi.

Arzu alelacele topuklu ayakkabılarını giyerken en öne geçti. Taş merdivende topuğu kayar gibi olduğunda Akif refleksle kolundan tutup dengesini sağladı.

“Dikkat et,” deyip ayaklarına baktı Akif.

“İyiyim iyiyim, sağ olasın Akif.” deyip mahcup bir şekilde gülümserken nazikçe kolunu Akif’in elinden kurtardı ve aşağıya indi. Az daha düşecek olmaktan mı yoksa kendisini Akif’in yakalamasından mı bilmediği kalp çarpıntısı hâlâ sürerken odağını sadece kınaya vermek için derin bir nefes aldı. Önceden boynuna astığı kamerasını açıp vakit kaybetmeden Sude’yi çekti. Arkadaşlarının özel gününü kendisi fotoğraflamak istemiş, yıllar önce Yasemin ve Korkut Alp için kurduğu hayalini en önce Sude ve Yiğit’in kına ve düğününde gerçekleştirmişti.

Sude basamakları bir bir inerken def sesi kalbini çıkaracak gibi oluyordu. Heyecanlıydı, mutluydu ama buruktu. Bu türkünün yüreğini parçaladığını yavaş yavaş hissediyordu ve bunu engellemek için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Savunmasızdı.

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar...”

Ayrılığın, gurbetin, ana ocağından kopuşun millî marşıydı. Son basamağa geldiğinde Sude’nin eli, istemsizce tırabzana gitti. Ahşabın ıslak soğukluğunu avucunda hissetti.

Kırmızı tülden duvağının altından babaannesinin bahçesine göz gezdirdi. Kalabalıkta gözü ona her daim destek olan kişiyi aradı. Yiğit’ini… Nihayet biraz ötesinde gözünü hayranlıkla ona dikmiş sevgilisini gördü. Üzerinde siyah bir gömlek ve kumaş pantolon vardı.

Yiğit, geldiklerinden beri Sude’yi ilk defa görüyordu. Sabırsızlıkla yanına gidebilmek isterken sadece ağırlığını bir sağına bir soluna verdi. Üşüyor muydu, yanıyor muydu anlayamadı. Bedeninde tuhaf bir uyuşma kol gezerken, ayakları bir adım öteye gidemeyecek kadar güçsüz gibi hissediyordu. Yine de o anda kalmak istedi. Eli istemsizce göğsüne gittiğinde kulaklarında uğuldadığını yeni fark ettiği seslere, yanı başında ona destek olan Korkut Alp ve Kerem’in keyifli kahkahaları karışmıştı.

Sude bahçenin ortasına yerleştirilmiş kadife tahta oturdu. Ellerini istemsizce kucağında yumruk yapmıştı. Ağlamak istemiyordu. Bu yüzden dikkatini çevresinde olup bitene verdi. Önünden her geçtiğinde onu güldürmek için türlü yüz ifadesi yapan Akif’i görünce güldü.

Ece, Sude’nin dibindeki mindere geçip oturdu. Kucağındaki kına tepsisinde ortada duran kına kasesinin ağzını açtı.

Ece, Sude’nin ağlamayıp güldüğünü görünce yalandan kızdı. O da bu ortamı saçma buluyordu. “Ağlasana abla. Ağlamayanı dövüyorlarmış.” dediğinde Sude umursamazca omuzlarını silkti.

“Mutluyum ben, ağlamam.” dedi.

O bunu derken Nurcan ve Şule yanlarına gelmiş, sağına Şule solunaysa Nurcan oturmuştu. Nurcan’ın titreyen elleri, büyüttüğü, gözünden sakındığı torununun omzuna değdiğinde Sude’nin içindeki o güçlü duruş hafifçe sarsıldı.

Şule, geleneği bozmayarak neşeli ama ısrarcı bir tavırla Sude’nin sıkılı avucuna dokundu. “Gelin eli sıkı olur derler de bizim kızınki mühürlü sandık mübarek!” dedi gülerek. Sonra Nurcan’a döndü, “Hadi Nurcan Hanım, sen söyle de açsın şu elini, kınası kuruyacak.”

Nurcan, buğulu gözlerini torununa dikti. Sesi yaşlılığın verdiği hırıltıyla ama sevgi dolu çıktı. “Aç kızım… Aç ki bahtın da elin gibi ak ve açık olsun.”

Sude, babaannesinin sesini duyunca direncini kaybetmek üzereydi ama âdettendir diye inat etti, başını iki yana sallayıp dudaklarını birbirine bastırdı. Avucunu açmıyordu. Şule avucunun içine bir altın sıkıştırmaya çalışıyor, Ece kıkırdayarak, “Açmıyor vallahi, çok nazlı çıktı bu gelin!” diye ortamı şenlendiriyordu. İki kadın; biri onu doğuran olmasa da bağrına basan kayınvalidesi, diğeri ise ona hem ana hem baba olan babaannesi… Sude’nin elini açmak için tatlı tatlı didişiyorlardı.

Tam o sırada Sude’nin kalbini sarıp sıkıştıran o tanıdık ses duyuldu.

“O el öyle kuru kuruya açılmaz.”

Türkü sesi bir anlığına geri plana itildi. Sude, başını hızla kaldırdığında çemberi oluşturan kalabalığın arasından sıyrılıp gelen ablasını gördü. Beklemiyordu. Yıllar evvel ettikleri kavgadan sonra ne o ablasını ne de ablası onu bir defa görmüş, arayıp sormuştu.

Kendisi davet etmemişti. Yiğit o sabah bizzat soruşturup evini bulmuş, gelmesini rica etmişti. Yaptığının risk olduğunu, bir ihtimal Sude’nin beklediği tepkiyi vermezse kavga edebileceklerini biliyordu ama yapmıştı. O riski göze almıştı. Şimdi ise bir köşeden ne tepki vereceğini korkuyla seyrediyordu.

Ablası, elindeki küçük kadife keseyle yavaşça eğildi. Şule ve Nurcan, şaşkınlık ve saygıyla hafifçe geri çekilip ona yer açtılar. Sude’nin boğazına koca bir yumru oturdu. Nefes alsa ağlayacak, tutsa boğulacaktı.

Ablası, Sude’nin kucağındaki sıkılı yumruğuna dokunmadan önce, elindeki keseden hayli eski olduğu her hâlinden belli olan bir çift altın küpe çıkardı.

“Bunlar…” dedi ablası, sesi titreyerek. Gözleri dolmuştu. “Annemizin…”

Sude’nin gözleri küpelere kilitlendi. Hiç görmediği, kokusunu hiç bilmediği, hayatı pahasına ona hayat veren annesinin küpeleriydi bunlar. Avucunun içinde parlayan o bir çift eski küpe, Sude için dünyadaki tüm hazinelerden daha kıymetliydi. Annesinden kalan bir yadigârdı. Ondan kalan bir parçaydı.

Ablası, titreyen elini örtünün altından sokarak kardeşinin kulaklarına tek tek taktı. “Benim gelmemi beklemiyordun, biliyorum,” dedi fısıltıyla, sadece ikisinin duyabileceği bir tonda.  “İstiyor muydun… Onu da bilmiyorum. Ama bunları, annemizden kalan iki eşyadan birinin sana ait olduğunu bilerek teslim etmeye geldim, kardeşim.”

Sude’nin, “Mutluyum, ağlamam” diyen o inadı, annesinin yadigârı ona değdiği an tuzla buz oldu. Dudaklarından kaçan hıçkırığı durduramadı. Yumruğu kendiliğinden gevşedi, avucunu açtı ve uzanıp önünde çömelmiş ablasına sıkıca sarıldı.

Nurcan dayanamayıp çemberiyle gözlerini sildi. Şule ise dolu gözlerle Sude’nin saçını okşadı. “Ağla kuzum,” dedi şefkatle. “Bu yaşlar sevinçten, hasretten… Aksın ki yüreğin ferahlasın.”

Ablasıyla kısa ama yıllardır konuşulmayan her şeyi çözen sarılmanın ardından, Ece ortamın duygusallığını dağıtmak istercesine, ama nemli gözleriyle araya daldı. Dualar eşliğinde Sude’nin avuçlarına kınası yakıldı, üzerine altınları kondu, kırmızı çemberlerle elleri sarıldı.

Ece, kalabalığa dönüp seslendi: “Damat beyi alalım! Gelin tek başına yakılmaz, yoldaşı da gerek!”

Yiğit, Sude’nin ağlamasına katlanamadığından arkasını dönmüştü. Çağrıyı duyar duymaz o tarafa doğru gitmişti. Ablasıyla kısa bir an birbirlerine baktılar. Bakışlarında geldiğine teşekkür eder bir ifade vardı. Ablası Sude’nin önünden kalkarken Yiğit annesinin kalkarak açtığı yere oturdu.

Sude başını ona çevirdi. Islak kirpiklerinin arasından Yiğit’e baktı. Yiğit, sanki dünyada sadece ikisi varmış gibi, gözlerine baktı. Kısa bir an başını başına yasladı.

Kınalar yakılıp, bütün akşam eğlenildikten ve saat epeyce geç olduktan sonra Nurcan’ın evinde yalnızca kızlar kalmıştı. Kızlar makyajlarından ve süslü kıyafetlerden kurtulup kuzinenin önüne yataklarını sermiş, Arzu’nun bilgisayarından çektiği fotoğraflara bakıyordu.

Arzu yerde, sağında solunda Sude ve Ece’yle otururken, Meryem ve Yasemin ise koltukta oturmuş ekrana bakıyorlardı.

“Ağlamaktan nasıl şişmiş gözlerim, çok çirkin görünüyorum.” diye hayıflandı Sude.

Yasemin girdi lafa. “Saçmalama lütfen. Yiğit abinin bakışlarını da mı görmüyorsun? Resmen hayatında gördüğü en güzel şeye bakıyormuş gibi değil mi?”

“Çünkü Sude abla gerçekten güzel ama göremeyecek kadar kör.” diye açıkça konuştu Ece.

“Ece bugün benden bir dayak istiyor anlaşılan.” deyip Ece’ye baktı Sude. “Kaşınıyor musun kızım sen?”

“Ne var? Kötü bir şey mi söyledim?”

“Sus, lafım üstüne laf söyleme bana.”

“Durun siz durun. Asıl bombalar burada-” deyip, aradığı fotoğrafın bir sonraki kare olduğunu sanarak ilerledi ama karşısına horonda çekilmiş başka bir fotoğraf çıktı. Horon sırasında kamerayı kenara bırakmıştı ve bu fotoğrafı kim çekmişti bilmiyordu.

Arzu ve onun sağ koluna girmiş, ona gülerek bakan Akif’in fotoğrafıydı.

Sude fotoğrafa bakar bakmaz kaşlarını kaldırdı. Gözleri parladı, imalı bir gülüş yayıldı yüzüne. Dirseğiyle Arzu’yu dürttü. Sabahın da hesabını sorabilirdi artık. “Arzucuğum…” dedi uzatarak. “Sen bu fotoğraftakinin anlamını biliyor musun?”

Arzu yanakları kızarırken fotoğrafa saf saf baktı. Gerçekten de neyden bahsettiğine dair en ufak fikri yoktu. “Ne bileyim, Akif var işte… Geldi, oynadık, sonra bitti yani… Kim almış makinemi ya?”

Sude büyük bir keyifle kahkaha attı. "Geldi, oynadık ve bitti mi? Arzu, bizim buralarda horonda bir kızın sağ koluna girmek ne demek haberin var mı senin?"

Hepsi aynı anda “Ne demek?” diye sordular.

Sude, Arzu’nun yanağından makas aldı. "Bu, sessiz bir ilan-ı aşk demek kuzum. 'Bu kız benimdir, ben de onunum' demek. Akif orada bütün sülaleye mesajı vermiş, senin ruhun duymamış!"

Arzu’nun yüzü domates gibi kızardı. Ekrandaki Akif’e, onun serseri ama sahiplenici duruşuna şimdi bambaşka bir gözle bakıyordu.

Ece, “Bir de sabah ben bir şeyler gördüm…” deyip imalı imalı Arzu’ya baktı.

“Ne gördün?” derken neyden bahsettiğini anlamıştı.

“Hadi hadi, sen anladın neyi gördüğümü.” deyip güldü Ece.

“Korkut Alp de bana bir şeyler söyledi ama…” diye girdi lafa Yasemin. Hepsinin bakışı merakla ona döndü. Yasemin doğrudan Arzu’ya bakıyordu. “Hani biz geçen sefer buraya isteme için gelmiştik, sen gezmeye çıkmıştın da ıslanmıştın ya… o akşam Akif seni ıslandın diye eve götürmüş?”

“Evet, oldu öyle bir şey… çok yağıyordu ve evi yakındı.”

Ece ellerini yumruk yaparak heyecanla çenesine koydu ve Arzu’ya baktı. “Öpüştünüz mü?” diye sordu fısıltıyla.

“Ne öpüşmesi?” dedi Arzu hayretle. “Saçmalama Ece!”

“Öpüşmüşsünüüüz…” dedi uzatarak Ece.

“Öpüşmedik! Yok öyle bir şey Ece!”

“Peki öpüşseydiniz mutlu mu olurdun?”

Birkaç saniye bunu düşündü Arzu. Dudağından kısa bir sırıtma geçti ama toparladı. Ece gülerek koluna sarıldı.

“Anladım ben…” dedi.

Arzu utancından ve heyecanından konuyu değiştirmek için panikle tuşlara bastı. Ve ekrana gelen yeni kare, odayı bıçak gibi kesen bir sessizliğe gömdü. Fotoğraf tamamen tesadüftü. Kadrajın merkezinde koşturan çocuklar vardı ama arka planda, netliği biraz bozuk olsa da Oğuz görünüyordu. Ve Oğuz, o kargaşa içinde, sanki dünya üzerinde başka kimse yokmuş gibi, bir köşede oturan Ece’ye bakıyordu. Bakışlarında öyle bir şefkat, öyle saklanamayan bir hayranlık vardı ki, fotoğraf karesinden taşıyordu.

Ece ekrana bakakaldı. Eli farkında olmadan dudaklarına gitmişti.

“Vay vay vay…” dedi Arzu kendi üzerindeki okları Ece’ye çevirerek. “Ben bunu çekerken fark etmemiştim.”

Ece uzanıp fotoğrafı geçmek isteyince Arzu elini itekledi. “Dökül bakayım, dökül.”

“Neyi?”

“Benim avanak arkadaşımı nasıl bu hâle soktuğunu.”

“Ben bir şey yapmadım.”

“Nasıl ‘Yapmadım’?” dedi Arzu ve bilgisayarını kucağından havaya kaldırıp, bakış açısına getirip Ece’ye çevirdi. “Sen şu bakışları görmüyor musun?”

“Bana bakmıyor.”

“Bariz bir şekilde sana bakıyor.” dedi Yasemin.

“Bu fotoğrafı sil, lütfen.” deyip başını yana eğdi Ece. Bakışları mahzunlaşmıştı.

“Hayır efendim, bu fotoğraflar bana ait ve ben silinmesini istemiyorum.” dedi Sude bahaneyle. “Ne olduğunu anlat bakayım bana.”

“Bir şey olmadı...”

“Hadi oradan Ece Hanım. Senin gittiğin yoldan dönüyoruz biz.” deyip elini salladı ‘Hadi hadi’ der gibi. “Anlat.”

Ece oturduğu yerde bacaklarını kendine çekerek ellerini dizlerine koydu. Midesine gelip giden ağrıları defetmek adına derin bir nefes aldı. Geçmeyince Sude’ye baktı. “Midem ağrıyor benim bu mevzuyu düşününce, konuşmayalım.”

“Seni bu kadar geren şey ne?” diye sordu Meryem.

“Beni geren şey ne mi? Anlamıyor musunuz?” Fotoğrafa bakıp eliyle gösterdiği sırada gözleri doldu. “O abimin arkadaşı, babamın askeri…”

“Bu mu?” diye sordu Arzu.

“Abisinin ve babasının, kendisi yüzünden Oğuz’a tavır alacağını ya da mesafe koyacağını düşünüyor Ece.” deyip oturduğu koltuğun hemen önünde yerde oturan Ece’nin yanağını sevdi Yasemin.

“İyi de Yasemin, Oğuz’u sen de ben de çok iyi tanıyoruz. Bak bu soytarı herif yemin ederim ki durulmuş. Kesinlikle bariz bir değişim var. Sebebi de belli değil mi Ece?” dedi Arzu.

“Oğuz’u çok uzun zamandır tanımıyorum ama gerçekten de bir süredir onda bir değişim var. Sessizleşti, içine çekildi.” dedi Sude, Arzu’ya hak vererek.

“Hem biz fark ettiysek abin net fark etmiştir. Onlar çok yakın arkadaşlar.” diye ekledi Yasemin.

“Sen ne hissediyorsun? Açık açık de bakayım bana.” diye sordu Sude.

“Ona çok ama çok kızıyorum.” dedi Ece büyük bir hırsla. Ellerini havaya kaldırıp sanki Oğuz’un gırtlağını sıkıyormuş gibi yaptı. “Böyle yakasına, gırtlağına yapışmak istiyorum. Deli ediyor beni!”

“E yapış kızım.” deyip güldü Sude. “Bunlar o dilden anlıyorlar.”

Havadaki ellerini yılgın bir şekilde kucağına bıraktı Ece. Başı yana yatmış, gözleri boşluğa dalmıştı. “Ama yapamam ki…” dedi yumuşak bir sesle. “Zaten her daim birileri etrafımızdayken ben ağzımı açıp ona tek bir kelam edip, hesap bile soramıyorum. Ayrıca sordum da ne oldu?”

“Ya ama tek taraflı düşünmeyelim. Oğuz da kendince korkular yaşıyor demek ki.” dedi Meryem.

“Doğru. Sen bakma, Oğuz böyle umursamaz, hayatı yaşıyor gibi görünüyor falan ama emin ol, o senin gördüğünün bin mislini içinde yaşıyor. Düşünüyordur.” dedi Arzu.

Sude derin bir nefes aldı. “Sen bu kadar düşünme. Sen her detayı da düşünsen, her şey olacağına varır. Bırak, boş ver. İçinden ne geliyorsa öyle davran.” dedi.

Ece, Sude’ye yandan bir bakış attı. “Onu döveyim mi yani?”

“Döv.” deyip onayladı ve güldü. “Ne kadar canı yanabilir ki zaten?”

“E, o beni döverse?”

“Saçmalama Ece,” deyip kahkaha attı Arzu. “En fazla çeker öper.”

Arzu’nun söylediğiyle Ece’ye bir an kal geldi. Sonra istemsizce sırıttı ama çok sürmeden ciddileşti.

“Ne oldu bir hoşuna gitti?” dedi Arzu, gülerek omzunu omzuna vurdu.

“Bana demeyin öyle şeyler, ayıp.” dedi Ece.

“Bak bak, ayıp diye mi hoşuna gidiyor?” dedi Sude, Arzu’ya katılarak.

“Ya utanıyorum utanıyorum…” dedi Ece uzatarak. “Susun, tamam!”

Aynı dakikalarda erkekler bahçede ateş yakmış, etrafında semaverde çay keyfi yapıyorlardı. Oğuz onlardan ayrı bir köşeye çekilmiş biraz kafayı dinlemek istiyordu. Bahçenin yamaç kısmına yapılmış eski çardakta ayaklarını uzatmış, aşağıda çağıldayan dereyi seyrediyordu.

Akif, Oğuz’un uzun yokluğunu fark ederek elinde iki çayla yanına gelip masaya bıraktı. Hemen karşısına o da bir ayağını uzatıp ötekini kendine çekerek oturdu. Ceketinin cebinden sigarasını çıkartıp bir dalını dudakları arasına sıkıştırdı ve elini siper ederek yaktı. Yakarken çektiği ilk nefesini bırakırken gözü Oğuz’un üzerindeydi.

“Oğuz’um?” dediğinde Oğuz’un en nihayetinde kendisine bakmasıyla gülümsedi. Paketi uzattı. “İçiyor muydun sen?”

Oğuz pakete uzandı. “Ver abi, ver.” derken içerisinden bir dal aldı. Alevin cılız ışığı Oğuz’un yüzündeki çöküntüyü bir anlığına aydınlattı. Oğuz derin bir nefes çekti, dumanı ciğerlerinin en ücra köşesine kadar doldurup yavaşça bıraktı.

Akif arkasına yaslanıp onu süzdü. “Hayırdır?” dedi.

Oğuz, elindeki sigaraya baktı. Ucu kızıla dönmüş, yavaş yavaş kül oluyordu. Hiç saklama gereği duymadı. “Bu sigaranın tüttüğü gibi tütüyorum abi,” dedi. “Yandım ben.”

Akif hafifçe gülümsedi ama alaycı değil, anlayışlı bir gülüştü bu. “Hadi lan oradan,” dedi ve dumanı üfledi. “Yeme beni.”

Oğuz hem günün yorgunluğunu hem de içinde onu sıkıştıran duyguları taşıyan bakışlarını Akif’e çevirdi. Allak bullak ifadesindeki ciddiyeti gören Akif toparlandı. “Lan…”

“Abi ben çok zor bir çıkmazdayım…” dedi ve iç geçirdi. “Ne yapacağım ne diyeceğim ne düşüneceğimi, kimden ne akıl alacağımı… Anlayacağın her şeyi şaşırdım.”

“Vardır bir yolu Oğuz, anlat bakayım abine.”

Oğuz göz ucuyla Akif’i tarttı. “Ama hiç kimseye demek yok?”

“Yok oğlum, yemin ederim. Şuradan şuraya gitmek nasip olmasın ki kimseye demem.”

Oğuz birkaç saniye sustu. Kendine de ilk defa sesli itiraf ettiğinden nasıl dile getireceğini düşündü. “Ben… sanırım… âşık oldum.”

Akif bunu tahmin ettiği için aşırı şaşırmamıştı. Hatta gülerek, büyük bir keyifle sigarasından bir nefes daha çekti ve dumanını havaya bırakırken başını salladı. “Ben de kardeşim, ben de…” diye itirafta bulundu.

“Gül abi, gül… ama sor- Lan…” Oğuz şaşkınlıkla ona döndü. Sonra duraksadı. “Kime?”

“Öylesine birine,” dedi Akif. “Ama benimki başka mevzu, konu sensin.”

“Yok artık bunu bilmeden anlatamam bir şey, çatlarım abi. Şöyle yapalım. Üçe kadar sayacağım ikimiz de aynı anda söyleyeceğiz. Ama sakın söylemeyip ibnelik yapma bak.”

Akif güldü. “Tamam lan, say hadi.”

“Bir... İki... Üç!” Saymayı bitirdiği an söyledi Oğuz. “Ece!”

“Arzu!” dedi Akif de.

İkisi de aynı anda donup kaldı. Akif’in eli ağzına gitti, Oğuz’un gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Hassiktir oradan!” Sonra inkâr etti. “Hadi lan oradan, yeme beni.” dedi Oğuz Akif’in söylediği isme inanamayarak.

“Deme!”

Oğuz elleriyle yüzünü sıvazladı. “Abi bana akıl ver, ben ne yapacağım? Akıl kalmadı bende.”

“Akıl bende ne gezer Oğuz’um?” dedi Akif, kendi hâline yanarak. “İki gram vardı, onu da aldı gâvurun kızı.” Bir süre sessizliğin ardından Akif, Oğuz’a baktı. “Tam olarak derdin ne senin?”

“Abi daha ne derdim olsun? Baturalp komutanımın kızına, Korkut Alp’in kız kardeşine âşık olmuşum daha ne olsun…”

“Doğru…”

“Ne yapacağım?” dedi Oğuz çaresizce.

“Korkut Alp’i siktir et,” dedi Akif, elini boş ver dercesine sallayarak. “O bir noktada anlar seni.” Sonra Baturalp’i düşündü Akif. Başını iki yana salladı. “Ya bir şey diyeyim mi, Baturalp komutanım da o kadar sıkıntı değil bence.”

“Nasıl değil, abi dalga mı geçiyorsun sen benimle?”

“Basbayağı,” deyip öne eğildi. “Çocuklarının mutluluğuna tüm karargâhı ateşe dizer oğlum. E seni de çok seviyor.”

“Orası öyle ama… ya beni de ateşe dizerse? Ece onun için çok başka.”

“E kız evlat kolay mı oğlum? Çekilecek çile, çekilir.” deyip sigarasının son nefesini çekti ve kenarda söndürdü. Çayından bir yudum aldı. “Sen seviyor musun harbiden?”

“Âşığım diyorum, âşık…”

“Eminsin yani?”

“Yok Fadime’yim abi.” deyip göz devirdi Oğuz.

Akif onunla uğraşmanın verdiği keyifle, “Senin bir süredir salaklığın da bundan herhâlde.” deyip güldü Akif ortamı yumuşatmak için.

“Vallahi aklım başımda değil abi.”

“Toparlan lan,” dedi sertçe ama şefkatle. “Biz neyi halletmedik oğlum?”

“Abi çıkmazdayım,” dedi Oğuz, sesi titreyerek.

Ciddileşip abiliğini kuşandı Akif. “Benim anam babam nasıl evlenmiş biliyor musun? Kaçarak. Babamın işi yok, gücü yok... Anaları babaları rıza göstermemiş. Trabzon’dan Rize’ye kaçmışlar. Ev yok, bark yok. Nurcan babaanne yardım etmiş, tüm köyü toplayıp sahip çıkmış onlara.”

Oğuz burnunu çekti. “O zaman daha da zormuş desene.”

“Tabii zor, hiçbir şey kolaylıkla elde edilmez Oğuz. Ama savaştılar. Elhamdülillah babama iş de verdiler, o gördüğün evi de babam anama kendi elleriyle yaptı.” Akif, Oğuz’a yanaşıp omzuna elini koydu ve sıktı. “Yani savaşman lazım. Örnekleri çok uzakta arama.” Başıyla ötede, ateşin etrafında oturan arkadaşlarını işaret etti. “Korkut Alp’i gördün, Yiğit’i gördün… Kader de çabaya âşıktır.”

Oğuz başını kaldırdı. Akif’in anlattıkları içine bir cesaret tohumu ekmişti. “Değil mi ya?” dedi, gözlerini silerek. “Oğuz Çetin olarak savaşmam gerek.”

“Heh şöyle, sen ki Matara Gazisi Oğuz Çetin!” deyip kahkaha attı Akif. “Ne bu sünepe hâller? Silkelen kendine gel hemen!”

“Yarın konuşacağım ben abi,” dedi Oğuz aniden, kararlı bir sesle. “Alırım, çekerim bir kenara...”

“Aslanım benim,” dedi Akif gururla. “Korkma hiç. Kötü olursa da olsun. Hiç değilse burada belirsizlikle kendini yiyip bitirmezsin. Allah’tan ümit kesilmez.”

---

Ertesi gün…

“Tamam dün güldük eğlendik ama bokunu çıkartma Akif. Nasıl olsun gelinliğim sana? Bırak şunu.” deyip gelinliğini kendine doğru çekti Sude. Hem gülmemek için dudaklarını ısırıyor hem de ciddi bir ifade takınmaya çalışıyordu. Üzerinde henüz gelinliği yoktu, saten hazırlık sabahlığıyla, saçları yapılmış hâlde Akif’in elinden gelinliğini kurtarmaya çalışıyordu.

Akif, kılıfı göğsüne bastırdı. “Ula Sude yedik mi sanki gelinliğini! Bir defacık giyeceğim. Maksat Yiğit’in beklentisini yıkmak. Aşağıda nasıl heyecanlı bir görsen. Eğleneceğim işte, ver şunu!”

“Saçmalama Akif abi,” diye araya girdi Ece. Üzerindeki lacivert, vücudunu zarifçe saran, belindeki büzgü detayıyla fiziğini kusursuz gösteren elbisesinin eteklerini düzeltiyordu. “Rahat bırak Sude ablayı ya, bak dün de şımardınız vallahi gider sizi bu sefer babama şikâyet ederim!”

“İyi dedin Ece. Ben bir Baturalp komutanımı… hatta onu ararken beraberinde Alparslan abiyi de arayayım. Yeter be!” deyip telefonunu karışıklığın içerisinde aramaya başladı.

Akif, odadaki kadın ittifakına karşı yenilgiyi kabul eder gibi ofladı ama pes etmedi. Gözü, yatağın üzerinde duran, henüz takmadıkları duvağa ilişti. “Tamam,” dedi, gözleri parlayarak. “Gelinliği giymiyorum. Ama şovumdan da vazgeçmiyorum. Şunu takalım başıma?”

Sude ofladı ve Akif’in elinden kurtardığı gelinliğini arkada koltuğa bıraktı. “Vazgeçmeyeceksin değil mi?” diye sorduğunda zaten cevabını biliyordu. “Allah akıl fikir versin,” dedi Sude, başını iki yana sallayarak. Ama içten içe bu gerginliği dağıtan şaklabanlığa minnettardı.

O sırada Yiğit, bahçenin girişindeki merdivenleri bir aşağı bir yukarı inip çıkıyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Üzerinde, sadece özel törenlerde giyilen, bembeyaz subay üniforması vardı. Altın sarısı sırmalı apoletleri, göğsündeki nişanlar ve beyazın asaletiyle, masallardaki prensleri kıskandıracak kadar yakışıklı görünüyordu. Tüm o dik duruşunun altında, kalbinin içinde koskoca bir bando yürüyüşü vardı. Elleri sürekli ceketinin düğmelerine gidiyor, boğazı kuruyordu. Heyecanını dün attığını zannetmişti ama bugün daha büyük ve yüklü bir heyecanla baş etmeye çalışıyordu.

Hemen aşağıda plastik sandalyelerde oturan tim arkadaşları ise, onun bu gerginliğini gülerek seyrediyorlardı. Koyu yeşil ceketleri, jilet gibi pantolonları ve bellerindeki tören kılıçlarıyla muazzam bir görüntü oluşturuyorlardı.

Baturalp gülerek yanında oturan İbrahim’e başını salladı. “Senin oğlan tanıdığım en inatçı asker. Ama konu Sude olunca şu hâline bir bakar mısın?”

İbrahim de gülerek ona katıldı. “Sorma, sabah da konuştum ettim bir ton ama… Gençler işte…”

Yiğit yanlarına geldi sallana sallana yakasındaki papyonu çekiştirdi. Heyecandan düşüp bayılmamak için dua ediyordu.

“Akif nerede ya?” deyip etrafa bakındı Yiğit. “Gelsin beni neşelendirsin. Vallahi gidip dağ bayır koşacağım şimdi stresten.”

İbrahim yerinden kalkarak oğlunun heyecanla çekiştirirken bozduğu yakasını düzeltti. “Az sakin ol oğlum, sakin. Sanki savaşa gidiyorsun.”

“Yemin ederim Baturalp komutanım şimdi desin ki Irak’a gidiyorsun itiraz etmem, gözümü kapatır giderim.” dedi Yiğit, gözlerini evin kapısına çevirdi.  “Ama söz konusu şu an evliliğim, düğün ve yüreğim için en tehlikeli unsur olan Sude’yi beklemek olunca… Az sonra fenalaşıp düşeceğim şuraya.”

Oğuz, Akif’ten gelen mesajla Yiğit’e baktı. “Abi geliyorlarmış.” dedi.

Yiğit heyecanla arkasını döndü. Sude yanına gelene kadar ona bakamayacaktı. Evin kapısının ağır ağır açıldığını duydu. Derin bir nefes aldı. Gözleri doldu. İşte o an gelmişti.

Kapının eşiğinde, yüzü ve vücudunun üst kısmı tamamen duvakla örtülü, başı öne eğik, utangaç bir gelin belirdi.

Yiğit hariç hepsi Akif’i gördüklerinde gülmemek için zor duruyorlardı. Akif’se oyunu bozulmasın diye büyük bir ciddiyetle devam ediyordu. Duvağın altından yüzü seçilmesin diye başına beyaz bir örtü geçirmişti. Merdivenleri kalçasını kıvıra kıvıra inip Yiğit’in arkasında durdu. Elini Yiğit’in sırtında hafifçe gezdirirken dudaklarını ısırdı.

Yiğit dokunuşu hissederek arkasına döndü. Gözleri hâlâ kapalıydı ama elleri titreyerek tahmin ettiği yerlerden duvağını tutmuştu. O anın büyüsüyle, yavaşça, bir film sahnesindeymiş gibi duvağı yukarı kaldırdı. Gözlerini araladığında, karşısında Sude’yi görmeyi bekleyen aşk dolu bakışları Akif’in dişlerini göstererek sırıtan suratıyla karşılaşınca dehşete dönüştü.

Akif, gözlerini kırpıştırarak yerinde nazlandı. “Ne o damat bey? Beğenmedin mi beni?”

Bir saniyelik ölüm sessizliğinin ardından herkes Akif’in saçma oyunu bozulmasın diye tuttuğu gülüşlerini ortalığa saldı. İbrahim ve Baturalp bile omuzları sarsıla sarsıla gülüyordu.

Yiğit, şoku atlatır atlatmaz, elindeki duvağı hırsla Akif’in kafasına geçirdi. “Allah senin cezanı vermesin Akif!” diye bağırdı, ama o da gülüyordu. Sinirleri boşalmıştı resmen. “Ulan ben de diyorum Sude bu kadar ani gelmez, gelse de ben onun güzel kokusunu alırım. Bir boşluk vardı havada. Yüreğime indi şerefsiz!”

Akif gülerek Yiğit’in boynuna sarıldı sırtını pat patladı. “Az eğlen diye yaptım kardeşim benim.”

“E, az önce Akif abiyi soruyordun ‘Nerede?’ diye. Al sana Akif abi.” deyip gülmeye devam etti Korkut Alp.

Yiğit, Akif’e sarılırken derin bir iç çekti. Gerçekten de boğucu gerginliği gitmiş, yerine tatlı bir rahatlama gelmişti.

Ece kapıyı açtığında bakışlar yeniden yukarıya çevrilmişti. “Hazır mısınız?” dedi aşağıya Sude’nin geleceğini ikaz ederken.

Yiğit, Akif’e sarılmayı kesip geri çekildi ve derin bir nefes aldı. Artık daha hazır hissediyordu. Akif arkadaşının üzerini son bir defa düzeltip diğerlerinin yanına geçti. Üzerindeki duvak olarak kullandığı örtüden kurtulup sandalyelerden birinin üzerine bıraktı.

Oğuz merdivenden alelacele inen Ece’yi hayranlıkla süzdü. Şu an tehlikeli bir yerdeydi. İki adım ötesinde Baturalp, yanında ise Korkut Alp duruyordu. Ama o Ece’ye olan hayranlığını gizleyemiyordu. Gözlerinin önünde patlayan flaşla gözlerini kırpıştırdı. Onu başına alacağı sıkıntıdan kurtaran Arzu olmuştu.

Karşısında ‘Ne yapıyorsun?’ der gibi bakan Arzu’ya baktı.

Arzu uzanıp kulağına, “Şapşal şapşal bakma.” dediğinde uyarıyı anladı. Biraz da yakalanmış olmanın verdiği mahcuplukla utandı. Arzu başını iki yana sallayıp gülerek omzuna vurdu ve fotoğrafları çekmek için en iyi yere geçti.

Önce Alparslan göründü eşikte. Üzerindeki tören üniformasıyla heybetli, ama yüzündeki ifadeyle bir o kadar şefkatliydi. Sağ kolunu hafifçe kırmış, kardeşi bildiği Sude’nin koluna girmişti. Onu Yiğit’e kadar kendisi götürecekti.

Hemen yanında ayakkabılarını ayağına geçiren Sude belirdi. Doğrulduğunda gözlerini doğrudan merdivenlerin sonunda onu bekleyen, beyazlar içindeki Yiğit’e dikmişti. Yiğit’in nefesi boğazında düğümlendi. Az önceki kahkahaların yerini, göğüs kafesini zorlayan bir kalp çarpıntısı aldı.

Omuzları düşük, göğüs dekoltesi zarif dantel işlemeleriyle bezeli, vücudunu kusursuzca sarıp dizlerinden aşağıya doğru balık model açılan gelinliğin etekleri, her adımında büyük bir kusursuzlukla akıyordu. Boynundaki inci kolye teninde parlıyor, siyah saçları yarım toplanmış, yüzüne dökülen duvağın kalanı arkasında bir nehir gibi uzanıyordu. Belinde ise, içeride Alparslan’ın dualarla bağladığı kırmızı kuşak vardı.

Merdiveni indiklerinde Yiğit, bir adım öne çıktı ama Alparslan henüz Sude’nin kolunu bırakmamıştı.

Alparslan, önce yanındaki Sude’ye baktı. Gözlerinde gururlu ve de onun sonsuz mutluluğu için içten içe dua eden bir bakış vardı. Sonra Yiğit’e baktı. O bakışta binlerce kelime, binlerce uyarı, binlerce emanet gizliydi.

Sude’nin elini kendi kolundan yavaşça ayırdı. Titrediğini bildiği elini, avucunun içinde bir kuş gibi tutarak Yiğit’e uzattı.

“Yiğit…” dedi Alparslan. “Bu konuşmayı sana yapmamın manası yok, biliyorum ama… Kız kardeşim sana emanet. Ağladığını görürsem canına okurum.”

Yiğit, gözlerini Alparslan’ın gözlerinden ayırmadan, uzatılan o eli titreyen parmaklarıyla kavradı. Beyaz üniformasının içindeki o mağrur subay, sevdiği kadının karşısında sadece âşık bir adama dönüştü. Sude’nin elini o kadar sıkı, o kadar sahiplenici tuttu ki, tutuşunda saklanamayan "Asla bırakmam" yemini vardı.

“Gözümden, canımdan sakınırım abi,” dedi Yiğit. Sesi bir yemin gibiydi. “O benim sadece eşim değil… Evim, yurdum, vatanım…”

Alparslan, Yiğit’in bu cevabıyla huzurla gülümsedi. Elini Yiğit’in omzuna koyup sertçe sıktı, bir nevi devir teslimin onayıydı bu. Sonra yavaşça geri çekildi, meydanı ikisine bıraktı.

Yiğit, Sude’ye bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, tuttuğu elini yavaşça kaldırdı ve avucunun içini, dudaklarına bastırdı.

“Hoş geldin Sude’m,” diye fısıldadı, sadece onun duyabileceği bir sesle. Gözleri Sude’nin gözlerinde kaybolmuştu.

Sude, boğazındaki düğümü yutkunarak, yanaklarından süzülen bir damla yaşı umursamadan gülümsedi. “Hoş buldum Yiğit’im…”

Sude, nemli kirpiklerinin arasından gülümsedi. Bahçenin en başköşesine, Rize’nin heybetli dağlarını arkasına alan, beyaz tüllerle süslenmiş çardağın içerisindeki nikâh masasına doğru yürüdüler. Daha evvel zaten kıydıkları nikâhlarını Baturalp’ten tekrar kıymasını istemişlerdi. Büyük bir heyecanla ve mutlulukla kabul etmişti. Şimdi ise masanın başında onları bekliyordu.

Yüzünde o sert, o tavizsiz komutan ifadesi yoktu. Aksine, bir babanın evlatlarına baktığı gibi, gururla, şefkatle ve biraz da hüzünle bakıyordu onlara.

Yiğit ve Sude yerlerine oturduklarında, Baturalp boğazını temizledi. Mikrofonu eline aldığında bahçedeki tüm sesler sustu.

“Öncelikle buraya zahmet edip gelen herkese çocuklar adına teşekkür ediyorum.” dedi kalabalığa bakarken. Sonra Yiğit ve Sude’ye döndü. “Ben sizi genelde üniformalar içinde, karargâhta bir arada eğlenirken ya da ağlarken gördüm. Vatanı nasıl sevdiğinize, emanete nasıl sahip çıktığınıza şahit oldum.”

Gözlerini Yiğit’e dikti. “Şimdi ise, birbirinize sahip çıkışınıza şahitlik ediyorum. Hem bir baba hem de bir komutan olarak bugün burada bu kutsal vazifenin gururunu da yaşıyorum.” Sude’ye döndü. “Sude kızım… Yiğit’i, sadece güneşli günlerde değil; kar da yağsa, fırtına da kopsa, hastalıkta ve sağlıkta, bir ömür boyu eşin olarak, yoldaşın olarak kabul ediyor musun?”

Sude, Yiğit’in elini daha sıkı kavradı. Nefes bile almadan, bütün kalbiyle cevap verdi. “Evet!”

Baturalp gülümseyerek Yiğit’e döndü. “Oğlum, Yiğit… Sude kızımızı, hayatınızdaki tüm çatışmalarda koruyacağına, tüm zorluklar karşısında ona umut olacağına söz veriyor, ömrüne, kalbine ve hanene eş olarak kabul ediyor musun?”

Yiğit, Sude’nin gözlerinin en derinine baktı. Sanki dünyada sadece ikisi varmış gibiydi. “Son nefesime kadar…” dedi, sesi titrer gibi oldu ama çelik kadar sağlamdı. “Evet!”

“Siz de bu evliliğe şahitlik ediyor musunuz?”

“Ediyorum,” dedi Arzu.

“Ediyorum,” dedi Akif de.

Baturalp defteri önlerine uzattı. Kalemlerin kâğıt üzerindeki hışırtısı, hayatlarının en önemli anlaşmasının sesiydi.

Akif kalemi Arzu’ya uzatırken parmakları istemeden birbirine değdi. İkisi de aynı anda ellerini çekip gözlerini kaçırdı. İmzalar atıldı. Baturalp, kırmızı cüzdanı eline aldı, sonra Sude’ye uzattı.

“Vatan size, siz de bundan sonra birbirinize emanetsiniz çocuklar. Allah utandırmasın.”

Baturalp’in son sözüyle birlikte, Yiğit ayağa kalktı. Sude de beraberinde doğruldu. Yiğit, iki eliyle Sude’nin duvağını tamamen geriye attı, yüzünü avuçlarının arasına aldı ve alnından uzun, derin bir öpücükle mühürledi bu anı.

Alkışlar, ıslıklar havada uçuşurken, Yiğit alnını Sude’nin alnına yasladı. Gözlerinde, üzerindeki o büyük yükün kalktığının, artık bütün savaşların bitmişliğinin huzuru vardı.

“Çok şükür…” diye fısıldadı gülümserken.

Tam o esnada aniden gümleyen tok bir davul sesi duyuldu. Ses, herkesin yüreğini titretti. Yiğit gülümsedi, Sude’ye kısa bir bakış attı. “Hazır mısın?” der gibiydi. Sude, başıyla onaylayıp bir adım geri çekildi. Meydanı, sevdiği adama bıraktı.

“Sınav vakti Sude Hanım.” derken masanın arkasından çimenlere doğru yürüdü.

Zeybeğin ilk ezgisi duyulduğunda Yiğit kollarını iki yana, bir kartalın kanatları gibi açtı. Arkasında hareketlenen gölgeler, sadece arkadaşları değil, onun sarsılmaz kalesiydi. Korkut Alp, Oğuz, Akif, Kerem ve Alparslan… Yiğit’in heybetinin arkasında yarım bir ay şeklinde dizildiler.

Bu, sıradan bir oyun havası değildi; er meydanının, gücün ve toprağa kök salmanın ilanıydı. Yiğit, başını hafifçe sağa eğip keskin bakışlarını ufka diktiğinde, arkasındaki beş adam da aynı anda aynı bakışı takındı.

Davulun tokmağı deriye her indiğinde, yer sarsıldı. Yiğit, sağ ayağını ağır ağır kaldırdı, havada asılı kalan o kısacık anda zaman durdu sanki. Ve dizini Rize’nin nemli, bereketli toprağına vurduğunda çıkan o senkronize tak sesi, müziği bile bastırdı.

Yiğit her çöktüğünde, arkasındaki tim de onunla çöktü. Bedenleri aynı disiplinle, aynı ritimle hareket ediyordu. Siyah ayakkabıları yeşil çimenlerin üzerine her bastığında, yiğitliğin ve korumacılığın o sert resmi çiziliyordu.

Her dönüşlerinde, kollarını her savuruşlarında omuzlarındaki yıldızlı apoletler akşam güneşinin son huzmelerinde parıldıyordu.

Birkaç dakika süren bu güç gösterisinin ardından, zurnanın melodisi yumuşadı, ritim o sert köşelerini yontup daha akışkan, daha davetkâr bir hâl aldı.

Yiğit, olduğu yerde döndü. Sert bakışları bir anda eridi, yerini hayranlığa ve şefkate bıraktı. Yiğit, elini kenarda bekleyen Sude’ye uzattı.

Sude, gelinliğinin dantelli eteklerini hafifçe toplayarak çimenlerin üzerine adım attı. O ana kadar bir heykel gibi dururken Yiğit’in karşısına geçtiğinde, kollarını zarifçe havaya kaldırdı.

Yiğit; sert, vakur, toprağa basan bir çınar ağacı gibi ağır adımlarla dönerken; Sude, onun dalları arasında süzülen beyaz bir güvercin gibi narin ve kırılgandı. Yiğit, Sude’nin etrafında dizlerine çöküp dönerken gözlerini ondan bir an olsun ayırmıyordu. Kolları havada, sanki görünmez bir kalkan oluşturmuş, "Sana değecek rüzgâra bile siper olurum" diyordu.

Sude ise kendi ekseninde dönerken, gelinliğinin etekleri ve arkasındaki uzun duvak rüzgârla savruluyor, Yiğit’in o güvenli çemberinin içinde özgürce süzülüyordu.

Müziğin sonuna yaklaşırken, Yiğit son kez, tüm gücüyle sağ dizinin üzerine çöktü. Ama bu sefer kalkmadı.

Olduğu yerde, dizinin üzerinde durarak, başını kaldırdı ve karşısında ayakta duran, beyazlar içindeki Sude’ye baktı. Gözlerinde sadece aşk değil, derin bir hayranlık vardı.

Ve o an, Yiğit sağ elinin ayasını sertçe Rize’nin o nemli, bereketli toprağına vurdu. Hemen ardından, o topraklı elini yavaşça kaldırdı; önce dudaklarına, sonra alnına götürdü.

Bu teslimiyet değildi; bu, bir efenin gücünün, sevdiği kadının zarafeti önünde saygıyla eğilmesiydi. "Sen benim toprağım, sen benim başımın tacısın" demekti bu sessiz hareket.

Sude, bu hareket karşısında boğazındaki düğümle titreyen dudaklarını birbirine bastırdı, gözleri doldu. Müziğin son vuruşuyla yerden yavaşça kalktı Yiğit.

“Aferin,” dedi gülerek Yiğit. “Güzel çalışmışsın.”

Sude bilmiş bir tavırla başını salladı. “Ben çalışkan biriyim Yiğit Bey.”

“Bilmem mi?” deyip alnını öptü Sude’nin.

“Yiğit Abi dişisinin etkilemeye çalışan erkek kuş gibiydi.” deyip güldü Oğuz.

Korkut Alp, az önce düşüncesizce kaldırdığı kolunun ağrısını çekmeye başlamışken Oğuz’un söylediğine gülmeden edemedi. “Bu dediğini duymasın.”

“Kolun mu ağrıdı?” diye sordu Oğuz şakayı bir kenara bırakarak. Korkut Alp sessizce başını sallayarak onaylarken dikişlerinin yerini hafifçe ovuşturuyordu.

“Korkut?” dedi Yasemin yanına gelip sandalye çekti. Korkut Alp anında elini yarasının yerinden çekti ve Yasemin’e döndü.

“Canım?”

“Kolun mu ağrıyor?” deyip endişeyle yaralı koluna baktı.

Korkut Alp çaresiz bakışlarını Oğuz’a çevirdiğinde Oğuz ellerini havaya kaldırdı. “Bana hiç bakma kardeşim. Ben de Yasemin’in tarafındayım.”

“Yapma be…” dedi Korkut Alp pes ederek. Sonra aynı çaresizlikle Yasemin’e döndü. “El mahkûm mu diyeyim?”

Yasemin, Korkut Alp’in kedi gibi bakışlarına gülmeden edemedi. “Gel, içeride bir kontrol edeyim. İçim rahat etsin.” deyip ayağa kalktı.

“Ha ben anladım. Siz kol bahanesiyle içeriye gidip baş başa vakit geçireceksiniz.” dedi Oğuz keyifle eğlenerek.

“İki dakika bakıp çıkacağız Oğuz. Milletin içinde mi soyunsun çocuk?” dedi Yasemin. “Sıkıldıysan gel sen de?”

“Aaa yok yok, ben yalnızlığımla gayet keyfim yerinde burada. Kuruyemiş falan yiyorum. Siz keyfini çıkarın.” derken kuruyemiş kasesini önüne doğru çekip karıştırmaya ve içindeki şekerle kaplı leblebileri seçmeye başladı.

Yasemin bir ona bir göz ucuyla Arzu’ya yardım eden Ece’ye baktı ve iç çekerek Korkut Alp’in peşine gitti. Evin içine girip salona geldiklerinde Korkut Alp camın önündeki koltuğa oturdu ve ceketini çıkartıp kenara bıraktı. Yasemin gelip yaralı kolundan tarafa otururken gömleğinin düğmelerini açıyordu.

“Dikkat etmedin mi? Çok mu zorladın kolunu?” diye sordu Yasemin.

“Hayır. Zaten çok bir ağrısı yok. Hafif sızlıyor, o kadar. Bence bir şey olmadı, endişelenme.” derken gömleğini de çıkartıp kenara koydu ve çıplak kalan koluna baktı.

Sonra Yasemin’e incelemesi için izin verdi. O muayenesini yaparken Korkut Alp huzurlu bir gülümsemeyle Yasemin’inin yüzündeki ciddi ifadeyi inceledi. Hafif çatılmış kaşları, dikkatle inceleyen gözleri ve tüm bunları yaparken huzursuz kıpırdanan dudaklarını ezberlercesine inceledi. Hep olduğu gibi, yüzünde beliren her bir yeni ifadeyi ezberlemek istiyordu.

“Böyle yapınca ağrın artıyor mu?”

“I-ıh.”

“Peki böyle?”

“I-ıh, yine yok.”

“Güzel…” deyip anormal bir ısı var mı diye anlamaya çalışırken yaranın çevresindeki cilde elinin tersini hafifçe dokundurdu. “Bir sorun yok gibi, çok şükür.”

“Rahatladın mı?” deyip keyifle güldü.

Yasemin başını yana yatırıp gülen Korkut Alp’e ciddi bir ifadeyle baktı. “İnanamıyorum sana ya. Ben koluna bir şey oldu diye endişelenirken senin rahatlığın takdire şayan doğrusu. Sadece biraz kendini sakınsan mı diyorum? Dikkat etsen.”

Korkut Alp’in dudaklarındaki serseri tebessüm daha da derinleşti. Yasemin’in bu tatlı tatlı azarlayan, üzerine titreyen hâlleri onu oldukça keyiflendiriyordu. Elini kaldırıp yanağını sevdi usulca. “Deniyorum ama sen böyle güzel üstüme titrerken ben kendimi nasıl sakınayım? Hem ben şımardım galiba.” deyip gözlerini nazlı nazlı kaçırdı.

“Şımarmış…” Göz devirdi ama gülmeden de edemedi. Korkut Alp’in yanağını okşayan elini tuttu. Yanağını avcuna bastırırken gözlerini kapattı huzurla ama bunun aksine huysuzlukla söylendi. “Doğru şımardın sen.”

Korkut Alp onun bu sevimli sitemine karşılık göğsünden kopan boğuk bir kahkaha attı. Avcunun içindeki yumuşak yanağı başparmağıyla yavaşça, incitmekten korkar gibi okşadı. Üzerindeki beyaz pamuklu atleti, geniş omuzlarını ve kaslı göğsünü sarıyor, ona serseri ama bir o kadar da evcimen, sıcak bir hava katıyordu.

Korkut Alp, dışarıdan içeriye sessiz bir uğultu olarak dolan dans şarkısını duyunca kahkahası dudaklarında tebessüme dönüştü. Elini Yasemin’in yanağından çekip usulca ayağa kalktı. Yasemin gözlerini araladığında ne yapmaya çalıştığını anlayamadı. Korkut Alp oturduğu yerden ona bakan sevdiği kadına doğru hafifçe eğilip, sağlam olan sağ elini centilmence ona uzattı.

“Bu şımarık adamı bir dans lütfederek daha da şımartmaz mısınız hanımefendi?”

Yasemin kıkırdayarak elini onun büyük avucunun içine bıraktı.  

Tuttuğu elini bırakmadan diğer elini beline yerleştirmiş Yasemin’i iyice kendine yaslamıştı. Yasemin ise boştaki elini Korkut Alp’in boynuna yerleştirdi. Parmakları ait oldukları yeri ezbere biliyor gibi Korkut Alp’in ensesindeki saçların arasında usulca gezinmeye başlamıştı.

Yasemin, başını doğrudan onun göğsüne, tam kalbinin üzerine yasladı. Pamuklu atletin altından yayılan tatlı sıcaklık ve burnuna dolan ferah, sadece Korkut Alp'e has o temiz koku, Yasemin için hep tanımı eksik olan yuva hasretine cevap oluyordu.

Korkut Alp çenesini Yasemin’in saçlarına yasladı, o çok sevdiği vanilya kokusunu derin bir nefesle içine çekti. Bir süre sadece boğuk müziğe, tahta zeminden gelen gıcırtılara ve birbirlerinin ritmine ayak uydurdular. Göğüs göğüse, kalpleriyle birbirinin ritmini tamamlayan bir sarılmaydı.

Korkut Alp, dudaklarını Yasemin’in saçlarına bastırıp boğuk bir sesle fısıldadı.

"Duyuyor musun?"

Yasemin gözleri kapalı bir hâlde, yüzünü onun göğsüne biraz daha sürterek huzurla mırıldandı. “Neyi?"

"Kalbimin sesini..." dedi Korkut Alp. Eli Yasemin’in sırtında yavaşça gezinirken, göğüs kafesinin altındaki güçlü, ritmik gümbürtüyü kastediyordu.

Yasemin gülümsedi, kulağı tam o ritmin üzerindeydi. "Duyuyorum. Çok hızlı atıyor...”

Korkut Alp’in göğsü derin bir nefesle havalandı. “Ne dediğini işitebiliyor musun?” diye fısıldadı. Sesi sanki dünyanın en büyük, en kıymetli sırrını veriyormuş gibiydi. Biraz daha eğilip dudaklarını Yasemin’in kulağına yaklaştırdı. Nefesi Yasemin’in tenini ürpertirken devam etti: “Yasemin… Yasemin… Yasemin… diye atıyor.” dedi her kelimesini bastıra bastıra söylerken.

Yasemin’in kalbi, duyduğu bu sözlerle adeta göğüs kafesine sığmaz oldu. Yanaklarına hücum eden sıcaklığa ve tatlı karıncalanmaya, karnında heyecanla kanat çırpan kelebeklerin telaşı eşlik ediyordu. Derin bir nefes aldı. Gözlerini usulca araladı ama başını kaldırmadı. Korkut Alp’in kalbinin tam üzerine uzun, şefkatli bir öpücük kondurdu.

Korkut Alp’in göğsü, Yasemin’in beklenmedik bu masum ama bütün ruhunu kökünden sarsan temasıyla tekleyerek havalandı. Nefesi boğazında takılı kalmış, kısa bir an yutkunamamıştı. Sanki o küçük, şefkatli öpücük; üzerindeki tek kat ince kumaşı aşıp doğrudan etine, oradan da kalbinin tam ortasına sökülüp atılamaz bir mühür gibi basılmıştı. Yasemin’in belindeki elleri istemsizce sıkılaştı, onu kollarının arasındaki bu korunaklı sığınağa tamamen hapsetmek, dünyadan saklamak istercesine kendine biraz daha çekti.

Yasemin, başını yavaşça kaldırdığında kahverengi hareleri Korkut Alp’in gölge düşmüş gökyüzüne değdi. Zaman birbirlerinin gözbebeklerinden içeri usul usul akıyordu artık.

“Sen…” diye fısıldadı Yasemin, ellerini onun ensesinden usulca kaydırıp sıcak, hafif sakallı yanaklarına yerleştirirken. Sesi, o anki büyüyü bozmaktan korkar gibi titrek çıkmıştı. “Bir insanın kalbi nasıl bu kadar güzel sevebilir?"

Korkut Alp, yüzünü Yasemin'in küçük avuçlarına biraz daha yasladı. Gözlerindeki o muzip, serseri ifade tamamen silinmiş; yerini çırılçıplak seven koca yürekli bir adamın derinliği almıştı.

“Sevgili bu denli güzelken çirkin sevgi mümkün mü?” dedi boğuk bir fısıltıyla, burnunu usulca Yasemin'in burnuna sürterken. “Yasemin’im… güzel çiçeğim.”

Daha fazla beklemeden dudaklarını Yasemin’in dudaklarıyla birleştirdi. Ama acele etmediler, birbirlerinin nefesinde ağır ağır kaybolmanın tadını çıkarıyorlardı. Dudakları birbirine değdiği ilk andan itibaren dışarıdaki bütün sesler kesilmiş, yalnız ikisinin var olduğu bir evrenin içine düşmüş gibi hoş bir hisse bürünmüşlerdi.

Korkut Alp’in büyük, sıcak elleri Yasemin’in ince belini sarmaladı. Onu incitmekten korkan ama bir o kadar da göğsüne katıp orada saklamak isteyen bir sahiplenmeyle sıkı sıkıya tutundu. Yasemin’in avucu Korkut Alp’in yanağındaki sakallarda gezinip, usulca boynuna ve ensesindeki kısa saçlarına doğru kaydı. Her ikisinin de dokunuşları, tenlerinde görünmez çiçekler açtırıp içlerindeki sevgiyi biraz daha alevlendiriyordu.

Kısa bir an durup birbirlerine büyük bir arzuyla baktıklarında, dudakları bu kez daha tutkulu, daha baş döndürücü bir çekimle yeniden buluştu. Dışarıda dönmeye devam eden dünyayı, dışarıdaki kalabalığı ve her an içeri birinin gelebileceği gerçeğini unutmuşlardı. Yalnız ikisi vardı. Yalnız ikisi ve ikisinin birbirini kusursuzca tamamlayan kalpleri...

O an ikisi de biliyordu ve de bile bile söz veriyordu; bundan sonra her sabaha bu sıcaklıkla uyanacak, her geceyi bu huzurla kapatacaklardı. Belki bedenleri birinden biri toprak olana değin yan yana olacaktı ama ruhları mahşerde bile kusursuzca birbirine kavuşacaktı.

Tam o an odanın içinde parlayan beyaz ışık ve aynı anda gelen deklanşör sesi bu büyülü anı kesip attı.

İkisi de neye uğradığını şaşırarak, irkilmiş bir hâlde nefes nefese birbirlerinden ayrıldılar. Yasemin anında kızarırken utanarak başını eğdi. Korkut Alp ise anın büyüsünden koparılmanın verdiği kısa süreli afallamayla, Yasemin'i gövdesiyle hafifçe arkasına alıp salonun aralık kapısına doğru baktı.

Kapının eşiğinde Ece duruyordu.

Elindeki telefonun ekranından başını kaldırıp, az evvel onların romantik anlarını bölmek uğruna çektiği fotoğrafın gururuyla, son derece muzip, kocaman bir sırıtışla onlara baktı. Yakalanmış olmanın zerre kadar utancını taşımıyor, aksine başyapıtını sergileyen bir ressam edasıyla keyifle dikiliyordu.

“Ay… Bölmek hiç istemezdim ama…” dedi Ece kıkırdayarak, telefonun ekranına bakıp memnuniyetle başını sallarken. “…bu muazzam tabloyu ölümsüzleştirmezsem, sanatçı kişiliğime ihanet etmiş olurdum.”

Yasemin, yanakları utançtan alev alev yanarak Korkut Alp’in omzunun arkasından Ece'ye bakarken, Korkut Alp derin, sabır dileyen bir iç çekişle elini yüzüne kapattı.

“Ececiğim…”

“Efendim abiciğim?”

“Abiciğim ben seni hiç dövdüm mü?”

“Aa yok hiç dövmedin. Canım abim, nasıl iyisin bilemezsin.” deyip ukala ukala gözlerini kırpıştırdı. “Sizin o güzel anınıza tekrar götürecek bir anı aldım resmen. Teşekkürü nasıl yaparsınız?”

Korkut Alp, Ece’nin peşinden iki adım attı ama koluna saplanan sızıyla durup yüzünü buruşturdu. “Sen gel buraya teşekkür edeceğim ben sana.” dedi Korkut Alp elini gel gel yaparak.

“Korkut ben az önce sana ne dedim kolun hakkında ya!” dedi Yasemin endişeyle ikisine bakarken.

“Duydun mu, Yasemin abla çok kızar bak sana.” Ece abisinin gözlerindeki tehlikeyi sezdiği an geriye doğru koca bir adım atıp topukları üzerinde hızla döndü. “Hem ben teşekkürü asla peşin beklemem, canın sağ olsun abiciğim. Sonra hallederiz!” derken çoktan koridora doğru fırlamıştı bile.

“Ece! O fotoğrafı sileceksin!" diye kükredi Korkut Alp, arkasından koşmaya başlarken. Birkaç saniye içerisinde onu kapıyı açıp kaçmak üzereyken yakalayıp, hafif aralanan kapıyı pat diye kapattı.

Ece abisiyle kapı arasına sıkışınca kedi gibi olduğu yerde sindi ama pes etmedi. Telefonu arkasına sakladı. “Silmem! Asla silmem! Bunun ne kadar değerli olduğundan haberin var mı senin?!”

“Kızım versene şu telefonu! Delirtme adamı!” Korkut Alp uzanıp onun arkasındaki elini yakalamaya çalıştı ama Ece bir yılan gibi kıvrılarak sırtını kapıya daha da yapıştırdı.

“Ya ne var halalık görevimi yerine getirdiysem! Yeğenlerime göstereceğim ben bu fotoğrafları!”

“Ne yeğeni kızım, sen benim elimden sağ kalırsan gösterirsin anca! Buraya gel!” Korkut Alp, kapı arasından kurtulup salonun ortasına doğru kaçan Ece’yi iki uzun adımıyla tekrar yakaladı. Bu kez kollarını kız kardeşinin omuzlarına dolayıp onu boyunduruğuna aldı.

“Nereye kaçacaksın göt kadar evde Allah’ın geri zekâlısı seni…”

“Ya abi! Bırak!” diye çırpındı Ece, kahkahalar atarak telefonu göğsüne bastırıp korumaya çalışırken.

Korkut Alp, boşta kalan eliyle Ece’nin özenle yapılmış saçlarını acımasızca karıştırmaya başladı. “O telefon bana gelecek Ece! Veriyor musun, vermiyor musun?”

“Vermiyorum! İmdat! Adam öldürüyorlar! Saçım!” Ece bir yandan gülüyor, bir yandan çığlık atarak abisinin kollarından kurtulmak için debeleniyordu.

Oğuz, uzun süredir ortalarda görünmeyen Korkut Alp ve Yasemin’i merak edip bakmaya gelmişti. İçeri girdiğinde Korkut Alp’in Ece’yi boyunduruğa almış, saçını başını dağıttığını görünce içeri adımladı. Yüzünde ufak bir gülümseme olsa da içgüdüsel olarak Ece’ye siper olma ihtiyacıyla hemen aralarına girdi.

“Korkut bıraksana kızı, cidden nefesi kesilecek. Kıpkırmızı olmuş görmüyor musun?” derken Korkut Alp’in kolları arasından Ece’yi usulca çekip aldı.

Korkut Alp gülerek kollarını gevşettiğinde, Ece nefes nefese, gülmekten yaşarmış gözleriyle geriye doğru sendeledi. Kurtulmanın verdiği rahatlamayla kendisini çekip alan bedene yaslanarak derin bir nefes aldı. “Oh be! Ay, Allah razı olsun… Yemin ederim barbar bu adam, canımı kurtardın!” dedi neşeyle ve teşekkür etmek için başını kaldırdı. Fakat gözleri, kendisini kurtaran kişinin, kırgın ve öfkeli olduğu Oğuz olduğunu fark ettiği an, yüzündeki tüm o neşeli ifade bıçak gibi kesildi.

Oğuz’un sıcak kahverengi gözleri, ona yumuşak ve hafif endişeli bir ifadeyle bakıyordu. Kolları hâlâ onu korumak istercesine hafifçe havada duruyordu. Ama Ece, kalbini mengene gibi sıkan kırgınlığını hatırlayarak anında toparlandı. Yüzündeki gülümseme donuklaştı. Oğuz’un yakınlığından kurtulmak istercesine hızla geriye doğru bir adım atıp, kolunu ondan sertçe uzaklaştırdı.

“Neyse…” dedi Ece, sesini bir anda buz gibi ve mesafeli bir tona çekerek. Gözlerini Oğuz’dan hızla kaçırdı. Koltuğun üzerinde duran Sude’nin şalını hızla çekip aldı. Telefonunu da şalla birlikte göğsüne sıkıştırıp hiçbirinin yüzüne bakmaya tenezzül etmeden yanlarından geçip gitti. “Şalı alıp çıkacaktım zaten. Size kolay gelsin.”

Oğuz, havada kalan ellerini yavaşça indirip ensesini sıvazladı. Ece’nin arkasından bakarken yüzüne oturan hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak yutkundu ve ellerini cebine soktu. Bakışları mahzunlaşmıştı.

Korkut Alp, şaşkınlıkla önce kapıya, sonra da Oğuz’a baktı. Kaşlarını çatarak kafasını kaşıdı. “Buna ne oldu lan aniden? Kız resmen seni görünce buz kesti. Bir şey mi yaptın sen Ece’ye?”

Oğuz, açık vermemek adına dudaklarını birbirine bastırıp omuz silkti. Yüzüne her zamanki gamsız maskesini takmaya çalıştı ama artık bunu yapmakta zorlanıyordu. “Ne bileyim abi… Saçı bozuldu diye siniri tepesine çıktı herhâlde, beni de aradan çıkardı işte. Bilmiyor musun Ece’yi? Her zamanki terelelli hâlleri işte.” derken, Yasemin’le göz göze geldi.

Yasemin, Ece’nin Oğuz’a olan kızgınlığının sebebini bildiği için, aralarındaki bu soğuk savaşın sebebini pek tabii anlamıştı ama sessiz kalmayı tercih etti. Yalnızca başını iki yana salladı. Bakışlarıyla, Ece’nin tavrının sebebini bildiğini Oğuz’a anlatmaya çalıştı; belki sonunda gidip onunla konuşurdu.

Saatler sonra, Rize’nin üzerine gece tam anlamıyla çökmüştü. Erkekler ceketlerini sandalyelerin arkasına asmış, gömleklerinin ilk düğmelerini açmış, kravatlarını gevşetmişti. Sude duvağını çıkartmış daha rahat hareket eder hâle gelmişti. Kızlar bir arada yine kameraya bakıyordu. Alparslan kucağında uyuyakalmış Hilal’in üzerine ceketini örtmüş gülümseyerek sırtını sıvazlıyordu. Ara sıra arkadaşlarının sohbetine katılmayı da ihmal etmiyordu.

Bahçedeki büyük kalabalık azalmış, geriye sadece en yakınlar kalmıştı. Tıpkı önceki akşam olduğu gibi ortaya bir ateş yakılmış, kenardaki semaverden çaylar tazeleniyor, yorgun ayaklar öne doğru uzatılıyordu.

Meryem, oturduğu sandalyede hafifçe kıpırdandı. Yüzünde bütün gece nasıl söylesem diye düşünüp durduğu tatlı sırrının sabırsızlığı vardı. Kerem, hemen yanında, bir eliyle Meryem’in sandalyesini tutuyor, diğer eliyle çayını karıştırıyordu.

Meryem, masaya çöken kısa süreli sessizliği fırsat bildi. Gözleri herkesin üzerinde heyecanla gezerken mutlulukla kocaman bir gülümseme oturdu yüzüne. "Herkes buradayken..." dedi Meryem, sesi heyecandan titriyordu. "Benim öncelikle Kerem’e, sonra ailemiz olarak size bir haber vermek istiyorum."

Bütün bakışlar Meryem’e döndü. Kerem merakla yanındaki karısına baktı, o bile şu an söyleyeceğini tahmin etmemişti.

“Hayır olsun Meryem’im?” derken yaslandığı sandalyeden ayrılarak elindeki bardağı masaya bıraktı Kerem.

Meryem, Kerem’in elini tutup kendi karnının üzerine koydu. Gözleri dolu dolu gülümsedi. "Kerem..." dedi fısıltıyla. "Baba oluyorsun."

"Ne?" dedi, sesi içine kaçmış gibi. Sonra idrak etti. "Ne? Nasıl? Yani... Gerçekten mi?"

Meryem, yanaklarından süzülen bir damla yaşla birlikte gülerek başını salladı. "Gerçekten!"

Kerem sevinçle eşini kucakladı. Sonra dönüp arkadaşlarına baktı ve zıplaya zıplaya ayaklanan Yiğit ve Akif’in yanına giderek, boyunlarına atladı. "Baba oluyorum lan!" diye bağırdı.

“Hadi gözümüz aydın!” diyen Yiğit, gülerek Kerem’e sarıldı ve sırtını pat patladı.

“Darısı sizin başınıza kardeşim.” deyip Yiğit’ten ayrıldı ama ellerini birbirlerinin üstünden çekmemişlerdi. Kerem bir Yiğit’e bir Sude’ye dolu dolu ama duacı gözlerle baktı. “Allah size de bu mutluluğu nasip etsin kardeşlerim!”

Yiğit, Sude’ye baktı gülümseyerek. “Âmin!” dedi içtenlikle.

Ortamdaki bu coşkulu tebrik dalgası yavaş yavaş durulup yerini tatlı bir tebessüme bıraktığında, Arzu elindeki sıcak bardağı avcuna sıkıştırdı. “Pekâlâ, ben de bir haber vereyim o hâlde.” diye laf attı ortaya.

Masadaki herkesin dikkatini üzerinde hissetti. Fakat Arzu en çok da Akif’in bakışlarının anında kendi üzerine kilitlendiğini hissetmişti. Heyecanla göğsü sıkışsa da gülümsemesini bozmadan devam etti. “Bir süre önce tayin başvuruları açıklandı. Ben de başvurmuştum.”

Akif’in anında yüzü asılmıştı. Çatık kaşları ve korkuyla dikleşen omuzlarıyla, "Nereye?" diye sordu kimsenin araya girmesine fırsat vermeden. Sesi, kaybetme korkusuyla hafifçe titremişti. "Uzağa mı?"

Arzu başını iki yana salladı, gülüşü yüzüne yayıldı. “Yok, hayır… Rize’ye istemiştim, artık buradayım.”

Akif, duyduğu cümleyi beyninde işlemek için bir saniye duraksadı. "Rize mi?" dedi, anladığında gözleri fal taşı gibi açıldı. “Buraya mı? Yani gitmiyor musun?”

“Yani toparlanmak için gitmeliyim elbette. Çocuklarla da vedalaşacağım… ama evet buraya taşınıyorum.”

“İyi yapmışsın, Akif abinin aklı da sende kalmaz.” dedi Oğuz patavatsızlıkla.

Herkes ‘Ne yaptın?’ der gibi Oğuz’a gözlerini dikmiş bakarken Akif hiç oralı olmadı.

“He ya…” dedi Akif gözlerini Arzu’dan hiç ayırmadan derin bir nefes verdi. Duymaktan korktuğu başına gelmemişti. “Ne iyi yaptı, değil mi?” dedi.

“Niye Rize?” diye sordu Sude.

“Bilmem…” Çayından küçük bir yudum alırken göz ucuyla Akif’e baktı ve gözünü kaçırdı. “Burayı seviyorum galiba.”

Onlar konuşmaya tekrar dalarken Ece, Yiğit ve Sude için elleriyle hazırladığı hediyeyi arabadan almak için bahçeden ayrıldı. Babasının aracına gitti ve üzerine geçirdiği babasının ceketinin cebinden anahtarı çıkarttı. Bagajı açıp anahtarı tekrar cebine attı.

Tabloyu zarar görmemesi için kat kat patpatlara ve kalın bir ambalaj kâğıdına sarmıştı. Bu koruma, tabloyu olduğundan daha hantal ve tutulması zor bir hâle getirmişti.

Uzanıp paketin iki yanından kavradı. Derin bir nefes alıp kendine doğru çekmeye çalıştı ama paketin köşesi bagajın içindeki bir çıkıntıya takılmıştı. “Hadi ya…” diye söylendi kendi kendine. Bagaj kapağı o içeriye eğilmişken kapanır gibi oldu. Derin bir nefes aldı. Bir eliyle bagaj kapağını tutuyor, diğer eliyle koca paketi çekiştiriyordu. Biraz daha eğilip yüklenmeyi denedi. Kollarındaki derman, günün yorgunluğuyla azalmıştı.

"Of!" diyerek hırsla nefesini dışarı verdi. Paketi bırakıp saçlarını geriye savurdu, ellerini beline koyup soluklandı. İnat etmişti, kimseyi çağırmayacaktı ama tablo da inat ediyor gibiydi.

O sırada, ateşin başında gözü sürekli Ece’nin gittiği yönde olan Oğuz, huzursuzca kıpırdandı. Dakikalar geçmişti ama Ece dönmemişti. “Ben bir bakayım,” dedi kendi kendine mırıldanarak. Kimseye belli etmeden – ki herkes muhabbete dalmıştı- bahçeden çıktı.

Ece, son bir gayretle tekrar pakete uzandı. Tam o sırada, arkasından gelen tanıdık sesi duydu. “Bırak, belini inciteceksin.”

Ece irkilerek doğruldu, başını bagaj kapağına çarpmamak için hafifçe eğdi. Oğuz, elleri cebinde, sokak lambasının loş ışığı altında durmuş ona bakıyordu. Yüzünde alıştığı alaycı gülüş yoktu; endişe ve ciddiyet vardı.

“Gelmene gerek yoktu, hallediyordum,” dedi Ece, ama sesi inandırıcılıktan uzaktı.

Oğuz, cevap vermeden yaklaştı. Ece’nin yanına gelip bagajın içine uzandı. “İnat etme Ece,” dedi sakin bir sesle. “Ağır bu, tek başına kaldıramazsın.”

Oğuz, güçlü kollarıyla tabloyu takıldığı yerden tek hamlede kurtarıp kendine doğru çekti. Paketi kucağına aldığında Ece geri çekilmek zorunda kaldı.

Oğuz, paketi yere bırakmadan Ece’ye döndü. Gitmek için hamle yapacaktı ki Ece’nin sesi onu durdurdu. “Oğuz…”

Oğuz durdu. Paketi sıkıca tutarken gözlerini Ece’ye dikti. “Efendim?”

Ece’nin dudakları aralandı ama kelimeler boğazına dizilmiş taşlar gibiydi; çıkmak bilmedi. Soğuktan mı yoksa karşısındaki adamın anlamını bilmediği bakışlarından mı bilinmez, titriyordu. Ellerini nereye koyacağını bilemeyerek ceketin eteklerini sıktı.

Oğuz sabırla bekliyordu ama o da rahat sayılmazdı. Kucağındaki koca paket, aralarındaki görünmez, aşılması zor duvarmış gibi duruyordu.

“Neden… yani,” dedi Ece sonunda, sesi cılız bir rüzgâr gibi çıktı. Boğazını temizleyip daha güçlü konuşmaya çalıştı. “…nereye kadar kaçacağız?”

Oğuz’un çenesi kasıldı. Bakışlarını Ece’den kaçırıp karanlık sokağın sonuna dikti. “Kaçmıyorum,” dedi düz tutmaya çalıştığı sesiyle. “Sadece yerimi biliyorum.”

Ece bir adım atıp ona yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldıkça Oğuz’un kucağındaki paketi sıkan parmakları beyazlaştı. “Abimin yanı mı? Babamın arkası mı? Yoksa benim uzağım mı? Hangisi senin yerin?”

Oğuz derin bir nefes verdi. O nefes, ciğerlerindeki sıkıntıyı atsa da yerine hemen yenisini doldurdu. Gözlerini tekrar Ece’ye çevirdiğinde, bakışlarında yorgun bir savaşçının izleri vardı. Dün akşam Akif’in yanında cesaretle kabaran yüreği, Ece’nin yanında cılız bir kuşunki kadar zayıftı.

“Ece…” dedi, adı ağzından bir uyarı gibi değil, bir yakarış gibi döküldü. “Zorlama.”            

“Zorlarım!” dedi Ece inatla. Gözleri dolmuştu. “Ben günlerdir senin o buz gibi tavırlarını çekiyorum. Yan yana gelince başını çevirmeni, yokmuşum gibi davranmanı… Ben bunu hak edecek ne yaptım sana? Sadece seni sevdim diye mi cezalandırıyorsun beni?”

Oğuz, duyduğu şeyle sarsıldı. Paketi yere, çakıllı toprağa bıraktı. Ağırlıktan kurtulmak istiyordu, belki o zaman konuşabilirdi. Doğrulup Ece’nin tam karşısına dikildi. Aralarında bir adımdan az mesafe vardı şimdi.

Ece de söylediği şeyi ancak o an gerçekten duydu. Ama geri adım atmaya niyeti yoktu.

“Cezalandırmak mı?” dedi Oğuz, sesi kısıktı ama öfke değil, çaresizlik yüklüydü. “Benim kendimle verdiğim savaşı görsen, buna ceza demezdin Ece. Ben sana her baktığımda ne görüyorum biliyor musun?”

Ece cevap vermedi, sadece yaşlarla dolu gözleriyle ona baktı.

“Baturalp Komutanımı görüyorum,” dedi Oğuz, her kelimeyi vurgulayarak. “Korkut Alp’i görüyorum. Yediğim ekmeği, içtiğim suyu, sırtımı dayadığım dağları görüyorum. Ve sonra…” Sesi titredi, bir an duraksadı. Elini kaldırdı, sanki Ece’nin yüzüne dokunacakmış gibi havada asılı kaldı ama dokunamadı. Yumruk yapıp indirdi. “Sonra seni görüyorum. Sadece seni...”

Ece’nin kalbi göğüs kafesini dövüyordu.

“Sorun da bu zaten,” diye devam etti Oğuz, sesi artık bir fısıltıydı. “Ben sana baktığımda o apoletleri, o rütbeleri, o dostlukları… hepsini unutuyorum. Sadece sen kalıyorsun. Ve bu beni korkutuyor. Çünkü ben bir hata yaparsam, sadece kendimi yakmam. Seni de yakarım gibi geliyor.”

Ece, duyduklarının ağırlığıyla sarsıldı ama geri adım atmadı. Oğuz’un tüm o görünmez sınırlarını, askerî disiplinin arkasına sakladığı kalbini görüyordu artık. “Yak…” dedi Ece cesaretle. Bir adım daha attı ve aralarındaki mesafeyi kapattı. Başını ona kaldırmak zorunda kalmıştı. “Yanacaksam yanayım Oğuz. Ben o ateşe razıyım. Sen değil misin?”

Oğuz, karşısındaki kadının cesaretine hayranlıkla baktı. Aylardır kaçtığı, kendine yasakladığı o ihtimal, şimdi bir nefes kadar yakınındaydı. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.

“Ben…” dedi Oğuz, teslim bayrağını çekercesine. “Ben zaten yandım Ece. Ben yandım, kül oldum.”

Ece’nin dudaklarında buruk ama umutlu bir tebessüm belirdi. Elini uzatıp, Oğuz’un az önce yumruk yapıp indirdiği elini tuttu. Oğuz’un eli buz gibiydi, Ece’ninki ise sıcacık. “O zaman,” dedi Ece, parmaklarını onun parmaklarına kenetleyerek. “Bırak o küllerden ne doğacaksa doğsun. Tek başına taşıma artık bu yükü.”

Oğuz, elini tutan narin ele baktı. Sonra başını kaldırıp Ece’ye… Sanki hayatında ilk defa nefes alıyormuş gibi hissetti. “Doğsun,” dedi, sesinde bir yemin tınısı vardı. “Ne olacaksa olsun.”

Yerdeki pakete uzandı tekrar. Ama bu sefer omuzlarında dünyanın yükü yoktu. “Hadi,” deyip önden yürümesi için başıyla işaret etti. Sesi daha yumuşaktı. “Üşüme daha fazla.”

Bahçeye girdiklerinde, ateşin çıtırtısı ve arkadaşlarının keyifli mırıltıları onları karşıladı. Sude, Ece ve Oğuz’un elindeki o devasa, özenle paketlenmiş nesneyi görünce merakla kaşlarını kaldırdı. Yiğit de oturduğu yerden doğruldu.

“O ne Ece?” diye sordu Sude, gözleri paketin üzerinde gezinirken.

Ece, Oğuz’a ateşten uzaktaki bir yeri işaret etti. Oğuz dikkatlice çimlerin üzerine bıraktı.

“Bu,” dedi Ece, sesi heyecandan titriyordu. “Düğün hediyeniz.”

“Düğün hediyemiz mi?” dedi merakla Sude. İkisi birden paketin başına çömeldi. Sude, kalın ambalaj kâğıdının ucunu tuttu, Yiğit diğer ucundan yardım etti. Kâğıdın üzerindeki bantları sökerken yırtılma sesi, ateşin çıtırtısına karıştı.

Son parça da sıyrılıp yere düştüğünde, ortaya çıkan büyük yağlı boya tablo, alevlerin kızıl ışığında parladı.

Bahçeye derin, hayranlık dolu bir sessizlik çöktü.

Tuvalde, şu an içinde bulundukları bahçeye benzer, ama daha masalsı, daha sonsuz bir atmosfer resmedilmişti.

Ece, haftalarını verdiği bu tabloda, Sude ve Yiğit’in hayatındaki herkesi tek bir resme sığdırmıştı.

Merkezde, gelinliğiyle kuğu gibi süzülen Sude ve beyaz üniformasıyla ona aşkla bakan Yiğit vardı. Hemen arkalarında, sanki koca bir çınar gibi gölgesini üzerlerine düşüren Baturalp ve yanında zarif duruşuyla İnci duruyordu. Yiğit’in yanında, oğlunun mürüvvetini görmenin gururuyla dik duran İbrahim ve Şule… Sude’nin yanında ise Nurcan…

Ve onların etrafında, omuz omuza vermiş tüm o koca aile… Alparslan’ın kucağında kızı Hilal, yanında eşi Çiğdem… Korkut Alp ve Yasemin, Kerem ve Meryem el ele duruyorlardı. Akif, Oğuz, Ece ve Arzu da tam oradaydı.

Herkes gülüyordu. Tuvalde Sude'nin kurduğu aileden kimse eksik değildi. Hiçbir acı, hiçbir ayrılık, hiçbir hüzün o tuvale değmemişti. Sude teşekkür edebilmek adına tek kelime edememişti. Sadece uzanıp Ece’yi kollarının arasına almıştı.

Bahçedeki herkes; Akif, Arzu, Kerem, Meryem, Alparslan, Korkut Alp… Hepsi tabloya bakarken aynı şeyi hissediyordu. Geleceğin onlara neler getireceğini, hangi fırtınaların kopacağını bilmiyorlardı ama o an, o karede sonsuza kadar mutlu ve bir aradaydılar.

 

 

 

 

 

 

 


Yorumlar

Popüler Yayınlar